YILMAZ ÖZDİL: Konyalı Mehmet’ten utanır biraz insan…

Konyalı Mehmet’ten utanır biraz insan…

YILMAZ ÖZDİL
SÖZCÜ
, 23.8.17

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

​Punta’da bayram vardı… Yunan ordusu Pasaport’tan karaya çıkmış, İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.
*
Aniden, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından… Şen şakrak kahkahaları suratlarında dondu. Baktılar ki, tek başına, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına… Hasan Tahsin‘di o. Henüz 30’unda.
*
Böyle başladı macera.
*
Saray hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu. Mustafa Kemal ise “vakit tamam” demişti, “Anadolu’ya geçiyoruz.”
*
Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922‘yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”
Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.
*
Kudurmuştu Ali Kemal… Efendilerinin büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu. “Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.
O “mahluk”lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu’nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine defnedilmişti.
*
Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü’ne girdi. Gözleri Fatma’ya takıldı. 15’indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.
*
Teğmen Şevket, Uşak’tan geçiyordu o sırada… Sakarya’da şehit düşen Yüzbaşı Basri’nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket’in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.
*
“Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”
*
Deli’ren biri daha vardı. İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir’e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay’ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.
Kaçıyordu Yunan.Ecel peşlerinde.
*
Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve’deydi Mustafa Kemal, İzmir’i seyrediyordu. Nif’te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”
Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir’in dağlarında.
*
Bornova’dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha…
İkinci tümen dördüncü alaydan, Antalyalı Hakkı, Avanoslu Ahmet ve Konyalı Mehmet, son şehitler! Bugün anıtları var orada. Şehitler Abidesi.
“Vatan ve Namus” yazıyor altında.
Ve…
*
Milli mücadele’nin son şehidi Konyalı Mehmet’ten utanmadan İzmir Marşı’na dil uzatan, kendi tribünlerinde İzmir Marşı söylenmediği için gurur duyan Konyaspor başkanında bylock çıktı iyi mi!
Allah’ın tokadı yok dedikleri, işte budur.
Konya’daki somut ibret bir kez daha göstermiştir ki…
İzmir Marşı “vatan ve namus”un turnusol kağıdıdır.
*
Eğer biri İzmir Marşı’ndan rahatsız oluyorsa…
Telefonunda olmasa bile, ruhunda bylock vardır!
===========================================

Yaşşşa Yılmaz Özdil, sen bin yaşşşa!

Bu Konyaspor’un taraftarlarının şiddet taşkınlığı yüzünden  Futbol Federasyonunca verilen cezasını Başbakan Binali bey ”halletmek” için elinden geleni yapacağını söylerken, Sam-sun’-da, Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluşu başlattığı kentte, maça ”Yaşa Mustafa Kemal Paşa” dövizi sokulması yasaklandı ve Beşiktaş taraftarları için soruşturma başlatıldı..

Sizin adaletinizi sevsinler iyi mi eyyyy ”Adalet” ve bilmem ne …… Partisi..
Haydi canım sen de! Resmen ve açıkça milletin aklıyla alay ediyor ve zulüm uyguluyorsunuz.. Bunca zulüm bumerang gibi dönüp sahiplerini boğacaktır. Dün Hasan Tahsin’lerin vatan uğruna dökülen tertemiz yiğit kanlarının,
Ali Kemal gibi emperyalist uşaklarının kirli kalemlerini susturduğu gibi; günümüzde de Mustafa Kemal’in askerleri olan yurtseverler – vatan sevdalıları kazanacaktır bu namus kavgasını.. Ruhunuz ”bylock”a tutsak olsa bile!

15 Temmuz Çanakkale savunmasından daha büyük / daha mübarekmiş..
Bunlar resmen kışkırtma.. Ağzımızdan bir yanlış söz çıksın da, bir biçimde Cumhurbaşkanına hakaretten eziyet görüp hapislere tıkılsın insanlar..
Çanakkale savunmasında avuç içi kadar yerde, Gelibolu yarımadasında 250 bin yabancı 250 bin de vatan evladı olmak üzere 500 bin = yarım milyon insan yitirildi.. Uyduruk 15 Temmuz’da genellikle silahsız yurdum insanı AKP – RTE aşkıyla bile bile canlı kalkan yapıldı 250 insanımız.. Allah’tan korkmak gerekir.

Sayıları karşılaştırmak şık olmayacak ama 1915’te karşında 7 düvel tüm kara – deniz – hava güçleriyle Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’u işgal etmek ve Çarlık Rusya’sına destek amaçlı kahredici ateş gücüyle yüklenirken; kalkıp hiç utanıp sıkılmadan 15 Temmuz’u alternatif tarih yaratmaya kalkarak Çanakkale Direnişi ile karşılaştırmak için yeryüzünün en sefil ahlak anlayışına sahip olmalı! Değil bu halk, Ulusumuz, orta zekalı her insan acıyla gülecektir!

Efendiler, artık kendinize gelin!
Gündem yaratayım vb. sosyal – politik mühendislik.. adına tüm değerleri akıl dışı biçimde ayaklar altına alıyor; gülünç, maskara, rezil-rüsva oluyorsunuz!

Sevgi ve saygı ile. 24 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Muammer Aksoy’un Aydın Sorumluğu

 

Dostlar,

Kardeşimiz sevgili Hüsnü Merdanoğlu‘nun,
Devrim Şehidimiz Prof. Dr.  Mumammer Aksoy anısına
değerli yazısını paylaşmak istiyoruz..

Teşekkür ederiz Sayın Merdanoğlu..

Sevgi ve saygı ile.
31 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================

Muammer Aksoy’un Aydın Sorumluğu

PORTRESI_husnu_merdanoglu

 

 

Hüsnü MERDANOĞLU

 

Aydın kişi; kendini aydınlatmış olan ve toplumun bilinç düzeyini artırmak için, aydınlatma görevini kendine görev edinendir. Ülkemizin yetiştirdiği onurlu hukukçulardan ve Atatürkçü Düşünce Derneğinin Kurucu Genel Başkanı Prof. Muammer Aksoy, Atatürk’ün aydınlığından yararlanarak, aydınlanmış ve aydınlığını topumla yansıtma onurunu taşıyarak, 31 Ocak 1990 günü bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir.

Bilinen gerçektir ki; Ulusal Kurtuluş Savaşımız, bağımsızlığımıza el koyan emperyalizme karşı yapılmıştır. Yine tarihi gerçektir ki; Kuvayı Milliye koşullarında yapılan anlaşmalar ile Lozan Antlaşması dâhil, Atatürk döneminde yapılan tüm uluslararası anlaşmalarda ve Kemalist Devrim’in yapı taşlarının yerleştirilmesi sürecinde, sürekli olarak ülkemizin tam bağımsızlığına öncelik verilmiştir.

Muammer Aksoy, Kemalizm için vazgeçilmez olan tam bağımsızlık konusunu iyi anlayan bir aydın olarak, aydınlatma görevini yerine getirirken tam bağımsızlık konusuna ayrı bir önem vermiştir.

Türk Devriminin öncüsü Atatürk, günümüzde de anlamını, önemini ve
güncelliğini koruyan, tam bağımsızlığı şöyle tanımlamıştır:

  • “Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, ekonomi, adalet, askerlik,
    kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir.
    Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve
    ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir….”

Nitekim kuruluş mücadelesinin ilk yazılı belgelerinden olan Amasya Genelgesi’nde;

“Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.”

vurgusuna yer verilerek (AS: 22.6.1919) başlatılan kurtuluş ve kuruluş sürecinde,
sürekli olarak tam bağımsızlık (esas bağımsızlık) göz önünde tutulmuştur.
Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, kurtuluşumuzu gerçekleştiren, tüm Kuvayı Milliyecileri için;

“… Kuvayı Millliyeyi âmil ve iradeyi Milliyeyi hâkim kılmak” formülü,

kutsal bir parola olarak benimsemişlerdir.

Tam bağımsızlığa dayalı olarak sürdürülen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başarı ile kazanılması yurdumuzun bağımsızlığını sağlamakla birlikte, emperyalistlerce ezilen, sömürülen uluslar tarafından örnek alınması, onlara “ulus” olma bilincini aşılaması yönünden de anlamlı olmuştur.

Öyle ki, Fransız yazar Pierre Benoit, Anadolu’da emperyalistlerin yenildiğini işiten Arapların tepkilerini şu cümlelerle günümüze aktarmıştır:

“Kudüs’te toplanan on binlerce Arap, minarelere ve kulelere yerleştirilen İngiliz mitralyözleri, zırhlı otomobillerdeki İngiliz askerleri karşısında, semayı dalgalandıran
bir gürleyişle coşkun ve korkusuz haykırıyorlardı;

Yaşa Mustafa Kemal Paşa!

Atatürk’ün öncülüğünde yönetilen Türkiye’nin, sömürülen uluslara örnek olması, emperyalist güçlerin huzurunu kaçırmış ve emperyalist güçler, Atatürk’ün O’nun devlet yaşamına yansıttığı Kemalist Devrimin açıktan ya da örtülü düşmanlığını yürütmüşler ve yürütmektedirler.

Tam bağımsızlık kolay elde edilmemiştir!

Bir yandan iç ayaklanmalar kışkırtılırken, bir yandan Mustafa Kemal Paşa
ve yakın arkadaşları için idam fermanları çıkarılmıştır. Bir yandan da her dönemde geçerli olan din sömürücülüğünden yararlanılarak Kuvayı Milliyeciler
başarısızlığa uğratılmaya çalışılmıştır.

Ne var ki, Atatürk’ün ölümünü izleyen yıllardan başlayarak; ekonomik, siyasal, askeri ve kültürel yönlerden tam bağımsızlığımız kuşatma altına alınmıştır.

Ülkemiz bir yandan kuşatma altına alınırken bir yandan da, bağımsızlık bilinci yani
ulusal (milli) ruhun gerilemesine göz yumulmuştur.

Küreselleşme süreci bahane edilerek ulus ve tekil (üniter) devlet yapısına gerek kalmadığı dayatılmış, hemen her aşamadaki ulusal eğitim izlenceleri yozlaştırılmıştır.
Oysa Kemalist kadro, bağımsızlığımızın güvencede olması için çağdaşlığı da içinde barındıran ulusal eğitim izlencesini uygulamış, güçlü Türkiye için ulusal gücümüze dayanan güçlü Orduya önem vermiş, Ordumuzu ve halkımızı başkalarına muhtaç etmemek için, Kumu İktisadi Kuruluşlarını işletmeye açmışlar, Sadabat Paktı,
Balkan Paktı gibi uluslararası dostluk anlaşmalarını yürürlüğe koymuşlardır.

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi olarak bilinen ve gelecek kuşaklara
vasiyet özelliğini taşıyan metinde; koşullar ne olursa olsun görevin,
“Türk istiklâl ve Cumhuriyetini korumak” olduğu vurgulanmıştır.

Bunun anlamı tam bağımsızlığı (siyasal ve ekonomik bağımsızlığımız) korumak,
elden çıkmış ise yeniden elde etmektir.

Muammer Aksoy,
Atatürk’ün tam bağımsızlığa ne denli önem verdiğini, şu yerinde tespitle açıklamıştır:

  • “Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasındaki hemen bütün konuşmalarında, genelgelerinde, telgraflarında, bildirilerinde asıl amaç olarak, hep bağımsızlık (istiklal) kavramına yer vermiştir. Bütün bu konuşma ve yazışmaları okuyanlar, bir tek düşüncenin perçinleşmesi için ‘sanki bir demircinin, elindeki çekici, aynı noktaya yüzlerce kez, binlerce kez vuruşunu’
    görür gibi olurlar.
  • Çünkü Tam bağımsızlık,
    Atatürk’ün kurmak istediği Türkiye’nin “baş ilkesidir.

Yurttaşlarımızın; yeniden açık ve örtülü kuşatılmışlıktan, vesayetten ve uyuşukluktan kurtulabilesi için; yöneticilerimiz Atatürk öncülüğünde geçekleştirilen
Ulusal Kurutuş Savaşı’nın amacını kavrayarak
ve bu Savaşı ruhundan
cesaret alarak sorumluluklarının ayırtına varmalıdırlar.

Aydınlar bu konuda ısrarla yöneticileri ve toplumu uyarmalıdırlar.

Toplumun yazgısını etkileyecek düzeyde aydın olma görevini yerine getirenlerin aydınlığından, toplumun aydınlanmasını istemeyenlerin rahatsız olmaları da doğaldır.

Bu nedenle tarihte, toplumu aydınlatma görevi üstlenmiş birçok aydın insanın canına kıyılmıştır.

Muammer Aksoy da bu aydınlardan biridir.

Doğal almayan ise, toplumun aydınlanmasından rahatsız olanlara teslim olarak aydınlatma görevini yapmamaktır.

Ne mutlu, aydınlatma görevini yerine getirme onurunu taşıyanlara.
Ne mutlu, aydınların ışığından yararlanmasını bilenlere.