Esra Özakça: Fiziki ve psikolojik olarak sistematik işkence görüyorlar!

Esra Özakça: Semih’e verilen gazetelerin arasına dürüm broşürü koyuldu

[Haber görseli]

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Açlık grevindeki tutuklu eğitimci Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça, eşine cezaevinde verilen gazetelerin arasına dürüm broşürü koyulduğunu söyledi.

Kendisi de 75 gündür açlık grevinde olan ‘ev hapsi’ndeki Esra Özakça, 150 gündür Nuriye Gülmen’le birlikte açlık grevinde olan eşi Semih Özakça’ya cezaevinde verilen gazetelerin arasına dürüm broşürü koyulduğunu söyledi. Özakça ayrıca AİHM’nin istemi ile muayene edilen eşinin kendisine gönderdiği mektupta “AİHM kararıyla adeta ‘işkence’ yaptılar bize” dediğini de söyledi.

OHAL kapsamında yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile mesleklerinden ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın tutuklandıktan sonra cezaevinde de devam ettikleri açlık grevi eylemi 150’nci gününde (06.08.2017). Eğitimcilerin durumuna ilişkin paylaşımlarda bulunan, kendisi de 75 gündür açlık grevinde olan ‘ev hapsi’ndeki Esra Özakça, eşi Semih Özakça’ya cezaevinde verilen gazetelerin arasına dürüm broşürü koyulduğunu söyledi. Özakça Twitter hesabı üzerinden, “Semih’e verilen gazetelerin arasına dürüm broşürü koyuyorlarmış. Alçaksınız! Bu numara mı irademizi kıracak. Kendinizle karıştırmayın bizi” diye yazdı. Özakça açıklamalarının devamında şu ifadelere yer verdi:

“Semih ile telefon görüşümüz vardı 17. saniyesinde kesildi. Müdür bu seferlik böyle demiş. Semih 30 dakika hakkımı kullanacağım demiş, kullandırtmamışlar. 1 haftadır refakatçileri yok. Avukat görüşleri kısıtlanıyor. Fiziki ve psikolojik olarak sistematik işkence görüyorlar! Bu yöntemler ne bizi ne Nuriye ve Semih’i yıldırır. İşkence yapmaktan vazgeçin!

Esra Özakça ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) istemi ile Numune Hastanesi’nde muayene edilen eğitimcilerden eşi Semih Özakça’nın, “AİHM kararıyla adeta ‘işkence’ yaptılar bize. Hücreye doğru gelirken boynumu dik tutacak dermanım dahi yoktu” dediğini kaydetti. Özakça,

  • “Nuriye ve Semih hastanede fiziki ve psikolojik işkence görüyorlar.
  • Uyutulmuyorlar, tecrit ediliyorlar, zorla müdahale ile tehdit ediliyorlar!” diye yazdı.

(Cumhuriyet web sitesi, 06.08.2017)
==================================================
Dostlar,

Sorun giderek korkulan sona yaklaşıyor..

1. Bilincini yitirmek ve kalıcı zedelenmeler (hasar) gelişmesiyle sürekli engelli kalma
2. Ölüm!

Her ikisi de hem sorumluların hem de toplumun vicdanında ağır yara açar.
Telafi olanağı kolay kolay yaratılamaz.
Toplumsal adalet- barış – dayanışma – hoşgörü – birlik itkilerini yıkar..
Tersine ayrışma – bölünme – ötekileşme – birbirine düşmanlaşma ve kuşaklar boyu sürecek örselenme (travma sonrası stres bozukluğu – PTSD) ve yas sendromuna neden olur. Unutulmasın, Kerbela kırımının yası, on milyonlarca insan tarafından 1400 yıl sonra bile hala yaşanmaktadır!

Semih – Nuriye sorunu siyaset sosyolojisi – psikolojisi…. açısından ağır bir tablodur. B2 masum genç insan, dile kolay 5 ayı aşkın süredir kararlılıkla açlık grevi üzerinden ölüme yatmışlardır!

  • AKP = RTE’nin insancıl bir çözüm için daha fazla oyalanmadan – inat etmeden hemen adım atması zorunludur. Böylesi bir girişim insancıl olduğu gibi siyaseten de doğrudur ve AKP = RTE’nin yararınadır. Sorun artık görmezden gelinecek aşamayı çoktaaan geride bırakmıştır.

Devlet, yurttaşı ile inatlaşıp ona zarar verici biçimde çatışamaz.
Bu trajedi Türkiye’nin uluslararası saygınlığına da ciddi biçimde zarar vermektedir.
Hele tutuklu iken insanlık dışı, zalimce, onur kırıcı, aşağılayıcı… işlemler asla olmamalı!

AKP = RTE‘yi devlet adamı gibi davranmaya, içlerinin insancıl sesini dinlemeye bir kez daha çağırıyoruz.. Yarın sabah geç olmasın.. Lütfen, lütfen…

Sevgi ve saygı ile. 09 Ağustos 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AKP Alevi Haklarını ve AİHM Kararlarını Neden Görmezden Geliyor?

 

AKP,
Alevi Haklarını ve AİHM Kararlarını Neden Görmezden Geliyor?

 

Dostlar,

Yukarıdaki başlığı bu gün, 21.12.14 günü Ulusal Kanal‘da
20:00 – 22:00 arasında işledik.

Sayın Gazeteci – Yazar Necdet SARAÇ İstanbul’dan,
Av. Kazım Genç de Ankara’dan konuğumuz oldular.

36 yıl önce 19-25 Aralık 1978 günleri arasında neredeyse 1 hafta süren 1978 Maraş Alevi kırımının masum kurbanlarını (resmen 110 dolayında, fiilen beş yüzü aşkın!) anarak başladık. Sn. Saraç son birkaç yıldır Maraş’a giderek bu anmalara katılıyor. Bu yıl bilindiği gibi Valilik, “olaylar çıkmasın, provokasyon olmasın” (!) gerekçesi ile her tür anma girişimini yasakladı.. Gerçekten traji-komik bir durum.. 1 hafta boyunca hunhar – barbar – kanlı kırımı engelle(ye)meyen Devlet, 36 yıl sonra bile insanların yüreklerine sığdıramadıkları acılarını yaşamalarını engelliyor.. Valilik bu yasakçı hukuk dışı tutumunu derhal sonlandırmalı, örtük sıkıyönetimi kaldırarak anmalar için gerekli güvenlik ortamını sağlamalıdır. Uzun yıllar “travma sonrası stres bozukluğu” yaşayan Alevi toplumu, adalet duygusu da tatmin edilmediği için, neredeyse süregen (kronik) yas sendromu içine giriyor. Öğrenilmiş çaresizlikle içine kapanıyor ve toplumdan kendisini yalıtarak yalnızlaşıyor. Öbür toplum kesimleri ile kaynaşarak sosyalleşmesini tamamlayamıyor. Böylelikle halkı bir arada tutan kederde – tasada – kıvançta birlik – ortaklaşma gerçekleştirilemiyor.

Sosyal psikoloji açısından son derece sakıncalı hatta tehlikeli bir durum..

Unutulmasın, Kerbela faciası 1375 yıl önceydi ve 72 insan çölde aç – susuz bırakılarak kadın – çocuk – yaşlı demeden kırılmıştı. Katliam, İslam Peygamberinin soyu kurutularak Halifeliğin Abbasi’lerden Emevilere geçişini hedeflemişti Şam valisi Yezid. 1375 yıl sonra bile tüm dünyada on milyonlarca Alevi – Şii – Caferi, çok az da olsa bir bölüm Sünni insan toplu kırımın yasını tutmakta her yıl Muharrem ayında. 12 gün susuz ve çile içinde oruç tutarak yasını yaşamaktadır.

Bu tür kapsamlı kırımlar Türkiye’de ne yazık ki belli aralarla neredeyse dönemsel (periyodik) nitelik kazandı. Ulusal birliğin kurulup – pekiştirilmesini apaçık dinamitleyen kökü dışarıda senaryo ve tezgahlardır bunlar..

Son 40 yılda Maraş – Çorum – Sivas katliamları sahnelenmiş ve yüzlerce Alevi yurttaş öldürülmüş, onbinlercesi kapsamlı göçlere zorlanmış (tehcir!);  toplumsal yaşamın dışına itilmişlerdir.
Nüfusun demografik yapısı, etnisite politkaları ile değiştirilmektedir.

Aleviler, bir yandan da 1982’den bu yana Anayasaya konan zorunlu din dersleri ile assimile edilmeye başlanmışlardır. Toplu cinayetlerin eylemcileri ve azmettiricileri yakalanıp adalete teslim edilmemiş, Alevi yurttaşların adalet gereksinimi gözardı edilmiştir.
Bu politikalar halkı bütünleştirici – kaynaştırıcı değil tersine ayrıştırıcı ve hatta düşmanlaştırıcıdır. 1990’larda 31 Ocak 1990 günü, ADD kurucu genel başkanı Prof. Muammer Aksoy’un öldürülmesiyle başlanan  cinayetler 15 yıl kadar sürdürülmüştür.

Vurgulanması gereken bir husus da tekil ya da toplu öldürmelerin katillerinin ve iç – dış azmettiricilerinin bulunmaması ve yargıda hesap vermemeleridir. Böylelikle ortaya çok ürkünç (vahim) bir gerçek çıkmaktadır :

  • Devlet suça ortaktır! 

Ortada çooook sayıda toplu – tekil cinayet vardır ve aradan geçen onca zamana karşın “faili meçhul” (!) kalabilmiştir. Üstelik devletin onca gücü – olanağı varken.. Kimi katiller ödüllendirilerek milletvekili bile yapılmış, katil sanıklarının avukatları bakanlığa dek yükseltilebilmiştir!

*****

Bu durum (zulüm!) sürdürülemez..

Bir devletin en temel işlevi tartışmasız olarak yurttaşlarının can güvenliğini sağlamaktır.

Böyle olmak gerekirken tersine Devlet suça ortaksa;
orası sözün bittiği ve Devletin tüm meşruluğunu yitirdiği yerdir.

Ülkede barış ve adaletin sağlanması başarılamazsa kalkınma ve istikrar da hayal olur.. Türkiye’nin bu profile uyan görünümü büyük acı vericidir ve artık mutlaka düzeltilmesi zorunluğu vardır.
Bu bağlamda, sayıları 15-20 milyondan az olmayan (belki daha da çok!) olan Alevi – Bektaşi yurttaşlar, ülkenin asli kurucularından olarak son derece temel beklentiler içindedir ve istemlerinin daha fazla ötelenmesi olanağı kalmamıştır :

===============================================

1. Aleviler, inançları yüzünden hiçbir ayrıma uğramadan
eşit yurttaş” olmak istemektedir.

2. 1826’lardan bu yana süregelen mallarına el koymanın sonlanmasını ve bunların geri verilmesini istemektedirler.

3. Cemevlerinin kendi belirledikleri ibadet (tapınç) yeri olarak tanınmasını istemektedirler.

4. Zorunlu din dersleri, Sünni öğretinin ideolojik aracı ve assimilasyon yöntemine dönüşmüş olup mutlaka kaldırılmalıdır.

5. DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) kaldırılmalı ya da Alevilerin de adil temsil olanağı sağlanmalıdır. DİB, muazzam bütçe payları ve devasa vakıf fonlarıyla 140 bin çalışanı ile (yeterince denetlenebiliyor mu??), DİB Başkanı’nın Devlet protokolünde
50. sıralardan 10. sıraya uçurularak yükseltilmesi sonucu (Şeyhülislam!?) Başkanlık bir fetva makamı kılınmış ve laik devlet yapısına tümden aykırı düşmüştür. Merhum Prof. İlhan Arsel‘in
söylemiyle hurafe üretmeye devam etmektedir! Prof. Arsel,
dine eleştirileri yüzünden ölüm tehditleri almış ve yaşamının uzunca yıllarını yurt dışında (ABD) geçirmek zorunda
bırakılmıştır! İmam Gazali‘den bu yana 600 yıldır İçtihat kapısı kapatılarak İslami kaynaklar yenileşmeye kapatılmış, adeta dondurulmuştur.

6. Türkiye, Anayasasının  da öngördüğü bağlamda mutlaka laik bir devlet olmalı (başta md. 2, 24 ve 174) ve giderek sekülerleşerek çağdaşlaşmalıdır.

Alevilik ve ülkemizdeki sorunları konusunda uzmanlığı tartışmasız, basılı kitapları yayımlanmış olan Sn. Hüsnü Merdanoğlu,
program sırasında bize ulaşmaya çabalamışlar,
ancak stüdyoda internet erişimi sağlanamadığından katkılarını alamamıştık. Program bitiminde gördüğümüz uyarılarına göre listeye 7. bir madde eklenmelidir:

7. Alevilerin isteklerine yönelik sayın Saraç’ın belirtikleri yanında, Alevilerin günümüzde bile yanlış tanınmalarına neden olan Osmanlı dönemi fetvalarının, Osmanlı-Safevi sürtüşmesi sürecinde birer psikolojik savaş kalıntıları olduğunun, bu fetvaların içeriğinin doğru olmadığının da siz aydınlarca ve ülkemizin birliği ve bütünlüğü yanında olanlarca sürekli dile getirilmesi gerekmektedir.

Sn. Merdanoğlu’nun uyarı ve katkısı son derece yerindedir. Özellikle Osmanlı Şeyhülislamı Ebussuut‘un fetvalarının hiçbir temeli olmayan, bir din adamına (!?) asla yakışmayan söylemleri ayrımcı, kışkırtıcı, düşmanlaştırıcı ve tümüyle uydurmadır. “Şeyhülislam” sanını almış, İslam Dininin şeyhi,
onu yorumlamaya – aktarmaya en yetkili kılınmış birinin (gerçekte İslamda ruhban sınıfı yoktur ve herkes dinini Kuran’ı okuyarak yorumlar; Peygamber bile salt elçidir, tebliğden öte yetkisi yoktur!..) böylesine nifakçı tanımları – fetvaları bir insanlık suçudur ve günümüz Diyanet İşleri Başkanlığınca yalanlanarak son derece olumsuz etkisi kırılmalıdır.

     Dinin kamusal alan dışına çıkarılması zorunludur.

Batı uygarlığı, ancak Hıristiyanlıkta reformla Kiliseyi
salt bireysel
inanç alanına iterek günümüz uygarlık düzeyine erişmiştir.

Benzer reform, İslam dininde de yapılmak zorundadır.

================================================

Çağımız İNSAN HAKLARI ÇAĞI’dır!

Bu bağlamda yeterince yerleşik hukuk metni vardır ve bu metinler uluslararası bakımından geçerli ve yürürlüktedirler, ulusalüstüdürler.

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) 1948’den yana
en başta gelenidir.

Avrupa Konseyi’nin belirlediği İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) 2. sırada önemli belgedir. İHAM (İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi) bu Sözleşmenin yaptırımı olan
yargı organıdır.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi 3. sırada sayılabilir.

Türkiye, bu uluslararası insan hakları sisteminin üyesidir, içindedir. Fakat uygulama bu yönde değildir. Üstelik 1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasında Mayıs 2007’de yapılan devrim niteliğinde değişime karşın!

Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma

MADDE 90./son fıkra :

  • “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.)
  • Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

İnsan hakları sistemine taraf olan Türkiye, aykırı kamusal uygulamaları ile AİHM’nde en çok mahkum edilen birkaç ülke içindedir. AKP hükümetleri ile 2002 Kasım’ından bu yana bu karne  – sicil daha da olumsuzlaşmıştır. AKP, Anayasa Mahkemesi kararı ile Laikliğe aykırı işlem ve uygulamaların odağı durumuna gelmiştir fakat ne yazık ki hala iktidardadır! Ülkeyi dincileştirme azim ve kararındadır. Birkaç hafta önce yapılan 19. Milli Eğitim Kurultayı (Şurası) kararları ve 12. CB Bay RTE’nin orada yaptığı konuşma tam anlamıyla dehşet vericidir. AKP, örtük -fakat artık açık- 2023 gündemi ile Türkiye’yi bölünmüş bir dinci faşist Anadolu Federe İslam Devletine dönüştürme azim ve kararlılığındadır.

Alevi hakları ülkenin en önemli sorunlarındandır
ve laik düzenin korunması salt Alevilerin sorunu değildir.
Sorun hukuksal olmaktan çıkmış ideolojik düzleme taşınmıştır. Ülkedeki tüm yurttaşların Türkiye’yi demokratik bir ülke kılmak ve Cumhuriyetin temel niteliklerini korumak yükümü ve sorumluluğu vardır. Anayasanın 2. maddesinde tanımlı Cumhuriyetin 6 temel niteliği, 4. maddede değiştirilmesinin önerilmesi bile olanaksız kılınarak kurucu irade tarafından pekiştirilmiştir ve mutlaka uyulması gerekmektedir. AKP hükümetlerinin bu meşruiyet dışı tehlikeli gidişi terk etmeleri gerekmektedir.

Uluslararası toplum; insan haklarının çiğnenmesinin ülkemizde ağır ve sürgit nitelik kazanmasından kaynaklanan süreçte, uluslararası hukuka bütünüyle uygun olarak, etkili BM yaptırımları uygulama (ekonomik – ticari – politik – diplomatik – mali -askeri..), Avrupa Konseyi’nden atılma … gibi araçlara – etkili yaptırım olanaklarına sahiptir.

Alevilere dönük her türlü ötekileştirme – ayrımcılık (diskriminasyon)
insanlığa karşı suçlardır ve gecikmeden son verilmelidir.

Türkiye, büyük ATATÜRK‘ün “Yurtta barış Dünyada barış” ilkesinin gereklerini yerine getirmelidir. 10. Yıl Söylevi‘nde yer alan “imtiyazsız – sınıfsız kaynaşmış bir kitle olmak” hedef alınmalıdır.

*****

Ulusal Kanal‘daki açık oturumumuzdan çıkarımlarımız yukarıda kapsamlı olarak özetlenmiştir.

Tüm insanları, Hünkâr Pir Hacıbektaş‘ın evrensel öğretisi
“eline – beline – diline sahip çıkmaya” çağırıyoruz..

Her ne arar isen insanda ara
Kudüs’te, Mekke’de, hacda değildir..
Hararet nardadır sacda değil
Keramet baştadır taçta değil 

Sevgi, muhabbet kaynar yanan ocağımızda,
Bülbüller şevke gelir, gül açar bağrımızda,
Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,
Aslanla, ceylanlar dosttur kucağımız..

Hacı Bektaşı Veli

Sevgi ve saygıyla
22.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Not : Laik – bilimsel – parasız – karma eğitime ve eğitim emekçilerinin haklarına sahip çıkma bağlamında 20.12.14 günü Ankara Tandoğan meydanından basın açıklaması yaptıktan sonra Güven Park’a dek yürümek isteyen, bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ üyesi öğretmenlere polisin uyguladığı hukuk dışı orantısız şiddeti insan hakların aykırı ve kabul edilemez buluyor esefle kınıyoruz! İlgililerin cezalandırılmasını istiyoruz.
Benzer şiddet eylemlerine AKP iktidarının kesinkes son vermesini istiyoruz.

* Program kaydı elimize geçtiğinde YouTube‘a yükleyeceğiz..
* Bu yazının pdf formatı için lütfen tıklayınız:

AKP_Alevi_Haklarini_ve_AIHM_Kararlarini_Neden_Gormezden_Geliyor_ULUSAL_KANAL

Kerbela’nın 1373. yıl dönümü

Kerbela’nın 1373. yıl dönümü

Kerbela şehitleri, İran, Bağdat ve Lübnan’da binlerce kişinin katıldığı matem törenleriyle anıldı.

Tahran/Bağdat/Beyrut– Hz. Muhammed’in torunu, Hz. İmam Hüseyin ve 72 sahabesinin, “Aşure Günü” Kerbela’da şehit edilişlerinin 1373. yıl dönümünde Tahran’da da çeşitli törenler düzenlendi. İmam Hüseyin Meydanı ve çevresi başta olmak üzere kentin kutsal yerleri, camileri, mescitleri ve meydanlarındaki anma törenlerine yediden yetmişe milyonlarca kişi katıldı.

Kur’an-ı Kerim tilavetinin ardından başlayan törenlere cami, mahalle, dernek ve çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından oluşturulan “deste” ve“sinezen” gruplarının mersiye ve ağıtlarıyla devam edildi. İslam, şahadet ve yasın sembolü yeşil, kırmızı ve siyah bayrakların taşındığı törenlerde Kerbela şehitleri için göz yaşı döküldü, dualar edildi.

Hemen herkesin siyahlar giydiği törenlerde çoğunluğu gençlerden oluşan“deste” grupları, Kerbela şehitlerinin çektiği acıları hissetmek için elleriyle göğüslerine ve zincirlerle sırtlarına vurarak yas tuttu. Özellikle çocuk ve gençlerin “Ya Resulallah”, “Ya Hüseyin” ve “Ya Zeyneb”yazılı bandajlar taktığı törenlerde, Ehl-i Bey’te sevgi, itaat, vefa ve bağlılığı ifade eden dövizler, pankartlar taşındı. ”Her gün Aşure, her yer Kerbela” temasının işlendiği törenlerde, İslam coğrafyasında emniyet, barış ve huzurun sağlanması için dualar edildi.

Konuşmalarda, İslam, adalet, özgürlük ve diğer insani değerler uğruna şehit oldukları için İmam Hüseyin ve beraberindekilerinin on dört asırdır unutulmadığı vurgulandı. Törenlere öğlen ezanının okunmasıyla ara verildi, alanlarda cemaatle kılınan namazda kadınlar da erkeklerin arkasında saf tuttu. Çeşitli sivil toplum kuruluşları ile hayırseverler tarafından törenlere katılanlara su, çay, şerbet ve yemek ikram edildi.

Çok sayıda ana ve yan yolun trafiğe kapatıldığı kentte, törenlere öğleden sonra da devam edildi. Büyük alanlardaki törenlerin ardından vatandaşlar gruplar halinde kendi sokak ve mahallelerine kadar ağıtlar yaktı, mersiyeler okudu. Tasua ve Aşure günlerinin resmi tatil olduğu İran’da, törenler süresince ilk yardım ve sağlık ekipleri
hazır tutuluyor. Yas törenleri ve anma programlarına akşam namazının ardından
cami ve mescitlerde devam edilecek.

Bağdat’ta Aşure törenleri

Hazret-i Muhammed’in torunu Hazret-i Hüseyin ile Ehl-i Beyt ve arkadaşlarından
71 kişinin Kerbela’da şehit edilişinin 1373’üncü yıldönümü dolayısıyla Bağdat’ta
anma törenleri düzenlendi.

Irak’ın başkenti Bağdat’ın Kazımiye ve Sadr semtinde dün başlayan ve bu sabah devam eden Aşure törenlerinde binlerce kişi, Kerbela şehitlerinin anısına ağıt yaktı, kefen giymiş çocuk, genç ve yaşlılardan oluşan yüzlerce kişi başlarına kama ve kılıçla vurarak kanlarını akıttı. Uzmanlar ve din adamları, Hazreti Hüseyin’in şehit edildiği sırada çektiği acıyı hissetmek ve kanlarını Hazret-i Hüseyin’e feda etmek anlamına gelen kan akıtma töreninde katılımcılara yardımcı oldu. Törende başına kama ve kılıçla vurarak, sırtını ucu bıçaklı zincirle döverek kanını akıtan erkeklere, kenarda bekleyen kadınlar da sinelerini döverek eşlik etti.

Kan akıtma konusunda bilgi sahibi olan Hasan Kazım, kama ve kılıçla başa vurma işinin doğru bir şekilde yapılması gerektiğini, aksi takdirde başta bulunan damarlardan birinin yanlışlıkla kesilmesi ile kişide kalıcı bir zararın oluşabileceğini söyledi. Kazım, tören alanında bu işi yapan onlarca uzman kişinin bulunmasına karşın kimi kişilerin işi kendi kendine yapmaya çalıştığını belirtti.

Irak’ta düzenlenen Aşure törenlerinde ve Şiilerin diğer bazı aktivitelerinde başlarına kama ve kılıçla; sırtlarına ise ucu bıçaklı olan zincirlerle vuranların sayısı her geçen yıl artıyor. Irak Kızılayı Aşure törenlerinde önlemler alarak, katılanlara sağlık hizmeti sunuyor. Irak Kızılayı’nın Aşure törenlerindeki sorumlusu Faysal Gazi Hüseyin,
Kızılay’ın Bağdat şubesi olarak Hazret-i Hüseyin’in ziyaretçilerine büyük bir iftiharla sağlık hizmeti sunduğunu belirtti.

Hüseyin,”Törene katılan ve başlarını yaralayanlara ilk acil müdahaleyi ve pansumanı yapıyoruz. İnsani hizmet sunuyoruz. Bize gelen vakalar çok hafif. Hastanelere naklettiğimiz ciddi yaralanmalar oluyor. Bunların sayısı çok az. Burada ziyaretçilere temiz su sunuyoruz. Ziyaretçilere kaynağı bilinmeyen
açık yiyecekleri yememelerini tavsiye ediyoruz.
 dedi.

Öte yandan Aşure törenlerine katılan ziyaretçilerin güzergahı üzerinde,
kazanlarda”Sevap adı altında yemekler pişirildi.

Lübnan’da Aşure Günü etkinlikleri

Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Arap ve İslam dünyasını, Gazze’deki direnişe destek olmaya çağırarak, “Gazzelilerin, yalnızca ziyaretlerinize ve şefkatinize değil, silahlarınıza ve paranıza da ihtiyacı var.” dedi.

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, ”Lebbeyk ya Rasulallah” sloganıyla düzenlenen
Aşure Günü etkinlikleri kapsamında, Lübnanlılara seslenen Nasrallah,
Gazze’deki saldırılara ilişkin açıklamalarda bulundu.

“Gazze’yi koruyan, önce Allah, sonra halkın iradesi, direnişi ve füzeleri” diyen Nasrallah, İsrail’in ”Fecr-5” füzeleri ile sarsıldığını ifade ederek, ”İsrail, Gazze’den
Tel Aviv’e atılan birkaç füzeyle sarsıldı. Eğer Lübnan’a saldırırsa bu füzelerin binlercesine katlanmak zorunda kalacak.” 
diye konuştu.

Nasrallah, Suriye krizinin çözümü için, savaşı ve akan kanı durdurma çağrıları yapılması gerektiğine işaret ederek, “Suriye’de mazlum, halkı ve ordusuyla bütün Suriye’dir. Çünkü dört bir yandan hedef alınmış durumdadır.” dedi. (AA, 25.11.12)

========================================

Dostlar,

Bu konuda daha önce de birşeyler yazdık..

Peygamberin ölümünden yalnızca 16 yıl sonra, 639’da, günümüzden 1373 yıl önce, torunu Hz. Hüseyin ve ailesinden 72 kişi Kerbela’da hunharca katledildi.

Çok ağır insanlık suçunun üzerinden neredeyse 14 yüzyıl geçti.
Sevenleri, dilden dile aktarılarak günümüze ulaşan ve adeta efsaneleşen bu olayı,
mistik bir tutumla kutsayarak menkıbeleştirdi.

Bildiğimiz ölçüde, insanlık tarihinde bir örneği daha yok bu olayın.
Birçok bilim dalına değerbiçilmez bir olgu bu olay.
Sosyal psikolojiden tutalım siyaset bilimine, tarihten tutun psikiyatriye dek derinlemesine incelenmesi ve dersler çıkarılması gerek.

14 yy. süren bir “kronik yas sendromu” nasıl anlaşılabilir ve nasıl açıklanabilir?

Batı emperyalizmi, kitleleri travma sonrası stres bozukluğuna (PTSD) itmek üzere bu tür olayları kurguluyor.

Türkiye’deki Batı kışkırtmalı isyanlar, Sivas, Maraş, Çorum katliamlaları,
PKK trajedisi
.. tipik örnekler.

Ruanda’daki Batı kışkırtmalı iç savaş da.. 3 ay sürDÜRÜLen iç savaşın
ilk aşamasında Tutu ve Hutsilere Batılılıarın sattığı ateşli silahlar,
son döneminde ise kesici silahlar..

Böylelikle, “sağ” kalanlar göz önünde kolu-bacağı-gözü-kulağı-penisi… yok;
sakat yaşasın ve TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU kuşaklar boyunca kalıcı olsun. Toplumsal bellekten silinemesin ve kabileler arası düşmanlık ve de KRONİK YAS SENDROMU onyıllar, yüzyıllarca sürsün.. Bir araya gelemesin ülkenin halkları.
Emperyalizm kanlı oyunları ile bölerek yönetsin : Divida et impera!

İnsanların ruhlarının derinliklerinde oluşan RUHSAL APSELER asla boşaltılmasın ve zonklasın dursun..

Sosyal Psikoloji, Psikiyatri, Antropoloji; Batılı istaihbarat örgütlerinin elinde bu yönde kullanılmakta ne yazık ki..

Mide bulandırıyor bilimin böylesine kirletilmesi.. Postmodern bilim diyorlar bir de..

Batılı istihbarat kuruluşlarının bu utanç verici kanlı tezgahlarına gelmemek için,
ulusal hükümetlerin gerekli dersleri çıkararak son derece özenli kurumlaşması gerek.. İnsanların eğitilmesi gerek. Toplumsal adaletin sağlanması vazgeçilmez..

Büyük Atatürk’ün evrensel sözü : YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ! 

Tüm dünya toplumlarına, bu tür insanlık utancı kıyımlardan uzak bir yaşam diliyoruz..
Hz. Hüseyin ve ailesinden 72 kişinin alçakça şehit edilişlerinin acılarını duyumsayanları ve yaşayanları, yaşatanları duygudaş (empatik) saygılarımızla selamlıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
25.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net