SELATİN (SALTANAT) CAMİSİ…

Cami 10 bin kişi kapasiteli.. Emevi islamı ülkede tırmanışta.. Devlet bir türlü laikliği içine sindiremedi.. Laik bir ülkede devletin tüm inanç kesimlerine uzaklığı eşit olmak zorunda.
Öğretmen Dünyası dergisinin kurucusu, yıllarca omuzlayıcısı, Ulusal Eğitim Derneğinin kurucusu ve uzuun yıllar omuzlayıcısı, Cumhuriyet’in aydınlık öğretmeni ve yazarı Zeki Sarıhan öğretmenimizin kitapları okunmalı. O’na çok teşekkür yüklüyüz..
S E L Â T İ N C A M İ İ

Zeki Sarıhan
22 Temmuz 2012, Ankara

Başbakan Erdoğan İstanbul’un Doğu yakasında Mimar Sinan’ın adı verilen büyük bir camiyi açarken “Selâtin Camileri”nden söz etti. Boğaz’ın Anadolu yakası böyle bir camiden yoksundu ve onu da kendisi ibadete açmaktan mutluydu (21 Temmuz 2012).

Türkiye giderek dincileştiriliyor.. Görünüş, görüntü ise giderek büyüyen bir talanı maskelemek için kullanılıyor.. Ne acı.. Yüce Tanrı bunların hesabını sormayacak mı? Gerçekten inananlar bunu bilir ve buna uygun davranır değil mi ? O halde ??

Bu olay çocukluğumda ve gençliğimde cuma namazları için gittiğimiz köyümüzün camisini hatırlamama vesile oldu. Bu iki katlı ahşap binanın saçaklarında kuş yuvaları bulunurdu. Oralarda hayvan güderken, mısır kazarken, fındık toplarken her zaman açık olan kapısından girer, içinde oyun bile oynardık. Yürürken tahtaları gıcırdardı. Köylüler onun avlusundaki çimenlikte bayram kutlamaları yapar, çeşitli oyunlar da oynardı. Börek kapmaca, “kale kale” bu eğlencelerin en ünlüleriydi. Köyün camisi, yapısındaki sadeliği, dışındaki atmosferiyle köylülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Onlar kendilerine göre bir cami yapmışlar ve onu sevmişlerdi.

Ankara’da oturduğumuz bir tarihte annem bizi ziyarete geldi. Bir çiftçi karısı olan, okuma yazma bilmeyen annem çok dindar bir kadındı. Kendisinin ve çocuklarının ileri yaşlarında bile, onlara beş vakit namazlarını kılmalarını telkin ederdi.
Evimiz Kocatepe Camii’nin hemen yanındaydı. Cami ibadete yeni açılmıştı. Hoşuna da gideceğini düşünerek onunla birlikte camiyi gezdik. Sütunlara, kubbeye ve diğer müştemilata (eklentilere) dikkatle baktı. Eve döndüğümüzde:

— Camiyi nasıl buldun? diye sordum. Övgü dolu sözler duyacağımı sanıyordum.
— Beğenmedim! demez mi?

Nesini beğenmemişti acaba? Mimarisini mi? Akustiğini mi? Caminin ne kusuru vardı? Bu cami için dünyanın parası ödenmiş,
Ankara’nın her yerinden görünsün diye de Kocatepe’ye dikilmişti. Büyük bir törenle de açılışı yapılmıştı. Annem dedi ki:

— İbadet etmek için bu kadar büyük bir yapıya, dünya kadar masrafa ne gerek var?

Onun bu sözü bana halk İslamlığı ile hâkim sınıfların İslamlığı arasındaki farkı daha yakından düşündürdü.
Halk dediğimiz köylüler, işçiler, emeğiyle geçinen, toprakla uğraşan insanların Allah’ı, yoksulların, çaresizlerin koruyucusu,
yolda kalanın imdadına yetişen, zalimleri cezasız bırakmayacak bir hâkimdi. Zalimler bu cezalarını dünyada değilse bile öteki dünyada kesinlikle çekeceklerdi. Çocukluğumda köyün yoksul çocuklarından “Yarın ahrette zenginler cehenneme, fakirler cennete gidecekler..” dediğini hatırlıyorum.

Selâtin camileri bilindiği gibi sultan ailesine mensup olanların yaptırdığı camilerdir. Bu camilerin harcında emekleri yağmalanmış binlerce insanın alın teri, gözyaşı ve kanı vardır. Her birinin giderleri, Saltanat mensuplarının bir gün bile emeğini içermez. İstila edilen yerlerden yağmalanan zenginlikler, yıllık bilmem şu kadar bin veya milyon altına bağlanan haraçlar, köle olarak getirilip çalıştırılanların emekleri vardır. Anadolu köylüsünden alınan vergiler de buna dâhildir.

Padişahlar bu görkemli ibadethaneleri niçin yaptırmışlardır? Kuşkusuz ki, kendi saltanatlarının gücünü ve devamını sağlamak için. Onların savunduğu İslam, zulmü, sömürüyü, köleleştirmeyi meşru ve şart görüyordu. Onlar, bu düzenlerinin Allah tarafından emredildiğini, yağma seferlerini Allah için yaptıklarını ileri sürüyorlardı. Tarihçiler sultanlardan söz ederken “Cennetmekân” ifadesini kullanırlardı. Koskoca Padişah cehenneme gidecek değildi herhalde! Zaten bu dünyada sıradan halk için yasaklanmış bir ortamı saraylarında da kuruyorlardı. İçki, kadın onlar için yasak değildi.

Selâtin camileri, Osmanlı devleti zamanında “Yüksek” sanatın da bir örneğidir. Mimarlar, devletin emrindeydiler. Nef’inin,
Baki’nin, Nedim’in şiirleri de bu yüksek kültürün örnekleridir. Fakat halk da kendi sanatını kilimlere dokumaktan, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın dilinden, anonim türkülerle ifade etmekten geri kalmadı.

“Selâtin Camileri” özentisi bende bu duyguları uyandırdı. Ben annem gibi köyün küçük ahşap camisini daha çok sevdim…
Bu duygularımın kökeninde bir sınıfa bağlılık yatıyor. Emekçilerin tanrısı bile zalimlerin tanrısından çok farklıdır.
(22.07.2012)

Zeki Sarıhan : HALKÇI EĞİTİM MÜCADELEMİZ DURMAYACAK..

HALKÇI EĞİTİM MÜCADELEMİZ DURMAYACAK

Zeki Sarıhan (Ulusal Eğitim Derneği Onursal Genel Başkanı)

“Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten”
Namık Kemal (Hürriyet Kasidesi)

AKP, Meclis’teki çoğunluğuna dayanarak kavga dövüş, kesintili 12 yıllık eğitimi yasalaştırdı. Buna uygun olarak yapılacağı belirtilen programlarla eğitim politikalarında köklü değişikliklere gidileceği anlaşılıyor. Yeni programın esası, Başbakanın da kezlerce ifade ettiği gibi “Dindar gençlik yetiştirmek”tir. Bugün muhafazakâr çevrelerin kulağına hoş gelse de, dindar gençliğin dünya, ülke ve insanın sorunları karşısında nasıl bir tutum alacağını irdeleyince işin renginin başka olduğunu büyük çoğunluk görmekte gecikmeyecektir.
Dindar gençlikten beklenen dünya çapında emperyalizmin baskı, sömürü ve dayatmalarına karşı çıkan bir gençlik değildir. Örgütlenerek hakkını arayan, emekçilerin önüne düşerek onların özgürlük mücadelesine önderlik eden bir gençlik de değildir. Bunu nerden biliyoruz? Dindar gençlik yetiştirmek isteyenlerin kişiliklerinden! Kendileri dünyaya ve insanlara nasıl bakıyorsa, yeni kuşakların da kendileri gibi olmalarını istediklerinde hiç kuşku yoktur. Ancak bunu başaracakları kuşkuludur. Başaramayacaklarının kanıtı ise, geçmişte kendileri gibi bu konuda çabalayanların uğradığı başarısızlıktır.
İnsanın kişiliğini oluşturmada okul eğitiminin etkisi yadsınamaz. Ancak bu, öbür etmenler içinde yalnızca biridir. Türkiye’nin Tanzimat’la başlayan (1839) son 170 yıllık tarihinde hiçbir hükümet kendisini devirecek bir kuşak öngörerek eğitim programları yapmadı. Ama 1876 ilk Meşrutiyeti’ni ilan edenler, 33 yıllık Abdülhamit zulmüne karşı örgütlenen ve sonunda dağa çıkarak Meşrutiyet’i geri getirenler, kendilerinden bunu isteyen bir okul eğitimi almış değillerdi. Cumhuriyet’i kuran kadroya, okul aşamalarında “Büyüyünce cumhuriyet ilan edin” dememişti. 1960’larda özgürlük için ayaklanan gençlik kitleleri de bunu yapmaları isteyen bir okul eğitimi almış değillerdir.
Bugün TBMM çoğunluğunu oluşturan partinin mensupları, cemaate mensup olanlar ve öbürleri, bahçesinde Atatürk büstü, girişinde Atatürk köşesi, sınıfında Gençliğe Hitabe, Onuncu Yıl Söylevi bulunan okullarda okudular. İlkokulda her sabah “Andımız”ı söylediler. “İnkılâp Tarihi” dersleri aldılar. Millî bayramlarda geçit törenlerine katıldılar.
Nasıl oldu da böyle bir eğitim sisteminden bu kadrolar çıktı? Bunun nedenleri çözümlemeye değer. Fakat konumuz bakımından söylenecek olan şudur ki; resmî eğitim, kişiliği belirlemede tek etken değildir ve okul eğitimi hatta bazen ters tepki bile yapar.
İşin gerçeği şudur ki; daha 1930’lu yıllardan başlayarak resmî ideoloji atılım ruhunu terk etmiş, halk üzerinde baskı ve sömürünün ideolojik bir örtüsü haline gelmişti. Türkiye’yi Atlantik sistemine bağlayan Celal Bayar ve Menderes, Adalet Partisi hükümetlerinin de, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbecilerinin de kullandıkları, Atatürkçülük ideolojisi olmuştur. Her kavram her dönemde farklı amaçlar için kullanılabilir. 1921’de TBMM’nde sel gibi coşkun bir ruhla kabul edilen İstiklal Marşı’nın o günkü anlamı ile Kenan Evren rejiminin hapishanelerde tutuklu ve hükümlülere zorla, copla ezberletilip söylettiği İstiklal Marşı’na verilen anlamı düşünelim..
Ama bugünkü iktidar, 90 yıllık bu kavramlardan vazgeçerek eğitimde “dindarlık” diye bir kavramı temel almıştır. Murat ettiği “dindar gençlik” bilimi rehber edinmeyen, düzene itiraz etmeyen, itaatkâr, kendisine verilenlerle yetinen bir kuşaktır. Dini, Kur’anı,
Hz. Muhammed’i kalkan edinerek yapılacak halk düşmanlığının karanlık yüzü bir gün açığa çıkacak ve halk kitleleri bu iktidara “Yeter!” diyecektir.
Dindar insanla “Moral değerleri yüksek insan” arasında büyük fark vardır.
Başbakanın savunduğu ve esası cehaleti savunmaya dayanan değerler, gerçekte din kurumunun da aleyhinedir. Bu tutum Türkiye’ye yüzyıllar yitirtrmiştir. Moral değerleri yüksek olanlar ise dindar olsun olmasın baskılar karşısında yılmayan, kendisini halka karşı sorumlu duyumsayan, varsıllığa (zenginliğe) değil insansal değerlere önem veren, özgürlük için savaşanlardır. Biz halkçı eğitimciler, on yıllardır neyin mücadelesini veriyorduk, ne ile karşılaştık? Eğitimin hedefinin “Bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, halkçı” kuşaklar yetiştirmek olduğunu yazıp söyledik. Paralı eğitime ve eğitimde özelleştirmeye karşı çıktık. Eğitimin bilimsel temellere dayanmasını istedik. Yabancı dille öğretimin kaldırılmasında direttik. İktidar partisi ise bunların tam tersini istiyor ve yaygınlaştırmaya çalışıyor. Devrimciler, halkçılar, ulusalcılar, demokratlar,
hep birden büyük bir yenilgi yaşadığımızı kabul edelim.
Ancak bu durum mücadelemizden vazgeçeceğimiz, işbirlikçiliğe ve gericiliğe teslim olacağımız anlamına gelmemeli. Deniz kenarlarında rastladığımız çakılların en güzeli, yüce dağlardan sellerle çarpıla çarpıla denize kadar ulaşan ve biçimlenen taşlardır. Şimdi, bu zamana dek yarattığımız düşünsel temel, edindiğimiz deneyimler,
oluşturduğumuz örgütlülükler üzerinde, yeni bir savaşım evresine giriyoruz.
150 yıllık Türk aydınlanmasının mirasını, halkçılıkla yoğurarak bu davayı kazanacağız. Bunun güvencesi, halkın ihtiyaçları ile akıl ve sağduyudur.
Namık Kemal’in dediği gibi hiçbir güç insanlıktan idraki kaldıramaz. (3 Nisan 2012)