TERÖRİSTE EVET, HALKA HAYIR


TERÖRİSTE EVET, HALKA HAYIR

portresi_sade

 

Türker ERTÜRK
Em. Tuğamiral

 
Geçtiğimiz Pazar Kadıköy’de yapılan Gazdanadam Festivali’ne katıldım.
Kalabalığın bir ucu Altıyol’da, bir ucu Moda’da bir ucu da Haydarpaşa’ya dayanmıştı.

Yaklaşık bir milyon insan Erdoğan ve AKP diktatörlüğüne direnmek, ülkesine ve demokratik haklarına sahip çıkmak için ayaktaydı. Gece 23:30’da Kadıköy’den ayrıldığımda kalabalık ve konser hala devam ediyordu. Eve dönerken bile insanlar

“Bu daha başlangıç mücadeleye devam.“ sloganları atıyorlardı.

Konseri izlemekten çok Kadıköy’de toplanan kalabalığı analiz etmeye çalıştım.
Gençler ve kadınlar çoğunluktaydı. Katılanların ezici çoğunluğunun orta sınıf, eğitimli ve öğretimli insanlar olduğu belliydi. Gerçekte bu kalabalık ve temsil ettiği kesim Türkiye’nin aydınlık yüzüydü.

Çağdaş yüzünüzü gördüm

Gezi Parkı eyleminin ne olduğunu anlamak için olaylar sırasında Taksim’e giden yabancı bir arkadaşım, “Türker, orada sizin çağdaş yüzünüzü, Avrupa Birliği’ne girmeyi çoktan hak etmiş kesiminizi gördüm.“ dedi.

Erdoğan “Bu şehrin geleceğinde vandallar, barbarlar ve yağmacılar söz sahibi değildir “ diyor ama elin tarafsız gözlemcisi bile ülkesine ve özgürlüklerine sahip çıkmaya çalışan ve otoriter yaklaşımlara başkaldıran bu insanlarımızın toplumumuzun çağdaş yüzü olduğunu hemen fark ediyor. Yoksa Başbakan etrafa dehşet salan yandaş yaratıkları mı kastetti barbarlar derken!

Başbakan hala olayların nedenin elinde palaları olan ve ağızından salyalar akarak
saldıranları anlamamış veya anlamamakta ısrar ediyor.

Sorunun kaynağı kendisinin emperyalist işbirlikçi politikaları,
11 yıllık iktidarının düşmanca icraatları ve “Dediğim dedik, çaldığım düdük“ yaklaşımlarıdır.

Kadıköy’ün ortak paydaları

Kadıköy’de toplanan insanların eylemlerinde bazı ortak paydalar vardı.
Bunlardan ilk üçünün

1. Türk Bayrağı ve
2. Atatürk vurgusu ile
3. Erdoğan’a karşı tepki duygusuydu.

Artık sorun çevreye sahip çıkılması ve ağaçların kesilmesinin engellenmesi meselesini çoktan aşmıştı.

Yer gök “Erdoğan istifa“ sloganları ile inledi. Artık bu durumu geriye çevirmek
asla mümkün değil. Ama bu durumu Erdoğan’ın anlaması da imkansız! İster istemez ruhi yapısı itibarıyla daha sertleşecek ve ülkemiz bir çatışma ortamına hızla sürüklenecektir. AKP Grubu’nun bu durumdan hızla bir vazife üretmesi gerekir.

  • “Dolmabahçe Cami işgal altındaydı. Ne istediniz camilerimizden.
    Yolda 6 aylık bebeği ile 9 yaşında kızıyla gezen başörtülü kardeşlerimizden
    ne istediniz ya?“

Bu ve daha kötüleri Erdoğan’a ait! Bunlar doğru değil ama bunları bile bile yapıyor. Toplumumuzu kamplaştırmak, dini hassasiyetleri olan insanlarımızı kışkırtmak ve desteğini alarak iktidarda kalmak için yapıyor bunları! Mursi de yaptı ama bu kadarını becerememişti.

Su da sıkar biber gazı da!

“Bizim polisimiz su da sıkar biber gazı da sıkar.“ diyor.
Bu söylemler boşuna değil bir amaca yönelik. Ethem Sarısülük’ü vuran polisin ancak 8 gün sonra bulunmasının, yargıcın “İleride telafi edilmeyecek zararlara yol açacağı gerekçesi“ ile serbest bırakmasının fakat tanıkların tutuklanmasının,
polise methiyeler düzülmesinin “Siz destan yarattınız“ denilmesinin,
halka hunharca davranan ve kurşunlayan polise para ödülü verilmesinin sebebi var.

Erdoğan, kendisine karşı isyan eden halka karşı polisi kullanabilmek, kimyasal silahla saldırtabilmek, kurşunlatabilmek ve daha uygun bir ifade ile söylemek gerekirse savaştırabilmek için onu koruması ve teşvik etmesi gerekir. İşte Erdoğan bunları yapmaktadır. Çünkü O da bilmektedir ki, halk hareketi işin başındadır ve mücadele şiddetlenerek devam edecektir.

Erdoğan polise sahip çıkarken askere terörle mücadele sürmesin diye sahip çıkmamış hatta onlara karşı yapılan operasyonların içinde bulunmuştur.

Polis de bu ülkenin evladıdır

Bölücü anayasanın halka kabul ettirilebilmesi için terörün azdırılması ve halkın
“Allah kahretsin verelim de kurtulalım“ noktasına getirilmesi lazımdı! Bunu yapmak için askerin arkadan hançerlenmesi, terörle yaptığı mücadelede ellerinin ve kollarının bağlanması, iyi mücadele edenlerin de zindanlara atılması gerekliydi.
Bugüne kadar bunu becerdiler!

Sonuç olarak Erdoğan,

* PKK ile mücadele edilmesin diye askere dur demiş ama
* kendisine karşı isyan eden halkla mücadele edebilmek için polise evet demiş ve
* suçluların bile arkasında durmuştur.

Fakat bilmelidir ki, Polis de bu ülkenin evladıdır ve son tahlilde yer alacağı saf,
halkın yanı olacaktır.

Saygılar sunarım.

Em. Amiral Türker ERTÜRK : OKUR MEKTUBU…

Türker ERTÜRK
Em. Tuğamiral

OKUR MEKTUBU
İLK KURŞUN, 21 Eylül 2012

Sevgili okurlar,

Yaklaşık 2 yıldır bilgim, birikimin, deneyimim çerçevesinde sizlere yazılarımla ulaşmaya çalışıyorum. Aslında gazetecilik veya köşe yazarı olmak gibi bir idealim geçmişte hiç olmadı. Ülkemizin yaşadığı koşullar beni şu anda sürdürdüğüm mücadelenin içine itti. Yazmak bu çabamın yalnızca bir bölümü!

Okurlarımdan ve izleyicilerimden çok sayıda mektup ve elektronik ileti alıyorum.
Bilmenizi isterim ki, bana gelenlerin hepsini yanıtlayamasam da mutlaka okuyorum.
Bu mektup veya iletilerden kimilerini huzurlarınıza getirmeyi hep düşündüm ama bugüne dek kısmet olmadı. Bugün size bunlardan sizin de ilginizi çekeceğini değerlendirdiğim bir tanesini sunmak istiyorum.

Sayın Ertürk,

Yurtdışında yaşayan ve sizin yazdıklarınızı birkaç aydır satın almaya başladığım Aydınlık Gazetesi’nde okuyan okurlarınızdan biriyim. Abartmadan söyleyeyim; benim için sizin yazdıklarınız inanılmaz derecede güzel. Lütfen yanlış anlamayın ama bu kadar derin bilgi birikimine sahip asker kökenlilerin varlığından haberim yoktu. Bu belki ülkemizin yakın geçmişinde karşılaştığımız asker imajının (12 Mart ve 12 Eylül) kafamıza soktuğu “Subaylar faşisttir, NATO’cudur ve cahildir“ önyargısından da olabilir ki, bu da doğaldır. Çocukluğunda 12 Mart’ı görmüş daha sonra 18 yaşında 12 Eylül kurbanı olup 10 yıl her türlü işkence altında tutuklu kalmış kişi ve kişilerin kafasında asker imajı nasıl olabilir ki?
Bugün siz ve az sayıda da sizin gibilerin varlığı, ben ve benim gibilerin önyargılarını kırmakta, doğru saflarda toplanmamızı sağlamaktadır. Eski TKP/ML-TİKKO taraftarından mektup aldığınızı düşünürsek, bu önemlidir.

Türkiye’den ayrıldıktan sonra uzun yıllar ülkemdeki her şeye sırtımı çevirdim. Ne bir gazete okudum ne de radyo-tv izledim. Ülkemi kendime yabancı görüyordum, kırgındım, küskündüm ve yaralıydım. Ama son yıllarda olanlar beni kendime getirdi. Ben Türküm ve Türkiye benim vatanım. Sosyalist düşünceli bir Türk olarak emperyalizmin örtülü işgaline karşı vatan savunmasında tüm diğer vatanseverlerin yanında yer almak bir görevdir. Benim geçmişte yaşadığım acılar bu görevin yerine getirilmesine engel olamaz!

İşte bu duygularla yeniden yüzümü vatanıma döndüm. Ve ne acıdır ki, eski yoldaşlarım bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmin çıkarlarına hizmet ediyorlar.

Türkiye bugün vahşi kapitalist bir sistemle yönetilmesine karşın Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı atılan her kurşunun emperyalizme hizmet ettiğini söylemem bir abartma olmaz. Hedefi emperyalizmle aynı olan bir komünist ya da ulusal hareket, ne ulusaldır ne de komünist.

Bence yapılması gereken en önemli görev ABD ve AB ürünü Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) yenilgiye uğratana kadar çalışılmalı ve sonra ulusal antiemperyalist güçlerin içinde yer aldığı bir hükümet ile ciddi bir toprak reformuna bağlı olarak tüm ülkede 10 Kasım 1938’e kadarki çizgi esas alınarak ilerlemeler sağlanmalı.

Burada kısaca Kemalizm konusuna da değinmek istiyorum. Aslında Atatürk’ün Cumhuriyeti’nden geriye bir şey bırakılmadığını düşünüyorum. Sabiha Gökçen’in, Atatürk’ün ve Zübeyde Hanım’ın heykellerinin dahi saldırıya uğradığı, Türk bayrağının indirildiği, ulusal bayramların yasaklandığı bir Türkiye’dir bugün karşımızdaki.
Peki, bugünlere nasıl gelindi? Atatürk ilkelerinden kopmuş eğitim sistemi ve o eğitimi veren kadrolar suçludur diyorum. Ben 31 yaşına kadar hiç Atatürk eseri okumadığı halde Atatürk’e faşist diyordum. On binlerce diğeri gibi. Sorumlu kimdi? Eğitimcilerimiz bize daha ilkokuldan başlayarak canlı ve heyecanlı bir Atatürk ve Cumhuriyet tanımı yaptılar mı?

Tek hatırladığım Mustafa Kemal’in çocukluğunda tarlada kargaları kovalaması ve Kurtuluş savaşı!
Bu da sanki normal, herkesin yapabileceği bir şeymiş gibi kuru, ruhsuz bir şekilde veriliyordu.

Osmanlı ile Cumhuriyeti aynı gören, köklerimize gitmeyen, İslam öncesi Türk tarihini kafir olarak gören bir eğitim sistemi ile Asya’daki atalarımızın yaşantısı, kültürü, kadının toplumdaki saygın yeri ve özgürlüğü anlatılmadan Atatürk öğretilirse, onun devrimci düşünceleri, heyecanları ve en önemlisi antiemperyalist kişiliği çocuklara aktarılmazsa olacağı buydu! Ne idik? Ne olduk? Atatürk ile tekrar
neleri kazandık? Bu bilinmeden bir genç nasıl Atatürkçü olsun!

İnanır mısınız, Atatürk’e ve Cumhuriyete en çok zararı veren kişilerin, kendine “Atatürkçüyüm“ diyen kişiler olduğuna inanıyorum. Ve özelliklede asker Atatürkçülerin! 12 Martçı ve 12 Eylülcü subaylar hep Atatürkçü olduklarını söylüyorlardı, göbeklerine kadar emperyalizme bağlıyken. Bu asker ve sivil otoriteler hep yönetilmesi kolay bir toplum istediler. Kitaplar yasaklandı ve yakıldı, baskı, korku ve tutuklamalarla ezik, otoriteye boyun eğen, sorgulamayan, eleştirmeyen, korkak, koyun gibi bir toplum yaratıldı. Bugün bu beyni silinmiş çoğunluk işte bu yüzden olanları algılayamıyor ve tepki vermiyor.

Umut yok mu? Var!

Devletin bir zamanlar terörist dediği benim 9 yaşındaki kızım, Türk Bayraklı tişörtüyle
PKK taraftarlarının çocuklarının yoğun olduğu bir okula gidip gururla dolaşıyorsa, umut vardır!

Kişilik, vatan sevgisi, ulus bilinci! Bugün Genelkurmay’da oturan teslim olmuş şahsın ve generallerin benden, benden olamazsa 9 yaşındaki kızımdan utanmaları gerekir.

Çünkü bayrağın indirildiği, ulusal bayramların yasaklandığı, eğitim sisteminin değiştirildiği, Cumhuriyetin yıkıldığı bir ülkenin seyircileri onlardır, ben değilim.

Kaleminiz daima güçlü olsun, sevgi ve saygılarımla.”

Ben de hem okurumuza hem de sizlere saygı ve sevgilerimi sunarım.