Yeni Yıla Girerken


Yeni Yıla Girerken

portresi_adiyla

 

Tansel ÇÖLAŞAN
ADD Genel Başkanı

 

 

İktidar Partisi, 2002’den beri ülkeyi yönetiyor.
Ancak gelinen noktada ortada bir devlet krizi doğmuştur. 2014’e bu krizle giriyoruz.

Uzun süre yandaş kıldığı basın, siyasallaştırdığı (ve Cemaat’e teslim ettiği) yargı,
ele geçirdiği kurum, kadro ve oluşturduğu sermayenin katkısıyla yarattığı ortamda çağdaş ülkelerde hiçbir biçimde görülmeyen yöntemlerle 3 kez genel seçim kazanan iktidar partisi, önümüzdeki yerel ve genel seçimlerle Cumhurbaşkanlığını da alıp iktidarını sürekli kılmak ve Cumhuriyetin 100. yılında “yeni” Türkiye hedefine varmak için halkın korkutulmuşluğuna güvenerek hızlandı.

  • Milletin birliğini, ülkenin bütünlüğünü pazarlığa açtı.

Cumhuriyetin niteliklerini yok etmek ve sistemi meşrulaştıracak yeni bir Anayasayı yaşama geçirmeye çalıştı. Bununla da yetinmedi, halkın yaşam alanına
bile girdi, kendi ahlak kurallarını halka dayatmaya başladı.

Ülke 11 yıldır yanlış politikalarla hukuksuzluğa, yolsuzluğa battı.
Bugün Türkiye, Dünya Şeffaflık Örgütünün yolsuzluk endeksinde 53. sırada.
Aslında İktidarla – Cemaat arasında dershaneler üzerinden başlayıp rüşvet operasyonu ile hükümeti sallayan olayların ortaya çıkmasında, halkın korku duvarını aşıp 2012 yılı 19 Mayıs’ta başlattığı, 2013 Haziranında Taksim’de zirve yapan ve tüm yurda yayılıp süren eylemlerle iktidarın bu yanlış politikalarına, baskıcı yönetim biçimine, yoksulluğa, yolsuzluğa “dur” demesinin, direnmesinin rolü büyüktür.

Halk artık biliyor; AKP 2002’de bir ABD projesi olarak iktidar olmuştur.
Görevi; yeni bir Ortadoğu yapılanmasında, ekonomisi 1980’lerde başlayan küreselci liberal politikaları izleyerek BATI’ya tam teslimiyet; ideolojisi, Türk-İslam sentezinden ılımlı İslam’a, oradan siyasi İslam’a dönüşen çizgide laik devleti sonlandırmak;
siyasal olarak ise, ulus devlet – üniter devlet modelini yıkmak olarak özetlenebilir. Başbakan, yanlış Suriye politikaları ve Osmanlılık hayalleri ile ABD’nin desteğini kaybetmiş ise de, ABD’nin düşük profilli olsa da Ortadoğu politikası sürmektedir. Bu nedenle Türkiye’de “aynı” siyaseti “Erdoğansız” sürdürmek istemesi doğaldır. Ancak buradan hareketle bugün yaşanan krizi dış komploya bağlamak,
olayı saptırmak amaçlıdır. Çünkü,

  • rüşvet skandalında somut kanıtlar vardır ve
    ekonomiye verdiği zararın sorumlusu da iktidardır.

Aslında iktidarın 11 yıllık yanlış politikaları ve hukuksuzluklar, yolsuzluklar
sonunda dönmüş, bumerang gibi kendisini vurmuştur.

Cemaate gelince; ülkemizde ve dünyada yüzlerce özel okulu, dersanesi, yurdu, kursu, evleri olan, on binlerce öğrenci ve öğretmenle, 2010 yılı verileriyle 1,5 milyar dolar
mali kapasitesi bulunan (*) arkasında ABD ve CIA olduğu söylenen Cemaat ile İktidar arasında dersanelerinin kapatılmak istenmesi üzerine çıkan “güç” kavgası hükümeti sallayan olayların tetikleyicisi olmuştur. Olayı böyle görmek doğru olacaktır.

Olayların değerlendirilmesine gelince     :

1. İktidar – Cemaat arasındaki kavgada taraflar birbirini suçlarken, bizim yıllardır
dile getirdiğimiz, devlet içindeki yasa dışı (F tipi) yapılanmanın varlığı iktidar tarafından doğrulanmış, bu yasa dışı “paralel devletin” milli orduya kumpas kuruduğu da yine iktidar partisinin resmi sözcüsü tarafından beyan edilmiştir. Bu durum,
devlet içindeki F tipi yasa dışı yapılanmanın, özellikle 2007 sonrası, cumhuriyetin tasfiyesi sürecinde iktidarın bilgisi ve göz yumması ile çeşitli tertip ve operasyonlarla Ordu’ya, aydınlara, muhaliflere karşı açılan düzmece davaların, Ergenekon, Balyoz,
Oda TV vb. davalardaki hukuksuzlukların da itirafıdır.

Bu davalar kamu vicdanında çoktan yerini bulmuş, çökmüştür. Ancak, en azından Yargıtayca onanan Balyoz davası kararı için yargılamanın yenilenmesi yolu işletilmeli
ya da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı ile dava, Yargıtay Ceza Genel Kurulunda hemen incelenmelidir.

Gerek rüşvet, gerekse Başbakanın oğlu ile ilgili olduğu iddia edilen ikinci yolsuzluk soruşturmalarının komplo iddiaları ile perdelenmesi, üstünün örtülmesi engellenmeli, soruşturmanın saydam bir biçimde sürdürülmesinin önü açılmalıdır.

Adli Kolluk Kurulmalı,
“F tipi yargılama” nın eli yargıdan çekilmelidir.

HSYK’nın yasama ve yürütmeden ve doğallıkla Cemaat’ten bağımsız örgütlenmesi sağlanmalı, yargıç ve savcıların yansız görev yapabilmelerinin önü açılmalıdır.

Bunlar yolsuzlukların önlenmesi, hukuk kurallarının geçerli olması için
öncelikle atılması gereken adımlardır.

2. Önümüzde büyük bir suç ve suç örgütü var.

Cumhuriyet Savcılarına ve Meclis’e sesleniyoruz :

Sözcüleri tarafından itiraf edilen, iktidar tarafından da doğrulanan devlet içindeki
yasa dışı yapılanma ve onun varlığına göz yumarak, işlediği suçlara katılan,
hedef kendisi olunca (ya da onu kendisi için tehlikeli bulunca) harekete geçen
iktidar hakkında gerek adli, gerekse Meclis soruşturması açılmalıdır.

Halkımız 2 yılıdır Cumhuriyet yıkıcılığı, vatan – millet bölücülüğü – savaş yanlışı politikalar güden bu iktidarın ülkeyi yönetmesini istemediğini göstermiştir.
Ama seçeneği de yine “aynı” politikaları izleyecek iktidarlar olamamalıdır.

  • Önce adil bir seçim kaçınılmaz olmuştur.

Eldeki Seçim ve Siyasal Partiler Yasası 12 Eylül 1980 darbe dönemi yasalarıdır ve
milletin Mecliste adil temsilini engellemektedir. Bırakın seçimlerdeki etik dışı,
hukuk dışı uygulamaları, hileleri; yalnızca Seçim Yasası, her şey normal gitse bile, seçmenin %34 oyunu alan siyasal partinin Meclis’te 2/3 ağırlıkla temsilini sağlıyor ve keyfi yönetimin önünü açıyor.

Bu nedenle, Meclis’e -iktidar partisi milletvekilleri dahil- sesleniyoruz:

2015 milletvekili seçimine en azından, yeni bir seçim yasası ile girilmesi sağlanmalıdır. En çok oy alan siyasal partiye Meclis çoğunluğu veren barajlı D’hont sistemi kaldırılmalı, yerine milletin Mecliste adil temsilini sağlayan nispi temsile geçilmeli, ülke barajı AB ortalamasına (% 3-5) çekilmelidir.

Barajlı – barajsız nispi temsil sistemi 1980 öncesi ülkemizde uygulanmıştır.
Bu sistem tek parti iktidarının keyfiliğinin önüne geçer.

Sonuçta   :

Önemli olan önümüzdeki seçim sürecinin “ulusal” bir yönetimi iktidar yapacak bir geleceğe yol açabilmesidir.

Halkın kararlılığı, gücü ve iktidar partisi içinden de olmak üzere hukuk ve demokrasi kurallarını isteyen herkesin, tüm vatanseverlerin çabası bu doğrultuda olmalıdır.

2013 yılı için “Uyuyan dev HALK uyandı” demiştik.
Halk görevini yaptı. 2014, halkın istekleri doğrultusunda
Cumhuriyetin kazanacağı yıl olacaktır.

(*) ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi Sayın M. Gazalcı’nın
sitemizde yayımlanan 
30.12.2013 günlü makalesi.

90. yılında Cumhuriyet


90. yılında Cumhuriyet

Tansel_Colasan

Tansel Çölaşan
ADD Genel Başkanı

Ülkemiz bugün, yalnızca içerideki sosyo-ekonomik sorunlarla değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel sorunlarlada karşı karşıya. Tüm dünyada barış ve güvenlik içinde yaşam anlayışını, bunun etkilerini, sosyal ve siyasal patlamaları izliyoruz.
Toplumların demokrasi içinde akılcı ve adil yönetim ihtiyacı her zamankinden daha çok. Gerçek demokrasi, yani (sayısal) çoğunluğun (sayısal) azınlığa tahakküm etmediği, çoğunluğun değil, çoğulculuğun esas olduğu katılımcı demokrasi isteği öne çıkıyor. “Sandıktan çıktım, dilediğimi yaparım” görüşünün katılımcı demokrasi anlayışı ile bağdaşmadığı artık gözle görülüyor. Özgürlük ve eşitlik temelinde çağdaş bir demokrasiden başka çıkar yol olmadığı deneylerle anlaşılmış bulunuyor.

Ülkemizde de geçtiğimiz HAZİRAN ayında (2013) TAKSİM’de çevresel tepki ile başlayan, sonrasında siyasal boyut kazanarak tüm illere yayılan olaylarda;
halkın özgürlük ve eşitlik istemi, Demokrasi istemi, giderek laik-çağdaş Cumhuriyete
ve Atatürk’e sahip çıkma İRADESİNE DÖNÜŞTÜ. Ve HALK, İktidarın son 10 yılda toplumu sürekli bölerek, ayrıştırarak sürdürdüğü yönetim biçimine ve Cumhuriyeti itibarsızlaştırarak yıkmaya, vatanın bütünlüğünü, milletin birliğini yok saymaya ve kendi ahlak kurallarını halka dayatmaya yönelik siyasetine DUR dedi.

Şimdi burada ayrıntılara girmeden önce bir PARANTEZ AÇMAK İSTİYORUM.
Az önce ülkemizin bölgesel ve küresel sorunlarla da karşı karşıya olduğunu söyledim.Gerçekten bugün ülkemiz, 1980’lerden beri süregelen emperyalist bir saldırı altında. Ulus devlet- üniter devlet- laik- devlet yapımız hedefte. Önce küreselci, özelleştirmeci liberal ekonomik politikalarla ULUS devletin ekonomik yıkımı başladı ve 2000’li yıllarda (son 10 yılda) tamamlandı. Bugün ekonomisi çökmüş, dışa bağımlı sıcak para ile yaşayan bir AÇIK PAZARIZ. Şimdi sıra siyasal YIKIMDA. Bugün bu süreci yaşıyoruz. Nedir bu siyasal yıkım? Üniter/ merkezi devlet yapısının sonlanması. ÖNCE yerel yönetimlere yetki genişliği, sonra özerklik, daha sonra, büyük Kürdistan için toprak vereceğiz. Plan bu.

Öte yandan İdeolojik olarak laik devlet modelinin yerini 1980’lerde önce Türk- İslam sentezi, sonra ILIMLI İSLAM aldı.

  • Şimdi ise dolu dizgin şeriata gidiyoruz.

Neden mi? Büyük Ortadoğu Projesinin bölge ülkeleri için çizdiği yol haritası belli:

– Ekonomi: Liberal ekonomi (açık pazara uygun)
– İdeoloji: Siyasal islam (demokrasi istenmiyor)
– Siyaset: Sınırların yeniden çizilmesi (anlaşarak-ya da-işgalle)
– Projenin amacı: BATI’nın özellikle ABD’nin Asya’ya açılan bu bölgede denetimi elinde tutmasını sağlayacak yönetimler, (oluşturmak ya da) ve tabi yeni bir İsrail = Büyük Kürdistan’ı kurmak.
– Proje: Bölge ülkelerindeki YERLİ unsurlar eliyle, anlaşarak ya da işgallerle yürütülüyor.
– Hesap tutuyor mu?
– Bazen tutmuyor SURİYE’de olduğu gibi. PARANTEZİ KAPATIYORUM.

  • 2002’de iktidar olan AKP bir misyon partisidir.

Uzun süre (yetmez ama evet)çilerle oluşturduğu basın, ele geçirdiği KURUM ve KADROLAR ve yarattığı SERMAYE gruplarının desteği ile GÜÇLENİRKEN DEMOKRAT GÖRÜNDÜ. Ne zaman YARGI’yı ele geçirdi, zorbalığı başladı.

  • Tüm muhalifleri düzmece davalarla zindanlara attı.

Hukuksuzluk öne çıktı. Halkın tepkisizliğine ya da korkutulmuş olmasına dayanarak hızlandı. Bir yandan Laik Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını teker teker yok ederek
bir şeriat diktatörlüğüne giden yolun yapı taşlarını döşerken,
bir yandan da sistemi meşru kılacak “yeni” bir anayasayı yaşama geçirmek üzere, bölücü terör örgütü ile masaya oturdu ve vatan, millet üzerinden ucu,
Büyük Kürdistan‘a varacak yolda ödünler vermekten çekinmedi.

Bununla da yetinmedi. Kendi ahlak kurallarını halkın yaşam alanına dayatmaya kalktı. Son Demokrasi paketi geçtiğimiz ay açıklandı:

Yine, iktidarın, özel hedefi için atılan adımlar ve yitirdiği oyları telafi edecek yeni
bir seçim sistemi. Yine terör örgütüne vaadedilenlerden “şimdilik” kaydı ile verilenler, Ve halka daha çok DEVLET ŞİDDETİ getirecek bir yasa değişikliği var.
Oysa halk laik cumhuriyet sayesinde (kötüde işlese de) yarım yüzyıllık deneyimle demokrasi kültürüne sahiptir; Demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını, sandıktan çıkmış olmanın keyfi yönetime gerekçe olmayacağını, hak ve özgürlüğe saygı ve eşitliğin Demokrasinin temeli olduğunu – Bugün hem bu değerlerin – hem de bu “bilinci” kendisine veren çağdaş cumhuriyetin tehlikede olduğunu görüp O’na sahip çıkmaya karar vermiştir.

Sonuç olarak : Halk demokratik rejimden geri adım atılmasını istemiyor.
Halk Türkiye’nin hem bölgesel bir dış savaşa girmesine, hem de içerideki etnik – dinisel – mezhepsel çatışmalara karşı Laik Cumhuriyet’in temel ilkelerinden ödün vermeden,
bu vatanda kardeşçe, birlikte yaşamak istiyor.

  • Halk, yeni” Anayasa oyununa DUR diyor. 

İktidar biran önce halkın haklı sesine kulak vermeli, demokrasiyi kendi işine geldiği gibi değil, olması gerektiği gibi “kuralı” ile işletmeli, kendi özel hedefini, halkın isteği doğrultusunda ve yasal zemine çekmesi, vatanı-milleti ayrıştıran dayatmacı-bölücü-yanlış politikalardan vazgeçmeli,

  • “Yeni Anayasa” oyununa acilen son vermelidir.

Tansel Çölaşan
ADD Genel Başkanı

BU HUKUK KATLİAMI KABUL EDİLEMEZ!


Dostlar
,

ADD Genel Başkanı Sayın Tansel Çölaşan nitelikli ve kıdemli bir hukuçudur.

Danıştay Başsavcılığı görevinden emekli olmuş, İdare Hukuku alanında uzmanlaşmıştır. Aşağıdaki yazı bu yetkinlikle, sağduyu ve serinkanlılıkla, olabildiğince de nesnellikle yazılmıştır.

İlgililerinin dikkatle, belki de 2 kez okumalarında, üzerinde düşünmelerinde
büyük yarar vardır.

Hukuk devletinden uzaklaşmak, demokrasi dışına savrulmak,
ülkemizde despotik eğilimleri ve özlemleri hatta planları olanlar dışında
kimenin işine yaramaz
.
Bu özlem, eğilim ve de plan içinde olan kişi ve kurumlar artık çok nettir.

Başbakan RT Erdoğan ve partisi AKP..

Üstelik bu özlem, eğilim ve de plan “yeşil” renklidir,
tek boyutlu faşizm değil ek olarak “Kur’an dışı İslami – dinci faşizm” dir.

Artık ülkemizde askeri vesayet söz konusu değildir.

TSK, -şık olmayacak ama- “ehlileştirilmiş”, devşirilmiştir.
O’nu da kurtartmak ve yeniden özgün işlev ve konumuna taşımak gerekecektir.

Yeşil olmayan (laik?) sermaye de kendi içinde ve küresel bağlaşıkları (müttefikleri) ile ortaklığını pekiştirmedikçe ve de ulusal demokratik yapılarla dayanışmadıkça bedel ödemeye, tarihte örneği görülmemiş milyarlaca dolarlık sözde vergi usulsüzlük cezalarına çarptırılarak bir tür terbiye edilecektir,
edilmektedir.

Zaman içinde de yeşil sermayenin lehine dengeler değiştiğinde,
artık Hemingway’in çanları bile çal(a)mayacaktır..

Sermayenin geleneksel oportünizmi, tüm hünerine ve deneyimine karşın,
bu kez işe yaramayacak gözükmektedir.

Sayın Çölaşan’ın yazısını biz de içerik olarak paylaşıyoruz..

Süreç, Batı’lı “demokrat” ve “insan hakları savunucusu” dostlarımız için de
apaçık bir sınav olarak algılanmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
Sivrihisar, Eskişehir, 7.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

BU HUKUK KATLİAMI KABUL EDİLEMEZ!

portresi


Tansel ÇÖLAŞAN

ADD Genel Başkanı

I. Ergenekon davası, soruşturma aşamasından
karar aşamasına kadar her aşamada hukuksuzluğun sergilendiği bir dava olmuştur:

Delillerin toplanmasından gizli tanığa, dijital sahte verilerden savunmanın engellenmesine dek 5 yıl boyunca adil yargılanma ilkesi yok sayıldı.

Hukuk işlemedi.

  • Sanıklar, varlığı ispat edilmeyen terör örgütü üyeliği ile suçlandı.
  • Olmayan terör örgütünün üyesi olmadıklarını ispat etmeye çalıştılar.

II. Özel yetkili mahkemeler kaldırılıp, terörle mücadele mahkemeleri kurulduğu halde, bu davanın mahkeme ve yargıçları değiştirilmedi. “özel olarak” göreve devam ettirildi. Davanın bu yargıçlar eliyle karara bağlanması sağlandı.

III. 5 Ağustos (2013) karar gününden önce yapılanlara bakalım:
Sanık yakınlarının ve halkın duruşmayı izlemesini engellemek için her türlü yola başvuruldu. Önce mahkeme, duruşmaya sanık yakınları dahil, izleyici alınmayacağına karar verdi. 12 Eylül darbe dönemi sanık yakınlarına bu engeli konmamış iken, “ileri demokrasi” iddiası ile iktidara gelen bu “güya demokrasi” ortamında, sanık yakınlarına, babalarını, eşlerini görme olanağı bile tanınmadı.Türkiye’de uzun süredir sıklıkla tanık olduğumuz yetki gaspı örneklerine
bu dava nedeniyle yeniden tanık olduk.
  • İstanbul Valisi yargı yerine geçti.
  • Mahkemenin izleyici kısıtlama kararını açıkladı ve buna dayanarak, ne sanık yakınlarının, ne de duruşmayı izlemek üzere halkın Silivri’ye gelmemelerini, gelirlerse engelleneceklerini “idari tedbir” olarak açıkladı. Arkasından gözdağı vermek üzere Silivri’ye çağrı yapan kuruluşlardan, İP, TGB,
    Ulusal Kanal ve Aydınlık Gazetesi yönetici ve çalışanlarına
    baskın gözaltılar uygulandı.
Her şeye karşın kararlılıkla yola çıkan otobüsler tüm yurtta durduruldu.
Silivri’ye varabilenler ise biber gazı, toma-basınçlı su ve hatta (inanılmaz ama)
yol boyu otlar ateşe verilerek halkın duruşma alanının yakınına bile girmeleri engellendi.
Böylece, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve İstanbul Valiliğinin,
ne anayasada yer alan “seyahat özgürlüğünden” ne de gizlilik kararı alınmamış duruşmaları izlemenin “demokratik hak” olduğu gerçeğinden haberleri (!) olmadığı anlaşıldı.
  • Kısacası: Devlet eliyle şiddeti gördük.
IV. Açıklanan karar ise zaten beklenen karardı. 5 yıl önce verilmiş olduğu kaygısı hakimdi.
Yargı süreci henüz sonlanmadı. Yargıtay aşaması var. Ne var ki, 2010 Anayasa değişikliği sonrası yargı (Anayasa Mahkemesi – HSYK – Danıştay – Yargıtay ve Mahkemeler) yeniden ve çoğunlukla siyasal iktidarın güdümünde yapılandırıldı.Bu davada temyiz incelemelerini yapacak olan Yargıtay’a bu dönemde bir kezde 160 üye toptan atandı ve mevcut “yeni” üyelerle “yenilendi” dairelerin üye tablosu değişti “yenilendi”. Bu yapıda bir Yargıtay bu davanın temyiz incelemesini yapacak.V. Önümüzdeki dönem yargının kendisini sorgulaması gereken bir dönem.Yargı; yasama ve yürütmeden ayrı, bağımsız örgütlenmezse yargı bağımsızlığı, yargının tarafsızlığı sağlanamaz. Adil yargılanma hakkı ihlallerinin
önü alınamaz. Sonuçta adalete güven sarsılır. Hukuk Devleti ilkesi yara alır.
Bugün ülkemiz bu sorunu yaşamaktadır.

Bugün siyasal kadrolarla uyum içinde çalışmanın zararını görmeyen yargı kadroları, değişen siyasal konjonktürde, aynı yasal dayanaklar nedeniyle hedef haline
bile gelebilirler.

Bu nedenle yargıda bağımsız örgütlenmenin önü açılmalıdır.Meclis’teki Anayasa çalışmaları çerçevesinde siyasal partilerin üzerinde anlaştıkları ileri sürülen Meclis ağırlıklı model de ne yazık ki soruna çözüm getirici nitelikte değildir. Türkiye’deki demokrasi kültürü yargının; Batı’yı model alarak değil, ancak kendi ülke gerçeğinden hareketle Yasama ve Yürütmeden bağımsız örgütlenmesi ile bağımsız olabileceğini gösteriyor.

12 Eylül döneminde yargı üzerindeki Yürütme ağırlığı arttı. 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği ile ise “Yürütme ağırlıklı” Yasama destekli model yargıyı yürütmenin emrine soktu ve siyasallaştırdı. Bugün Meclis’te görüşülmekte olan modelle bu kez de yine Yürütme ve “Meclis ağırlıklı” bir modelin tartışıldığı anlaşılıyor. Anlaşılan
o ki siyaset elini yargı üzerinden çekmek istemiyor. 1982 Anayasasından beri siyaset ağırlıklı yargı modelinin Türkiye’yi getirdiği yer bellidir.

  • Bugün siyasallaşmış yargının Silivri’de verdiği kararla; Cumhuriyeti
    temsil eden kadroları tasfiye etmek amacında olduğu ortaya çıkmıştır.
  • Yargının siyasallaşmasının acilen önüne geçilmesi gerekir. 

Türkiye’nin bu çok önemli sorununu, Yargının bizzat ele alarak ve Yasama ile yürütmenin her anlamada Yargı üzerinden elini çekeceği bağımsız bir modeli gündeme getirerek kendi bağımsızlığını, kendi insiyatifi ile yaratması için
adım atması, böylece Türkiye’nin çağdaş, demokratik bir ülke olmasına
katkı sağlamasını beklemek hakkımızdır.

Ancak bundan sonra, yeniden yapılandırılmış bir Yargıtay’da yapılacak
temyiz incelemesi halkın gözünde saygınlık kazanabilecektir.
(www.add.org.tr, 7.8.13)

ADD’den Silivri Buluşmasını Engellemek İsteyen İktidarın Yaptığı Operasyonlara İlişkin Basın Açıklaması

ADD_logosu



Silivri Buluşmasını Engellemek İsteyen İktidarın

Yaptığı Operasyonlara İlişkin Basın Açıklamasıdır

 

 

Gezi direnişine katılmayı “hükümete darbe” girişimi olarak görüp ömür boyu hapis cezası öneren ZİHNİYET, yapmış olduğu hukuksuz operasyonlarla
5 Ağustos’ta SİLİVRİ’ye gidecek halka da gözdağı vermeye çalışmaktadır.

  • İstanbul Valisi, nereden geldiği belli talimatlarla sanık yakınlarını duruşma salonuna sokmayacağını, halkı duruşma alanından kilometrelerce uzağa bile sokmayacağını belirtiyor.
  • Silivri’ye gelecekleri suç işlemiş sayacağını ilan ediyor.
  • Ardından, bunun için çağrı yapan kişi ve kurumlar gözaltı ve
    operasyonlarla tehdit ediliyor.
  • Silivri’de toplanacak kalabalıklardan korkuluyor.

İleri Demokrasi iddiasında bulunarak iktidara gelenlerin maskesi düşmüştür.

İleri Demokrasi Silivri’ye gidecek olan halkın üzerine Biber Gazlı, Basınçlı Su,
Sopa, Pala ve Gözaltı demekmiş,

İleri Demokrasi, Halkına Karşı şiddet uygulamak demekmiş,

İleri Demokrasi Korku imparatorluğundan medet ummak demekmiş,

İleri Demokrasi Faşizm demekmiş

ADD olarak bu kirli oyunu kınıyoruz.

Bugün Halkımız kendi üzerinden,
millet üzerinden, ülke üzerinden oynanan oyunları gördü.

Bu oyuna dur dedi, provokasyonlara gelmedi, direndi ve direnmeye de
devam edecek.

Kazanacak ve her şeye karşın Demokrasiyi getirecek.

Tansel ÇÖLAŞAN
ADD Genel Başkanı

ADD’den Balyoz kararı yorumu : İBRETLİK KARAR, İKTİDARIN YARGISI BEKLENEN KARARI VERDİ, BU KARARI KAMU VİCDANI KABUL ETMEYECEKTİR

Dostlar,

Biz de aynen katılarak, ADD Genel Merkezi‘nin 21 Eylül 2012 tarihli Balyoz Davası kararlarına ilişkin basın açıklamasını paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
21.9.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================

İBRETLİK KARAR
İKTİDARIN YARGISI BEKLENEN KARARI VERDİ
BU KARARI KAMU VİCDANI KABUL ETMEYECEKTİR

İktidar, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerini ortadan kaldırma görevini ısrarla sürdürmektedir.

Yurt savunmasının en önemli güç olan Türk Silahlı Kuvvetlerini etkisiz hale getirmek için yaşamlarını ülkeleri için gözü kapalı feda etmeye hazır, yurtsever Ordu mensuplarını BALYOZ adlı dava ile Silivri ve Hasdal’da tutsak eden yargı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız yargısı değil, İKTİDARIN YARGISIDIR!

İktidarın; ülkemiz ve ulusumuz üzerine kurulu planların uygulayıcısı olduğu artık gün gibi ortadadır.

Bu amaçla kendi yargı sistemini, kendi yargıçlarını, mahkemelerini oluşturarak kendisine verilen görevin önünde engel oluşturan tüm ulusalcı güçleri yok etmek için çalışmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerine ve aydınlarına yönelik kıyımların amacı budur.

Bu güdümlü yargı, bu gün, beklenen ve aslında bilinen kararını açıklamıştır;

Karar; iktidarın yargıçları tarafından kendilerine verilen görevin onuçlandırılmasından ibarettir ve ülkenin dirliği ve birliğinden yana olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
hiyerarşik yapısını bozarak, elini, kolunu bağlamak ve bertaraf etmek amaçlıdır
.

Mahkemenin kararı, dava açılmadan verilmiştir, duruşmalar kurgulamadır.

Yurtsever aydınlar yıllarca tutsak edilmiş, savunma hakları kısıtlanmış,
hatta yok sayılmış, sahteliği kanıtlanmış delillere itibar edilmiş, sonuçta iktidarın, ülke üzerinde, bugün artık açıklıkla gördüğümüz tehlikeli amaçlarını, 2003’te gören TSK’nın komuta kademesini bertaraf eden karar, bu gün yüzlerine okunmuştur.

AMA BU KARARLAR, YARGI TARİHİNDE CUMHURİYET’E İHANET BELGESİ OLARAK YER ALACAKTIR.

GELECEK KUŞAKLAR BU KARARLARI İBRETLE OKUYACAKLARDIR.

BU DAVANIN TÜM SANIKLARI BİZİM ONURUMUZDUR.

21 EYLÜL 2012, ANKARA

Tansel ÇÖLAŞAN
Atatürkçü Düşünce Derneği
Genel Yönetim Kurulu Adına
Genel Başkan