Kapımızdaki sorun: Besin kıtlığı

Kapımızdaki sorun: Besin kıtlığı

Dr. Ceyhun Balcı
07 Şubat 2021

Kapımızdaki sorun: Besin kıtlığı
Her ne kadar hak ettiği ilgiyi görmese de yetersiz ve aşırı beslenme DSÖ verilerine göre insan hastalıklarının yarıdan fazlasından sorumlu tutulmaktadır. “Tek sağlık ilkesi” gereğince tarım ve hayvancılık da insan sağlığının önde gelen bileşenlerinden birisi olarak da öne çıkmaktadır.
İlkokul yıllarımızda belleğimize çivilenen bilgidir :
“Türkiye besin üretiminde kendi kendine yeten 7 ülkeden birisidir!”
Kırk-50 yıl öncenin bilgisiydi.
“Devlet kasaplık, manavlık, bakkallık, celeplik yapmamalı!”

(Turgut Özal, 80’li yıllar)

Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve onlara eklenen başkaları ya kapatıldı ya da elden çıkartıldı.

Neoliberal özenti, züccaciyeci dükkânına girmiş fil gibiydi. “Özelleşecek, güzelleşecek!” masalının dinleyicisinin çok olduğu yıllardı.

Üretmekten vazgeçen Türkiye, her 7-10 yılda bir ekonomik kriz yaşama alışkanlığına tutulmuştu. Onlardan 2001’de yaşananı emperyalizme arayıp da bulamadığı fırsatı sundu. Koskoca Türkiye, Türk adı taşıyan, Türkçe konuşan Kemal Derviş’e sarılınca “15 günde 15 yasa” ile batan geminin malları kapışıldı. On beş yasadan 3’ü şekertütün ve tuz üzerineydi.

  • Tütün uluslararası tekellere teslim edildi. Türk halkı zehirlenirken bile yabancıyı zengin etti.

Planlı ve disiplinli yapısıyla tarım işletmeleri arasında ayrı yeri olan şeker endüstrisi de şeker yasasıyla ipi çekilenlere eklendi. Yabancı ülkelere anahtar teslimi şeker fabrikası kurma birikim ve yeteneğine erişmiş olan şeker sanayisi sahneden inince mısır şurubuna gün doğdu. Kotası ve tüketimi artırıldı. Kuşkusuz şeker bolca tüketilesi bir ürün değildi ama kötünün kötüsü mısır şurubu ortamın başat oyuncusu olmaya doğru yol aldı. Kötü beslenme patlama yaparken, obezleşen Türk halkı başkalarının cüzdanını şişirir oldu.

Tuz gibi temel yaşam gereksinimi de devlet denetiminden kurtarılınca dünyanın her yerinden getirilen tuzlar ortamı doldurdu. Akademik unvanlı yabancı tuz tutkunlarının pompalamasıyla tuz tüketim alışkanlığı bile değiştirildi. Yemeğe attığımız tuz da yabancının zenginleşme aracına dönüştü.

  • Her alanda üretmekten vazgeçen Türkiye vurgunun büyüğünü tarım ve hayvancılıkta yedi.

Bir örnek!

Çok değil 10-15 yıl önce 1 milyonu aşkın olan manda sayısı serbest düşüşle 100 bine geriledi. Diğer hayvan türleri de benzer azalma yaşadı.

Burada Hollanda’dan söz etmenin sırası geldi!

Kanallar açarak ve binbir emekle ve çabayla topraklarını denize kurban vermekten korumaya çalışan bu “alçak topraklı ülke” (Alçak nitelemesi aşağılama değildir. Ülkenin Fransızca adı bu anlama gelir) tarım ve hayvancılık alanında yılda 50 milyar dolarlık üretim eşiğini aştı.

Özal’ın özlü (!) sözünün gereğini yapan Türkiye, yaklaşık 30 yıl sonra tanzim satış kavramını anımsamak zorunda kaldı. Bu arada, Türkiye’yi tanzim satışla tanıştıran ve bu alanda önemli büyüklüğe ulaşan İzmir belediyesi katılımlı TANSAŞ da Özal’ın aklına uyulup özelleştirildi.

Sonuç mu? Şimdi artık yok! Adı bile kalmadı!

İki yıl önceki yerel seçimler öncesinde kapımızı çalan besin krizinin adı patates ve soğandı. Öyle güçlüydü ki, devletin nesi var nesi yoksa satanlara Kadıköy meydanında tanzim satış çadırı kurdurdu. Düşmez kalkmaz bir Allah diyelim yeri gelmişken!

Tanzim satış konusundaki en çarpıcı ve yaratıcı örnek de tanzim satışın beşiği İzmir’de yaşandı! Dokuz Eylül Tıp Fakültesi hastalara şifa dağıtmakla yetinmedi. Halkımızı ucuz sebze ve meyveyle de buluşturdu. Tarihsel önemde girişimdir!

Önceki besin krizinin üzerinden 2 yıl geçmemişken bu kez ayçiçek yağı oldu krizin adı. Planın ve programın olmadığı tarım ve hayvancılıkta patates ve soğana heves eden üretici bu işten kazanç sağladı mı bilinmez ama hiç olmazsa memlekette bu temel ikilinin yokluğundan söz edilmedi. Ayçiçek yağı ateş pahası!

Zeytinyağına ulaşmayı aklından geçirmeyen dar gelirlinin yağ adına erişebildiği de aldı başını gitti. Geçen yıl korona salgını küresellikle etiketlenir etiketlenmez bir gelişme yaşandı. Elbette, çoğu gibi hak ettiği ilgiden yoksun kaldı.

“İçimizdeki Yabancı : Virüs” kitabımda yer vermiştim bu önemli gelişmeye!

Vietnam pirinç, Rusya tahıl dışsatımını yasaklamıştı. İki ürünün önde gelen 2 üreticisinin bu kararı “paranla da olsa bulamayabilirsin” anlamına gelen bir gelişmeydi. Oysa, bizim tarım bakanımıza bununla ilgili soru yöneltildiğinde alınan yanıt : “Paramız var, besin kıtlığı yaşamayız!” olmuştu. Öngörüden ve kapıdaki tehlikeyi sezmekten uzak anlayışın saç baş yolduran açıklamalarından bir diğeri olarak tarihteki yerini almıştı.

Geçenlerde okuduğum bir haber akılların başlara toplanmadığını düşündürür gibiydi. Çoğu satılan ve daha da kötüsü üretim dışı kalan şeker fabrikalarına odaklanan haberin ayrıntılarında rant amaçlı ve günü kurtarmaya yönelik satışların sürdüğü anlaşılıyordu. Şeker pancarından şeker üretimi canlandırılacak yerde tabuta son çivinin çakılması yeğleniyordu.

  • Bugün Türkiye saman dışalımı yapıyor!

Azalan hayvan varlığına karşılık yaşanan bu çarpıcı durum tahıl üretiminin de baş aşağı gittiğini düşündürür. Türkiye çok sevdiği susamı bile üretmekten vazgeçmiş olmalı ki, simidi ve helvası için gereken susamı dışalım yoluyla ediniyor. Çok acı vericidir ayrıntı gibi görünen bu nokta.

Bu yazının özetine gelince!

  • Küresel salgın pek çok şey gibi küresel ölçekte gıda krizine yol açmaya adaydır!

Üretenler, tarım ve hayvancılıkta planlamayı unutmayanlar için sorun yok elbette!

Ya bizim gibi savruklaşan ve planlamayı da unutup üretimi boşverenler?

Onlar için besin krizi kapıda!

Yazının sonunda kendimce bir yol da göstermek isterim!

Bir şekilde kırsalla, köyle ilişkimiz varsa bunu avantaja dönüştürebiliriz.

Az ya da çok! Verimli ya da çorak!

Bir parça ekilebilir tarlamız varsa tahıl ektirme girişiminde bulunalım.

Bu küçük girişim bile besin darlığında işe yarayabilir.

Toprak ana her zaman vermeye hazırdır! Yeter ki ondan ilgimizi esirgemeyelim!

Tayfun Özkaya : Tarımsal üretim tepelenmek istenmiyorsa

Toprak Mahsülleri Ofisi (TMO) buğday, arpa alım yerlerini çok azaltmıştı, ayrıca doğru dürüst bir alım da yapmıyor. Stokları ise eski yıllara göre çok düştü. Sonuçta aracıların fiyatlarla istediği gibi oynaması mümkün oluyor. Bunu değiştirmek için buğdayda gümrük vergilerini düşürmek bir işe yaramaz. Çiftçi eline geçen fiyatlar düştüğünde çiftçinin bir kısmı daha buğday, arpa üretiminden vazgeçer. Bunun sonu tekrar gümrük vergilerini düşürerek ucuza buğday ithal etmeye çalışmaktır ki kuyruğunu tutmaya çalışan köpek gibi bir durum oluşur.

En iyisi buğdayda hiçbir işe yaramayan prim gibi uygulamalardan vazgeçip TMO’nun etkili alım yapması ve stok oluşturmasıdır. TMO bürokratik bir kuruluş verimli olamaz deniyorsa o zaman etkili kooperatiflerin oluşması ve alım yapması için destek olmak gerekir. Ancak böyle politikalar IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlarca hiç sevilmez. Alınan gümrük vergilerini indirme kararı ise onlar tarafından alkışlarla karşılanan politikalar arasındadır. Bu yazdıklarımız et için de aynen geçerli.

Orada da Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu’nun özelleştirilmesi benzer sonuçlara yol açtı. Yeni kurulan Et ve Süt Kurumu güya alımlar yapacaktı. Doğru dürüst bir uygulama göremiyoruz. Uluslararası kuruluşlardan bağımsız politikalar oluşturmak hiç kolay değil. Ancak güçlü olmak istiyorsak başka çare yok. Onların beğendiği politikalar bizim için kötü politikalardır. Onların eleştireceği politikalara ihtiyaç var. (YURT Gazetesi, 30.06.17).
==================================
Dostlar,

Değerli Tarım Ekonomisi uzmanı dostumuz Prof. Tayfun Özkaya, YURT Gazetesindeki mütevazi köşesinde son derece önemli yazılar yayımlıyor uzmanlık alanında. AKP’nin ardı arkası gelmeyen hatalı politikalarından biri de geçtiğimiz hafta kimi tarım – hayvancılık ürünlerinin dışalımında (ithalatında) vergiyi düşürerek sözde “ucuz” ürünlerin piyasaya sunulması ve arz üzerinden fiyatları düşürmek..

Nasreddin hoca görse ne derdi acaba AKP’nin bu üstelik de afralı tafralı pazarlanan gürültülü uygulamasına?? Kendi üreticisini “ithalat” sopası / tehdidi ile terbiye etmeye (!) kalkan bir siyasal iktidar.. Üstelik yönetimde tek başına 15. yılında, çoook deneyimli!? TÜİK, geçtiğimiz günlerde enflasyon rakamlarını açıkladı. Geriye doğru son 12 ayda ÜFE (Üretici Fiyatları Endeksi) % 15’e yaklaşıyor.. Yani üretim maliyetinde ciddi artış var. Haliyle TÜFE’ye (Tüketici Fiyatları Endeksi) yansıyacak. Tarımsal üreticiyi de sanayi üreticisi gibi desteklemek gerekmez mi? Örn. akaryakıtta, gübrede, tohumlukta, yemde, enerjide, sulamada, tarımsal mekanizasyonda, tarımsal – hayvancılık kredilerinde, kamusal kurumlar eliyle ürün alımlarında….. değişik araçlarla kamusal destekleme (sübvansiyon) neden dışlanır?

Ölçüsüz ve ihanete varan özelleştirmelerin kaçınılmaz bedelidir ödenen..
AKP’nin halka, Türk ekonomisine ödettiği diyelim daha açıkçası..
TMO, EBK, SEK.. felç edildi. Çaresiz kalınca benzerleri kuruldu, yetmiyor. Yapılacak en akıllıca işlerden biri, ÜRETİCİ – TÜKETİCİ arasındaki sefil komisyoncu/aracı zincirini, hal mafyasını kırmaktır. Daha önce de yazdık;

  • Tek başına iktidarının 15. yılında bir siyasal kadro bu ahlaksız yapıyı kır(a)madı ise yalnızca 2 seçenek var : Ya akıl fukaralığı ya da soyguna ortaklık!

“Altın dişli kabzımal mafyası” na son vermek artık AKP için kaçınılmazdır.

Üretici – tüketici kooperatifleri mutlaka yaygınlaştırılmalı ve güçlendirilmelidir.
TİGEM, Atatürk’ün kurduğu Tarım Kredi Kooperatifleri yeniden etkinleştirilmelidir. Kooperatiflerden korkmanın anlamı yoktur. Bu kurumlar “komünist” buluşu (icadı) değildir. İlk Kooperatifler İngiltere’de 1844’te kurulmuştur Sanayi Devrimi’nin doğurduğu feci yoksulluğa karşı ve çok başarılı olmuştur.
Ziraat Bankası’nın tarım – hayvancılık kredileri uygun koşullara çekilmelidir. Tarım – havancılık ürünlerinin taşınmasında demiryolları öne çıkarılmalıdır… Tarımsal topraklar başka amaçla kullanılmamalıdır, mera – otlak – yaylaklar iyileştirilip korunmalıdır.

Türkiye, anormal hızlı ve çooooooooooooook gereksiz hızlı nüfus artışını (2016 sonunda %1,36!) mutlaka frenlemeli ve hızla %1’in altına çekmelidir.

Tarım – hayvancılık ürünleri üretimi kendisine yetmeyen 80+ milyon dev nüfuslu bir ülke, 50 milyar Dolar düzeyinde yıllık dış ticaret açığı verirken (+ bütçe açığı + cari açık: 3’lü açık şeytan üçgeni!) öyle uzun boylu ithalat sopası da kullanamaz.. Üreticisine düşman bir iktidar olabilir mi!?

Tarım – hayvancılık stratejik sektör kabul edilmelidir.
Son sözü ABD eski Dışişleri Bakanı Dr. Henry Kissinger‘a bırakalım :

  • “Petrolü denetlersen ulusları, yiyeceği denetlersen insanları kontrol edersin.”
    (Ulusal Güvenlik Araştırması Raporu 200 – NSSM 200)

Sevgi ve saygı ile. 06 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

IARC : Kırmızı ve işlenmiş etler hakkında

Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu, Dünya Sağlık Örgütü‘ne bağlık bir kuruluş olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın (IARC) geçtiğimiz günlerde
dünya kamuoyu ile paylaştığı kırmızı et ve işlenmiş et ile ilgili basın açıklaması hakkında bilgilendirme yaptı.

TTB Halk Sağlığı Kolu tarafından yapılan bilgilendirmede, IARC’ın açıklamasının işlenmiş kırmızı etle ve bu etlerin yüksek miktarda tüketimiyle ilgili olduğu belirtilerek, besin değeri yüksek olan kırmızı etin, sağlıklı bir beslenmede hayvansal protein açısından önem taşıdığına dikkat çekildi. Bilgilendirmede, Türkiye açısından asıl sorununun gıda sağlığı ve güvencesizliği olduğu kaydedildi.

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın Açıklaması Hakkında Bilgilendirme

Geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı bir kuruluş olan Uluslararası
Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) kırmızı et ve işlenmiş et ile ilgili bir basın bildirisi yayımlandı. Konu hakkında uzun süreden bu yana çeşitli merkezler tarafından yürütülen bilimsel çalışmalar sonucu IARC;

kırmızı eti kanserojen sınıflamasında Grup 2A; yani insanlar için muhtemel kanserojen grubuna;
işlenmiş et ürünlerini ise Grup 1; yani insanlar için kesin kanserojen grubuna aldı.

Örgüt; kırmızı et olarak sığır, koyun dana gibi memeli hayvan etlerini; işlenmiş et ürünleri dendiğinde ise etin tadını değiştirmek veya saklanma süresini uzatmak için yapılan ve tuzlama, mayalanma, tütsüleme, kimyasallarla işleme veya diğer işlemlere maruz bırakılan kırmızı et ürünlerini kastettiğini açıkladı. Bu grupta sosis, sucuk, salam, pastırma, tütsülenmiş et gibi ürünler bulunuyor. Bu basın açıklaması nedeni ile kırmızı et ve
kırmızı et ürünlerinin güvenli bir gıda olup olmadığı kamuoyumuzda tartışılmaya başlanmış ve tüketiciler arasında tereddütlere neden olmuştur.

IARC’ın kararında önemli bir dayanak olan ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Vakfı’nın (World Cancer Research Fund International) 17 ülkeden 100’den çok bilim insanı ile yürüttüğü ve diyet, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite ve kilonun kanser riski üzerine etkilerinin araştırıldığı CUP projesinin 2011 yayımlanan raporu et ve et ürünleri ile kalın bağırsak kanseri arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Bu rapora göre çok sayıda bilimsel çalışmanın sonuçları üzerinde yapılan analizler günde 100 gram pişmiş kırmızı et tüketilmesi kalın bağırsak kanserine yakalanma riskini %17; günde 50 gram işlenmiş et ürünleri tüketmek ise %18 artırmaktadır. Buna karşın öbür kanser türleri ile kırmızı et ve kırmızı et ürünleri arasında bir ilişki bulunmamıştır.
Bu sınırların çocuklar için daha düşük olması beklenir.

Bu bulgular doğrultusunda, günlük alınan miktar ile kalın bağırsak kanserinin ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi de göz önüne alarak Uluslararası Kanser Araştırmaları Vakfı,
günlük 100 gram, haftalık olarak da pişmiş ağırlığı 500 gram olan kırmızı etten fazlasının tüketilmemesini önermektedir. Ayrıca kırmızı ete kırmızı rengini veren ham maddesinin; et yüksek ısıda ve kısa sürede pişirildiğinde heterosiklik aminlere ve polisiklik aromatik hidrokarbonlara dönüştüğünü belirterek ve genetik yatkınlığı olanlarda bu maddelerin de kalın bağırsak kanserine neden olduğunu belirterek; kırmızı etin uzun sürede ve düşük ısıda pişirilmesini önermektedir. Ülkemizdeki kişi başına kırmızı et tüketimi bu rakamın çok altındadır; TÜİK verilerini kullanarak yapılan hesaplama da haftalık kişi başına kırmızı et tüketimi ortalama 265 gram olarak bulunmuştur. Bilindiği gibi kırmızı et özellikle protein, demir, çinko, B12 vitamini açısından önemli bir besin kaynağıdır ve dengeli beslenme açısından diyetlerde mutlaka yer almalıdır. Buna karşılık işlenmiş et ürünlerinde kırmızı ete oranla protein, demir, çinko, B12 vitamini daha az bulunmakta; ayrıca işlenmiş et ürünlerinde insan sağlığı için olumsuz etkileri bulunan yüksek düzeyde yağ ve tuz bulunmaktadır. Bu nedenle 500 gr’a dek çıkartılabilecek haftalık et tüketiminin taze kırmızı et olarak tercih edilmesi insan sağlığı açısından daha uygun olacaktır.

Sonuç olarak; kişi başına yıllık ortalama et tüketimi ülkemizde Batı ülkelerine oranla
çok düşük olup; bu miktarın kalın bağırsak kanserine neden olabileceğine ilişkin bir bulgu yoktur. Öte yandan kimi bireyler belirtilen sınırlar üzerinde et tüketiyor, çocuklar da salam ve sosis yiyor olabilir. Bu kişilerin et ve et ürünleri tüketimini azaltmaları gerekecektir.

Önemli bir besin maddesi olan etin pişirilme yöntemlerine dikkat edilerek ve haftalık pişmiş ağırlığı toplam 500 gram altında olacak şekilde diyetlerde yer almasında sakınca yoktur.

Ülkemiz için beslenme alanındaki ana sorun denetim ve yasal yetersizlikler nedeni ile
gıda güvenliğinin olmaması ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler nedeni ile sağlıklı ve
yeterli gıdaya ulaşamama; yani gıda sağlığı ve güvencesizliğidir.

TTB HALK SAĞLIĞI KOLU

http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/hsk-5787.html, 01.12.2015

======================================

Dostlar,

Halk Sağlığı Uzmanı meslektaşlarımızın hazırladığı yukarıda aktardığımız metin bilimsel ve doyurucudur. IARC, Dünya Sağlık Örgütü’nün Fransa / Lyon’da kurulu yüksek donanımlı laboratuvarları olan önemli ve yetkin bir birimidir.

Ülemizde kişi başına yıllık kırımızı et tüketimi TÜİK verileriyle 12 kg (pişmemiş ağırlık) dolayındadır. Bu rakam, gelişkin Batı ülkelerinin altıda biridir! Üstelik gelir dağılımı ülkemizde çok adaletsiz olduğundan, bu 12 kg kırmızı et / kişi / yıl ortalama verisi temsil edici bir ortalama olmaktan da çok uzaktır. Nüfusun 1/5’inden az olmayan YOKSULLARIMIZIN (on altı milyondan eksik değil!) yılık tüketiminin birkaç kg’ı bulup bulmadığı bile sorgulanabilir.

Dolayısıyla kırmızı et tüketiminde ülkemizin üst katmanları dışında (1/5 nüfus) yıllık / haftalık miktar bakımından bir sorun olmadığı söylenebilir.

İşlenmiş et ürünler bakımından ise daha da dikkatli olmak gerekir.

Bir başka önemli nokta kırımızı etin pişirilmesi ile ilgilidir :

1. Et ürünleri yağda kızartma değil, yağsız tavada ya da elektrikli ızgarada pişirilmelidir.
2. Et ürünlerinin her durumda yanMAmasına çok özen gösterilmelidir.
Yanmış bölümler yenilmemelidir
3. Haşlamada yağlı bölümler de yemeğe katıldığından ek sakınca doğar. Bu bakımdan,
elden geldiğince yağsız bölümleri pişirmek, yağlı bölümleri azaltmak uygun olur.
4. Mikrodalga fırınlarda et ve ürünlerini pişirmek uygun bir yöntemdir.
5. Mangalda pişirmede is ile yanma mutlaka önlenmelidir. Kömür ateşi uygun değildir.
Odun ateşi ya da elektrikli pişirme aygıtları daha sağlıklıdır.

Yeni kesilen hayvan etlerinin buzdolabında 24 saat dinlendirilmesi gerekir.
İşlenmiş et ürünlerinde gıda güvenliği ve hijyen standartlarının Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca daha da iyileştirilmesi ve etkin olarak denetimi gerekir. Türk Gıda Kodeksi (Yönetmeliği) ve bağlı Tebliğleri Bakanlığın tek başına kararları ile güncellenebilir.

TS 13001 HACCP : Gıda Güvenliği Yönetim Sistemi ödünsüz yürütülmelidir.
Zaman zaman başka ülkelerin gıda gümrüklerinden ürünlerimizin geri çevrilmesi
ve iç piyasada tüketilmesi kabul edilemez!

“VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA ve YEM YASASI
(5996 sayılı Yasa, 13.06.2010’da aşamalı olarak yürürlük aldı.. ) temel mevzuat olup
ilgili Bakanlıkça (Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) titizilikle uygulanmalıdır. Mevzuat yetersizliğinden çok, uygulamada sorun vardır. Bakanlık, özel sektör üzerinde denetim ve yaptırım yetkilerini Halk Sağlığını koruma adına yeterince kullanmaktan
geri durmamalıdır. Örneğin;

  • MADDE 41/e : Yapılan resmi denetimler sırasında, işyerinin tümünün veya bir bölümünün insan sağlığı ve gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve yem güvenliği açısından tehlike oluşturur ve ivedi önlem gerektirirse; üretimin tümü veya tehlike oluşturan bölümünün çalışması durdurulur. Üretim yerlerine beş bin TL, perakende işyerlerine
    bin TL para cezası verilir. Eksiklikler giderilene dek çalışmaya izin verilmez.
    (Para cezaları otomatik olarak her yıl güncellenmektedir..)
  • MADDE 40- (1) Gıda ve yem ile ilgili yaptırımlar aşağıdadır :
    a) İnsan tüketimine uygun olmayan gıdalar, giderleri sorumlusuna ait olmak üzere
    piyasadan toplatılır ve mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu ürünleri üreten veya piyasaya sunanlar hakkında kamunun sağlığına karşı suçlar kapsamında Cumhuriyet savcılığına
    suç duyurusu yapılır.

Ayrıca Türk Ceza Yasası‘nın «KAMUNUN SAĞLIĞINA KARŞI SUÇLAR»
(3. Bl. md. 185-196) kuralları da (hükümleri) etkin yaptırımlar sağlamaktadır.

Eğitim – denetim – yaptırım 3’lüsü dengeli ve etkin kullanılmalıdır.
Öte yandan Et Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Gıda Tüketici ve Üretici Kooperatifleri kamu eliyle canlandırılarak halkın yeterli – dengeli beslenmesine
çaba gösterilmelidir.

Gelir dağılımı olağanüstü adaletsizdir mutlaka ve hızla iyileştirilmesi zorunludur.

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD

www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Daha çok bilgi için       :
GIDA GÜVENLİĞİ ve SANİTASYONU / AÜTF D5 Ders Notları
http://ahmetsaltik.net/2014/11/13/gida-guvenligi-ve-sanitasyonu-2/

Ayrıca ‘gıda güvenliği’ anahtar sözcükleri aracılığıyla çok sayıda dosya çağrılabilir..