Devletin ve Ordunun Esad’ı yıkma hedefi yok

Devletin ve Ordunun Esad’ı yıkma hedefi yok

Doğu Perinçek

Doğu Perinçek
Aydınlık Gazetesi, 1.12.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

NİÇİN GEÇERSİZ

Bu sözün hayatta geçerliği yok. Tayyip Erdoğan 4 Eylül 2012 günü AKP Genişletilmiş Grup Toplantısı’nda “En kısa zamanda Şam’da Emevi Camiinde namaz kılacağız.” demişti (Gazeteler, 5 Eylül 2012).

“En kısa zaman” bir yana, dört yıl geçti. Hani Emevi Camisinde namaz kılacaklardı? Ama Vatan Partisi heyetleri Suriye yönetiminin çağrılısı olarak Şam’a gidip, Emevi Camisini de ziyaret ediyorlar. Dört yılın tecrübesi budur. O zaman da belirttiğimiz gibi, Emevi Camisine tankla girilemiyor. 44 yıl sonra da aynı saptama yapılacaktır.

NİÇİN SORUMSUZ

Recep Tayyip Erdoğan, “Esed’in hükümdarlığına son vermek için oraya girdik” diyor.

Cumhurbaşkanı sıfatıyla böyle bir konuşma yapılamaz.
Devlet terbiyesi böyle bir konuşmaya izin vermez.
Çünkü Türkiye yönetimi ve TSK, Fırat Kalkanı harekâtıyla ilgili resmî açıklamalarında, “Türkiye’nin güvenliği ve Suriye’nin toprak bütünlüğü” için bu harekâtın yapıldığını” kezlerce belirttiler. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı hedef alan bir resmî açıklama yok. Olması da mümkün değil. Çünkü artık herkes saptamaktadır: Beşar Esad önderliğindeki Suriye, bu savaşı kesin zafere götürüyor ve bütün çözümler artık Beşar Esad’la birlikte hayata geçirilecektir.”

NİÇİN OLANAKSIZ

Biz de, Vatan Partisi olarak buradan şu açıklamayı yapıyoruz:

  • Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dahil, hiç kimsenin ve hiçbir devletin
    Beşar Esad yönetimini yıkma olanağı yok.

Bu iddia çoktan bozguna uğradı. Suriye’ye terör ihracına katılan bütün yönetimler, ders çıkarmış olmalılar. Şimdi herkes, Suriye’nin toprak bütünlüğü Beşar Esad ile birlikte nasıl sağlanacak arayışına girmiştir.

  • Hükümetin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Fırat Kalkanı Harekâtıyla
    Beşar Esad yönetimini yıkma gibi bir hedefi yoktur.

Tayyip Erdoğan, bu işi kendi olanaklarıyla başarabilir mi, böyle bir olasılık da yoktur. Kişisel hedef ile devletin hedefinin birbirine karıştırılmaması gerekir.

KİMLERİ SEVİNDİRİYOR

Tayyip Erdoğan’ın bu konuşması iddia sınırları içinde değer taşısa, üzerinde durulmayabilir. Ancak bu konuşmanın etkileri, daha şu anda Moskova’dan Pekin’e kadar yankılanmıştır. Belki gazetelere henüz yansımadı ama Tayyip Erdoğan’a duyulan uluslararası güvensizlik yeniden canlanmış bulunuyor. Peki bu güvensizliğin zararlarını niçin Türkiye ödesin? Sayın Cumhurbaşkanı, bu soru üzerinde düşünmelidir.

Türkiye’nin gerçek dostları, bu açıklamanın düzeltilmesini bekliyor, Türkiye’nin düşmanları ise ellerini oğuşturuyorlar. Türkiye, toprak bütünlüğünü güvenceye almak ve derinleşen ekonomik krizi aşmak için, Batı Asya ve Asya ile el ele vermek durumundayken, bu süreci baltalayan açıklamalar, bir tek ABD ve İsrail yöneticilerini sevindirmektedir.

SAVAŞANLAR NE DİYOR?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yükü de ağırlaştırılmış bulunuyor. Komuta kademesi, Fırat Kalkanı Harekâtının hedefine ulaşması için Rusya, İran ve Suriye yönetimleriyle işbirliği konusunda duyarlı ve ısrarlıdır. Çünkü onlar savaşıyor ve “dostları azaltan, düşmanı çoğaltan” siyasal hataların bedelini onlar ödüyorlar. Daha önemlisi, bu harekâtın başarıyla sonuçlanması, vatan bütünlüğümüz, iç barış ve komşularla barış için belirleyici önemdedir. Nitekim 26. Genelkurmay Başkanı E. Org. İlker Başbuğ, önceki gün Washington’da yayınlanan The Hill gazetesinde yayımlanan yazısında, “Beşar Esad yönetimiyle yeniden temas kurmanın” şart olduğunu belirtti. “Suriye’de kalıcı barış için başka seçenek yok” dedi. Devlet sorumluluğu bunu gerektiriyor.

NASIL DÜZELTİLİR?

Sorumsuz konuşmalar kahve sohbetlerinde yapılabilir, ancak devlet yöneticileri sorumlu davranmak zorundadırlar. Kahve sandalyesi ile yönetici koltuğunun farklı sorumluluklar hatırlattığını, herkesten önce o koltuklara oturanların bilmesi beklenir.

  • Cumhurbaşkanının Anayasada güvence altına alınan sorumsuzluğu, sorumsuz davranma yetkisi vermez. O sorumsuzluk yalnızca ceza hukuku kapsamındadır. Siyasete giren herkesin siyasal sorumluluğu vardır. 

Sorumlu devlet yöneticileri, içlerindeki öfkeleri denetlemelidirler. Bir kez konuşmadan önce üç kez düşünmelidirler. Şu anda yalnız Türkiye için değil, AKP yönetimi açısından da düzeltilmesi gereken bir durum ortaya çıkmıştır. Emin olun şu satırların yazıldığı sırada Hükümet yöneticileri, TSK komutanları ve Dışişleri yöneticileri de bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyor ve konuşuyorlar. Ama bu görüşlerini söyleme cesaretine sahipler mi, bilemiyoruz, ancak umut ediyoruz. Vatan Partisi’nin farkı buradadır.

Rus uçağının düşürülmesinden sonraki sorumsuz davranışların sonuçlarını düzeltebildik, bakalım bu sorumsuzluğu nasıl düzelteceğiz?
==================================
Dostlar,

Tayyip beyin yaptığı devasa dış politika gafının yenilir yutulur yanı yoktur.
Bağışlanacak, örtülebilecek, tevil edilebilecek.. gibi değildir.
Türkiye’nin başına türlü belalar açma riski vardır,
Oysa başımız zaten önceki olağanüstü yanlış AKP – RTE politikaları yüzünden ciddi biçimde derttedir. Bütün bunlardan ders almak gerekirken, R.T. Erdoğan kör kör gözüm parmağına ağır hatalarını yineleyerek sürdürmektedir. Devlet yönetimi ve özellikle Dış politka, eski deyimiyle ciddi bir “teenni” işidir.
Erdoğan derhal bu tür tehlikeli ve sorumsuz, ayaküstü söylemleri terk etmelidir.
İrticalen konuşma yapmamalı, esasen az konuşmalı, her gün birkaç yerde konuşmayı mutlaka bırakmalıdır. Ülkenin normalleştirilmesi gerekmektedir. Başbakan siyaseten ve Anayasa bağlamında sorumlu kişidir. Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak sorumsuz, sembolik bir makamdadır. Ülkeyi ve bölgeyi daha fazla germenin ve serüvenciliğin , kutuplaştırmanın ve fanatik Şii düşmanı mezhepçiliğin kimseye yararı yoktur, ağır hasarlar ve risklerden başka.

Erdoğan konuşmalarını mutlaka danışmanlarının metinlerine dayalı yapmalıdır. Ülkemizin yönetiminde tek başına iktidar olarak 15. yıla girmiştir AKP – RTE.. Taç giyen başın akıllanmasını istemek doğal hakkımızıdır. Bekleyecek zamanımız ve uluorta ciddi – ağır gafları bağışlayacak, tolere edebilecek durumda kesinlikle değiliz..

Erdoğan’ı ülkemiz ve uluslararası kamuoyundan maksadını aşan söylemi nedeniyle (ne yazık ki gerçekte bilinaçtını açık etmiş olsa da) özür dilemeye çağırıyoruz.. Atılan taşın kuyudan nasıl çıkarılacağına ilişkin danışmanlar ve AKP ciddi ve hızlı çaba ile makul çözümler üretmek zorundadır.. Irak ve Suriye’nin seçilmiş meşru yönetimi ile doğrudan işbirliğine gitmekten başka çare yoktur. Komşu ülkelerde darbe yaparak yönetimlerini kafamıza göre değiştirmeye kalkmak akıl alır bir iş değildir ayrıca haddimiz de değildir. Uluslararası hukuka göre de suçtur ve ağır, kapsamlı BM yaptırımları vardır.

Erdoğan’a ülkemizin saygınlığını ve güvenliğini tehlikeye düşüren, uluslararası hukuka aykırı, sorumsuz ve derin çelişkili, devlet adamlığı ciddiyetiyle asla bağdaşmayan tutarsız, barış karşıtı açıklaması nedeniyle derin endişe ve kaygı içinde teessüf ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
02 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

15 Soruda IŞİD Hakkında Her Şey

Nereden Çıktılar, Dünyadan Ne İstiyorlar? 15 Soruda IŞİD Hakkında Her Şey

IŞİD nereden çıktı, dünyadan ne istiyor, bu denli vahşi eylemlerle bile nasıl kendine yandaş topluyor?

Alanının en iyisi yazar ve gazeteciler,
IŞİD’in nedenini nasılını anlattı.

Nereden Çıktılar, Dünyadan Ne İstiyorlar? 15 Soruda IŞİD Hakkında Her Şey

Kendini ‘İslam Devleti’ olarak tanımlayan IŞİD korkunç eylemleriyle Türkiye‘yi kana bulamıştı. Paris saldırıları sonrasında tüm dünya IŞİD‘i konuşmaya başladı. Herkes bir şeyler söylüyor ama en yalın sorulara bile net yanıtlar verilmiyor: IŞİD nereden çıktı, dünyadan ne istiyor, bu denli vahşi eylemlerle bile nasıl kendine yandaş topluyor? Alanının en iyisi yazar ve gazeteciler, IŞİD‘in nedenini nasılını anlattı.

Kanlı katliamlara imza atan, son yılların en vahşi terör örgütlerinden IŞİD hakkında ne biliyorsunuz? Hürriyet‘ten Yenal Bilgici, İpek İzci ve Serkan Ocak’ın hazırladığı dosya, alanının en iyi gazeteci ve yazarlarına IŞİD‘i sordu, ortaya 15 maddede IŞİD rehberi çıktı…

1. Türkiye‘de kaç IŞİD militanı var? Türkiye‘den IŞİD‘e destek oldu mu?

Türkiye‘den IŞİD‘e katılan militanların sayısını bilmiyoruz ama Suriye ve Irak‘ta birçok cephede öldürülen ya da yakalanan militanların üzerinden çıkan kimliklerden epey Türk olduğunu anlıyoruz. Malum en son PEW’nun kamuoyu araştırması Türkiye‘de IŞİD‘e sempati duyanların oranının %8 olduğunu ortaya koydu. IŞİD dışında Nusra gibi örgütlerin saflarında yüzlerce genç var. Türkiye‘nin IŞİD‘e desteği sorunu çok kafa karıştırıcı. Ben Türkiye‘nin IŞİD ile ilgili politikasını dört farklı düzlemde değerlendirmekten yanayım. Suriye‘de 2013’ün ortalarına doğru Esad yönetimine karşı savaşan herkes Türkiye tarafından desteklendi. Hepsi AKP yönetimine göre devrimciydi. El Kaide‘de ayrışma yaşanıp IŞİD adı ortaya çıktığında Türkiye‘nin bu örgüte ilişkin politikası çeşitlendi. Ankara, Irak‘ta Türkiye destekli Sünni aşiret ve siyasetçilerin Şii Maliki yönetimini devirmeleri konusunda IŞİD‘i bir katalizör olarak gördü. Sıra Suriye‘ye geldiğinde IŞİD bir yerde desteklendi, başka bir yerde düşman olarak görüldü. IŞİDTürkiye destekli gruplara yani eski ortaklarına savaş açtığında Ankara IŞİD‘i elimine etmeye çalışanlara destek oldu.

Kürtler Rojava‘ya hakim olmaya başladığında da IŞİD‘in sonradan içine aldığı cihatçıların onlarla savaşmak için Türkiye‘den rahatça Suriye tarafına geçtiğini gördük. Bu şekilde Türkiye üzerinden geçen cihatçılar Rasulayn’da Kürtlerle çatıştı. Birçok kapı Türkiye üzerinden sevk edilen militanlarca ele geçirildi. IŞİD, dünyaya açıldığı, lojistik ve militan akışını sağladığı üç kapıya sahipti; üçü de Türkiye‘ye açılıyordu. Bunlardan Tel Ebyad’ı YPG ve Arap ortaklarına kaptırdı. Elinde hala Cerablus ve El Rai kapıları duruyor. Bir kritik nokta da petrol ticaretidir. IŞİD‘in çıkardığı petrol Türkiye sınırlarından satıldı. RusyaViyana görüşmelerinde IŞİD‘in petrol satışlarına dikkat çekmişti. G-20 doruğundaki göndermeler de önemli ölçüde Türkiye ve Suudi Arabistan ile ilgiliydi. (Fehim Taştekin / Radikal Yazarı )

2. IŞİD, Türkiye‘yi nasıl görüyor? Türkiye‘ye nasıl tehdit ediyorlar?

Türkiye‘deki IŞİD militanları üzerine, aylardır onlarca haber yapan Radikal muhabiri İdrisEmen anlatıyor:

IŞİD Fransa‘ya hangi gözle bakıyorsa Türkiye‘ye de aynı gözle bakıyor. Nitekim Paris saldırısından önce IŞİD‘in Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırıları oldu. Bu saldırılar bize IŞİD‘in Türkiye toplumunu kendisine düşman olarak gördüğünü gösteriyor. IŞİD yayınladığı videolarda Türkiye‘deki Müslümanların ‘Cihat’a katılmaları yönünde çağrıda bulundu. Hatta IŞİD‘e yakın ‘Konstantiniyye’ adlı dergide örgütün İstanbul‘u ‘fethedeceği’ duyuruldu. Bu durum IŞİD‘in hedefleri arasında Türkiye toprağının da olduğunu gösteriyor. Yine de Türkiye‘yle ilgili alışılmadık bir durum var şu an. IŞİD, nerede olursa olsun yaptığı eylemleri üstelemekten çekinmeyen bir örgüt. Hatta saldırıları sonrasında bazı videolar yayınlayarak militanlarının saldırılara nasıl hazırlandığını kamuoyuna duyuruyor. Ancak IŞİD, Türkiye‘de yaptığı Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırılarını üstlenmedi. Bunun yerine bu saldırıları tebrik etmekle yetindi. Bu durum kafa karıştırıcı; çünkü bu saldırıların IŞİD tarafından yapıldığı kesinleşti.

3. IŞİD, dini referanslarını nereden alıyor? Felsefesi ne?
Bunlar İslam adına geçerli iddialar mı? IŞİD, gerçekten ‘İslami’ bir terör örgütü mü?

Gazeteci-yazar Mustafa Akyol, IŞİD‘ın dünyadaki İslam alimlerinin ve sıradan Müslümanların çok büyük çoğunluğuna göre zalim, sapkın bir örgüt olduğuna ama kendini de İslam’ın en doğru temsilcisi olarak gördüğüne işaret ediyor: “Dolayısıyla ‘Ne İŞID İslamidir’ demek doğru, ne de ‘İslam’la hiçbir alakası yoktur’ demek. Bence en doğru tanım, İslam’ın ilk yüzyılındaki ‘Hariciler’ gibi, dini kaynakları çok katı, bağnaz ve vahşi yorumlayan bir akım olduğu.” Selefilik ve İslami hareketler konusunda uzman ilahiyatçı, Prof. Dr. Hilmi Demir’e göreyse IŞİD‘in dini referans çerçevesi oldukça karmaşık ama basitçe Selefi-devrimci-radikal örgütlerden biri olarak kabul edilebilir (İslam’ın şirk ve batıl inançlardan temizlenerek kendi kaynaklarına dönmesini savunan Abdullah İbn Abdulvehhab’ın düşüncesinden beslenen Selefilik’ten çok fazla yararlanıyor). Demir, IŞİD‘in sadece ‘İslamcı’ bir örgüt olarak nitelenmesini yanlış buluyor: “Yalnızca dini referanslar kullanmıyor. Batı dünyasının sömürgeci geçmişi, uyguladığı çifte standartlar ve İslamofobi gibi ideolojik araçları da kendi söylemine ekliyor.”

4. Liderleri kim; nasıl yapılandı, nasıl örgütlendi?

IŞİD‘i eski Kaideciler, Baasçılar ve kimi Sünni aşiretlerin koalisyonundan doğmuş bir örgüt olarak tanımlayabiliriz. Kaide’nin küresel ağını, Baas’ın stratejik aklını ve aşiretlerin sosyal tabanını kullanıyor. IŞİD‘in lider kadrosu ağırlıklı olarak Irak‘tan. Ömer Şişani gibi IŞİD‘in kuzey cephesi komutanı olan yabancılar cephelerde öne çıksa da, karar vericiler genelde Iraklı. Kendini halife ilan eden Ebu Bekir Bağdadi, İslam üzerine Bağdat Üniversitesi’nde doktora yapmış biri. Örgüt üzerindeki otoritesini yani kendini halife olarak kabul ettirmesini biraz da din eğitimi almış olmasına borçlu. Türkmen asıllı yardımcısı Abdurrahman Ebu Ala da din dersi hocasıydı. Stratejiyi belirleyen kadrolarda ise eski Baasçılar hakim. (Fehim Taştekin)

5. Vahşi eylem biçimlerine kim karar veriyor? Bu kadar vahşi eylem yapmalarının amacı ne? Böylesi eylemler, nasıl oluyor da dünyanın dört yanından gençleri kendine çekiyor?

Bir ‘Halife’leri var; dolayısıyla ana stratejilere onun karar verdiğini varsayabiliriz. Ama kullandıkları vahşet, ‘Tekfiri Selefilik’ denen din anlayışlarından geliyor. Henüz IŞİD ortada yokken, 2004-6 yıllarında, onun öncülü olan Ebu Musab El Zerkavi de Irak‘ta benzeri vahşi eylemler gerçekleştirmişti. Bir de onlara göre ‘stratejik’ bir mantığı var vahşetin: Az bir güçle çok korku salmaya yarıyor. Yine IŞİD‘in kuramsal öncülerinden Ebu Bekir Naci, 2004’teki ‘Vahşetin İdaresi’ adlı kitabında bunu açıkça anlatmıştı zaten. Ne yazık ki vahşetin bir çekiciliği de var. Dahası IŞİD “Masum insanları öldürüyoruz” demiyor. “Müslümanlara zulmeden kafirleri, mürtedleri (sapkınları) öldürüyoruz, bunu çoktan hak ettiler” diyor. Burada yapılan elbette korkunç bir ötekileştirme, şeytanlaştırma. Ve bu propagandanın alıcısı hemen her zaman, hemen her toplumdan çıkabilir. (Mustafa Akyol)

6. IŞİD, El Kaide’den daha mı zalim?

İslam anlayışlarında benzerlik var; ikisi de Tekfiri, Selefi, cihatçı örgütler. Ama El Kaide daha ‘ılımlı’ kaldı IŞİD‘in yanında. Örneğin IŞİD‘in yardım gönüllülerini öldürmesi gibi kimi vahşi eylemler son dönemde El Kaide tarafından kınandı. El Kaide’nin ‘Hilafet’ gibi bir iddiası olmadığını ve bir ‘devlet’ kurmaya çalışmadığını da belirtelim. Sol literatüre benzetirsek, El Kaide bir tür ‘şehir gerillası’ örgütü. IŞİD ise Kızıl Khmerler gibi devlet kurup kitle katliamları yapan bir örgüt (Mustafa Akyol)

7. IŞİD neyi hedefliyor?

Devletleşmek ve bu devlette kendi anlayışına göre şeri hükümleri hakim kılmak istiyor. Uzun vadede herhalde ‘kutsal’ şehirleri de isteyecektir. Bir de tabii Şiiler’den, gayri Müslimlerden arındırılmış bir Ortadoğu coğrafyası… (Soli Özel)

Brookings Enstitüsü‘nden Will McCants’e göre IŞİD geçen yıl doruğa çıktığı toprak büyüklüğünün 1/4’ünü yitirdi. Ancak bu kez de küresel terör saldırılarına başvurarak imajını canlı tutmaya çalışıyor. IŞİD ve destekçilerinin saldırıları arasında Kuveyt, Lübnan, Suudi Arabistan, Sina Çölü’nde düşürülen Rus uçağı, Türkiye ve Paris saldırıları var. IŞİD bu saldırılarla hem komşu ülkelerin içindeki mezhepsel ve etnik karışıklık çıkarmak istiyor hem de bu yolla Suriye‘deki kayıplarının üstünü örtmek istiyor. (Doç. Dr. Ahmet Yükleyen / İstanbul Ticaret Üniversitesi, Hazar Strateji Enstitüsü)

8. Rakka‘da hayat nasıl? IŞİD bir devlet ve Rakka başkent mi, nasıl bir yer?
Şeriatla mı yönetiliyor? Orada yaşayan herkes IŞİD‘çi mi?
Orada yaşayanlar açısından girip çıkmak mümkün mü? Yönetim kaçtı mı?

Fırat kıyısındaki Rakka kenti, 13 Ocak 2014’ten beri tümüyle IŞİD‘in denetiminde. Suriye‘nin en büyük barajının (Tabka) yakınındaki kentte, IŞİD gelmeden önce yaklaşık bir milyon kişi yaşıyordu. Toplu olarak kaçanların ardından, şu an nüfus 400 bin dolayında. IŞİD geldikten sonra kentteki Şiiler’i ve Beşar Esad yanlılarını yakalayıp idam etti. Şii camileri ve kiliseler yakıldı (Bir Ermeni kilisesi şu anda karargâh olarak kullanılıyor). Örgütün ilan ettiği ‘İslam Devleti‘nin şeriatla yönetilen başkenti konumundaki Rakka‘ya giriş zor değil ama IŞİD‘e karşı mücadele eden Rakkalıların söylediği üzere ‘çıkmak neredeyse olanaksız’.

Rakka‘dan dışarıya haberler şu an yalnızca, geçen yıldan beri kentte IŞİD karşıtı gizli bir yayın yapan (Raqqa Is Being Slaughtered Silently (RBSS) – Rakka Sessizce Katlediliyor) internet sitesi üzerinden çıkıyor. Bu yayın, çoğunlukla vatandaş gazeteciliği üzerinden, kelle koltukta yürüyor (Örgüt, engelleyemediği bu yayını yapanları bulup öldürmeye kararlı; geçen ay Şanlıurfa‘da öldürülen iki aktivist gazeteci de RBSS için çalışıyordu). RBSS’nin son yayını yoğun Fransız ve Rus bombardımanı altındaki Rakka‘da, IŞİD‘in dışarıya haber sızmasın diye internet kafeleri kapattığını ve tüm internet erişimini kestiğini anlatıyor. Kesin olmamakla beraber, IŞİD liderlerinin aileleriyle beraber Musul‘a kaçtığı bildiriliyor. RBSS’nin bir aktivisti, Ferit El Vefa, IŞİD idaresi altındaki kentte yaşamın neye benzediğini şöyle anlatıyor (Syria Direct’ten):

“IŞİD, Rakka‘nın idaresini ele aldığında şeriat yasalarına göre giyinme zorunluğunu getirdi. Sigara içmeyi yasakladı. Kısa bir süre içinde yaşam koşulları giderek kötüleşmeye başladı. Elektrik günde ancak bir-iki saat veriliyor. Ekmeğin fiyatı aşırı yükseldi. Bunu kasten yaptılar; un bulunamıyor ama kentten başka yerlere taşınan buğday yüklü kamyonlar görüyoruz. Nedeni, daha rahat koşullarda yaşayan IŞİD militanlarına özendirmek. Tıbbi malzeme çok az. Eskiden sokakları temizlemek için gönüllü gençler çalışırdı; şimdi o da yok. Bütün bunlar, petrol rafinerilerinin geliri sayesinde bir finansal kriz yaşanmamasına karşın gerçekleşti. Zaten, IŞİD halkı çeşitli vergilere de bağlı tutuyor. Bu vergiler, militanların daha rahat yaşaması için alınıyor. Zorunlu askerlik şu anda yok ama koşullar çok kötüleştiğinden birçok genç daha rahat yaşamak için IŞİD saflarına katılıyor. Öte yandan artık yabancı ülkelerden gelenlerin sayısı da çok azaldı. Gelenlerin bir bölümü de IŞİD‘in dışarıdan gördükleri gibi olmadığını anladı; çıkmaya çalışıyorlar.”

9. Lider kadro ilk nerede buluştu? Irak‘taki Camp Bucca Hapishanesi’nin sırrı ne? IŞİD‘ın üyeleri, liderleri nereden geliyor?

Ortadoğu’da süregiden karmaşa (kaos) ortamında belki bir noktada mutlaka olanaklı olacaktı ama IŞİD‘in hızla büyüyüp serpilmesinin özel bir needni var. O neden de Irak‘taki ‘Camp Bucca’ adlı hapishane. Irak‘ın güneyinde Amerikan güçlerince yönetilen bu cezaevinde bugünkü IŞİD‘i yöneten tepe kadro buluştu. Daha 2004’ün ekim ayında Ürdünlü militan Ebu Musab El Zerkavi, Usame Bin Ladine bağlılığını ilan etmiş, grubunu Irak‘taki El Kaide’ olarak tanımlamıştı. Camp Bucca’da tutuklu bulunan El Zerkaviciler orada bugünün ‘halifesiyle’ tanıştılar. İki grup orada birleşti ama onlara esas yardımı yine aynı cezaevinde bulunan ve onlarla hareket etmeye başlayan Saddam’ın Baasçı komutanları yaptı. El Kaide‘nin ve öbür yabancı savaşçıların gücü bölgede zayıflarken, El Zerkavi ve Bağdadi’nin içinde bulunduğu bu kesim Baasçıların deneyimleri sayesinde öne çıktı. Bu yeni merkez, Suriye‘deki karmaşayla ve Beşar Esad‘ın cezaevlerinin kapısını açıp, onlara katılan yüzlerce teröristi salmasıyla birlikte gücünün doruğuna çıktı.

10. Neden bu kadar vahşi eylemler yapıyorlar? Bunlara kim karar veriyor?

Bir ‘Halife’leri var; dolayısıyla ana stratejilere onun karar verdiğini varsayabiliriz. Ama kullandıkları vahşet, ‘Tekfiri Selefilik’ denen din anlayışlarından geliyor. Henüz IŞİD ortada yokken, 2004-06 yıllarında, onun öncülü olan Ebu Musab El Zerkavi de Irak‘ta benzeri vahşi eylemler gerçekleştirmişti. Bir de onlara göre ‘stratejik’ bir mantığı var vahşetin: Az bir güçle çok korku salmaya yarıyor. Yine IŞİD‘in teorik öncülerinden Ebu Bekir Naci, 2004’teki ‘Vahşetin İdaresi’ adlı kitabında bunu açıkça anlatmıştı zaten. Ne yazık ki vahşetin bir cazibesi de var. Dahası IŞİD “Masum insanları öldürüyoruz” demiyor. “Müslümanlara zulmeden kâfirleri, mürtedleri (sapkınları) öldürüyoruz, bunu çoktan hak ettiler” diyor. Burada yapılan elbette korkunç bir ötekileştirme, şeytanlaştırma. Ve bu propagandanın alıcısı hemen her zaman, hemen her toplumdan çıkabilir. (Mustafa Akyol)

11. Rakka‘ya karadan girmek IŞİD‘i bitirir mi? IŞİD nasıl mağlup edilebilir?

Fehim Taştekin, karadan yürütülecek bir savaşın IŞİD‘in alan hakimiyetini önemli ölçüde gerileteceğini ama meselenin ‘yerel otoritelerde’ biteceğini öne sürüyor: “Hava operasyonları IŞİD‘in şehirlerdeki hakimiyetini fazla etkilemiyor. Bir işgal gücü geçici olarak IŞİD‘in belini kırabilir ama bitiremez. Bunun için yerel otoritenin sahaya hakimiyeti önemli. Bu, Irak‘ta Irak ordusu ve diğer yasal güçler, Suriye‘de de Suriye ordusudur. Suriyeordusunu dışlayan hiçbir askeri seçenek sahada başarı elde edemez.”

Mehmet Şahin ise koalisyon güçlerinin ne karadan ne de havadan operasyonunun çözüm olacağını düşünüyor: “Rakka’da bir milyon insan yaşıyor. IŞİD‘le mücadelenin tek bir yolu var: Sünni kitleyi kendi yanına çekmeyen bir girişim sonuç vermez. Yerel güçlere onurlu bir çıkış göstermeleri gerekiyor. Yapılan her harekat katliama neden olur. Sosyal tabandan çok tepki çeker.”

12. IŞİD, parayı ve silahı nereden buluyor? Ne kadar parası var?
Rafinerileri gitse, IŞİD biter mi?

Fehim Taştekin, IŞİD‘in gelir kaynaklarını kalem kalem sıralıyor: “Musul’u aldığında 2 milyar dolara hükmeden dünyanın en zengin silahlı örgütü unvanını kazandı. Suriye‘de Haseke ve Deyr el Zor’da ele geçirdiği petrolle Irak‘ta Musul, Beyci gibi yerlerde ele geçirdiği petrol gelir kaynaklarının en büyüyüğüydü. Petrol dışında tarihi eserlerin satışı, ganimetler, koyduğu vergiler, kaçırdığı kişiler için aldığı fidyeler ve kestiği haraçlar gelir kalemlerini oluşturuyor. Başlangıçta Körfez ülkelerinden gelen bağışlar da vardı. FakatIrak‘ta Beyci’yi, Suriye‘de Haseki’de belli yerleri kaybedince petrol gelirleri düştü. Örgütün ekonomik olarak eskisi kadar güçlü olmadığı söyleniyor.”

13. Avrupa‘da ve dünyada gündelik hayat nasıl değişecek? Müslümanlara etkisi ne olacak?

Avrupa‘daki Müslümanların işi çok zorlaşacak. IŞİD‘in de niyetinin bu olduğunu sanıyorum. Medeniyetler çatışması kavramını sevmiyorum ama çok kültürlülük, çoğulculuk gibi olguların büyük bir baskı altında olduğu bir döneme girdik. Nativism (yerelcilik) her yerde yükseliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasının liberal dünya düzeni çözülüyor. Üstelik Avrupa‘da özellikle neyin kaybedileceği konusunda tam bir kavrayış da yok kanımca. Devletler tepkilerini ölçülü vermeye çalışsalar bile toplumlardaki çoğunluk korku/öfke karışımıyla içerideki Müslümanlara yönelik ters işler yapabilir. İlk beklenti, ırkçı partilerin desteğinin artacağıdır. Avrupa‘daki gündelik hayatta da güvenlik kaygıları daha fazla ön plana çıkacak. (Soli Özel )

IŞİD‘in Paris saldırılarının hedeflerinden biri, Fransa‘da ve daha genel olarak Avrupa‘da Müslüman ve Arap düşmanı bir iklim yaratmak. Son Paris saldırısında bu amaç çok daha belirgin. Böylece Avrupa‘yı, Batı dünyasını, iddia ettikleri gibi Haçlı gücü olarak daha fazla tanımlayabilecekler. Ailelerine, kendilerine yönelik toplumsal dışlamaların, tepkilerin ve belki yer yer şiddetin ortaya çıkması veya artması nedeniyle huzursuz olan gençleri kendi saflarına daha fazla çekecekler. Bu, düşman saflarında çelişkileri açığa çıkarmak, derinleştirmek ve böylece hem propaganda gücünü arttırmak hem de yandaşlar nezdinde meşruiyetini güçlendirmek için yürüttükleri stratejiydi. Maalesef Paris saldırıları sonrasında Batı Avrupa ülkelerinden IŞİD‘e katılımın artması bekleniyor. Bu öngörü doğrulanırsa, ki Charlie Hebdo katliamı sonrası doğrulandığı iddia ediliyor, o zaman Batı toplumları gerçekten çözülmesi çok zor bir ikilem karşısında kalacak. Bugün Fransa‘da cumhurbaşkanı Hollande’ın savaş söylemi aynı zamanda bu savaşa katılmaya zaten hazır bekleyen, Suriye‘ye, Irak‘a gitmeye çalışan ama gidemeyen gençleri, bulundukları yerde kendiliğinden eyleme geçmeye de teşvik edebilir. Teröre karşı savaş… Bu sözü ABD yönetimi, Bush döneminde çok kullandı ve etkisinin ters olduğu fark edildi ve genellikle terk edildi. Fransa‘da üç ay için yasa yoluyla bizdeki OHAL’e benzeyen ‘Acil Durum Yasası’ uzatılacak. Bunun Müslüman’dan, Arap’tan olağan kuşkulu yaratma riskini küçümsememek lazım. (Ahmet İnsel)

14. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Türkiye ile ortak operasyona gideceklerini açıkladı. Bu ne demek? Türkiye şu an nasıl bir hazırlık içinde, IŞİD‘e yönelik bir koalisyonun
bir parçası olacak mı, olası bir operasyonda bir rol oynayacak mı?

Kerry’nin orada kastettiği, Türkiye ve Suriye sınırının halen IŞİD‘in denetiminde olan 98 km’lik Cerablus-Azez arasında kalan bölümünün güvenliğinin sağlanması. Şu aşamada o bölgede herhangi bir kara operasyonu düşünülmüyor. Washington‘ın odaklandığı, IŞİD‘in bu hattı yabancı savaşçı geçişi, petrol, buğday kaçakçılığı gibi gelir getirici işler için kullanmasının önlenmesi. Peki neden operasyon sözünü kullandı? Çünkü Kerry, yönetim içinde Türkiye‘ye en yakın duran isim. Ve şu anda Obama yönetiminin Suriye‘de izlediği, Paris saldırısından sonra daha da pekiştirdiği politika, Ankara‘nın tezlerine uymuyor ve Kerry de dünyaya Türklerle yakın çalışıldığını vurgulayarak Erdoğan yönetiminin buna tepkisini hafifletmeye çalışıyor.

Nedir ABD‘nin politikası?

1) Suriye‘nin batısında, Türkiye‘nin de destek verdiği karşı gruplar ve Rusya ile İran‘ın ayakta tuttuğu Esad Rejimi arasında yılbaşına dek bir ateşkes sağlamak. Ki bu yaklaşım, Esad rejiminin devrilmesini öncelik sayan Türkiye‘nin istemediği bir şey.

2) Türkiye‘nin güvenli bölge oluşturulmasını istediği 98 km’lik Azez-Cerablus hattında güvenli bölge fikrine uzak durup yalnızca sınır güvenliğine yoğunlaşmak.

3) Suriye‘nin doğusunda, PKK bağlantısı nedeniyle Türkiye‘nin terörist saydığı Kürtler veIŞİD arasında süren çatışmalarda Kürtlere verilen desteği sürdürmek.

Sonuçta, bu üç başlıkta da Ankara ve Washington ters düşüyor. Kerry de Ankara‘nın gönlünü alacak bir mesaj vermeye çalışıyor. Çünkü Pentagon‘da verilen brifinglerde de sözedilen bölgede bir operasyon konusunda hiçbir ayrıntı yok. Hatta brifinglerde kullanılan haritalarda bile gazetecilere gösterilen bölge yalnızca Fırat  ve Erbil arasında kalan coğrafyayla sınırlı. Yani Türkiye‘nin odaklandığı bölüm Pentagon’un radarından çıkmış durumda. Halep’in kuzeyinden güneyde Şam‘a dek olan hatta Ruslar çalışıyor. Amerikalılar ise Cerablus‘un doğusunda Fırat’tan sonraki bölüme yoğunlaşıyor. (Tolga Tanış)

15. Papa, Fransa‘daki saldırılardan sonra ifadesini yeniden kullandı. Dünya büyük bir değişime doğru mu gidiyor; Türkiye‘nin pozisyonu ne olacak?

Papa’nın 3. Dünya Savaşı deyimini kullanması yerinde değil. Bugüne dek savaşlar devletler arasında oldu. Bu öyle bir durum değil. Ayrıca, bugüne dek Fransa içindeki saldırı ve katliamları çoğu Fransa doğumlu olan ve hemen hepsi Fransız vatandaşı olan insanlar yaptı. Hollande’ın pazartesi günkü konuşmasında, bir sol lidere yakışan biricik bölüm, saldırıların Fransızlar tarafından Fransa‘ya karşı yapıldığını vurgulamasıydı. Ne “Arap” dedi, ne “Müslüman”, ne de “Yabancı.” O zaman bu bir iç savaş mı? O da değil. Terör eylemlerini bir savaş diline çevirmek bence terör eylemi stratejisi yürütenlerin tam istediğini yapmaktır. Elbette özel savaşım yöntemleri gerekiyor olabilir, gerekiyordur ama savaş deyince terörist dediğiniz tarafa da başka bir meşruluk yüklemiş olursunuz. Ben Norveç‘te Norveçli genç Nazi hayranının yaptığı katliam sonrası Norveç Başbakanı’nın söylediğinin doğru tutum olduğunu düşünüyorum: “Elbette ne isek o olmayı sürdüreceğiz. Bu saldırıya karşı en güçlü yanıt demokrasiyi daha da derinleştirmektir.” Demokrasinin gücüne inanıyorsak, bunu söyleyebiliriz ancak. Türkiye, Batı’nın kalesi olma konusunda da güven vermiyor artık. İktidarın, bazıları El Nusra gibi uluslararası kuruluşların terör örgütü listesine giren cihatçı kuruluşlarla yürütmeye devam ettiği işbirliği, IŞİD konusunda çok yakın bir zamana deksergilediği müsamahakâr (AS: hoşgörülü) veya önemsemez tutum, güven vermiyor. Ayrıca IŞİD tehlikesi artık Türkiye için bir dış tehlike değil, neredeyse tümüyle iç tehlike. Dolayısıyla kale bile olsa, içine girilmiş bir kale olarak en çok görülecek dışarıdan. (Ahmet İnsel)

Dünyada ve özellikle bölgede elbirliğiyle yaratılmış bir karmaşa içindeyiz. Amerikan işgaliyle Irak devleti yıkılmasa olasılıkla bugün bunları konuşuyor olmazdık. Ne var ki Arap isyanlarının da gösterdigi gibi Arap-İslam dünyasının ciddi sorunları var ve bunları çözmek üzere yapıcı bir toplumsal proje üretilemiyor. İşgal olmadan önce de üretilemiyordu. Şu anda eğer ortadaki en ‘başarılı’ hareket IŞİD‘se onun şiddet tapınmasının da toplumların geleceğini ne denli kötü etkileyeceğini yakında hesaplamaya başlarız. Kimi uzmanlar ve Arap düşünürler bunu bir uygarlık bunalımı olarak tanımlıyor. Toplumların kendilerini içinde buldukları çaresizlik devletlerin çökmesiyle birlikte bir yaşamda kalma savaşımı peşinde “İnsan insanın kurdudur” türünden bir durumu da yarattı. İnsanlar kimliklerinin en dar tanımlarına sığınmak zorunda kaldı. Mezheplere sığındılar. İran-Suudi Arabistan (ve Katar ve Türkiye) jeopolitik kavgasında da ideolojik mobilizasyon bu mezhepçilikle gerçekleşti. Bölgeye özgü bu duruma büyük güçlerin artık kendi başlarına düzen oluşturma kapasiteleri olmadığını da eklemek gerekir kanısındayım. Kısacası dünyada genel bir düzen kuramama bunalımı var. Kavgalar, savaşlar ülkelerin içinde çıkıyor ve çıktığı yerleri de tüketiyor. ABD ve Rusya birlikte hareket edebilir. Ama dediğim gibi yerel ve bölgesel güçler onay vermezse bu ikisi Suriye sorununu çözemez. Türkiye‘yse içerideki Sünnileşmeyle, anti-batıcılıkla stratejik olarak çaresizlikten batılı kalmaya devam etmenin yarattığı büyük gerilim hattında siyasetini sürdürecektir sanıyorum. (Soli Özel) (Kaynak: Hürriyet)

=================================

Dostlar,

Hürriyet‘e ve uzmanlara bu derleme için teşekkür ederiz..
Ancak bam teline dokunulmamış??!
El Kaide, bu dinci örgütlerin başlıca kaynağı.
“Yeşil Kuşak” (The Green Line) stratejisi doğrultusunda 1960’ların ortalarında Afganistan’da en fanatik islamcı ögelerden kuruldu El Quaeda. Kurduran ABD idi. Afganistan’da SSCB’ye karşı kullanıldı bu bağnaz dinciler, sözde Sovyet Komünizmine karşı savaştılar ve SSCB’nin güneyden Yeşil Kuşak ile sarılarak sıcak denizlere inmesi engellenme istendi.

26 Aralık 1991’de SSCB dağılınca, 1945’lerden beri nerdeyse yarım yüzyıldır süregelen
soğuk savaş bitmiş ve Yeşil Hat‘ta El Qaeda’ya da gerek kalmamıştı. Ancak El Qaeda
ABD denetiminden çıktı ve BOP planıyla birlikte bölgede türevleri görülmeye başlandı.
Yeri geldiğinde bu örgütler, Ortadoğu’da izlenecek şahin planlar için gerekçe yaratmak üzere piyon olarak kullanıldılar..

İşin özü, Batı emperyalizmi dinci şeriat örgütlerini pek çok amaçla kendileri yarattılar,
hala kullanmaktalar ve zaman zaman da hizadan çıktıklarında denetlenmeleri gerekiyor fakat
bu artık eskisince kolay değil..

Türkiye ise; bu kanlı bataklığa ABD uydusu olarak girdi, sokuldu.
Hiç bıkmadan söyleyelim, yazalım : Tayyip bey başbakanlıpı döneminde onlarca kez
“..BOP eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığını.. ” açıkladı (anlamını bilerek / bilmeyerek).
1990 başlarında Irak’a karşı Özal şahinleşmişti, O’nu Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay kendisini feda ederek, görevi bırakarak (3 Aralık 1990) engelledi. Anack Tayyip beyi frenlemek olanağı bulunamadı.. MİT TIR’ları bile kullanılarak (silah yollayarak!) Suriye’de ABD eliyle çıkarılan iç savaş ve bölme planına doğrudan ve vargücüyle Türkiye sokuldu..

Ödenen ve ödenecek olan çok ağır faturanın altında bu muazzam dış politika hataları vardır.
Suruç ve Ankara kırımları başta olmak üzere insan yitiklerimizin nedeni BOP eşbaşkanlığıdır.

Ülkemizdeki 2,5 milyonu aşkın Suriye ve Irak kökenli göçmen bu nedenle yurtlarından olmuştur. Bu göç seli hem engellenememiş hem de ABD tarafından Türkiye sınırlarını
açmaya zorlanmıştır.. Stratejik müttefiklik ve BOP eşbaşkanlığı gereği herhalde! Zırva tevil götürmeyeceğinden, dinci söylemle inanılmaz bir duygu sömürüsü yapılmış ve suret-i haktan görünerek;

  • “Esed zulmünden kaçan müslüman kardeşlerimize ensar olunarak dünyaya insanlık dersi verilmiştir..” (!??) söylemi ile yığınlar aldatılmış hatta oyları alınmıştır!

Çare; emperyalizmin bölgeden çekilmesi ve bölge halklarının kendi yazgılarını belirleme
(self determination) haklarını kullanmalarıdır; ülkelerin sınırlarının değişmezliği ilkesine bağlı kalınarak..

Yaratılan muazzam yıkımın onarımı için geniş kapsamlı teknik ve parasal destek vermektir.

Öte yandan kumarhane Kapitalizmi, gene, bitmeyen dönemsel bunalımlarından birinde..
2007-8’den beri bu sonki bunalımından çıkamıyor (!) 1929 bunalımını bile geçti..
İşimiz çok zor..  Öte yandan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad sıklıkla ve her fırsatta

– Türkiye’nin ülkesinde (Suriye’de) iç savaşı her aracı kullanarak kışkırttığını,
– Rejim (Esat) karşıtlarına silah ve mühimmat dahil her türlü lojistik desteği verdiğini,
– Türkiye topraklarını üs gibi kullandırdığını, sağlık hizmeti ve pasaport verdiğini
– Eğit – Donat ile Suriye’ye Türk vatandaşları dahil IŞİD militanları yolladığını
– Komşuluk hukukunu ayaklar altına alarak ABD emperyalizminin maşalığını yaptığını
– IŞİD’in petrol pazarlamasını Türkiye üzerinden yaparak finansman sağladığını..
– Tüm eylem ve işlemleri ile uluslararası hukuku çiğneyerek insanlık suçu işlediğini

– Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Türkiye’yi – Erdoğan’ı dava etme hakkının doğduğunu..
– …..
(http://haber.sol.org.tr/dunya/besar-esad-isidin-atar-damari-turkiye-136972, 22.11.15)

yüksek perdeden ve üstelik pek haklı olarak dillendirmekte. Uluslararası hukuk katında Esad’ın eli güçlenmekte, Türkiye – AKP – Erdoğan – Davutoğlu ise giderek hem uluslararası hem de
ulusal zeminde köşeye sıkışmaktadır. 4 yıldır Tayyip beyi inadı ile sürdürülegelen Suriye politikası kanlı bir batağa saplanmıştır ve sürdürülebilirliği kalmamıştır.

İlk olarak Türkiye Batı maşası şahin – düşmanca dış politikayı derhal bırakmalı.. 
Komşularının içişlerine karışmayacağını ve sınırların değişmezliğine uyacağını açıklamalı.

Sevgi ve saygı ile.
22 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Esad’dan Erdoğan ve Davutoğlu’na tepki


Esad’dan Erdoğan ve Davutoğlu’na tepki

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, ülkesi ile Rusya-İran ve Irak’ın oluşturduğu ittifakın mutlaka başarılı olması
gerektiğini de söyledi. Esad aksi takdirde bölgenin bir yıkımla
karşı karşıya kalacağı uyarısında bulundu.

İran’ın Khaber Televizyonu’na konuşan Suriye lideri Esad, savaşın parçaladığı bir ülkede uzlaşmayı kolaylaştıracaksa istifa etmeye hazır olduğunu ifade etti. Kimi devletlerin
terörist kümeleri desteklemeyi sürdürdüğünü söyleyen Esad,
Suriye çatışmanın siyasal çözüm olasılığının da düşük olduğunu kaydetti.

Ülkesi ile Rusya-İran ve Irak’ın oluşturduğu ittifakın mutlaka başarılı olması gerektiğini vurgulayan Beşar Esad, aksi takdirde bölgenin bir yıkımla karşı karşıya kalacağı
uyarısında bulundu.

‘RUSYA, SURİYE’YE HİÇBİR ŞEY EMPOZE ETMEDİ’

Esad, ABD liderliğindeki koalisyonun ülkesi ile Irak’taki hava saldırılarını da eleştirdi, saldırıların verimsiz olduğunu belirterek,
“Saldırılar sadece terörizmin daha da yayılmasına neden oldu.” dedi.

Esad, Rusya’nın özellikle ülkede süregelen kriz ile bağlantılı olarak,
Suriye’ye asla herhangi bir şey empoze etmeye çalışmadığını belirtti.

Rusya, Suriye, İran ve Irak Suriye’de güvenlik ve istihbarat paylaşımı işbirliğini geçtiğimiz hafta kabul etti ve IŞİD’le mücadele çabalarını koordine etmek Bağdat’ta bir bilgi merkezi kurdu.

ERDOĞAN VE DAVUTOĞLU’NA TEPKİ

Esad, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun
ülkesine tavsiyede bulunma hakkı olmadığını savundu. “Erdoğan ve Davutoğlu, dünyada da kimseye tavsiyede bulunamazlar. Hakikat budur. Bu kadar basit ve net.” dedi.

Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın Batılı ülkelerin gündemine göre hareket ettiklerini savunan Esad, Suriye’deki sorunun kendisine yönelik eleştirilerle kişiselleştirilmek istendiğini söyledi. Esad,

  • “ABD ve müttefikleri, Erdoğan ve Davutoğlu hükümeti teröristleri desteklerken,
    onların Türkiye sınırından silah ve parayla geçmesine izin verirken,
    Suriye ve Irak’ta terörizmle – IŞİD’le nasıl mücadele edebilir?” ifadelerini kullandı.

Türkiye, Ürdün, Katar ve Suudi Arabistan’ı “Suriye’ye teröristler göndermekle” suçlayan Esad, uluslararası toplumun bu ülkelere baskı yapmasını istedi.

Esad, “Eğer bu yapılırsa, sorun olmayacaktır. Suriye’deki sorunun çözümü hiç de karmaşık değil. Çünkü bu ülkeler Suriye halkına düşman. Zaten ülkemizdeki sorunun nedeni de onlar” dedi. (Sputnik, http://www.ulusalkanal.com.tr/dunya/esad-dan-erdogan-ve-davutoglu-na-tepki-h77024.html)

================================

Dostlar,

Türkiye’nin AKP – RTE sorumluluğunda izlediği Suriye politikası iflas etti..

Birlikte aile toplantıları yapılan Esad, CIA Başkanı’nın Ankara ziyaretinin ardından “Esed” ve düşman oldu, “devrilmesi” görevi taşeronluğu üstlenildi..

AKP – RTE, seçilmiş Esad hükümetini – rejimini yıkmak için elinden geleni yaptı.
Bu Ülkeye terör ihraç etti, her türlü lojistiği sağladı, MİT TIR’ları ile silah ve cephane bile yolladı.. (Bkz. “MİT TIR’ları Silah Taşıyordu!” başlıklı yazımız;
http://ahmetsaltik.net/2015/05/30/mit-tirlari-silah-tasiyordu/)

Emperyalizmin maşalığı üstlenildi.. Emperyalizmin kanlı BOP planı,
Tayyip Bey BOP Eşbaşkanı olduğundan, uluslararası hukuk ayaklar altına alınarak sürdürüldü.

Geldiğimiz aşamada 4 yıldır Esad görevinde ama orada yakılan yangın ülkemize sıçradı.
Ağır bedellerini ödüyoruz.. Terör dönüp bizi vurdu ve 2+ milyoın Suriyeli sığınmacı ile boğuşuyoruz. Rusya doğrudan devreye girdi, ABD ile örtük anlaşmaya vardılar ve Türkiye “onca hizmetine” (!?) karşılık dışkandı..  Tayyip bey, geçtiğimiz hafta Newyork’ta yürütülen
BM toplantılarına davet edilmedi. Israrlı çabalarına karşın sonuç alamadı ve Obama kendisine randevu vermedi.. Geçen hafta ziyaret ettiği Putin’in de verdiği ayarla, 4 yıldır izlediği vekaleten şahinlik politikası yerle bir oldu, Tayyip bey tam tersi bir söylemle

– Geçiş deöneminde Esedle de olabilir…

demek zorunda kaldı. Dün da Fransa’ya giderken Rusya’nın izlediği aktif Suriye politikasının kendisini üzdüğünü belirtti.. Söylemler ve izlenen politikalar daldan dala uçuşuyor, bir cidiyet ve ağırbaşlılık yok. Ülkenin kendi ürettiği dış politikası yok.. Bayılı emperyalistlerin dümen suyunda gidiliyor.. Ama gene de bir türlü olmuyor, olmuyor.. Batı, Bay RTE’yi gözden çıkarmış durumda.. Politik dille (jargonla) “topal ördek” işlem yapıyor.. Tayyip bey çooook öfkeli..

Bir yandan da 1 Kasım 2015 yaklaşıyor.. AKP 276’yı bulamazsa siz seyreyleyin gümbürtüyü..
Tayyip bey, 13 yıllık saltanatının en zor günlerinde ve sonlarında.. Hesap verme korkusuyla koalisyon bile kurdurmadı, ülkenin yazgısı kişisel hırslara kurban ediliyor..

Yurttaş 1 Kasım’da “gereğini” yapacak ve ülkemiz bu belalı dönemi geride bırakacak..

  • AKP – RTE’nin YÜZ KIZARTICI SURİYE POLİTİKASI ve GELİNEN YER
    BÜYÜK KÜRDİSTAN’ın TOP SESLERİ ve EŞBAŞKAN’ın SAHTE ÇIĞLIKLARI..

başlıklı yazımızı okumak için lütfen tıklar mısınız?

http://ahmetsaltik.net/2015/08/01/akp-rtenin-yuz-kizartici-suriye-politkasi-ve-gelinen-yer/


Sevgi ve saygı ile.
05 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÇAĞLAYAN CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK


ÇAĞLAYAN CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

portresi_gulumseyen

E. AmiralTÜRKER ERTÜRK

Fırsat buldukça ın duruşmalarına gittim ve Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Amirallere suikast gibi davalargitmeye devam ediyorum. Bu kapsamda geçtiğimiz Salı (14 Mayıs) Poyrazköy duruşmasını izlemek için yeni bir şey görmek umuduyla Çağlayan Adliyesi’ndeydim.

Yargılanan denizcilerin hemen hemen tümünü tanıyorum. Hepsi pırıl pırıl, yurtsever
ve üstün niteliklere sahip askerler. İddia edilmeye çalışılan aslı astarı olmayan suçlamaların ve karalamaların bir teki bile yanlarından geçemez.

Yargılananlar arasında Türk Silahlı Kuvvetleri içinde en kritik zamanlarda ve en kritik yerlerde görev yapmış üst rütbeli denizciler olmasına rağmen, Aydınlık dışında
itibar eden ve muhabir gönderen yoktu. Belli ki, bu operasyonel davaların arkasında bulunan irade basın tarafından izlenilmemesi ve haber yapılmaması konusunda zorlayıcı tedbirler almış.

Beklediğim kişi bu değil

Poyrazköy davasının benim izlediğim 27. duruşmasında yine skandal vardı.
Malum kazılar sırasında görev alan ve o dönem İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde çalışan polis memurunun tanıklık yaptığı sırada tutuklu Dz.Kur.Alb. Ali Türkşen
(SAT Komutanı) “Tanığı ısrarla çağıran benim ama beklediğim kişi bu değil“ diyor ve elinde tuttuğu fotoğrafta kimi çağırdığını gösteriyordu.

Şimdi bir düşünün siz polis memurusunuz, bir göreve gitmişiniz ve beraber görev yaptığınız ekip arkadaşınızı hatırlamıyorsunuz. Hem de size, beraberce olduğunuz fotoğrafı göstermelerine rağmen! Polis teşkilatı da fotoğrafı bulunan bu polisi bulmuyor, bulamıyor, göndermiyor veya gönderemiyor. Polis adeta “Pantolon uyduramadık gömlek verelim” diyor.

Ayrıca gelen tanık kekeliyor ve ne diyeceğini bilemiyor. Hep “dediğim gibi“ diyor ama hiçbir şey demiyor. Belli ki çok sıkıntılı! En başarılı cevapları ise “hatırlayamadım, çok zaman geçti, bize bilgi vermediler” oluyor. Sanki hafıza kaybına uğramış!

Kendi gemini kendin yap!

Polis memuru “aramaya gittiklerini“ söylüyor ama “ne aradıklarını bilmediğini“ ifade ediyor. Bu ifadelerin duruşma salonunda bulunanlarda yarattığı algı polisimizin askerimizi örnek aldığı “Kendi gemini kendin yap“ gibi kendi delilini
kendi yarattığıdır.

Polislerimiz arazide cephane aramak için iş makineleri ile kazı yapıyor,
“Patlamasından korkmuyor muydunuz?“ sorusuna “Hayır” cevabını
kolayca veriyor. Çünkü patlamayacağını kesin olarak biliyorlar!

İşin içinde dalga dubara olduğu, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni derdest etmek için alavere dalavere çevrildiği o kadar açık ki anlamamak normal şartlar altında mümkün değil. Ama bu tiyatroyu biz salonun bir tarafından, yargıçlarımız ise diğer tarafından izlemeye devam ediyoruz. Mahkeme Başkanı tanıklık yapması için istenen fotoğraftaki polisi getirtmiyor veya getirtemiyor!

Zerre kadar nasibini almamış

Poyrazköy de dahil olmak üzere Ergenekon ve Balyoz gibi davaların ortak özelliği hiçbirisinin hukuk ve adaletten zerre kadar nasibini almamış olmasıdır.
Ama bu hukuksuzluğun ve adaletsizliğin bir anlamı var ve boşuna değil.

Ülkemiz, emperyalizm tarafından kendi çıkarları lehine başkalaştırılmak, çatışma alanı haline getirilmek, bölgede taşeron olarak kullanılmak istenmektedir. Bu ancak cerrahi bir müdahale ile gerçekleştirilebilir. Bu ameliyatı başarmak için mutlaka ülkemizin koruyucu reflekslerinin uyuşturulması ve narkoz altına alınması gerekmektedir. İşte Poyrazköy budur! Türkiye’nin ameliyatı tamamlanana kadar devam etmek zorundadır.

Parmak izi aynı

Ama bu operasyonel davalarda tespit ettiğim bir parmak izi var!
Yaptığım analize göre bu parmak izi resmi rakamlara göre 51 yurttaşımızın yaşamını kaybettiği Reyhanlı saldırısını gerçekleştiren iradenin parmak izi ile aynı.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Russia Today televizyon kanalına verdiği mülakatı izledim. Reyhanlı saldırısını kınıyor ve “Beraberce araştıralım” diyor.
Suçlu bir insanın tavır ve hareketleri yok.

Başbakan Erdoğan ise önce hiç araştırma yapılmadan açılımın hedef alındığını söylüyor. Arkasından her zaman olduğu fikir değişikliği yapıyor ve Suriye’yi suçluyor, olayın arkasında Suriye’nin istihbarat örgütü olan El Muhaberat’ın olduğunu açıklıyor. Bunları ifade ederken suratındaki endişe ve korkuyu gizleyemiyor.

Baş cerrah Washington’da!

Aynı Erdoğan, bugüne kadar Suriye’de gerçekleştirilen, bakanların dahi havaya uçurulduğu ve çocukların katledildiği terör saldırılarını kınamıyor ve muhalefet olarak adlandırıyor.

  • ABD ve İsrail,
    Türkiye’nin kendilerine vekaleten Suriye’ye müdahale etmesini istiyor.

Reyhanlı bu müdahale için gerekçe yaratıyor. Anayasal olarak Türkiye’nin güvenliğinden sorumlulukları olan Türk Silahlı Kuvvetleri Ergenekon, Balyoz ve Poyrazköy gibi
karışım gazlarla narkoz altında olduğu için sesini çıkaramıyor.

Baş cerrah çıkan sorunları aşmak ve nihai direktifleri almak için Washington’a gidiyor. Fakat son seçimlerde % 70 oy aldığı Reyhanlı’ya gidemiyor!

Saygılar sunarım. (18.5.13)