Milli Mücadelenin 100. Yılı ve Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün

Milli Mücadelenin 100. Yılı ve Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde düzenlenen, 100 Yıllık Cumhuriyetimize ve milli mücadelemize ışık tutacak olan Cumhuriyet TIR’ına, Derince Kent Meydanında yer verilmemesini şiddetle kınıyoruz.

Cumhuriyet TIR’ına kent meydanında yer verilmemesi nedeniyle, kent merkezinin dışında da olsa, Yenikent muhtarlığının önünde 5-6 Ağustos 2019 günlerinde Cumhuriyet TIR’ı, Derinceli yurttaşlarımızla buluşacaktır.

Pennsylvania’yı KÂBE olarak görüp, Fethullah Gülen’e tapanların, topluca el ayak öpmeye gidip, orada hocasının burnunu sildiği mendili gözlerine sürenlerin, elini sıktığı için “6 ay ellerimi yıkamayacağım” diyenlerin Cumhuriyete ve milli mücadeleye sahip çıkmaları elbette ki beklenemez. Yukarıda belirttiğimiz Pennsylvania gerçeği, Kocaeli basının arşivlerinde mevcuttur.

 AJAN Hocalarının 15 Temmuz’da yapamadığını, siyasal gücünü kullanarak, kadife yumrukla yapmaya çalışanlar er ya da geç bunun hesabını vereceklerdir. Suçlarının hesabı yasalarımız önünde mutlaka sorulacaktır.

Derince Belediye Başkanı Zeki Aygün’ün, Cumhuriyet ve milli mücadele adını taşıyan bu yüce değerlerin karşısında almış olduğu bu katı tutum, özünde Cumhuriyet ve ATATÜRK karşıtlığının eyleme dökülmüş tipinden başka bir şeyle açıklanamaz. Tüm Türkiye’de baş tacı edilen ve gittiği her il ve ilçede halkımızın yoğun sevgi ve ilgisiyle karşılanan Cumhuriyet TIR’ının, Derinceliler ile buluşmasını engellemek, kime ve neye hizmet etmektir?!

Bu gücü ve yetkiyi kimden, nereden almaktadır Derince belediye başkanı??.

Cumhuriyet TIR’ını kent merkezine sokmamak, yollarda bariyer kurmak ve bu yöntemle ATATÜRKÇÜLERE engel çıkarmak sonuç vermemiştir.  Benzer engellemeler, ihanet ve kumpaslar, 15 Temmuz öncesi de yaşanmıştır. Bu zincir 15 Temmuz’da olduğu gibi yine kırılmıştır.

Son olarak Atatürk’ün şu sözünü herkese anımsatmak isteriz :

  • Vatana ihanetin nedeni olmaz; er ya da geç bedeli olur.”

Büyük Türk Ulusuna Saygılarımızla. 04 Ağustos 2019

Ahmet KAVAZ
ADD İzmit ve ADD Kocaeli Şubeleri Eş Güdüm Başkanı
Sefa KARAHASAN
ADD Derince Şube Başkanı

=======================================
Dostlar,

AKP anlayışının genel çizgisi ile ATATÜRK ve CUMHURİYET karşıtı içyüzü bir kez daha bu acı veren engelleme nedeniyle sergilenmiştir.

Kuşku yok, tüm AKP seçmenleri bu eksende değildir. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bağlı AKP seçmeni arkadaşlarımızı elbette ayrı tutuyoruz. Bu arkadaşlarımızın, Derince Belediye Başkanı Bay Zeki Aygün ve benzerlerinin davranışlarından rahatsız olduklarını da biliyoruz. Ancak sessiz kalmayıp, bu bağışlanmaz yanlışlara engel olmak için çaba göstermelerini diliyoruz.

Bay Başkan Zeki Aygün yanlışından hemen dönmeli ve Derince halkından özür dilemelidir.
Bu arada AKP üst birimlerinin ve Genel Merkezinin alacağı tutumu da gözlüyoruz ve tarihe gerekli notları düşeceğiz..

Image result for Atatürkçü Düşünce Derneği Cumhuriyet TIR'ı

AKP = RTE, böylesi yanlışlarını akıl dışı biçimde takıntılı olarak sürdürürlerse, iktidardan düşmeleri daha da hızlanacaktır. Bundan hiç ama hiç kuşkuları olmasın.

Yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihimizde, Atatürk başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyetinin temel değerleri ve kurucu felsefesi ile çatışan herkes, er ya da geç bu anlamsız kavgasında yenilmiştir. AKP = RTE de bu tarihsel eytişimsel (diyalektik) yasadan asla bağışık değillerdir.

Sevgi ve saygı ile. 06 Ağustos 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Genel Bakan Yrd. (2004-2006)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Çağdaş Uygarlığa Çağrı

Çağdaş Uygarlığa Çağrı

Türkiye Cumhuriyeti 1. Dünya Savaşı sonrasında çağdaş uluslar ailesinin modern bir üyesi olmak üzere kurulmuş olan bir büyük devlettir. Ortaçağ kalıntısı imparatorluklar düzeninde, çağdışı eğilimlerin öne çıkması üzerine, dünyanın tam ortasında Anadolu yarımadasını kendileri için ana yurt olarak kabul eden Türk ulusu, Misak-Milli sınırlarını ilan ettikten sonra tam bağımsızlık için yeni bir mücadeleye kalkışarak zafere ulaşmış ve böylece bugünkü Türk devletinin siyasal yapılanması ortaya konmuştur.

Ortaçağ kalıntısı birtakım hurafeler ve inanç sömürüleri ile ilerlemesi engellenmek istenen
Türk toplumunun, Cumhuriyet rejiminin kurucusu büyük önder Atatürk’ün açıkça dile getirdiği gibi tek inanç olarak uygarlık anlayışı ortaya konmuştur. Hangi tarikatı desteklediği sorusuna Türk devletinin kurucu önderi Atatürk tek yol olarak uygarlık inancının geçerli olduğunu ifade etmesi nedeniyle, Türk ulusunun da kurucu önderinin arkasından giderek Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefine ulaşması gerekmektedir. Dünyanın tam ortasında büyük bir devlet olarak yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin, 21. yüzyılda çağdaş uygarlık düzeyine erişerek emperyalist ülkelerin sömürü düzenini ortadan kaldırması gerekmektedir.

Güneşin doğduğunu gördüğü gibi mazlum ulusların uyanışını da gören büyük önder, kendi çağının insanları ile emperyalizme karşı başlatmış olduğu ulusal kurtuluş savaşını, bir büyük siyasal miras olarak bütün uluslara ve ulus devletlere bırakmıştır. Zaman geçtikçe ilerleyen teknoloji ve bilimin verilerini kullanmasını iyi bilen emperyalizm, her türlü ilerlemeye karşın, gerilememiş ve değişen koşullara uyum sağlayarak bütün dünya ülkelerini baskı altında tutarak her türlü sömürü girişimlerini günümüze dek sürdürmüştür.

Dünya nüfusunun % 1’inin aşırı zengin olması ve de geride kalan % 99’un işsizlik, açlık ve sefalete mahkûm edilmesi, çağdaş uygarlık düzeyi açısından kabul edilemez, son derece olumsuz bir durumdur. Bütün dünya ülkelerinin ve halklarının bugünün dünyasında ortaya çıkan böylesine çarpık bir durumu benimsemesi hiçbir biçimde kabul edilemez çok olumsuz tablodur. Bu nedenle, ekonomi ve piyasa türküleriyle sürekli kılınmak istenen kapitalist sömürü düzenine acilen son verilmesi gerekmektedir. Demokrasi, görünümünde kapitalist sömürü düzeni ile Kapitokrasi (Sermayenin yönetimi) rejimi kurarak zenginleri dünyanın patronu durumuna getiren, halk kitlelerine açlık ve sefaleti ekonomi adına dayatan böylesine bir çöküş, insanlığın yeni yüzyıldaki yazgısı olamaz.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde zengin Batılı emperyal ülkelerin çıkarları doğrultusunda ekonomik düzeni Batılı emperyalist imparatorluklara bağlama senaryolarının iflas ettiği bu aşamada, gene eskisi gibi emperyalistlerin desteğinden yarar uman kimi yeni girişimlerin, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yeni bir umut olarak sunulması yolu ile ortaya çıkartılmak istenen göstermelik seçenek arayışlarına, artık Mustafa Kemal’in ülkesindeDur!” diyecek bir uygarlık  hareketine  gerek vardır. Hiçbir emperyal merkezden destek beklemeden, Türkiye’nin kendi yolunu çizmesi gereken bir noktaya gelinmiştir. Gelinen yeni aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş model ve ilkeleri ile birlikte kurucu ayarlarına dönerek oluşturulacak tam bağımsız bir çağdaş uygarlık hareketinin, Türk halkının ulusal çıkarları doğrultusunda örgütlenmesi gerekmektedir. Böylesine kutsal bir görevi üstlenmek isteyen Türk vatandaşlarını, Çağdaş Uygarlık Hareketi’ni desteklemeye çağırıyoruz.

ÇAĞDAŞ UYGARLIK HAREKETİ
cagdasuygarlikhareketi@gmail.com, 03.08.2019

==============================================
Dostlar,

Türkiye, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamakta ve iktidar ülkemize, görülüp – algılanabilenden çok daha ötede zarar vermekte..

Çok ağır travmalar ve 17+ yıldır kesintisiz, gözü kara sürdürülüyor.

  • Bu siyasal kadrodan mutlaka ve elden gelen hızla kurtulmak kaçınılmaz olmuştur..  

Sevgi ve saygı ile. 03 Ağustos 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı Uzmanı, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

T.C. Şikago Başkonsolosluğu …

T.C. Şikago Başkonsolosluğu …

19 Mayıs 1919’un 100. yılı nedeniyle düzenlediğimiz programın açılış konuşmasını, halen Indiana Bloomington’da yaşayan ve yaşamdaki en büyük halk bilimcimiz olarak kabul edilen, Cumhuriyetimizle yaşıt Prof. Dr. İlhan Başgöz yapacaktı. Kurtuluşa giden yolun öyküsünü, Cumhuriyetimizle yaşıt asırlık bir çınardan daha iyi kim anlatabilirdi ki? Ne var ki, ilerlemiş yaşının getirdiği sağlık sorunları nedeniyle İlhan hoca, çok arzu etmesine karşın aramızda olamadı. Hazırladığı konuşmayı Başkonsolos Umut Acar okudu. 

Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ’ün, 19 Mayıs 1919’un 100. Yılı Nedeniyle Hazırladığı Konuşma

Değerli Konuklar

Ben Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat öyküm olacaktır.

Cumhuriyet, yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım, 1877 Osmanlı Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, sonki 1920-22 Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnızca canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi,
Alamanya harbeylesin,
Gayri kardaşım kalmadı.

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim Şarkışlalı Serdari  yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fakiri ezer 
Yorganı döşeği mezatta gezer
Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Evlat da babanın sözün tutmuyor,                                                
Açım diye çift sürmeye gitmiyor,                                                    
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,                                              
Başımıza bela dölümüz bizim. 

Benim bu gidişe aklım ermiyor                                                            
Fukara halini kimse sormuyor                                                                            
Padişah sikkesi selam vermiyor                                                   
Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

Savaş yılları,Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan,vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darmadağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede? Mehmedimi gördünüz mü?”
Falih Rıfkı Atay diyor ki: “Ana, biz senin Mehmedini kumarda kaybettik.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği, çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.       

16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’ sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu:
  • “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz!”

    Bandırma vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı söylüyorlardı:

  • “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.” 

    O tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına ilişkin hiçbir işaret yoktur. Tersine memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul İtilaf Devletlerinin işgalinde, Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri var. 15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e çıkmış; Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru ilerlemekte.

    Dahası var: Cumhuriyet, memleketin en önemli gelir kaynaklarını yabancı şirketlerin elinde bulmuştur. Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük Batılı şirketlerin elindedir. Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır.

    İzmir-Aydın demiryolu 2 milyon İngiliz Pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti, sevincimizi dile getirmeliydik. Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir yolumuz, bağımsızlık yolumuz” idi. Tütün rejisi 4 milyon Frank’a satın alınınca bu kez  ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici demektir. Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi. Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı. İndirse kaçakçı sayılıyor ya hapse atılıyor veya tütün kolcuları ile çatışıyor ve vuruluyordu. Bir ayınkacı türküsü şöyle der:                                          

    Hacılar köyüne bastığım oldu,                                                                            
    Tütünümün dengi yastığım oldu,
    Aman dostlar bakın benim çareme,
    Tütünün tozunu basın yareme.    

    Cumhuriyet savaşlardan çıkıp da, ekonomik gelişmesine odaklanınca 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı patlak verir. Bunalımın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle sınırlı olan dışsatımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa düşer. Köylü gelirinin bu denli düştüğünü gören Mustafa Kemal Atatürk,Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur:

  • “Bizim maaşlarımızla halkın geliri arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.”

    Teklif kabul edilir.

    Cumhuriyet ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik yaşamı yönetecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet eliyle yapmaya karar vermiştir. Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir. Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı. 

    Ben, çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir, bankaya yatırırdım. Bu ekonomik kalkınma atılımını bir yerli malı seferberliği izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve fındık ikram ettik. Çayı Kazova’nın kızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker dışarıdan satın alınıyordu.

    Cumhuriyet yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek istemiştir. Bu bir milli savunma sorunu idi.

  • Atatürk diyor ki; “700 km demir yolumuz var, bir km’si bile bizim değil.”

    1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın deyimi ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık.
    Hoş bir fıkra var: İlk tren Erzurum’a varınca belediye başkanı nutuk veriyor;

    “Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler, vallahi de zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi, sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağıza kadar tren getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.”

    O vakit bir vatandaş sorar: “Peki biz 57 gün ne yapacağız?”

    Değerli Dinleyicilerim,  

    Ben 1929 yılından başlayarak Cumhuriyetle birlikte iyili kötülü olayların içinde çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir bölümüne ben tanık oldum. Bunların arasında beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal Atatürk 1937 yılında Sivas lisesinde benim bulunduğum sınıfa geldi. Atatürk adı çevresinde oluşan efsanenin etkisindeyiz. Gözleri o denli kuvvetli imiş ki, gözlerine bakan çarpılırmış. İlkin korka korka, gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere 45 dakika doya doya baktık. Dersimiz hendese idi (yani Geometri). Atatürk, dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin (AS: Üçgen) nasıl eşit sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o vakit üçgene müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma harflerini koydu.Atatürk’ün birden kaşları çatıldı ve Saadet’e neden Yunan harfleri kullandığını sordu. Saadet, hocamız böyle yazdı, ben de onun için kullanıyorum deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey topu Bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı buldu, yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi yerine a, b, c yazdı. Bize; “Arkadaşlar Türk alfabesi matematik terimlerini de ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden abc’li yeni kitabımız geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok önem verirdi.

    Halkçılık onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok hoşlanırdı. Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın O’nu Samanpazarı’nda bir kahvede, halka karışmış Zeybek oynarken bulmuşlar.

    Cevat Dursunoğlu şunları yazdı: “Mustafa Kemal Paşa Erzurum kongresine gitmektedir, yıl 1919. Ilıca köyüne varınca bir ağacın altına oturup kahve içmek isterler. Kahveler içilirken yolda bir kağnı belirir. Pılı pırtı yüklü kağnıda iki de delikanlı oturmaktadır. Kağnıyı yetmişlik bir ihtiyar sürmektedir. İhtiyar çağrılır. Paşa sorar: “Baba nereden gelip, nereye gidiyorsun?” İhtiyar: “Çukurova’dan gelirem, Erzurum’a gidirem.” Paşa sormaya devam eder: “Baba Erzurum’da ortalık karışık, savaş tehlikesi var. Eşkıya tehlikesi var, niye gidiyorsun? Çukurova’da geçinemedin mi?” İhtiyar Mevlut Dayı “O nasıl söz paşam Çukurova verimli topraktır, insanı diksen yeşillenir. Bizim uşaklar da çalışkandır, bey gibi geçinip gidiyorduk. Ama duymuşam ki padişah Erzurum’u düşmana verecekmiş, gelmişem ki görim, kimin malını kime verir?” der. Paşa yanındakilere der ki “Arkadaşlar bu milletle başarılamayacak hiçbir iş yoktur.”

    Değerli dinleyiciler

    Size Atatürklü yıllardan unutamadığım bir olayı daha anlatacağım. 1930’lu yılların başında sanıyorum, Atatürk, gece geç vakit Mısır Büyükelçiliğini ziyaret eder. Sabaha kadar yenir, içilir, eğlenilir. Güneş doğarken Atatürk Mısır elçisini balkona çağırır ve şunları söyler.

  • “Buradan güneşin doğuşunu nasıl görüyorsam, esir milletlerin de birer birer kurtulacaklarını ve bağımsızlıklarını elde edeceklerini öyle görüyorum.”

    Atatürklü Cumhuriyet her zaman sömürgecilere karşıt, küçük devletlerden yana, onurlu bir politika uygulamıştır. Cezayirli gençler Fransız sömürgecilere karşı kanlı bir savaş verirken ellerinde Mustafa Kemal’in resmini taşıyordu.

    Hindistan bağımsızlığının büyük lideri Gandi İngiliz parlamentosunda şöyle konuşuyordu:

    “Haydi beni tutuklayın, ama tutuklamakla iş bitmiyor. İşte Türkler, kendi cenaze törenleri için hazırlanan tabutu istilacıların başında parçaladı.”

    Pakistan’ın ilk cumhurbaşkanı Muhammed Ali Cinnah 30 Ağustos zaferimiz üzerine şöyle diyecekti: “Bu zafer bütün esir milletlerin zaferidir.”

    İngiliz başbakanı Lloyd George, Çanakkale savaşının en büyük destekçisi idi. Türkler koca İngiliz İmparatorluğunu Çanakkale’de dize getirince Lloyd George parlamentoda şöyle konuşacaktı:

    Tarih nadiren dahi yetiştirir, bizim talihsizliğimiz şu ki; böyle bir dâhiyi bugün Türk milleti yetiştirmiştir, ne yapsak, ne tarafa gitsek Mustafa Kemal’in iradesini kıramadık, ben istifa ediyorum.”

    Değerli dinleyicilerim,

    Ben yüz yaşına yaklaşmış bir faniyim. Öyle zannediyorum ki İngilizce, Türkçe, Fransızca kitaplarım, makalelerim ve Amerika’da Norveç’te, Rusya’da, İngiltere’de, İran’da ve Türkiye’nin birçok kentinde yaptığım konuşmalarımla bu kadar güçlüklerle bana emanet edildiğine inandığım Cumhuriyete karşı görevimi yaptım

    Genç arkadaşlarım, Atatürk Cumhuriyeti özellikle sizlere emanet etmiştir. Onu çağdaş ve gelişmiş memleketlerin daha yücesine çıkarmak sizin çalışmalarınıza ve çabanıza bakıyor. Bu görevi başaracağınıza ben inanıyorum.

    Konuşmamı bitirirken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.”
    ====================================
    Dostlar,

    Tarihsel değerdeki bu konuşma metnini bize ulaştıran yurtsever – Atatürkçü dostumuz, Dışişleri emekli uzmanlarından Sn. Duran Aydoğmuş’a içten teşekkür ederiz..

    Günümüzün nankör ve vefasızlarının dikkatine sunarız.

    Hainleri geçiyoruz, çünkü onlar umarız, iflah olmaz.

    Türkiye Cumhuriyeti, sonsuza dek yaşayacaktır, Yüce ATATÜRK’ün sözleriyle “Payidar kalacaktır.”..

    Sevgi ve saygı ile. 04 Ağustos 2019, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
    Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

Anayasa Mahkemesi, “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi hakkında aldığı ‘ihlal’ kararına dair kamuoyu açıklaması yaptı. Mahkeme, “AYM’nin içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir” şeklinde açıklama yaptı.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Anayasa Mahkemesi (AYM), Barış Akademisyenleri’nin ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi üzerine aldığı karara ilişkin bir açıklama yayınladı. Açıklamada, “Anayasa Mahkemesi’nin hiç bir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz.” ifadeleri kullanıldı.

AYM’den yapılan duyuruda, bildirinin tek yanlı olduğu, abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan ifadeler içerdiği iddia edildi. Mahkemenin değerlendirmesinde şu ifadelere yer verildi:

“Anayasa Mahkemesi, son kırk yıldır ülkenin büyük kısmında olağanüstü hâl ilan edilmesini gerektiren, can kayıplarına yol açan terör olaylarının meydana geldiği bölgedeki, güvenlik durumunu ciddileştirecek sözler ve eylemler konusundaki endişelerin bilincindedir.

Dahası Anayasa Mahkemesi, başvurunun odağında yer alan bildirinin belirli bir perspektiften ve tek yanlı hazırlandığı, abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan bazı ifadeler barındırdığının da farkındadır. Bu bildirinin Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları Anayasa Mahkemesinin bildiride yer alan düşünceleri paylaştığı veya desteklediği anlamına gelmez.

Başvurucuların altına imza attıkları açıklama gerçekten de toplumun büyük çoğunluğu için kabul edilemez bir içeriğe sahiptir. Terörle mücadele eden devleti, halka “katliam”, “kıyım” ve “işkence” yapmakla suçlayan bir açıklamaya katılmak elbette mümkün değildir.

Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz. Bu noktada kullanılan sözlerin terör örgütünün şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Açıklanan bir düşüncenin yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, suçlayıcı keskin bir dil kullanması ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması; şiddete yönlendirdiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı ve buna bağlı olarak kişileri kanunlara aykırı eylemler yapmaya teşvik ettiği anlamına gelmez.

Devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt yoktur. Yaklaşık on ay boyunca, on bir şehirde terör örgütüne karşı yürütülen ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen operasyonların kamuoyu tarafından takip edilmesi ve operasyonlar hakkında değerlendirmeler yapılması normal karşılanmalıdır.

Başvurucuların imzaladığı bildirideki düşüncelerin toplumun büyük çoğunluğundan açıkça farklı olduğu ortadadır. Ancak tam da bu sebeple, bu tür açıklamalara karşı yargısal tepki verilmesi noktasında daha hassas davranılması gerekir. Çünkü bu tür müdahaleler kamuoyunun ülkede meydana gelen son derece önemli olayların farklı bir bakış açısından -onların büyük çoğunluğu için bu bakış açısının kabul edilmesi ne kadar zor olursa olsun- öğrenme hakkına ağır bir sınırlama getirmektedir.

Bildirinin imzalanmasına neden olan operasyonları yürüten kamu gücüne karşı ağır eleştirilerde bulunulabileceğinin öngörülmesi ve demokratik çoğulculuk açısından bunlara daha fazla tahammül edilmesi gerekir. Tüm bu bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Öte yandan başvurucular hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılmıştır. Bir başvurucu dışındaki başvurucuların mahkûmiyet kararlarının açıklanması ise ertelenmiş ve başvurucular denetimli serbestlik tedbiri altına alınmışlardır.

Somut olayın koşullarında başvurucular hakkında -bazıları ertelenmiş olsa da- zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği kabul edilen müdahalenin hedeflenen terör örgütü ve terörizmle mücadele kapsamında kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı olduğunun gösterilemediği sonucuna ulaşılmıştır.

Kamu gücünü kullanan organlar, devlet politikalarına yönelik eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla imkâna sahiptir. Özellikle son derece saçma ve ilgisiz bile görünse muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine farklı yollardan cevap verme imkânının olduğu durumlarda ceza kovuşturmasına başvurulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.”
===============================

Dostlar,

ANAYASA MAHKEMESİNİN BARIŞ AKADEMİSYENLERİ İÇİN VERDİĞİ HAK İHLALİ KARARININ
HUKUKSAL İRDELEMESİ

Söz konusu Bildiri yayınlandığında biz web sitemizde, Bildiri’nin içeriğinde katılmadığımız yerler olduğunu belirtmiş ancak gene de insanların görüşlerini açıklama hak ve özgürlükleri olduğunu belirtmiştik. Açıklamanın düşünce açıklama özgürlüğü sınırları içinde olduğunu yazmıştık:

  • “..Konusu suç oluşturmayan bir bildiriye imza atmak, tartışmasız bir demokratik haktır…” demiştik. (http://ahmetsaltik.net/2016/09/04/khkler-imzaci-akademisyenleri-cezalandirma-firsatciligina-mi-donusuyor/)

Halen de aynı görüşteyiz ve bu bağlamda AYM’nin 8/8 kritik oy dengesi ile dün verdiği “hak ihlali” kararını yerinde, hatta epey gecikmiş buluyoruz. Gerekçeyi de paylaştığımızı söyleyebiliriz.

AYM, bu olağanüstü haksızlıklara yol veren OHAL KHK’larını incelemeyi reddederek bu ağır tabloların gelişmesinde sorumluluk sahibidir. Anamuhalefet CHP tarafından önüne iptal istemiyle getirildiğinde, “OHAL KHK’si adını taşıyorsa ben kapağını bile açmam..” dememeli; Anayasa m. 148/1’in arkasına sığınmamalıydı :

  • Ancak, olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz..

Çünkü bu “OHAL KHK” si denen (!?) metinlerin içinde OHAL ilanını gerektirmeyen ve hukukun evrensel ilkelerini ayaklar altına alan ölçüsüz – orantısız – hukuksuz, kişisel olmayan intikamcı uygulamalar vardı ve bu nedenlerle, gerçekte Anayasanın OHAL KHK’lerine sağladığı AYM’nin yargısal denetimi dışında kalma kalkanından yararlanmamaları gerekiyordu. Anayasa m. 119/6’da öngörülen “..olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda..” koşulu pervasızca çiğneniyordu.

Öte yandan AYM’nin kararını savunurken bunca ürkek, çekingen, alttan almaya çalışan, tepkilerden çoook ürken…. bir tablo çizmesini değerlendirmekte zorlanıyoruz. Nedendir ki bunca utangaçlık hatta suçluluk – pişmanlık duygusu ve psikolojisi içine girilmiştir? Bir “gönül alma” yükümü hiç de gerekmediği halde duyumsanıyorsa, bu eylem Barış Akademisyenlerine dönük olmalıdır; onların infazı için çığlıklar atan kimi akademisyenlere ve çevrelere değil!.

Anayasamız ve genel olarak çağdaş hukuk sistemleri “hukukun ne olduğunu“, “mevzuatın ne dediğini“, “mevzuatı yorumlamayı” o egemen ülkenin Ulusu adına Yargı erkine bırakmaktadır.

Anayasa m. 9 : Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.

Öte yandan;

Anayasa m. 138 – Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.

Dahası;

Anayasa m. 138/2,3 : Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

  • Şimdi sıra Anayasa m. 138/son fıkranın gereğini “gecikmeden” yerine getirmeye gelmiştir :

Anayasa m. 138/son : Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

*****

AYM’ye bireysel başvuruda bulunan 10 Barış Akademisyeni hakkında hüküm kuran ilk derece Ağır Ceza Mahkemeleri, Anayasanın yukarıda aktarılan m. 138/son ve aşağıda sunulan 153. maddesi uyarınca “geciktirmedenyargılamayı yenilemek ve AYM’nin gerekçesi doğrultusunda hak ihlali doğuran önceki hükümlerini kaldırmak, bir başka deyimle tam tersine kararla bu yurttaşlarımızı Anayasa md. 26 bağlamında düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında, haklarını kullandıkları için aklamak zorundadırlar.

Bir kadın akademisyen cezaevindedir, ivedilikle serbest bırakılması gerekmektedir.
Kalan 9 akademisyen için verilen ama açıklaması geriye bırakılan (HAGB) hükümler (5271 sayılı CMK m. 231) ve güvenlik tedbirleri hızla kaldırılmalıdır.

Anayasa m. 153 – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir…

*****

1071 Ruhu” (!?) kavramından yapay ve zorlantılı biçimde kalkarak bir propaganda operasyonu ile kamuoyunu, AYM’yi ve AYM’nin söz konusu kararının gereklerini yerine getirmeye zorunlu olan ilk derece Ağır Ceza Mahkemelerini psikolojik baskı altına alma girişimi traji-komiktir. İktidar güdümlü olduğu ve epey beceriksiz biçimde kurgulandığı izlenimi edinilmektedir. Böylesi bir politik yönlendirmeye (manüplasyona) akademisyenlerin, üstelik akademisyen meslektaşları aleyhine “alet olmaları” her şeyden önce akademik etik dışı bir tutum ve davranıştır. “Akademia”nın temel, vazgeçilmez (sine qua non) “özgürlük” varsayımı ve ruhuna cepheden ve apaçık aykırıdır.

İlk derece yargı organları olarak ilgili Ağır Ceza Mahkemelerinin saygın yargıçlarının, salt hukukun gereğini yerine getireceklerini, yukarıdaki Anayasa maddelerine ek olarak Anayasa md. 2’de vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez – değiştirilmesi bile önerilemez temel niteliklerinden biri olan HUKUK DEVLETİ olmasının vazgeçilemezliği ve aşılamazlığı karşısında hak ihlalini kaldıran kararları geciktirmeden ve kendiliğinden vereceklerini düşünüyor ve umuyoruz. Tersine en küçük bir direnme bile başta Anayasa m. 2’nin ve yukarıda gönderme yapılan hükümlerin açık çiğnemi (ihlali) olacak ve TCY (Türk Ceza Yasası) m. 309/1 kapsamında Anayasayı çiğneme suçu oluşturacaktır ki yaptırımı “…ağırlaştırılmış müebbet hapis” tir!

Öte yandan, AYM’nin bu son kararı da elbette edeple, terbiye ile, ağırbaşlılıkla, tek koşulla HUKUKSAL ZEMİNDE bilimsel eleştiriye sonuna dek açıktır.. Yüksek Mahkemenin tüm kararlarında olduğu ve gelecekte de olacağı gibi..

Sevgi ve saygıyla. 30.07.2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anayasa Hukuku PhD (Doktora) öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Şehir Hastaneleri : “Yap, İşlet, Ben Öderim. Bir Koy Üç Al”

Şehir Hastaneleri :
“Yap, İşlet, Ben Öderim. Bir Koy Üç Al”

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şehir Hastaneleri ile gerçekleşen kazanım ve kayıplar ülke gündeminde. 10 Şehir Hastanesi açıldı, 11 hastane de açılmak üzere yapım aşamasında. İlk göze çarpan sorular;
şehir hastaneleri devlet hastanesi mi?
– Neden devlet hastanelerini kapatıyoruz ?
Devlete ait sağlık hizmetini neden şirketlere devrediyoruz?”

“ Yap, işlet, ben öderim. Bir koy üç al”

Dr. Ceyhun İrgil

Şehir Hastaneleri sürecine kadar AKP hükümetlerinin sağlık politikalarını kısaca gözden geçirmek gerekir. Başlangıçta kamu sağlık hizmetlerini rehabilite etmek ile başlayan hükümetler zaman içinde liyakatsiz ve kifayetsiz kadroların elinde yap boza dönen sağlık sistemini içinden çıkılmaz hale getirince, her alanda olduğu gibi salt izlemci koltuğuna çekilip, hizmet üretimi ve yönetimini özel sektöre devretmenin kolaycılığına teslim oldular.

Global sermayenin, neoliberal ekonominin baskıları ile hem inşaat hem yeni rant alanı hem de popülist siyaset için verimli sonuçları olan “sağlık sektörü” enerji, eğitim gibi patronların yeni oyun sahası oldu.

Şehir hastaneleri devlet hastanesi midir?

Bu yapılanma ile değildir. Her ne kadar yönetim erki ve denetimini Sağlık Bakanlığı yapacak deniyorsa da, “parayı veren kuralı koyar”. Yani hastanenin bir sahibi var. Devletin kira ödediği bir patronu olan hastanelerin asıl yöneticileri hiç kuşkusuz şirketin yöneticileri olacak. Kiracısı olduğunuz evde hükmünüz ne kadarsa o kadar… Şirket devlet değildir. Kazancı gözetir. Kar elde edemeyen şirket batar. Yöneticinin işine son verilir. Açmaz burada. Devlet eliyle şirkete verilen hastanenin batmaması, iktidarın siyasi açmaza düşmemesi, popülist siyasetin devamı için “ne olursa olsun”, “ne pahasına olursa olsun” bu hastaneler (şirketler) kazanmak zorunda. Oysa devlet eli ve aklıyla yürütülen sağlık hizmetlerinde kar amacı güdülmez. Sağlık, eğitim, güvenlik, hatta bir parça ulaşım kamusal hizmettir. Sosyal devletin gereği ve görevidir.

Sağlıkta dönüşüm rüyası ile başlayan KHB fiyaskosu ile sonuçlanan kabus süreci bir gecede masal oldu

Sermayenin yeni rant kapısı şehir hastaneleri iktidarın çok öğündüğü sağlık yatırımları. AKP iktidarının ilk yıllarındaki kamusal sağlık hizmetlerinin ortaklaştırılması gibi yıllardır beklenen hizmetler başlangıçta kamusal sağlık hizmetlerine “ulaşılabilirlik” konusunda rahatlama getirirken, sağlık kalitesi, çalışma huzuru, çalışanların özlük hakları gibi konular göz ardı edildi.

Siyaseten çokça ekmeğini yedikleri ve çok övündükleri ”sağlıkta dönüşüm” projesini sessiz sedasız bir gecede KHK ile kaldırdılar. Yıllarca reklamı yapılan, emek harcanan ve sağlık sistemini alt üst eden Kamu Hastaneleri Birliği gibi yapılanmalar bir gecede yok edildi.

Ücretsiz denilen sağlık hizmetlerinde 10’dan çok aşamada ödeme ve katkı payı getirildi. Özel hastaneler teşvik edilirken, kamu hastaneleri salt modern bina (inşaat işleri) olarak görüldü. Sağlık hizmetinin niteliği düştü. Binlerce uzman doktor istifa ederek ya emekli oldu ya da özel sektöre geçti. İlçe hastanelerinde yalnızca küçük ve orta ameliyatlar yapılabilirken, büyük kent hastanelerinde bile büyük ve özellikli ameliyatlar sekteye uğradı. Özel hastane katkı payları %200’e çıkartılırken, devletin mücadele etmesi gereken, mücadele ettiğini iddia ettiği “ek ödemeler” (bıçak parası vb.) legalize edildi. Bizzat devlet eliyle tarifeye bağlandı. Sağlık atamalarındaki liyakat terkedildi. 2005 sonrası artan istifalar ile liyakatli ve deneyimli kadrolar kamu sağlık hizmetlerini terk ettiler.

  • Sağlık Bakanlığı cemaatlerin, siyasetin koşu alanı oldu.

Deneme yanılma yolu ile sağlık sistemi yürüyen ama işlemeyen bir yapıya büründü.

  • Sağlık Ocaklarının kapatılması kırsalda sağlık hizmetlerini felç etti.

Köyünde, beldesinde insanlar bir iğne yaptırmak için ilçe veya kente gelmek zorunda kaldılar. Kentte reçete yazdırma gibi sağlık evrak işlerinin ulaşılabilir ve kolay olması gibi basit bürokratik konular mesele edilip düzenlenen anketlerde sağlıkta memnuniyet algısı çokça işlendi. Oysa 2. ve 3. Basamak tedavilerde sağlığın bürokratları ve siyasiler de dahil olmak üzere, olanağı olan herkes özel sağlık kurumlarını veya üniversite hastanelerini öncelediler. Kasabasında hatta kendi yaşadığı kentin devlet hastanesinde büyük ve özellikli ameliyat olan kaç siyasi, varsıl veya bürokrat vardır?

Köyden sağlık ocağını kaldırıp yurttaşı kente göçüren iktidar, şimdi de kentte devlet hastaneleri kaldırıp kentliyi ya kent dışındaki şirket hastanelerine ya da kentin içindeki özel hastanelere zorunlu bırakıyor. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe…

bursa-sehir-hastanesi

Nüfus 80, acil 110..

Sonuç olarak; Birinci Basamaktaki hizmetlerin aile hekimlerinin, toplum hekimlerinin çabası ve özverileri ile memnuniyet algısı ve bu algının medya, siyaset eliyle köpürtülmesi ile iktidar sağlığın geçmiş dönem günahlarının da yaygarası ile tepe tepe kullandı. Bu kadar reklam, performans uygulamaları ve iktidarın skora dayalı politikaları ile sağlık talebi (zorunsuz talep) arttı. Performans dayatmaları ile istenen skorlar oldu ama gereken tedaviler olunamadı. Gereksiz tetkik, gereksiz muayene, zorunlu olmayan girişim, yazılan ilaç, yatılan gün, doktora başvuru sayıları arttı. Öyle ki doktora başvuru sayısı 8 kat artınca, iktidar ek para isteyerek yolu kesmek istedi. Yurttaşlar ek ödeme yapmamak için acil olsun olmasın acil servislere akın etti. Ve ülke kendi nüfusundan daha çok acile başvuru yapılan ülke rekorunu kırdı( 2015 yılında Türkiye’de acile başvuru sayısı 110 milyon – 324 milyon nüfuslu ABD’de acil servise başvuruların sayısı yıllık 130 milyon. 53 milyonluk İngiltere’de bu rakam yılda 25 milyon. 2015 yılında 78.7 milyon nüfuslu ülkemizde bir yılda 110 milyon acil başvurusu yapıldı)

Sağlık Dönüşüm Projesi olmadı “Şehir hastanesi” deneyelim

Sağlığın vazgeçilmez, kullanışlı, karlı bir alan olduğunu anlayan ve deneme – yanılma yöntemleri ile sorunu anlayan iktidar, sağlığın ciddi bir rant alanı olabileceğini gördü.
“Kamu sağlık hizmeti kötüdür, sağlığın özeli iyidir” ön yargısı ve ön koşulu ile AKP, daha önce İngiltere’de denenen ancak başarılı olamayan Kamu-Özel Ortaklık modeli (KÖO) adı altında Şehir Hastaneleri projesini, aynen 2-3 yılda iflas eden “sağlıkta dönüşüm” gibi topluma büyük bir hizmet ve siyasetin yeni algı aracı olarak sundu.

2003 yılında başlatılan Sağlıkta Dönüşüm Projesi için en güzel saptamalardan biri, Şehir Hastaneleri konusunda çalışan, Sağlıkta Dönüşüm politikalarına karşı mücadelesi ile bilinen akademisyen Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın saptamasıdır;

“Sağlıkta Dönüşüm Programı adıyla yürürlüğe konulan neo-liberal sağlık reformları temel olarak, sağlık hizmetlerinin finansmanının genel sağlık sigortası ile sağlanması, kamusal Birinci Basamağın tasfiye edilerek Sağlık Ocaklarının kapatılması ve bunun yerine Birinci Basamağın özelleştirilmesi yaklaşımına uygun bir aile hekimliği modeline geçilmesi ve kamu hastanelerinin işletme haline dönüştürülerek piyasalaştırılması uygulamalarını içermektedir. Sağlıkta Dönüşüm Programının propagandası yapılırken Sağlık Bakanlığı tarafından dile getirilen “Yaygın, erişimi kolay sağlık hizmet sistemi” iddiası gerçekleştirilememiş; Sağlıkta Dönüşüm Programı uygulamaya konduğu ilk on yılda sağlık hizmetlerinde eşitlik ve sağlık hizmetlerine erişim açısından başarısız bir sınav vermiştir.”

“Yap, işlet, kırışalım” mı? Yoksa “bir koy üç al mı?”

Devasa, cafcaflı binalar, ışıl ışıl görüntüler ile bina, inşaat ve maketlerle toplumda algı yaratmayı başardılar. Çok inşaat az insan, büyük ama niteliği (kalitesi) sorunlu projeler bir bir açıklandı.

Önce “yap – işlet – kırışalım” mantığı ile planlanan Şehir Hastanelerinin ayrıntılar sızdıkça (sızdıkça diyorum çünkü iktidar sözleşmeleri gizliyordu) “bir koy üç al” projeleri olduğu anlaşıldı. Üstelik Hazine garantili… İnşaat ve yollardan yolunu bulan, sağlıktaki ballı kazancı gören şirketler, inşaat krizi riskine karşı, kar için yeni yollar ararken, hastane yolunu buldular. Devletin sağladığı tuhaf ve inanılması zor imtiyazlar, inşaat maliyetine sağlık gibi bir tekeli ele geçirme, garantili kazanç ve güvenceler ile, hastalıktan dertten deva değil, kazanç çıkacağını anlayan şirketler bu sisteme “hasta” oldular.

İnşaat dışında deneyimi olmayan bu şirketler zaten bildikleri inşaatı yapıp devlete devretmektense, garantili devlet desteğiyle, yandaş ve taşeron firmalar aracılığı ile bu hastaneleri işletmeyi değil “yap, işlet, kırışalım” modeli ile kazancı kırışmayı, salt inşaat maliyeti ve cefası ile en az çeyrek yüzyıl hazinenin ve işletmenin akıtacağı paranın sefasını sürmeyi planlıyorlar.

Macera ve yağma 2013 yılında çıkarılan yasa ile başladı (AS: 6428 sayılı yasa!). Bu yasa ile yaşama geçen Şehir Hastaneleri ile artık sağlık hizmeti veren devlet yerine, emlakçı ve pazarlamacı devlet modeline geçildi. Devlet temel ve vazgeçilmez görevi olan eğitim, sağlık, güvenlik gibi alanları özel sektöre devrettiği ölçüde devlet olmaktan çıkar.

Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) anamalcı Milton Friedman’ın fikridir. KÖO kitleler uyanmadan, üstelik şaşalı hizmet alırken sermayenin çarkını döndürmesi için bulduğu devlet kaynaklarının sermayeye pazarlanmasının incelikli bir yoludur. Neo-liberal yamyamlar için artık

– devletler şirket,
– siyasi erk CEO,
– bürokrasi ve çalışanlar taşeron,
– halk müşteridir.

Küresel sermaye ve pazarlamacıları 1970 – 80 sonrası yoğun bir biçimde kamu kaynaklarına yöneldiler. Ulusal boyuttaki sermaye için büyük lokmalara yönelen Neo-liberal şirketler;

– ulusal şirketlere kazancın kırıntılarını,
– projelerini onaylayan ve ödemelerini yapan erklere de böbürlenmeyi,
– siyasette kullanılacak algıyı,
– siyasetin finansmanını paylaştırdılar.

Pastanın kek tabağını getirip, neredeyse pastanın tümünü alacak (üstelik Hazine güvenceli) şirketler için Şehir Hastaneleri bulunmaz fırsattır.

bursa-sehir-hastanesi

Kamu – Özel Ortaklığı lafın gelişi

Aslında ortaklık yok!

  • İşleten kazanan şirkete karşın her koşulda ödeme yapan devlet var.

Hastane yeri, personeli devletten, üstelik hasta “garantili”, bir de üstüne kira vermeyecekler, kira alacaklar, hastane içindeki tüm işletmeler, tetkikler, laboratuvarlar aklınıza gelen gelmeyen para kazandırabilecek her türlü iş, hizmet ve işletme hastaneyi yapan şirketin olacak. 25 yıl garanti, 49 yıla kadar senin… 1 maliyet 3 kazanç… Güzel iş. Risk yok. Yalnızca inşaatı yap, gerisini devlete bırak. Ödemeni al, keyfine bak. Sistem aksarsa, zarar ederse sorun yok alınan yurt dışı krediler devlet garantisi altında (AS: Kur garantili olarak üstelik!). İşler yolunda giderse de gitmezse de faturayı kim ödeyecek? Elbette halk… Hatta çocuklarımızı da aşarak torunlarımıza dek yansıyacak bir borç olduğu ortada. Kalkınma Bakanlığı’nın Ocak 2016’da yayınladığı verilere göre; 17 hastane için şirketler 9 milyar 869 milyon $ (yaklaşık 10 milyar USD) harcayacaktı. Buna karşın devlet şirketlere (2015 rakamlarıyla) 27 milyar $ ödeyecek (yazı ile yirmi yedi milyar $ – S-400’ler için 2.5 milyar $ ödediğimizi, 50 milyon $ bulunamadığı için Tank Palet Fabrikasının, Şeker Fabrikaları gibi yüzlerce fabrikanın satıldığını anımsayalım).
Örneğin; Isparta Şehir Hastanesi’nin yatırım bedeli dikkate alınırsa, 25 yıllık kira ödemesi ile 50 adet Devlet Hastanesi yapılabilirdi.

Bir başka örnek ise; Erzurum Devlet Hastanesi devlet eliyle tam donanımlı olarak 193 milyon Türk lirasına (TL) yapıldı. Oysa Adana’da aynı çaptaki hastane için şirketler 430 milyon Euro ( dikkat TL değil) fiyat çıkardılar. Buna şaşırmak gerek, şirketler bu hastane işine neden balıklama atlıyor ki? Elbette kazançlı olduğu için. Sermayenin amacı kar etmektir. Gereğini yapıyorlar.

  • Burada sorunlu olan, temel görevi sağlık hizmeti sunmak olan devletin iktidar eliyle devlet hazinesinden bu işleri şirketler aracılığıyla özel sektöre devretmesidir. Hem de yüksek maliyet ve halka çok pahalıya mal olacak bir yöntemle adeta sağlık hizmetini peş keş çekmesidir.

Kamu-Özel Ortaklığı (KÖO) projesiyle kurulmaya başlanılan Şehir Hastaneleri’nin çoğunda yatak sayısı 1500-2000 arasında. Oysa tüm dünyanın kabul ettiği ölçütlere göre, ideal olan hastane yatak sayısı 200 – 600 arasında olmalıdır. Büyüklük övünme ve algı için yararlı olabilir ancak işletme, maliyet ve kolaylık açısından ciddi bir sorun. Düşünün 200 m2 bir ev size yetebilecek ve kolayca maliyetlerini karşılayabilecekken, sizi 2000 m2 bir evde yaşamaya zorlasalar neler olurdu? Daha çok elektrik, daha çok su, daha çok ısınma ve soğutma, daha çok temizlik, daha çok işletme gideri, daha çok, daha çok maliyet… ve 200 m2 evden alamayacağınız verim, konfor ve rahatlık…

Bakanlık verilerine göre, Şehir Hastaneleri’nde bir yatağın maliyeti 243 bin $. Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı’nın 2016 raporunda 150 yataklı bir özel hastane için bir yatağın maliyeti ise yalnızca bunun 1/4’ü kadardır.

Köprüde “geçiş” hastanede “yatış” garantisi!

Şehir Hastaneleri’nde aynen köprülerdeki “geçiş garantisi” gibi “hasta yatış garantisi” de verilmektedir. Sızan bilgilere göre, hacme dayalı hizmetler için verilen %70 “doluluk” garantisi, iki sorun içeriyor. Hastane dolmazsa devletin ödeyeceği ekstra ücretler ve “ihtiyaç dışı, gereksiz hasta yatışı” gibi etik dışı sorunlara yol açacaktır.

  • Arsa ver,
  • personel ver,
  • imtiyaz ver,
  • hasta ver,
  • garanti ver,
  • işletme hakkı ver,
  • rant sağla ve
  • bir de üstüne kira öde!

modelli Şehir Hastanelerinde bir başka sorun ise hastanelerin kent dışına yapılmasından çok kentteki halkın bildiği, tarihi, işlerliği olan devlet hastanelerinin “zorla” kapatılarak, halkın bu hastanelere zorlanmasıdır. Birçoğunda ulaşım sorunu olan hastanelerin ulaşım sorunları belki zamanla çözülebilir. Ancak onca yıldır zorla kapatılan hastanelerin çevresinde oluşan yaşam (esnaf, işletmeler, taksi durakları, eczaneler vb.) ne olacak? Maalesef büyük sermaye tekeli için kent içindeki yaşam ve binlerce insan feda ediliyor.

Taşeronlaşan sağlık çalışanları

Devlet Hastaneleri ve uzmanlaşmış kimi hastanelerin kapatılması ile Şehir Hastanelerinde çalışmaya zorlanan personelin (doktor, hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknisyenleri vd.) durumu çok daha ciddi bir sıkıntı. Hem de hiç konuşulmayan sorun. İstekleri veya isteksizlikleri göz önüne alınmayan binlerce sağlık emekçisi bir kalemde özel şirketlerin kucağına bırakılıyor. Bundan sonraki aşama sağlık emekçilerinin iş güvencesinden yoksun, sözleşmeli, ucuz iş gücü haline getirilmesidir. Zaten genç sağlık çalışanlarını sözleşmeli çalıştırmaya başladılar.

  • Mutsuz ve huzursuz sağlık çalışanları ile mutlu ve huzurlu sağlık hizmeti veremezsiniz.

Sağlık çalışanları mutlu olmadıkça, hastaların ve yakınlarının mutlu olması beklenemez. Bu kaygı ve gerilimli çalışma ortamı hizmetleri aksatır, sorun yaratır. Nitekim sağlıkta şiddete giden yolun köşe taşları bu huzursuzluklar ve mutsuz, güvencesiz çalışma ortamıdır.

Sağlık çalışanları idarenin ve hükümetin baskılarından, takdirsiz, tedbirsiz, tedariksiz, plansız, öngörüsüz, hoşgörüsüz, devamlı tehdit ve performans baskısı ile yaşamaktan/çalışmaktan yorgun düştü. Sağlık çalışanlarına yalnızca “taşeron” gözü ile bakan, bu yöntemle kadrolu kadrosuz herkesi, hatta sağlık idaresi ve bürokrasiyi bile taşerona dönüştüren bu işletme modelini bugün en çok savunan, reklamını ve kalfalığını yapanların, bir süre sonra nasıl çırak çıkacağını göreceğiz. Kısa vadede bu sistemin kurbanı olan veya zararını gören birçok insanın, çalışanın ve bürokratın haberini duyacağız.

  • Orta ve uzun vadede en çok bağıranlar, canı yananlar bugün en çok alkışlayanlar olacak.

“Yap, işlet, ben halka ödetirim”

“Senin beton makinan, işçilerin, çimento fabrikaların boşta kalmasın, gel hastane yap, ben sana para ödeyeyim” Beton ve amele ekonomisi için, süslü algı çağı uğruna, bir hak olan sağlık hizmetinin lüks tatil gibi sunulduğu, sağlık hizmetinin niteliğinden çok, lüks otelcilik hizmetlerinin ön plana çıkarıldığı Şehir Hastaneleri maalesef artık bir realite ve ortada yapısı bitmiş, hatta işletmeye başlamış durumdalar. İktidar daha hastanelerin yarısı bitmemişken bazı yanlışlarını fark etti ve Meclise getirdiği bir torba yasada şimdi revizyon yapmaya çalışıyor. Aynen “Sağlık Dönüşüm Projesi” ve Kamu Hastaneleri Birliği gibi daha on yılını doldurmadan bakalım başka ne dönüşler olacak? Elbette sermaye yaptığı yatırımın karşılığını almak isteyecek, kazanç için veya en azından eldekini tutmak için iktidarları, çalışanları zorlayacaklar. Şehir Hastaneleri gerilimli bir iklimde başladı. Başındaki kara bulutlar ve fırtınalar biter mi? Muhtemelen sistem kezlerce revize edilecek. Şirketlerin güvencesi “hazine garantisi” ve uluslararası “tahkim”… Gelecek süreçte şirketler, devlet, iktidar, çalışanları ve bürokrasi ile sürekli bir gerilim, tartışma içinde olacak gibi görünüyor.

Planlanan Şehir Hastanesi yükümlülükleri yarım yüzyıla uzanacak, en azından garanti 25 yıl kira ödenecek, kamucu sağlık hizmetlerinin özele devredildiği, faturasını halkın ödediği ve bugün yaşayanların torunlarının bile borçlu olduğu, Devlet Hazinesine hep yük olacak, sağlık hizmetlerini gelecekte pek çok tartışmalı konu durumuna getirecek bir yapılanmadır. Zaman gösterecek. Ancak haklıysak devlete de halka da çok pahalıya, çok cana mal olacak. Dilerim bizler yanılırız.
====================================
Dostlar,

Yazı epey uzun ve kapsamlı ancak gene de bizim zorunlu söyleyeceklerimiz var..

Dr. Ceyhun İRGİL önceki 26. dönem CHP Bursa milletvekili idi. Çok verimli bir dönem geçirdi TBMM Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunda. Başarılı bir Genel Cerrah olarak iyi sınav verdi. Meslek örgütü TTB ile sürekli iletişim içinde oldu. Sanırız, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyelerinden eşi Prof. Dr. Emel İrgil’in de epey katkısı olmuştur..  Milletvekilliği döneminde Dr. Ceyhun İrgil, zamanın Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ’ın Bakanlığının bütçe önerisini sunarken verdiği Bebek Ölüm Hızı rakamına itiraz etmişti. Bakan Akdağ, binde 7,3’e indirdikleri (!?) bebek ölüm hızı ile övünüyor ve dünyanın bunu nasıl başardığımızı (!?) kendisine hayranlık ve şaşkınlıkla sorduklarını… aktarıyordu.

DB – IMF – ABD – AB dayatması olan kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşümde (Health Transformation!) Türkiye, Akdağ’ın Bakanlığı ile öylesine başarılı (!?) olmuştu ki, dünyanın her yerinden Bakan Akdağ konferansa çağrılıyordu bu başarı öyküsü için ve yetişemiyordu!?

Dr. Ceyhın İrgil söz alarak, Bursa’da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nca yürütülen bir bilimsel çalışmadan veri sundu. Bu çalışmada Bursa’daki mezarlıklar dolaşılmış, bebek mezarları ve mezarlık kayıtları incelenmiş ve bu kentte bebek ölüm hızı, Bakan Akdağ’ın Türkiye için verdiği binde 7,3’ün 4 katı dolayında, binde 28’in üzerinde hesaplanmıştı. Türkiye’nin batısında, ülkenin 4. büyük kenti ve gelişmiş, varlıklı bir kent olan 3 milyonluk Bursa’da bebek ölüm hızı gerçekte en az binde 28 iken, Türkiye genelinde nasıl binde 7,3 olabilirdi ki!? Nitekim izleyen yıllarda bu rakam TÜİK ve Sağlık Bakanlığınca 9-10’un üzerinde yayınlanmaya başlandı. Doğallıkla, Bakan Akdağ’ın verebileceği iler tutar bir yanıt yoktu..
******
Bu gün web sitemize 4-5 belge koyduk ŞEHİR HASTANELERİ TALANI hakkında. Bu söylem bize ait. Türkiye’de ilk olarak;

“Şehir hastaneleri talandır!”

diyen biz olduk. Yineliyor ve AKP iktidarını yıllardır yapageldiğimiz biçimde bir kez daha uyarıyoruz. Hekimlik mesleğinde 43. yılına girmiş, tıbbın Halk Sağlığı dalında yani sağlık hizmetlerinin planlanması, yönetimi, ekonomisi, politikası alanlarında uzmanlaşmış, ek olarak Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans yapmış, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden de mezun olmuş çok kıdemli bir akademisyen, çeyrek yüzyıllık bir Tıp Profesörü olarak…  eğer bunlar azıcık LİYAKAT anlamına geliyorsa AKP = RTE için, bizleri de dinlemelidirler.

Daha fazla gecikmeden… Kimi çevrelere söz vermedi iseler, açıkları – tutsaklıkları yoksa!

Erdoğan, “Şehir hastaneleri benim hülyam – rüyam..” buyuruyor!??

En iyimser senaryo ile bir kez daha kandırılıyor! Ancak artık bu gerekçeye kimsenin kanası yok. Erdoğan, Şehir Hastaneleri için ivedilikle bir SAĞLIK KURULTAYI toplamalı ve nesnel olarak sonuçlarını değerlendirmeli ve bu hazin kandırılışına (?!) hızla son vermelidir.

2. senaryo; Erdoğan’ın, bunca uyarıya karşın bildiğini okuması durumunda; gerçekte kandırılmadığını ama bu ağır stratejik suça “ortak” olduğu düşünülecektir doğallıkla.

Tarih tanığımız olacak ve herkes yapıp ettiğinin bedelini kuşku yok, ödeyecektir! Ama ne acı ve ne yazık ki olan caaaanım Türkiye’mize ve necip milletimize olacaktır bu arada ve geciktikçe.

Sevgi, saygı ve DERİN KAYGI ile. 26 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com