Türk Tabipleri Birliği : Yeni Hükümet’in dikkatine!

Yeni Hükümet’in dikkatine:
Yalan değil, çözüm istiyoruz!

tabip

AKP’nin 13 yıllık yalanlarla dolu iktidarı 7 Haziran 2015 seçimiyle sona erdi.
Tıp Dünyası olarak, siyasal partilerin koalisyon arayışları sürerken, hekimler ve sağlık çalışanlarının yeni hükümetten ve yeni Sağlık Bakanı’ndan beklentilerini ve istemlerini anımsatmak istedik.
  • Çalışma koşullarının acilen düzeltilmesi
  • Emekliliğe yansıyacak temel ücretlerin iyileştirilmesi
  • Fiili hizmet zamlarının ödenmesi
  • Tıp eğitiminde niceliği değil, niteliği önceleyen politikaların uygulanması
  • Bütün yurttaşların eşit, ücretsiz, nitelikli sağlık hizmetine ulaşabilmesi

Tıp Dünyası – ANKARA

AKP’nin 13 yıllık yalanlarla dolu tek başına iktidarı 7 Haziran 2015 seçimiyle sona erdi. Sağlık, bu yalanların en fütursuzca sergilendiği alanların başında geldi. Sağlıkta “reform” yaptık denildi, “çağ atladık” denildi, “bütün vatandaşlar memnun, istediği hastaneyi, istediği hekimi seçebiliyor” denildi. Oysa halkın ve sağlık çalışanlarının gerçekleri böyle değildi.

Sağlık bir tüketim malzemesine, üzerinden kâr edilen bir metaya dönüştürüldü. Kamuda uygulanan “performans” sistemi, özel sektörde ise ciro ve kar baskısı sağlık hizmetlerini şekillendirdi. Muayene, ameliyat sayıları, ilaç tüketimi, tetkik sayıları son 10 yılda üçer kat arttı. Muayene sayılarındaki artış özel sektörde 13 katı buldu.

Tıp ve sağlık eğitimi sayısız nedenle zarar gördü. Türkiye ciddi biçimde niteliksiz tıp
ve sağlık eğitimi sorunuyla karşı karşıya bırakıldı. Sağlık çalışanlarının çalışma koşulları ağırlaştı, hak gaspları yaşandı. Sağlıkta şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Sağlık çalışanları ücret yetersizliği ve adaletsizliği, çalışma barışının bozulması, ağır çalışma koşulları,
mesleksel tatminsizlik, meslekte yükselmelerde kayırmacılık, liyakatın dikkate alınmaması
ve şiddet nedeniyle ciddi sıkıntılar içine düştüler.

En temel insan hakkı olan ve herkesin ayrımsız olarak en nitelikli biçimde ulaşabilmesi gereken sağlık hizmetlerinde durum, başlangıçtaki göz boyama uygulamalarından sonra giderek olumsuzlaştı. Vatandaşlar giderek ceplerinden daha çok katkı/katılım payı ödemeye buna karşılık sağlık hizmetine daha az ulaşabilmeye başladılar. Aşılama oranları düştü,
bebek ölüm hızı yükseldi. Vatandaşların sağlıktan memnuniyeti giderek azaldı.

Gerçekleri görün!

7 Haziran seçimleri sonrası yeni hükümet arayışları sürüyor. Hekimler ve sağlık çalışanları yeni hükümeti ve yeni Sağlık Bakanı’nı, belki de AKP’nin oy yitirmesinin nedenlerinden biri olan sağlıktaki olumsuz tabloyu görmeye, doğru okumaya ve hekimlerin/sağlık çalışanlarının istemlerini dikkate almaya çağırıyor ve acil itemlerini bir kez daha hatırlatıyor:

–  Çalışırken de emeklilikte de insanca yaşayabilecek güvenceli bir gelir talep ediyoruz. Hazırladığımız yasa teklifi doğrultusunda acilen emekliliğe yansıyan ücretimizin ve
mevcut emekli hekim maaşlarının iki katına çıkmasını istiyoruz.

–  İnsanüstü bir çabayla, insanlık dışı, şiddet gördüğümüz koşullarda çalışıyoruz.
36 saat kesintisiz, ihtiyaç molası bile veremeden, performans/ciro baskısı altında,
sağlıksız koşullarda, şiddet baskısı altında, taşeron sistemiyle çalışıyoruz.
Çalışma koşullarımızın acilen düzeltilmesini talep ediyor;
yetkilileri taşeron sistemine “çağdaş köleliğe” son vermeye çağırıyoruz.

–  Yıllarca haftada 40 saatlik yasal sürenin çok üzerinde ve ağır koşullarda çalıştığımız halde bugüne dek bir türlü verilemeyen fiili hizmet zammını talep ediyoruz.

–  Başta tıp eğitimi olmak üzere sağlık alanındaki mesleki eğitimin niteliğinin giderek bozulduğunu, bunun halkımızın geleceğini tehdit ettiğini görüyoruz. Tıp ve sağlık eğitiminde meslek örgütleriyle, ilgili derneklerle işbirliği yapılmasını, sayıyı değil niteliği önceleyen
bir politikayı talep ediyoruz.

– Katkı, katılım paylarıyla, istisnai hizmet tanımıyla, fark ücretleriyle,
5 dakikalık randevu süreleriyle halkımızın sağlık hizmetine erişimi kısıtlanmaktadır.

Nitelikli sağlık hizmetine bütün yurttaşlarımızın ücretsiz ulaşabilmesini talep ediyoruz.

===================================

Dostlar,

“Bayram günü” nde bile şehitlerimiz var ne acı ki!…
İki şehidimizin acısı tüm “buruk Bayram” coşkusunu baskıladı.

Karayolları değil artık KANYOLLARI demeli…

Niğde’de bu gün 13 ölü var trafik cinayetinde..
İlk 7 günde 90 “kurban” (ölü!) ve 420 yaralı var KANYOLLARINDA..
Hac’da ise 753 ölü!
4 milyon Suriyeli yurdundan oldu, 300 bini öldürüldü..
Dünyanın birçok yerinde sıcak bölgesel çatışmalar var çoğunu emperyalizmin kurguladığı!
Ne oldu Türkiye^ye ve Dünyaya??

Tüm bu ağır, önemli bir bölümü güdümlü gündem boğuntusunda,
belki gerçekte daha da önemli sorunlarını hiç konuşamıyor..

Bunların başında SAĞLIK SORUNLARIMIZ geliyor..

Sağlıklı olmayan bir toplumun ne anlamı var ki?
Sağlıklı olmayan bir toplum hangi sorununa çözüm üretebilir ki??

Bu yüzden zaman zaman bu sitede sağlık sorunlarımızı öne çekiyoruz..

Sağlık, eğitim, ekonomik demokrasi… temel sorunlarımız ve iç – dış güvenlikten artakalan zamanlarda değil her zaman konuşabilmeliyiz, konuşmalıyız..

Sevgi ve saygı ile.
25.09.2015, Manavgat

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Sermayenin yeni köleleri: Sığınmacı çocuk işçiler!

Sermayenin yeni köleleri:
Sığınmacı çocuk işçiler!

Türkiye’de yasak olmasına karşın çalıştırılarak sermayeye ucuz işgücü oluşturan çocuk işçilere Suriye’den kaçarak Türkiye’ye sığınan binlerce yeni çocuk işçi eklendi. BMMYK’nin (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) 2014-2015 yılı istatistiklerine göre, Suriye’den 3 milyon 956 bin 198 kişi kaçtı ve bunlardan 2 milyona yakını Türkiye’ye sığındı. İstatistikler bu rakamın yarısının çocuk olduğunu ortaya koyuyor. % 14,2’si 12-17 yaş arasında olan bu çocukların büyük bölümü çalışarak ailelerine destek olmaya çalışıyor. Çoğu yasadışı yollardan Türkiye’ye giren bu çocukların kayıt dışı olmaları nedeniyle rahatlıkla sömürü aracı olduğu bildiriliyor.
 

İnsan haklarına aykırı!

Bu durum işsiz sayısının 5 milyonun üzerinde olduğu Türkiye’de daha kötü koşullarda ve daha düşük ücrete çalışmaya hazır bir işsiz kitlesi oluşturuyor. Suriye’den Türkiye’ye gelen çocukların büyük bölümü tekstil işçiliği, hizmet sektörü, mevsimlik tarım işçiliği, çobanlık, inşaat işçiliği gibi çeşitli işlerde çalışıyor. Bunun yanı sıra zorla evlendirilenler, evlilik için satılanlar, fuhşa zorlananlar ve dilencilik yapanların sayısının oldukça fazla olduğu belirtiliyor. Çocukların çoğu günde 11 saatten fazla ve haftada 6 gün sigortasız ve
iş güvencesiz çalıştırılıyor. Türkiye’de kaçak olarak bulunan çocukların ‘’Polise ihbar’’ korkusu sömürüyü daha da ağırlaştırıyor.
 

Ücretleri de düşürüyor

Türkiye’ye güney sınırından girerek gelen bu ucuz işgücünün Türkiye’deki işçiler
üzerinde baskı yaratarak iş gücü pazarındaki ücretlerin azalmasına da neden oluyor. 
Piyasada Suriyelilerden oluşan iş gücünün farkındaki işverenler sosyal haklar,
sigorta, tazminat, gibi yükümlüklerini yerine getirmemeye başladı

Çağlar Ballıktaş/BirGün, (http://www.guvenlicalisma.org/index.php?option=com_ content&view=article&id= 15622:sermayenin-yeni-koleleri-siginmaci-cocuk-isciler&catid=154:gocmen-isciler&Itemid=244)

================================

Dostlar,

Ne demeli??

Ülkemizde zaten İş Sağlığı ve Güvenliği Mevzuatı delik deşik, uygulanması çok zor bir durumdaydı. Sermaye hep boşlukları arıyor ve buluyor, Çalışma Bakanlığı da görmezden geliyordu. En son acı örneği 13 Mayıs 2014 Soma işçi kırımı idi; 301 “kurban” aldı! Yargılama hala sürüüüp / sürünüp gidiyor…

13 yıllık AKP döneminde 16 bin dolayında emekçiyi işçi cinayetlerine “kurban ” verdik.

Şimdi yeni “meşruiyetler” (!?) doğdu..

“Suriyeli garibanlara durumları elverdikçe iş vermeyelim de ne yapalım, hırsız mı olsunlar??” sorusu işe yaramaktadır. Sakıncaları yukarıda özetlenmiştir. Verili (de facto) durumu kurallı hale getirecek geçici mevzuat düzenlemelerinin ivedilikle yapılması zorunludur.

Suriye trajedisinin 1. derecede sorumlusu Batı emperyalizmi (ABD-AB-Siyonizm), yarattığı kanlı tablonun çok ağır maddi – manevi yükünü de Türkiye’nin üstüne yıkmıştır. Türkiye’de iktidarı maşa olarak kullanmış, “Şam’da Emevi camisinde namaz kılma hayalleri ile akılları devşirilenler, 2 milyonu aşkın Suriyelinin Türkiye’ye yığılması ile yüz yüze kalmışlardır. Ancak “Onlara ensar olduk..” diye yüz kızartıcı yalanlar ve ikiyüzlülük sergilemişlerdir.

Yapılması gereken, geç de olsa, ABD ne derse onu yapan Bay RTE‘nin sonunda saadede geldiği gibi “Geçiş döneminde de olsa Esed’le gidilebilir..”  buyurduğu üzere, Suriye’den çekilmek ve hızla barışın kurulmasıdır. Suriye Suriyelilere bırakılmalıdır çünkü onlarındır.
4 milyona yakın Suriyeli hızlı bir planla ülkelerine döndürülmeli ve insanlık utancı durumuna gelen “mülteci dramı” sonlandırılmalıdır.
BM’nn en acil görevi budur.

Suriye’yi bölmek için çıkarılan iç savaşta ölen masum 300 bin Suriyelinin ve büyük acılar çeken – çekmekte olan milyonlarca Suriyelinin günahı “uygar” (!?) Batı emperyalizminin kanlı hesabına yazılmıştır. Bu alçakça senaryoda taşeronluk yapan Türkiye, Katar, S. Arabistan .. gibi ülkelerin söz konusu politikaları utanç verici, yüz kızartıcıdır.

Yüce Tanrı, bu gibilerin “kestiği kurbanlara” (!) -haşa- aldanarak onları asla bağışlayacak her halde değildir.

Sevgi ve saygı ile.
25.09.2015, Manavgat
 

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

“TERÖRE HAYIR; KARDEŞLİĞE EVET” YÜRÜYÜŞÜ


“TERÖRE HAYIR; KARDEŞLİĞE EVET” YÜRÜYÜŞÜ

portresi

 

 

Zeki Sarıhan

 

 

17 Eylül günü Ankara’da Sıhhiye’den Ulus’a kadar yapılan “Terör’e Lanet, Kardeşliğe Evet” yürüyüşü, bir Erdoğan organizasyonu olarak görülüyor. Bunun üç kanıtından

– birincisi yürüyüşü düzenleyen meslek birliklerinin çoğunun hükümet yanlısı olması,
– ikincisi şiddetin durdurulması için hükümete bir çağrı yapılmayışı,
– üçüncüsü ise Erdoğan’ın 3 gün sonra İstanbul’da Meclis Başkanı ve Başbakan’la birlikte katılacağı aynı temalı büyük bir miting yapacak olmasıdır.

Mitinge siyasal partilerin çağrılmayışı, bunun bütün milleti, ayrım gözetmeden temsil ettiği izlenimini vermek içindir. Katılımcıların kendilerini temsil eden pankartları taşımalarının ve slogan atmalarının yasaklanması da aynı görüntüyü güçlendirmek içindir.

Önce Osmanlı Ocakları, yurdun çeşitli yerlerinde Kürtleri dövmekle, terörü destekliyor diye gazete basma ve gazetecileri tehdit etmekle işe başladılar. Fakat bu eylemler, zaten gergin olan Kürtlerle devlet arasındaki düşmanlığı daha da derinleştiren ve ülkeyi yönetilemez hale getiren bir sonuç doğurabilirdi. Tüccarlarımızın, sanayicilerimizin, esnafımızın ise bundan bir çıkarı olamazdı. Hükümet çevreleri de Osmanlı Ocaklarının bu hareketini zapturapt altına aldılar ve protestoları daha büyük kitlelerin makul göreceği bir şekle sormak istediler.

Türkiye siyasi bir kriz içindedir ve bu tip krizlerden Başbakan’ın birkaç gün önce oylarının biraz arttığını söyleyen demecinde de görüldüğü gibi hükümet partisi yararlanır. Kendisini güvende görmeyen kitleleri koruyabilecek tek güç kendisinin olduğu izlenimini verir.

Türkiye halkının Türküyle, Kürdüyle şiddetin bir an önce durmasını istediği, şiddet ortamından derhal barış ortamına geçilmesini istediği bir gerçektir ve birçok aklı eren kişi de bunu dile getiriyor. Aydınlar, bağrı yanık anneler, bazı meslek odaları ve kitle örgütleri, siyasi partiler şiddetin sona ermesi için asıl görevin devlete düştüğünü, hükümetin şiddeti azdıran tutumdan vazgeçmesini istiyorlar. Fakat hükümet, 1 Kasım seçimlerinde milliyetçi oyların hiç değilse bir kısmını kazanmak için bu önerilere yaklaşmıyor, hatta bu insanları ve çevreleri
terör destekçileri olarak ilan ediyor.

17 Eylül yürüyüşünü düzenleyenler, hükümeti bu konuda göreve çağıran bir söylem geliştirememişlerdir. Niyetleri ne olursa olsun, yürüyüşe katılan ve yurtseverliklerinden kuşku duyulamayacak kitleler, sonunda hükümet politikalarının bir eklentisi haline gelmiştir. Pazar günü yalnız AKP’lilerin katılması beklenen İstanbul mitingiyle 17 Eylül mitinginin, özünde aynı olacağı görülecektir. Şu farklı ki, Erdoğan yalnız kendi seçmen kitlesine hitap edeceği için alışılageldiği üzere üslubunda daha sert olabilecektir.

Bu zamana kadar benzer temalı yürüyüşler Anıtkabir’de sonuçlanırdı. Bu kez yürüyüş 23 Nisan 1920’de açılan İlk  Meclis binasına yönlendirildi. Bunun anlamı mitingi düzenleyen kesimlerden bir kısmının Anıtkabir yolunda ayaklarının geri geri gitmesi bir de “Kurtuluş Savaşını Türk Kürt birlikte verdik. Bu bizim kardeşliğimizin tescilidir” anlayışını hatırlatmaktır. O ilk Meclis, gerçekten de kardeşliği güçlendiren politikalar geliştirmişti. Pek çok kez tekrar edilen bu söylem artık derde deva olamıyor.

Şimdi, Ortadoğu’daki yangına karşı Türklerle Kürtlerin gönüllü birlik içinde karşı koyacağı politikaları geliştirmenin zamanıdır.

YARANIN SARILDIĞI BAYRAK…

Bir de bayrak tartışması yaşandı. Bu bayrak çok uzun yıllar resmi dairelerde başka bir rakibi olmadan dalgalandı ve devleti temsil etti. Ancak, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra onun İslami bir söylemi benimsemesiyle, Atatürkçüler ve milliyetçiler tarafından hükümete karşı sallandı. Sonunda AKP, bu bayrağı ihmal etmenin kendisine hayır getirmeyeceğini anlayınca mitinglerini bayrak denizi haline getirdi. Devletin ve milletin böyle ortak bir simgesinin el değiştirmesi, din ve milliyetçilik gibi başka bazı simgelerin de başına gelmemiş değildir.

HDP’yi bir Türkiye partisi haline getirmeye çalışan Selahattin Demirtaş’ın bu mitingin bir bayrak mitingi halinde geçecek olmasından ürktüğü anlaşılıyor. Her ne kadar bu bayrağın kendileri de içinde olmak üzere herkesin bayrağı olduğunu söylese de onun Kürt siyasi hareketine karşı kullanılacağını anlamıştır. Geçtiğimiz haftalarda sorumsuz bazı grupların HDP bürolarını basarak buraya zorla Türk bayrağı asmaları, hele bir Kürt çocuğunu döverek vücuduna -yaralarını sarmak için değil- boğazına hançeri dayayıp kelime-i şahadet getirilmesi istenen biri gibi bayrak sarılması, Kürtlerin bu bayrağa psikolojik olarak niçin uzak durduklarını anlatıyor.

Türkiye bayrağının bütün Türkiye cumhuriyeti yurttaşlarının bayrağı olduğunu kabul ederek bunu içeride yurttaşların birbirlerine karşı değil, gerektiği zaman düşmanlara karşı kullanılması gerekir. Din gibi, Atatürk gibi Bayrağın ve İstiklal Marşı’nın ifade ettiği sembollerin de politik nedenlerle yıpratılmamasına özen gösterilse iyi olur.

miting

 

 

 

 

 

 

 

======================

Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan, kendi penceresinden 17 Eylül Yürüyüşünü değerlendiriyor..
Doğrusu biz de bu yürüyüşe katılmadık.
AKP’nin ayak oyunlarına gelmeyi ve ekmeine yağ sürmeyi hiç ama hiç istemiyoruz..

Hem bu karmaşayı yaratacaksınız hem de topluma, “tersine” ileti vermek üzere bu tür kitlesel eylemler düzenleyeceksiniz. Ehh, toplum mühendisliği bakımından fena manevra sayılmaz..

Halkımız AKP’nin girişimlerini çok iyi değerlendirmelidir.
1 Kasım seçimleri gerçekten son derece kritiktir.

Sevgi ve saygı ile.
17 Eylül 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

profsaltik@gmail.com

 

KİTAP : Tarımda suçlu kim; Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

KİTAP     : Tarımda suçlu kim:
Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

Tarım alanları hızla azalıyor. Türkiye tarımsal ürünlerde net ithalatçı durumunda. Dünyada
tarım ürünleri fiyatları düşerken Türkiye’de artıyor. Ülke politikacıları ise hep suçu, sel, kuraklık, don gibi doğal afetlerde buluyor. Oysa insanların gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik tarım gibi stratejik sektöre çok daha ciddi yaklaşmak gerekir.  
 
Hatta, sahip olduğu doğal kaynaklar (toprak, su), coğrafi konumu, iklim koşulları gibi özelliklerinden dolayı tarım potansiyeli oldukça yüksek bir ülkede gelinen bu nokta,
tarım politikalarının bütünlüklü bir şekilde eleştirilmesi şarttır. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi ve Notabene Yayınları’nın ortaklaşa yayımladığı

Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği (1923-2013)

başlıklı kitap böylesi bir ihtiyacı karşılamaya dönük ihtiyacın bir ürünü!
Kitap, Osmanlı’nın son döneminden başlayarak bugüne dek gelen tarımsal dönüşüme
ışık tutuyor.
 
SERMAYE BİRİKİMİ ve TARIM
 
Tarımın tarihsel gelişimi, ekonominin bütününün nasıl bir seyir izlediği ile doğrudan ilişkili. “Türkiye’nin 90 yıllık sermaye birikim tarihi hangi evrelerden oluşuyor, nasıl dönemlendirilebilir, bu dönemlendirmelere etki eden faktörler nelerdir?” gibi sorular önemlidir.
Tarımın her alt döneme göre şekillendiği bir gerçektir; iç talebe dönük birikim dönemlerinde farklı bir tarım, dış dünya ile bütünleşmeye geçilen dönemlerde farklı bir tarım. Kitapta bu analizlerin yapılmasını kolaylaştıracak makro çerçeve “90 Yıllık Sermaye Birikimi Sürecinin Kilometre Taşları, 1923-2013” başlıklı yazıda Mustafa Sönmez tarafından çiziliyor.
 
TARIMDA IMF GÖZETİMİ
 
Türkiye’de tarımın neoliberal politikalar doğrultusunda dönüştürülmesi IMF-Dünya Bankası programları doğrultusunda 2000’li yıllarda gerçekleştirildiği söylenebilir.
 
Prof. Dr. Oğuz Oyan’ın bu dönemde “farklı iktidarlara karşın tek politika seçeneği”nin
geçerli olduğunu vurguladığı
“Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar”
başlıklı yazısında; bu politikalar sonucunda tarımda desteklemenin nitel ve nicel olarak gerilediği, gelir dağılımının bozulduğu, gıda güvenliğinin zayıfladığı, tarım dış ticaretinde
net ithalatçı konuma gelindiği, girdi fiyatları ile ürün satış fiyatları arasındaki makasın açılması nedeniyle çiftçinin üretimden soğuduğu ve milyonlarca hektar arazinin ekim alanı dışına çıktığı ortaya koyuyor.
 
GDO FAYDALI MI ZARARLI MI?
 
Endüstriyel tarımın günümüzde artık iyice belirginleşen olumsuzluklarına karşı, yine onun içinden bir mekanizma çözüm olarak ortaya atıldı: GDO’lar. İnsanlara; dünya çiftçilerinin özellikle de
küçük çiftçilerin hızla GDO’lu tohumlara yöneldiği, bu tohumların verimi yükselttiği, dolayısıyla açlığa çare olacağı, tarım ilacı kullanımını azalttığı, iklim değişikliğine çare olacağı, daha besleyici oldukları, sağlığa hiçbir olumsuz etkilerinin olmadığı anlatıldı.
Durum gerçekten bizlere anlatıldığı gibi mi? Ahmet Atalık’ın “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)” başlıklı yazısında GDO’ların aslında bize anlatıldığı gibi sevimli olmadığı, ülkemizdeki biyogüvenlik mevzuatı, bu çerçevede referans alınan küresel kurumların GDO şirketleri ile ilişkileri ve GDO projesinin gerçekte neyi hedeflediği irdeleniyor.
 
TOPRAK YOK OLUYOR!
 
Doç. Dr. Ertuğrul Aksoy ve Yrd. Doç. Dr. Gökhan Özsoy tarafından kaleme alınan
“Tarım Arazilerinde Amaç Dışı Kullanım ve Sürdürülebilir Arazi Yönetim Sorunları”
başlıklı yazıda; en önemli doğal varlıklarımızdan biri olan toprakların yanlış kullanımlar sonunda erozyon, sanayi ve yerleşim alanı olarak kullanılma, çoraklaşma ve kirlenme nedeniyle ya tümden yok olduğu veya eski üretkenliklerine kavuşmaları için uzun yıllar ve pahalı yatırımlar gerektirecek ölçüde verimsizleşmekte ve bozulmakta olduğu ayrıntılandırılmış. Ayrıca toprak ve arazi kavramı; yönetmelikli ve yasalı dönemler temelinde tarım arazileri ve yasal süreçler ilişkisi; erozyon, amaç dışı arazi kullanımı, çevre kirliliği ve çoraklaşma konularını tartışılmış, amaç dışı arazi kullanımının önlenmesi ve sürdürülebilir arazi yönetimi koşulları değerlendirilmiştir.
 
KORKUT BORATAV’DAN 3 MAKALE
 
Kitapta, Prof. Dr. Korkut Boratav’ın,
“Birikim Biçimleri ve Tarım” ile
“Tarımsal Fiyatlar, İstihdam ve Köylülüğün Kaderi”
başlıklı yazılarını dışında
“Son 15 Yılın Bölüşüm Göstergeleri”
başlıklı 3.  bir analizi bulunuyor. Korkut Boratav son yazısında, 1998-2012 dönemine ait
reel ücretler, emek verimi, işsizlik ve iç ticaret hadleri gibi sınıflar-arası bölüşüm göstergelerini irdeliyor.


Kitapta ayrıca çok değerlli bilim insanı ve uzmanların,

  • “Tarım politikalarının tarihsel gelişimi”,
    “Bitkisel ve hayvansal üretimdeki gelişmeler”,
    “Tohumda Tekelleşme ve Etkileri”

    yazılarının yanı sıra tarımda neo-liberal reçetelerin sıkı bir eleştirisi yer alıyor.

http://www.guvenlicalisma.org/index.php? 24.07.2015

=====================================

Dostlar,

Ankara’ya döner dönmez edinip okuyacağımız kitapların başında olacak

Tarımda suçlu kim; Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

adlı kitap…

Emek verenlere, yazanlara – yazdıranlara ve yayımlayanlara ve de duyuranlara şükranla..

Gördüğünüz gibi Türkiye’de iyi – güzel “şeyler” de olmakta.. Olmaya devam edecek..

Ülkemiz AKP – RTE …… de kurtulacak..

Durup dururken oraya -boş bıraktığımız yere- hakettikleri olumsuz bir sıfat / sıfatlar koyup
“iyi saatte olsunlar”ın gazaplarını üstümüze çekmeyelim. 90+ yaşındaki emekli albay babası dedeyi bile TSK’ya mektubundan dolayı savcılığa çağırmışlar.. Bilinçli psikolojik savaşla yıldırma politikası.. Ama nereye dek ?? Baskıcı rejimlerin son dönemleri hep böyle oluyor..

Okuyucu oraya içinden geçen sıfatı / sıfatları kendi koyarak gönlünce okusun..
Yaratıcılığı sınırlamayalım..

Sevgi ve saygı ile.
11.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com