Rejim, toplumsallaşan hukuk ile dizginlenebilir!

Rejim, toplumsallaşan hukuk ile dizginlenebilir!

Prof. Dr. YAKUP KEPENEK
27.8.19, Cumhuriyet

Kendisinden hesap sorulamayan AKP iktidarı giderek duyarsızlaşıyor. Yıllardır doğaya karşı duyarsızdı; şimdilerde en yaşamsal konularda da topluma bilgi vermeyi tümüyle unuttuğu gibi, giderek artan oranda topluma duyarsız bir özellik kazanıyor.

Başkanlık rejimine geçilmesinin üzerinden tam 14 ay geçti. AKP Genel Başkanlığıyla birlikte, yasama, yargı ve yürütme güçlerini ve giderek tüm devlet yönetimini tek kişide toplayan rejim, her konuda başarısızdır. 
Başarısız iktidar, tıkanıyor; tıkandıkça da hırçınlaşıyor ve hukuk dışına çıkıyor. Parti – devlet – sermaye -PDS- üçlüsünün kaynaşmış olmasının oluşturduğu olağanüstü merkezi iktidar gücü, toplumun tepesine bir karabasan gibi çökmüş bulunuyor. Bu yetmiyormuş gibi, daha doğrusu tam da bu nedenle iktidar, kazanamadığı yerel yönetimleri de ezmeye girişiyor. Ülkeyi ateşe atmakta olan bu gidişe, hukukun toplumsallaşmasıyla karşı çıkılmalıdır.

Yerel seçim yenilgisinin sersemliği mi? 
Toplum, bu karanlık gidişe, 31 Mart yerel ve özellikle de 23 Haziran İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde, elinde kalmış olan son olanağı, sandığı değerlendirerek dur demeye çalıştı. İktidar gücü, yerel seçimleri yitirmemek için yalnız devletin tüm olanaklarını seferber etmekle kalmadı, İstanbul’da bulunan Kürt kökenli seçmenlerin oylarını almak için, hapisteki terör örgütü PKK’nin lideri ve onun kırmızı bültenle aranan kardeşinden yararlanmak istedi; birincisine bir doçenti gönderdi, ikincine de iktidarın oyuncağı yaptığı kamu kurumu TRT’ye çıkıp görüşlerini açıklama olanağı sağladı. Yine de İstanbul’da tarihi bir yenilgi aldı
İktidar, yerel seçimlerdeki, özellikle İstanbul’daki başarısızlığının nedenini, kendi niteliğinden doğan başarısızlıklarında arayamıyor. Yenilginin sersemliğiyle iyice bocalıyor. Seçimle gelen belediye başkanlarının görevden alınmaları bunun yeni bir göstergesidir. 
İktidar, İstanbul’da alamadığı Kürt kökenli seçmenlerin oylarının hesabını, en ilkel cezalandırma yöntemine başvurarak Güneydoğu’daki üç kentin halkından soruyor. Yıllardır yargıyı avucuna almış olan iktidarın, haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan, Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine valileri kayyım olarak ataması, aslına bakılırsa, iktidarın yaşam suyunun toplumsal sertlik olduğunun yeni bir kanıtıdır. Kuraldır, mutlak iktidar gücü, başarısızlığının intikamını hukukun dışına çıkarak alır. Bu iktidar, hukuk dışılık şiddetinden besleniyor. 
Dahası var. Valileri, AKP Genel Başkanı da olan Başkan seçiyor; halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine valilerin atanması, aslında merkezi yönetimde geçerli olan başkan-parti bütünleşmesinin yerel yönetimlere de yerleştirilmek istenmesinden başka bir şey değildir. Ek olarak, görevden almalar, AKP’nin elinde yıllardır, 4-5 yılda bir gidilen sandık dışında her şeyini yitirmiş bulunan demokrasiye sıkılan son kurşun anlamına gelir. 
Yerel seçim yenilgisinin sarsıcı etkisi o boyuta varmış olmalı ki, AKP iktidarı, kendi mantığı içinde de, artık etkin ve verimli çalışamıyor. Ekonomiyi ve dış politikayı geçtik, baksanıza; orman yangınlarını bile söndüremiyor. Meğer AKP, kuzuyu kurda teslim edercesine, yangın söndürme işini de özelleştirmiş. Cumhuriyet ile birlikte kurulan Türk Hava Kurumu’nun -THK uçakları, Ulaştırma Bakanlığı’nın belgeleriyle kanıtlandığı gibi göreve hazır olmalarına karşın yangın söndürmede kullanılmadı. Pilotluğuyla övünen ya da tarıma havadan bakan Tarım Bakanı ile Ulaştırma Bakanlığı ters düştü; sonuçta, binlerce hektarlık orman yandı. Gerçekte devletin kurumları arasındaki uyumsuzluklar çok daha derin, örneğin, ot ithali konusunda, TÜİK ile Tarım Bakanlığı arasında yaşandığı gibi, biri birini yalanlayan kamu kurumları oluşmuş bulunuyor. 
Kendisinden hesap sorulamayan AKP iktidarı giderek duyarsızlaşıyor. Yıllardır doğaya karşı duyarsızdı; şimdilerde en yaşamsal konularda da topluma bilgi vermeyi tümüyle unuttuğu gibi, giderek artan oranda topluma duyarsız bir özellik kazanıyor. İktidar, Kaz Dağları ormanının bir avuç altın için acımasızca kazınmasına gösterilen toplumsal duyarlılığa kulaklarını tıkadı. Tank- Palet fabrikasının özelleştirilmesinde, tam bir toplumsal duyarsızlıkla ısrar eden AKP yine çok vefasız ve duyarsız bir tutumla, geçmişte kendisini desteklemeyi görev bilen Memur-Sen’in bir maaş artışı isteğine sırt çevirdi, görüşme tutanağı düzenleme becerisini bile gösteremedi, sorunu Hakem Kurulu’na gönderdi. 
Bir noktaya daha değinelim : Son günlerde AKP’nin içinden iki yeni parti çıkacağı ya da bu partinin ikiz doğuracağı neredeyse kesinleşti. Ülkeyi bu duruma getiren AKP’nin içinden, gerçek anneler bağışlasın, ama bu toplumun sorunlarına çözüm üretecek sağlıklı çocuk ya da çocuklar, genetik nedenlerle, doğamaz.

İlk iş hukuk olmalı!
Ülkeyi her bakımdan bir yangın yerine çeviren AKP iktidarının karşısına evrensel hukuk ilkeleriyle çıkılmalıdır. Öncelikle belediye başkanlarının görevden alınmasına, bu ülkede, hukukun üstünlüğü, onunla birlikte özgürlük ve barış savunucularının, ortak bir tutum ve kararlılıkla karşı durmasının sağlanması gerekiyor. 
Başkanların görevlerinden alınmaları, her şeyden önce, Prof. Dr. Metin Günday ve konunun uzmanı diğer hukukçuların açıkça belirttiği gibi, OHAL döneminde kabul edilen 674 sayılı KHK ile yapılan bir işlemdir. Bu işlemin hukuken yok sayılması için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne – AİHM uzanan bir hukuk savaşımı ya da mücadelesi, en etkili bir biçimde ve toplumla bir arada verilmelidir. 
Bu yıl, Saray’da yapılacak olan adli yıl açılış törenine, toplam 79 baronun, bugüne kadar 51’i katılmayacağını açıklamış bulunuyor. Toplantıya katılmayan baroların, eşgüdüm içinde bu ülkeye hukukun temel evrensel ilkeleriyle yerleşmesi için uğraş vermesi, açılışa katılmama nedenlerini açıklarken, belediye başkanlarının görevden alınmasıyla ilgili hukuksuz işleme, çok açık bir biçimde karşı çıkması büyük önem taşıyor. Belediye başkanlarının görevden alınmalarını yerinde bir tanı koyarak “sivil darbe” diye adlandıran 30 baronun 19 Ağustos tarihli ortak açıklaması bu doğrultuda atılmış çok güçlü bir adımdır. Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler, özgürlük, eşitlik, barış değerlerine dayalı, hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel konularda toplumun donanımı artırılabilir. Sanal iletişim kanalları da yoğun bir biçimde kullanılarak, iktidar gücüne hukuk ile karşı durulmasının yollarının ayrıntılı bir biçimde sergilenmesi gerçekleştirilebilir.

Sonuç olarak; hukuktan kaçan AKP’yi hukuk yoluyla geriletmek gerekiyor.

 

Sonunda siz kaybedeceksiniz!

Sonunda siz kaybedeceksiniz!

portresi

Prof. Dr. Yakup KEPENEK
Cumhuriyet, 7.11.16

Cumhuriyet düşmanlığınız sınır tanımıyor! Gücünüzün zirvesindesiniz; devletin yasama, yürütme ve yargı erklerini; asker, polis güvenlik birimlerini; bilim ve ekonomi kurumlarını; kişi ve örgütleriyle sermayeyi; basın-yayını ve sokağı kendinize bağımlı kılmış olmanın özgüveniyle istediğinizi yapıyorsunuz.
Olağanüstü gücünüzü, Cumhuriyeti ve onun değerlerini sahiplenmiş olan aynı adlı gazeteyi yok etmek için kullanıyorsunuz.

Bunu başaramayacaksınız!
Çünkü insanlığın gelişme doğrultusuna uyum sağlayamıyor; giderek ona daha fazla ters düşüyorsunuz.
Öncelikle özgürlük ve demokrasi anlayışınız çağdışı. Özgürlüklerin temeli olan düşünce özgürlüğünün kökünü kazıdınız. Demokrasiyi de yalnızca sandık sonuçlarına indirgediniz. O kadar ki çok yakın bir zamanda getirmeye çalıştığınız başkanlık sisteminin değil içeriğini, yüzünü bile bu topluma göstermekten korkuyor, üzerini peçe ile kapatıyorsunuz.

Ekonomi anlayışınız çağdışı. Evet, yollar, köprüler, hanlar, saraylar yapmakta ustalaştınız. Ancak kapitalizm öncesi bir anlayışla sermayenin fiyatı olan faize düşmansınız; ama bilmiyorsunuz ki Hıristiyanlık yaklaşık 500 yıl önce faiz düşmanlığından vazgeçmeseydi, kapitalizm doğmazdı. Doğal olarak bugünkü kapitalizmin motorunun özgür bir ortamda yapılan araştırma ve buna dayalı teknolojik yenilik olduğunu kavrayamıyorsunuz.

Eğitim anlayışınızın çağdışı olduğunu yinelemeye bile gerek yok; bilimsel bilginin yol göstericiliğinden hızla uzaklaştırdığınız için, o daha da çağdışı.

Yerle bir ettiğiniz ve sonunda cezaların en ilkeli ve insanlık dışı olanı idamın ilmiğine astığınız adalet anlayışınız da çağdışı.

Adaletiniz, şort giydiği için bir kadını tekmeleyen o dindaşınıza ne yapacağını bilemiyor; yandaşlarınız sanat fuarlarını basıyor. Her gün binlerce kamu çalışanı, bir günde 163 bilim insanı işinden kovuluyor ve bunların hak arama yolları kapalı.

13 çalışanı gözaltına alınan ve bunlardan 9’u tutuklanan Cumhuriyet gazetesinin son soruşturmasıyla FETÖ sanığı bir savcıyı görevlendiriyorsunuz, kendileri bu ülke adaleti için tam bir talihsizlik olan Adalet Bakanınız bu bir talihsizlik diyebiliyor ve o savcı işini bitirmeden ikisi başsavcı vekili olmak üzere üç savcı daha görevlendiriliyor.

Gazetenin yıllarca ekmeğini yiyenlerden gelen saldırılar için söz Pir Sultan’ın:

  • “Şu ellerin taşı hiç bana değmez, ille de dostun bir tek gülü yareler beni.”

Çağdışı yönetim anlayışınızın geldiği son noktaya bakın. Ankara’nın bir ilçesinin kaymakamı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım olarak atanıyor; ülkenin milletvekili sayısına göre üçüncü en büyük partisi HDP’nin eş genel başkanlarının da içinde bulunduğu 12 milletvekili gözaltına alınıyor, 9’u tutuklanıyor. Bu yapılanların toplumsal yaraları çok daha derinleştireceğini; toplumu iç çatışmaya götürebileceğini göremeyecek kadar gözleriniz kapalı.

Ülke yönetiminde etkinliğini her gün artırdığınız Diyanet, verdiği onca fetvadan sonra, Muhammed, Allah’ın Elçisi adlı İran yapımı sinema yapıtını eleştirecek gücü kendisinde buluyor. Ya bunun olası toplumsal sonuçları?

Yetmedi, bu iletişim çağında interneti kısıtlıyor; üniversite öğretim üyelerinin kendilerini yönetecek rektör için aralarında eğilim yoklaması yapmasını bile ellerinden alıyorsunuz.

Dış politikadaki yönetim yanlışlarınız saymakla bitmiyor.

Sonuç olarak; yalnızca bu kadar çağdışı olduğunuzdan da değil, asıl çağa ayak uyduramadığınızdan, insanlığın gelişme doğrultusundan tamamıyla çıktığınızdan başaramayacaksınız!

Cumhuriyetin aydınlığı kalacak, önünde sonunda bu toplumun tümünü yine bu Gazete ve diğer Cumhuriyeti savunanların çabalarıyla aydınlatacak, siz de kendi karanlığınızda kaybolacaksınız!
***
Cumhuriyet’in uğradığı saldırı sonrasında tanıdık, tanımadık onca insandan bana gelen destek ve dayanışma telefon ve iletileri için teşekkür ederim.
=================================
Dostlar,

Sayın Prof. Yakup Kepenek, ODTÜ’den emekli İktisat (Ekonomi) öğretim üyesidir.
Köy Enstitülerinin son kalıntılarından feyiz alarak yetişmiştir.

“TÜRKİYE EKONOMİSİ” adlı çok değerli yapıtı (ders kitabı) alanında bir klasik olmuş ve 1983’ten bu yana 33 yılda 27. baskısı yapılmıştır (bizdeki Mart 2014, Remzi Kitabevi).

Evet, AKP kadroları Türkiye’yi çağdışı bir karanlığa sürükleyemeyecekler.. Sona yaklaştılar..

Sevgi ve saygı ile.
09 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

 

Prof. Dr. Yakup KEPENEK : 2015’e Giderken Türkiye Ekonomisi


Dostlar
,

Sayın Prof. Dr. Yakup KEPENEK‘in “2015’e Giderken Türkiye Ekonomisi”
başlıklı makalesini metin olarak paylaşmıştık sitemizde..
( http://ahmetsaltik.net/2014/12/30/turkiye-2015-ekonomi/)

Ancak önemi nedeniyle, bir de power point yansıları olarak dikkate getirmek istiyoruz..Slide1




 

 

 

 

 

Slide2 Slide3 Slide4 Slide5 Slide6 Slide7 Slide8 Slide9 Slide10 Slide2 Slide3 Slide4 Slide5 Slide6 Slide7 Slide8 Slide9 Slide10

 

Sevgi ve saygı ile,
04.01.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Türkiye – 2015 : EKONOMİ


Türkiye – 2015 : EKONOMİ

portresi


Prof. Dr. Yakup KEPENEK
Cumhuriyet,
29.12.14

Yeni yıla girerken ekonominin ana göstergeleri hiç de sağlıklı değildir;
kurumsal yapısı da giderek bozulmaktadır.
Ek olarak, küresel kopukluk söz konusudur.
Bu nedenlerle de ekonomi, tek sözcükle, kırılgandır.

***

Kırılganlığın en büyük kanıtı, ana göstergelerin, özellikle

– büyüme,
– işsizlik ve
– enflasyon üçlüsünün durumudur.

Ekonominin büyüme oranı 2014’ün ilk dokuz ayının ortalaması olarak %
2.8 ile hükümetin 2014 için öngördüğü %4’ün çok altındadır; ana üretim sektörlerinde üretim düşüşleri
ya da küçülme söz konusudur. Örneğin, tarım sektörü yılın üçüncü çeyreğinde % 4.9;
ilk dokuz ayda da % 3.0 küçülmüştür. Toplam işgücünün % 21.5’i; kadın işgücünün %34.4’ü tarımda çalışmaktadır ve sıkı durun, tarım sektörünün toplam ulusal üretim içindeki payı % 9’un altındadır. Tarımda, işgücünün 1/5’inden çoğu, toplam gelirin 1/10’u için çalışıyor ki bu, gelir dağılımının ne kadar bozuk olduğunun
bir başka kanıtıdır.


Hükümetin hep duyarsız kaldığı işsizliğin ülke ortalamasının%10.5 olması asıl gerçeği saklamamalıdır; işsizlik 15-24 yaş diliminde ortalama %19.1; aynı yaş dilimi kadınları arasında %23.8’dir. Ekonomi, piyasada geçerli ücret karşılığı çalışmak isteyen
her 5 gencinden birini işsiz
bırakıyor. Bu oran kadınlarda 1/4’e çıkıyor;
Türkiye iş arayan her 4 kadından 1’i iş bulamıyor. Çalışma olanağı bulan şanslıların da %35.7’si kayıt dışı, yani hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışıyor.


Enflasyon
ekonomiyi yeniden zorlayacak bir noktada, yıllık ortalamasıyla %10’a yaklaşıyor. Bu oran 2014 için hedeflenmiş % 5’in iki katına yakın. Fiyat artışı hedefindeki bu büyük sapma, başta döviz kuru ve faiz oranı olmak üzere öbür önemli değişkenleri olumsuz etkileyecek bir yüksek ateşin göstergesidir.

***

AKP iktidarı, kapitalizmin iki temel dayanağının ve ilkesinin her geçen gün
biraz daha fazla dışına çıkıyor.

Kurallardan biri, devletin değişik sermaye sahiplerine eşit uzaklıkta olmasıdır.
AKP iktidarı, başta kamu ihaleleri olmak üzere, devletin elindeki her türlü olanağı
yandaş sermayedar yaratmak ve olanları da büyütmek için kullanıyor.
Sermayenin çıkarını savunan örgütler de hükümetin bu tutumuna karşı çıkmamakla
bu büyük yanlışa ortak oluyor.


İkinci ilke, kapitalizmin iyi işleyen kural ve kurumlara bağımlı olması,
onlara dayanmasıdır. AKP iktidarı hukuku torbalara koyarak,
bağımsız denetleme ve düzenleme kurul ve kurumlarını da tümüyle
kendine bağlayarak, bu kuralları tanımıyor; kurumları işlevsiz kılıyor.
Sonuçta ortaya, iş güvenliğine ve işçi haklarına kayıtsız; doğal ve tarihsel çevreye duyarsız; toplumsal konularda sorumsuz ve ilkel bir sermaye birikimi süreci yaşanıyor.

***

AKP hükümeti ekonominin küresel sularda nasıl yüzdürüleceğini bilmiyor.
Hükümetin, ülke içinde hukuk, kurum ve kural tanımaz tutumu,
elde edeceği kâr ve faiz tutarı ne olursa olsun, yabancı yatırımcıyı korkutuyor.

Ekonomiyi ve buradan ülkeyi küresel gelişmelerden her geçen gün daha da uzaklaştıran, küresel yarıştan koparan çok önemli bir yapısal etken daha var:

Türkiye’nin mal ve hizmet üretimi süreçleri küresel yarışın birincil donanımı olan  teknolojik yenilikten yoksundur. Ülkede yapılan araştırma ve geliştirmeye (AR-GE) dayalı bilgi üretimi ve yaratılan teknolojik yenilik, sağlıklı bir ekonomik gelişme için
çok yetersizdir. Üretiminde ileri teknoloji kullanılan ve katma değeri yüksek ürünlerin toplam dışsatım içindeki payı % 2’lerde kalıyor, oysa bu oran örneğin G. Kore’de % 20’lere ulaşıyor. Bunun da büyük katkısıyla, Kore’de kişi başına gelir Türkiye’nin
3-4 katına çıkabiliyor; Türkiye ise on bin dolarlık orta gelir tuzağına düşmenin korkusuyla titriyor.

***

Hukuku, eğitimi, kültürü, bürokrasisi, siyaseti, sendikal hakları, dış politikası
bu kadar ;-eğri büğrü olan ülkenin ekonomisi nasıl doğru olsun?


Yeni yılınızı kutlarım..

Sonbahar Korkuları


Sonbahar Korkuları

Yakup_Kepenek_PORTRESI

 

Prof. Dr. Yakup KEPENEK

 

Sonbahar doğanın eskiyen yüzünü gösterdiği mevsimdir. Doğada eski tutunamıyor, gidiyor. Eskiyen yüzün altındaysa birkaç ay sonrasında gelecek olan yenileşmenin
umut dolu tohumları
 saklıdır.

Toplumsal yaşam bu kadar tekdüze ya da doğrusal değildir. Eskinin yerini yenisinin almasının sağlanması hiç de kolay olmuyor. Bir bakıma eski kalıcılaşıyor,
kabuk bağlıyor
 ve kalıcılaştıkça da korku salıyor.

Türkiye bu sonbahara, bir tarafta Gezi olaylarıyla başlayan ve giderek toplumsallaşan, aydınlık, özgürlük ve eşitlik istekleriyle; öbür yandan o istekleri gençlerin ölümüne ve yaralanmasına yol açacak biçimde her ne pahasına olursa olsun baskı altında tutmayı
iş edinen AKP hükümetinin karşı koyuşuyla giriyor.

AKP, bu sonbaharda, gerçek yüzünün halkın güçlü tepkileriyle görülmekte olmasının korkusunu yaşıyor.

Hükümet, insanların bir araya gelmelerinden korkuyor; bu nedenle de en temel insan haklarından olan toplantı ve gösteri hakkını yok sayıyor. Her toplantı ve gösteri girişimi, polis şiddetiyle korkulu ve ölümcül bir çatışma ortamına dönüşüyor.
Bu uygulamalarıyla hükümet, gerçekte, özgürlüğün güneşinden korkuyor.

Kürt sorununun çözümüne yönelik olarak hükümetten beklenen demokrasi paketinin açıklanması sürekli erteleniyor. Üstelik yeni anayasayı da biçimlendirecek gerekli kapsamda olması umulan bu belgenin içeriği kamuoyundan saklanıyor. Çoktandır unutulan demokrasinin açıklık rejimi olduğu gerçeği bir tarafa bırakılıyor, hükümet demokratikaçıklıktan korkuyor.

Çocukların ve gençlerin beceri ve yeteneklerini özgür bir ortamda geliştirmelerini sağlayacak olan laikliği unutturmaya çalışan AKP, böylelikle toplumun geleceğini karartıyor.

Korkusuz ortamlarda üniversitelerin açılış törenleri eskiyen yılın yanlışlarının altının çizilmesi ve geleceğin umut ışıklarının ilk görüntüleri olarak çok değerli katkılar yapabilecek özellikler taşır. Kimi rektörler tarafından açıklandığı gibi, bu sonbaharda hükümetin yarattığı gerginlik ortamında olay olur korkusuyla, üniversiteler açılış töreni yapamıyor; AKP, bilimin ışığından korkuyor.

Yukarıda sıralananlar hükümetin korkuları.
Ya halkın korkuları?

Bu sonbaharda da savaş korkusu ağırlığını koruyor. AKP hükümetinin tarihsel dış politika yanlışları, özellikle de Suriye açmazı; sınır boylarında ve Hatay’da yaşananlar; kimi yerlerde yaşanan toplumsal gerginlikler, halkın savaş korkusunu yoğunlaştırıyor. Bereket hükümetin savaş çığırtkanlığı yaparak içine düştüğü büyük Suriye batağını Rusya’nın olumlu diplomasi becerisi şimdilik düzeltecek gibi görünüyor.

Ekonomide yaşanan kırılganlık yarın ne olacak korkusunu gündeme getiriyor.
Bir türlü bitmeyen ve geçen pazartesi günü açıklanan istatistiklerden görüleceği gibi yeniden yükselişe geçen işsizlik korkusu; TL’nin dolar karşısında değer kaybı sonucu uğranılacak yoksullaşma korkusu; ağırlaşan faiz yükü nedeniyle
borçların ödenememesi korkusu sonbahara damgasını vuruyor.

Yurtsever halkın korkusu bunlarla sınırlı kalmıyor; durmayan HES yapımıyla derelerin kuruması; her tarafta ormanların yağmalanması ve kıyıların talanı da
ayrıca korku kaynakları oluyor.

Korku faşizmin anasıdır. Bu ülkenin özgürlükçü, eşitlikçi, ilerici, laik ve aydınlık insanları o doğuma izin vermeyecek beceriyi kesinlikle gösterecektir.
Korkudan beslenenler kaybedecek, sonbaharın savrulan yapraklarının köklerinde bıraktıkları özgürlük çekirdekleri ilkbaharda yaprağa ve çiçeğe dönüşecektir.
(Cumhuriyet, 23.9.13)