Hukukun Üstünlüğü Kalmadı

Hukukun Üstünlüğü Kalmadı

Prof. Dr. Sibel ÖZEL
Marmara Üniv. Hukuk Fak.

Cumhuriyet, 01 Aralık 2020

Hukukun üstünlüğü kavramı, son yıllarda herkesin dilinde olup neyi ifade ettiği tam olarak içselleştirilmeyen soyut ve uzak bir terim olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa kavramın anlamı ve işlevi ülke kalkınması ile olan doğrudan ilişkisi çok açık olarak belirlenebilmektedir. World Justice Project, her yıl ülkelerin hukukun üstünlüğü derecesini, kavramın bünyesinde barındırdığı faktörler üzerinden raporlamaktadır. 2020 endeksinde Türkiye, 128 ülke içinde 107. sırada yer almıştır. İlk on ülke Danimarka, Norveç, Finlandiya, İsveç, Hollanda, Almanya, Yeni Zelanda, Avusturya, Kanada ve Estonya’dır. Endekste hukukun üstünlüğü dört evrensel prensibi bünyesinde barındıran kanunların, kurumların, normların, toplum dayanışmasının sağlam bir sistemi olarak tanımlanmıştır.  Bu evrensel prensipler şunlardır:

  • Hesap verebilirlik: Özel sektör gibi hükümet de hukuken sorumlu tutulabilmelidir.
  • Adil hukuk kuralları: Kanunlar açık ve net, kamuya ilan edilmiş ve istikrarlı olmalı; tam olarak uygulanmalı ve temel hakları korumalıdır.
  • Açık yönetim: Kanunların yasalaşması, yürütülmesi ve uygulanması erişime açık, adil ve etkili olmalıdır.
  •  Erişilebilir ve tarafsız uyuşmazlık çözümü: Adalet ehil, ahlaklı ve bağımsız temsilciler tarafından yerine getirilmelidir.

EN KÖTÜ ALAN YETKİ DENETİMİ

Hukukun üstünlüğü hukukçuların tekelinde bir kavram değildir. Güvenlik, haklar, adalet ve yönetim meseleleri herkesin günlük hayatını etkilemektedir. Dolayısıyla hukukun üstünlüğünün yürürlükte olması, endekste vurgulandığı üzere yolsuzluğu azaltacak, hastalık ve yoksullukla mücadele edecek ve insanları her türlü adaletsizlikten koruyacaktır. Hukukun üstünlüğü endeksi, 8 faktör üzerinden değerlendirme yapmaktadır :

  • Hükümet yetkileri üzerindeki sınırlamalar: Burada hükümet yetkililerinin ve görevlilerinin kanunla, yargıyla ve bağımsız denetim organlarıyla etkili bir şekilde sınırlandırılması değerlendirilmektedir. Türkiye’nin en kötü notu bu alandadır ve 128 ülke arasında 124. sıradadır.
  • Yolsuzluğun olmayışı: Yasama, yürütme, yargı organındaki kamu görevlileri ile polis ve askeriyedeki kamu görevlilerinin, kamu görevini özel amaçları için kullanmamasıdır. Türkiye 60. sıradadır.
  • Açık yönetim: Kanunların ve hükümet bilgilerinin kamuya açık olması, sivillerin katılımı ve şikâyet mekanizmaları değerlendirilmektedir. Türkiye 97. sıradadır.

    Temel Haklar: Eşit muamele ve ayrımcılık yasağı, adil yargılanma, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, temel işçi hakları bu bölümde ele alınmaktadır. Türkiye’nin en kötü olduğu alanlardan biri de budur ve 123. sıradadır.

  • Düzen ve güvenlik: Suçun etkili bir şekilde kontrolü, özel hukuk ihtilaflarının etkili bir şekilde sınırlandırılması bu bölümde işlenmektedir. Türkiye 77. radadır.

    Mevzuatın uygulanması: Hükümet tasarruflarının etkili bir şekilde uygulanmasıdır. Türkiye 110. sıradadır.

  • Hukuk yargısı: Özel hukuk adaletinin gecikmeden, ayrımcılık gözetmeksizin uygulanmasıdır. Türkiye’nin yeri 103’tür.
  • Ceza yargısı: Ceza kovuşturma ve yargı sisteminin etkili, tarafsız, hükümet tasarruflarından bağımsız olarak işlemesidir. Türkiye 85. sıradadır.

ÜRKÜTEN MANZARA

Endeks, bölgesel ve gelir dağılımına göre de bir değerlendirme yapmaktadır. Türkiye Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinde 14 ülke arasında sonuncudur. Gelir dağılımına göre yapılan listede ise Türkiye orta-üst gelir grubu içindeki 42 ülke arasında 40. sıradadır. Yüksek gelir grubunda yapılan sıralama gelişmiş ülkelerin hukukun üstünlüğü sıralamasında da üst sıralarda olduğunu göstermektedir. Bu durum hukukun üstünlüğü ve kurumsal yapıların kalkınmaya yol açtığını göstermektedir.

Zira bağımsız ve şeffaf bir yargı sistemi, hukukun ayrım gözetmeksizin herkese eşit biçimde uygulanması, yöneticilerin ayrıcalıksız olarak hukuk kurallarıyla bağlı olması ve etkin kurumsal yapılar ekonomik gelişmeye yol açmakta; küçük işletmelerden azınlık gruplarına, tüketicilere kadar herkesin yararına olmakta ve yatırımcıların gelişimine katkıda bulunmaktadır. Bağımsız ve erişilebilir bir yargı sistemi özel hukuk ilişkilerinde sorunların adil ve öngörülebilir bir süreçte çözümlenebileceğini, mülkiyet haklarının hukuken güvencede olduğunu garanti altına almaktadır.

HUKUK HERKESE LAZIM

İyi işleyen bir hukuk sistemi, küçük işletmelerin gelişimini ve kayıtlı ekonomiye daha fazla firmanın girmesini temin etmektedir. Kayıtlı ekonomideki artış da yeni istihdam alanları yaratarak işsizliği azaltmakta ve vergi tahsilatını artırmaktadır. İstikrarlı, öngörülebilir ve hesap sorulabilir bir hukuk düzeni uluslararası yatırımcılar için de çekim alanı oluşturmaktadır. 25 Eylül 2015’de kabul edilen “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Ajandası” yoksulluğun sonlandırılması, gezegenin korunması ve herkes için refahın sağlanmasına yönelik 17 hedef belirlemiştir.

Bu sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden 16.sı “Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar” başlığını taşımakta ve her seviyede etkili, hesap verebilir kurumların inşası için barışçıl ve kucaklayıcı toplumların gelişimine hizmet etmektedir. Bu hedefin gerçekleşmesi hukukun üstünlüğü ile mümkün olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin kalkınması ve refah seviyesinin artması için hukukun üstünlüğünün önemi kavranmalı ve “hukuk bir gün size de lazım olur” düşüncesinden uzaklaşılarak kavramın içeriği ve uygulaması içselleştirilmelidir.

Bu itibarla Endekste Türkiye’nin yeri, durumun vahametini gösteren bir olgu olarak kabullenilmelidir. Sorunun doğru tanımı çözüm imkânlarını geliştirecektir. “Adalet mülkün temelidir” sözünü yüzyıllardır dillendiren bir toplumda, hukukun üstünlüğü bütün ilke ve kurumlarıyla hayata geçmezse “mülkün” temelinin sarsılacağı anlaşılmalıdır.

Suriyeliler meselesine hukuki yaklaşım

Suriyeliler meselesine hukuki yaklaşım

Prof. Dr. Sibel ÖZEL
Marmara Üniv. Hukuk Fak. 
Milletlerarası Özel Hukuk Anabilimdalı Bşk.
Cumhuriyet, 29.7.19

Suriyeliler sorununun insan hakları ile ilgili sloganlar, faşistlik ithamları ve siyasal çıkarların ötesinde sağlıklı bir biçimde tartışılması ancak konuya ilişkin uluslararası ve ulusal hukuk normlarının algılanması ile mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin yükümlülükleri de hukuk kurallarıyla belirlenmiştir. Suriyeliler hukuken mülteci statüsünde değildir.

Geçici koruma statüsü 

  • Suriyelilerin statüsü Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu m. 91’e göre
    geçici koruma statüsüdür.

AB Kosova krizinde Kosova Arnavutlarına 1951 Sözleşmesi kapsamında mülteci statüsü vermemek için geçici koruma statüsü tesis etmiştir. Zira geniş kitlelerin mülteci olarak kabulü AB için bir tehdit olarak algılanmıştır. YUKK (AS: Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu) m. 91’e göre;

  • Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya geçen yabancılar geçici koruma altına alınır.
  • Geçici koruma statüsü, Suriyelilere Türkiye’de koruma sağlarken, şartlar düzeldiğinde vatanlarına dönmelerini zorunlu kılan bir statüdür.

Dolayısıyla yılın belli dönemlerinde Suriye’deki akrabalarını ziyaret edip, Türkiye’ye dönüp yaşamını burada südürmek, statünün anlamı ile bağdaşmaz. Bu durum, mülteci statüsü ya da uluslararası koruma statüsü ile de bağdaşmaz. Kaçtığı ülkeye kendi rızasıyla dönen ve sonra sığındığı ülkeye geri gelen kişi uluslararası hukuk anlamında mülteci de değildir, uluslararası koruma kapsamında da değildir. Geçici koruma statüsü de anlamını yitirmiştir. Bu durum hukuki değil, tümüyle siyasi bir karardır. Geçici koruma statüsünden yabancılar için öngörülen öbür statülere geçiş söz konusu değildir.

  • Öte yandan bu statünün T.C. vatandaşlığına alınma yoluyla sonlandırılması da ulusal ve uluslararası hukuka aykırıdır.

Kurallara uyma borcu
Vatandaşlık kişinin devlet ile olan hukuki bağını ifade eder. Vatandaşın yabancıdan farklı olarak devletine sadık olma borcu bulunmaktadır. Yabancının borcu, bulunduğu ülkenin kurallarına uymasıdır. Bu nedenle Uluslararası Adalet Divanı vatandaşlık iktisabının (AS: edinmenin)  yalnızca sözlü tercih olmadığını; yeni bir devlete sadakat borcu doğurduğunu açıkça vurgulamıştır. Vatandaşlığa alınacak kişinin yeni millet kimliğinin parçası olması yani dil, kültür ve geleneksel değerleri paylaşması gerekmektedir. Sadece uzun dönem mülteciler (en az bir kuşağın geçmesi durumu) için uluslararası hukukta kabul edilen vatandaşlığa alma yöntemi, geçici koruma altında olan Suriyeliler için hukuksal bir istem olarak ileri sürülemez.

  • Öte yandan Türkçe konuşup yazamayan, Türk tarih ve kültürünü bilmeyen ve özümsemeyen Suriyelilerin kitlesel olarak vatandaşlığa alınmaları hukuka aykırı olduğu gibi, kamu düzenini bozan ciddi sosyolojik ve siyasal sorunların doğumuna yol açacaktır.

Hukuk devleti olmanın gerekleri
Türkiye bir hukuk devleti olarak bütün yabancılara ayrım gözetmeksizin hukuku uygulamak zorundadır. Bu kuralların kimi kez uygulanıp kimi kez göz ardı edilmesi Türkiye Cumhuriyeti’ni kamuoyu önünde zor durumda bırakmaktadır. Suriyeliler geçici koruma statüsünde olmasına karşın çıkarılan yönetmeliklerle çalışma ve sosyal haklar kazanmışlardır. Ancak bu durum Türkiye’de kalıcı olmalarının altyapısı olarak değerlendirilemez. AB ile yapılan Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya giden yasa dışı göçmenler Türkiye’ye iade edilecektir. Bir başka anlatımla mülteci ve göçmen sorununda Türkiye AB’yi korumakta ve duvar görevi üstlenmektedir. Öte  yandan Türkiye, hiçbir gelişmiş ülkenin yapmadığı biçimde, 5 milyondan çok sığınmacıya ülkesinde güvenlik ve aş sağlamaktadır. Demografik yapıyı kökten değiştiren, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara neden olan bu sorunda hukukun uygulanması, ırkçılık ya da faşizm olarak değerlendirilemez. Sorunun Almanya’ya işçi olarak, Almanya’nın davetiyle denetimli sayılarla giden ve Alman ekonomisine büyük katkı yapan Türk işçilerle ilişkilendirilerek konuşulması da olanaklı değildir.

Olayın sosyolojik boyutu

Geçici koruma statüsü kaldırıldığında Türkiye’de ikamet etmek isteyenler için öbür yabancılara uygulanan hukuksal rejimin uygulanması veya genel T.C. vatandaşlığına alınma koşullarına göre vatandaşlığın verilmesi söz konusu olabilir. Ancak istisnai (AS: ayrıksı) vatandaşlığa alınma yöntemiyle

  • Türkiye’nin değerler sistemini kabul etmeyen bir Suriyelinin vatandaşlığa alınması mümkün değildir.
  • Türkiye’nin değerler sisteminin laiklik ve kadın-erkek eşitliği noktasında temsil edildiğini vurgulamak gerekir.

– Şiddet eylemlerine katılmış,
– laik hukuk düzenini kabul etmeyen,
– çokeşliliği kimliğinin bir parçası olarak gören

Suriyelilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alınmaları hukukça olanaklı olmadığı gibi, siyasal nedenlerle bu yola gidilmesi çok ciddi sosyolojik sorunlara yol açacaktır.

Duygusal tavırları ve AB çıkarlarını korumayı bir kenara bırakarak, hukukun istisnasız uygulanması gerekmektedir.