BU GÜN DÜNYA HIV – AIDS GÜNÜ!

HIV-AIDS_logo
BU GÜN DÜNYA HIV – AIDS GÜNÜ!

 

Sağlık Bakanlığı ‘1 Aralık Dünya AIDS Günü’ nedeniyle yazılı açıklama yaptı.
İlk kez 1980’li yıllarda tanımlanan HIV enfeksiyonunun yayılmaya devam ettiği kaydedilen açıklamada,
“Hastalık;

– korunmasız cinsel ilişki,
– ortak kullanılan şırıngalar,
– damar içi madde kullanımı,
– gebelik ve doğum sırasında anneden bebeğe ve
– kan (ve ürünleri) aktarımı gibi nedenlerle bulaşabilmektedir.

Bu geçiş yolları nedeni ile HIV enfeksiyonu, erişkinlerin yanı sıra, tüm yaş dilimlerinde
görülebilmektedir.

Hastalığın tam anlamıyla tedavisi bulunmamakla birlikte uygulanan ilaç tedavileri ile HIV/AIDS hastalığından ölüm azalmakta ve kişiler yaşantılarını sürdürebilmektedir.

Bununla birlikte uygulanan ilaç tedavisi ile bulaşıcılık azalmakta, gebelik sırasında verilen
tedaviyle HIV virüsü taşıyan anneden bebeğe hastalık bulaşması engellenebilmektedir.

Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı UNAIDS 2014 yılı raporuna göre;
dünyada 2014 yılı içinde yaklaşık 2 milyon kişinin HIV enfeksiyonuna yakalandığı,
36,9 milyon HIV taşıyıcısının bulunduğu ve 1,2 milyon kişinin AIDS nedeni ile öldüğü belirtilmektedir.

Ülkemizde, 1985 yılından günümüze dek bildirimi yapılan HIV/AIDS olgu sayısı toplam 11.109’dur. Olguların % 75’i erkek, % 25’i kadın olup  % 16,2’si yabancı uyruklu kişilerden oluşmaktadır. Olguların en çok görüldüğü yaş dilimi 25-29 ve 30-34 yaş arasıdur.

Bulaşma yoluna göre dağılımına bakıldığında olguların %52’si cinsel yolla bulaşmaktadır. Yüzde 1,9’unda bulaşma yolu damar içi madde bağımlılığı olarak bildirilirken %44’ünün bulaşma yolu bilinmemektedir. 2015 yılı 30 Kasıma dek 1445 HIV, 80 AIDS olgusu
bildirilmiştir. Bunların %14,7’si yabancı uyruklu olup, %83’3 erkektir. 2015 yılında bildirimi yapılan olgularda; 25-29 ve 30-34 yaş diliminde olanlar öbür yaş dilimlerine göre daha çok
sayıdadır.”

denildi.

HIV enfeksiyonunun önlenebilir bir hastalık olduğu ve korunma önlemlerinin tedaviden çok daha etkili ve ucuz olduğu belirtilen açıklamada şunlar kaydedildi: “En sık görülen bulaşma yolunun cinsel ilişki ve bunların çoğunun da heteroseksüel ilişki olması nedeni ile korunma önem taşımaktadır.
Tek eşliliğin yanı sıra,
Riskli cinsel ilişkide doğru kondom kullanımı, hastalığın cinsel yolla bulaşmasına karşı
en güvenli ve basit korunma yollarıdır.
Başka bir bulaşma yolu olan kan ve kan ürünleri ile olan bulaşmaya karşı korunma amacı ile 1987 yılından beri ülkemizde kan ve kan ürünleri HIV yönünden test edilmektedir.
Organ ve doku aktarımları öncesinde gerekli testlerin yapılması HIV geçiş riskini en aza indirmektedir. Ayrıca, dövme ve piercing (AS: kulak vb. delme ile metal süslerin takılması) gibi uygulamaların temiz ve steril koşullarda yaptırılması, vücuda takılan delici, kesici özellikli takıların ortak kullanılmaması, tek kullanımlık steril enjektör (şırınga) kullanılması
HIV bulaşma riskini azaltmaktadır.
Hastalık, virüsü taşıyan kişilerle birlikte oturmak, yemek yemek, aynı işyerinde çalışmak, aynı okulda okumak, el sıkışmak, tokalaşmak, telefon, kitap, defter gibi araçları, ortak duş-banyo alanlarını ve tuvaletleri kullanmakla BULAŞMAZ!.
Ülkemizde; HIV/AIDS hastalığının yayılımının önlenmesi hedefiyle toplumda ve
yüksek riskli davranışta bulunan kesimlerde korunma ve önleme çalışmalarına öncelik verilmesi, HIV ile yaşayan kişilere yönelik ayrımcılık ve damgalanmanın önlenmesi,
kuşkulu teması olan kişilerin HIV/AIDS hastalığı, bulaşma, korunma yolları konusunda bilgilendirilmesi ve doğru yönlendirilmeleri, HIV ile yaşayan kişilerin tedaviye kolay ve kesintisiz biçimde ulaşmasının sağlanması, sosyal destek, bakım olanaklarının iyileştirilmesi ve yaşam kalitelerinin artırılması için çalışma yürütülmektedir.
Bakanlığımız, etik kurallar ve insan haklarını gözeten yaklaşım doğrultusunda ve
DSÖ öneri ve uygulamaları izlenerek, konunun tüm yanlarını kapsayacak bir bakış açısı ile çalışmalarını işbirliği ve dayanışma içinde sürdürmektedir.
Virüsle savaşmanın en etkili yolu, ondan korunmaktır.”

==========================================

Dostlar,

Son derece doyurucu ve bilimsel, sorumlu bir açıklama.
İşte Sağlık Bakanlığından beklenen de budur.
Önceki yıllarda, olgu sayıları verildikten sonra yaş dağılımı da tablolanır ve o yıl kayda girenlere bakılarak “Türkiye’de HIV/AIDS en çok 25-34 yaş diliminde görülüyor..” gibisinden çok hatalı bir yoruma gidilirdi. Hep uyarır, derslerimizde de değinirdik bu yanlışa.
“Türkiye’de” denemez, çünkü tüm olgular kayıt altında değil; ancak “kayda girenlerde” diye sınırlamak gerekir..

Slayt1

Slayt4 Slayt3 Slayt2
*****

Evet… İslamiyet, eski geleneklerin de etkisiyle çok eşliliğe (poligami) kapıyı açık bırakıyor ama Bilim ve günümüz koşulları tek eşlilik (monogami) diyor..

Üstelik kadın – erkek sayısı hemen hemen eşit gibi..
1 erkeğe 1’den çok kadın ya da tersi biyolojik – aritmetik olarak olanaksız..

—-
Merhum Frank Sinatra‘nın topluma karı sorumlu sanatçılık anlayışının ürünü olan
ünlü şarkısıyla “Stranger in the night – AIDS in the morning..” uyarısı milyonlarca gence ulaştırılabilmişti.

Ülkemizde ve başka ülkelerde toplumsal sorunların çözümüne katkı verecek
bilim – sanat – kültür ürünlerini beklemek yurttaşlar olarak hakkımız;
bu seçkin insanların da topluma karşı ödevleridir..

HIV – AIDS’siz bir yaşam dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile.
01 Aralık 2015, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Önceki yıllarda bu bağlamda yazdıklarımıza da sitemizden erişilebilir..
Örn.
http://ahmetsaltik.net/2014/12/01/28823/

HASUDER’den : Anayasa Mahkemesi’nin Aşılama Kararı Hakkında Basın Açıklaması

 

HASUDER’den Anayasa Mahkemesi’nin Aşılama Kararı Hakkında Basın Açıklaması
HASUDER logosu

Aşılama Konusunda Kamuoyunu Bilgilendirme

Medyada yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin ‘zorla aşı yaptırılamayacağı’ haberleri üzerine toplum sağlığı açısından kamuoyunu bilgilendirme gereksinimi doğmuştur.

Henüz Anayasa Mahkemesi’nin kararının gerekçesi yayımlanmamış olsa da,
konunun ivediliği açısından kimi değerlendirmelerde bulunmak mümkündür:

  • Haberlerde yer aldığına göre Anayasa Mahkemesi kararını, bireyin bedeni üzerinde devlet gücü kullanarak zorla bir uygulama yapılabilmesi için, bu konuda özel bir yasal düzenleme yapılması gerekliliği ile gerekçelendirilmiştir.
  • Nitekim yine haberlerde yer aldığına göre Anayasa Mahkemesi yetkilileri;
    “İhlal kararının Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi’nin, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve
    Medeni Kanunu’na dayanarak, “Çocuğun üstün yararı” gerekçesiyle
    “Devlet, geçerli bir kanıt gösterilmedikçe, anne-baba rızası aramaksızın çocuğa zorunlu aşı yaptırabilir.” biçimindeki zorunlu aşıya vize veren içtihatı ile çelişmediğini” belirtmişlerdir.
    (14 Kasım 2015)

======================================

Dostlar,

Dünya kadar sorunumz varken bir de bununla uğraşmak zorunda kalmak hiç hoş olmadı. Gerekçeyi okumadan yorum yapmak kolay da değil doğru da.
Ancak, temel insan hak ve özgürlüklerini sınırlamaya giderken hukuk öğretisinde kullanılan
en temel ölçütlerden biri “Faydacılık” (Yararcılık) kuramı ve yaklaşımıdır.

Bir yandan kişinin özüne dokunulamaz hak ve özgürlükler alanı;
karşısında da başkalarıın hakları, toplum sağlığı ve başkalarının zarar görmeme hakkı..

adalet_terazisiHukuk denge rejimidir ve hukuk felsefesinde kuşku yok bir dizi etik ölçüt ve değer, pozitif hukuk normları üretilirken kullanılmaktadır.
Aşılama hizmetleri, en temel KORUYUCU SAĞLIK HİZMETİDİR.
Etkin ve ekonomiktir. Yaygın olarak sürdürülmesi zorunludur. Günümzde, Sağlık Bakanlığı Aşı Bilim Kurulu’nun kararı ile
13 aşı tüm çocuklarımıza ücretsiz ve zorunlu olarak yapılmaktadır.

Geçtiğimiz aylarda bir savcı itirazda bulunmuş ancak yargı bu itirazı yerinde görmemişti.

Anayasa Mahkemesi, anababa (ebeveyn) rızası olmadan çocuğa zorunlu aşı yaptırılmasını, “temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği” maddesine göndermede bulunarak, Anayasa’ya aykırı buldu. AYM yetkilileri, zorunlu aşı konusunda yasal düzenleme yapılmadıkça rıza dışı aşı yapılamayacağını belirtti.

Anayasa’nın “kişi dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı”nı düzenleyen 17’nci ve
“temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceğine” ilişkin 13’üncü maddesine
aykırı bularak ihlal kararı verdiği basında geçti.

Yasal düzenleme yok ??

AYM’nin ilke kararı ışığında, yasal bir düzenleme ile kısıtlama getirilmediği sürece anababa rızası olmadan mahkeme kararıyla bile olsa çocuğa zorunlu aşı yaptırılamayacak.
AYM, çocuğa aile rızası olmadan aşı konusunda bir yasal düzenleme bulunmadığı, temel hak ve özgürlüklerin ancak yasayla sınırlanabileceği gerekçesiyle “ihlal kararı” verdi. AYM yetkilileri ihlal kararının Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi’nin, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve
Medeni Yasa’ya dayanarak, “Çocuğun üstün yararı” gerekçesiyle

  • “Devlet, geçerli bir kanıt gösterilmedikçe, anababa rızası aramaksızın çocuğa zorunlu aşı yaptırabilir.” biçimindeki yeni ve zorunlu aşıya vize veren içtihatı ile çelişmediğini de bildirdiler.

Yetkililer, kararın AYM Genel Kurulu’nca verildiği için ilke kararı niteliği taşıdığını ve
benzer bireysel başvurularda da ihlal kararı verileceğini bildirdiler. Hükümetin zorunlu aşı konusunda yasal düzenleme yapması gerektiği kaydedildi.

Yargıtay aşıya vize vermişti

Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi, son dönemde “Domuz kanı var”, “Aşı­lar gü­vensiz” gibi gerekçelerle çocuklarına zorunlu aşı yaptırmak istemeyen anababaların sayısının artması üzerine geçen yaz “Çocuğun üstün yararına açıkça aykırı ise rıza aranmaz” diyerek
“Aşı yapılmalı” kararı vermişti.

*****
– 1593 sayılı, 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıha Yasası’nın aşı ile ilgili maddeleri :
– 3/6,
– 49/6,
– 54/2
İKİNCİ FASIL
Memleket dahilinde sari ve salgın hastalıklarla mücadele :
– Md. 57 ve sonrası..
– Madde 72 – 57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan
şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:
– 72/2
– 88, 90, 91, 92, 93 (Çiçek aşısı)
– Madde 89 – Türkiye hudutları dahilinde doğan her çocuk doğumu takip eden ilk dört ay zarfında aşılanır. Çocuğun peder ve validesi aşı mecburiyetinin ifa edilmesinden aynı suretle mesuldürler. Ebeveyni olmayan çocuklar veya ebeveyni nezdinde bulunmayan çocuklar için çocuğu bakmak üzere kabul eden şahıslar veya müesseseler müdürleri mesuldürler.
– 94, 95, 96

*****
Aşılama hizmetleri olmaksızın sağlık hizmetinden söz edilemeyeceğine göre,
Anayasa Mahkemesi’nin istediği biçimde “açık açık” bir yasa maddesinde yazılmamış olsa idi bile, işin doğası gereği Sağlık Bakanlığı’nın bu görevle yüklü olmamasının düşünülemeyeceği, akıl ve bilim gereği “olmayana ergi” yöntemiyle yorum olarak kolaylıkla çıkarılabilirdi.

Şimdi yapılacak iş basittir :

1. Aşılama hizmetlerini hiçbir biçimde aksatmadan yürütmek
2. SAĞLIK BAKANLIĞI ve BAĞLI KURULUŞLARININ TEŞKİLAT ve GÖREVLERİ
HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME 
(2.11.2011, RG 28103, mükerrer;
60 asıl, 12 geçici madde)

Metninde uygun bir yere net bir içerikle AŞI düzenlemesi yapmaktır.
Bunu bir Kanun Hükmünde Kararname ile değil, doğrudan Yasa ile yapmak gerekecektir.

Çünkü Anayasa md. 17, “… Tıbbi zorunluluklar ve yasada yazılı durumlar dışında
kişinin beden bütünlüğüne dokunulamaz.” demektedir.

Ayrıca Anayasa md. 13, “… Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın
yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve
ancak kanunla sınırlanabilir..”

demektedir. Bu 2 anayasa maddesi; zorunlu aşı uygulaması beden bütünlüğüne dokunma bağlamında temel hak ve özgürlük sınırlaması sayıldığından, “yasa ile” düzenlemeyi
zorunlu kılıyor.

26. dönem TBMM oluşmuş ve Başkanını da seçmiştir (22.11.2015). Hükümet kurulmadan da, Meclis içinden 1 vekilin, örneğin yeni hükümet kurulana dek görevde olan TBMM üyesi
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun yasa önerisi (teklifi) ile, Anayasa md. 88 uyarınca gerekli yasal düzenleme hızla – ivedilikle yapılabilir, yapılmalıdır. Anayasa Mahkemesi
bu konuda kendi anlayışına göre “net” bir yasal düzenleme istemektedir, sorun anlaşılmıştır.

Sevgi ve saygı ile.
23 Kasım 2015, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
HASUDER Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

5 YAŞINDA BEBELERE CAMİDE NAMAZ …

5 YAŞINDA BEBELERE
CAMİDE NAMAZ …

Date: Mon, 9 Nov 2015 12:31:20 +0200
Subject: Saftiriklere ithaf…
From: dalom

Cihân-ârâ cihân îçindedir, ârâyı bilmezler,
O mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.
Hayâli Mehmet (1494-1557)*

Orta çağın derin karanlıklarına hızla koşturan bir Türkiye’de, Atatürk’ün Partisi CHP’nin
İktidar olabileceğini sanan saftiriklere aşağıdaki video ithaf olunur. æ

https://www.facebook.com/TurkiyeNoktaNet/videos/435930659941473/?fref=nf

Değerli arkadaşlar,

5 yaşındaki bebeler, daha doğru dürüst tuvaletlerini yapamazken, ev adreslerini bile söyleyemezken, Arapça dualar ezberleyip, namaza duruyorlar…
Kurban bayramlarında 7 yaşındaki çocuğun eline bıçak verilip kuzu boğazlatılıyor.
Devlet Okullarında dar bir lata üzerinde sırat köprüsünden Allah’a hamd-ü senalarla
geçiş gösterisi yapılıyor…

Ve böyle bir Türkiye’de, Ortalama zekası Dünya Ortalamasından zaten 10 puvan düşük (IQ=90) olan toplumun Oy sandığında beliren iradesinden Çağdaş bir Devlet yönetimi çıkacağını sanan saftirik yazar takımı, CHP’nin neden iktidar olamadığını sorguluyor.
Bu muhterem zevat şunu bilmiyor veya bilmezlikten geliyor :

CHP, tek Parti dönemi dışında, 1950’den bu yana ne zaman tek başına iktidar olabildi ki,
şimdi olsun?

Bunları yazarken, umutsuzluk aşılayan bir ‘felaket tellalcısı’ durumuna düşmek istemem.
Bilimde iyimserlik-kötümserlik yoktur; Bilimde gerçeklik vardır.

Gerçek şu ki; Türkiye’de %20-25 arası “aydın, çağdaş, demokrat, Yurtsever”
bir kesim bulunuyor. Bu kesim sayısal azınlıkta olduğunun ve daha uzun yıllar
sayısal azınlıkta kalacağının, dolayısıyla mutlak iktidar olamayacağının bilincinde olarak,
zorlu aydınlanma mücadelesini sürdürecek ve kendi arasında dayanışmacı işbirliğini koruyarak baskılara, sömürüye, ihanete ve yobazlığa karşı direnecektir elbette!

Çünkü başka yolu yok. æ

==========================================

Dostlar,

Dehşet verici bir aşamaya “daha” gelmiş bulunuyoruz AKP – RTE iktidarı 14. yılına girerken.. 2015’te Türkiye tanınmaz durumdadır. Hollanda vb. ülkelerde

  • “Türkiye’ye gitmeyin, kebap yemeyin, kara çarşaflı bir ülke oldu Türkiye..
    artık laik bir ülke değil..

yönünde resmi tavsiye kararları yurttaşlara duyuruluyor. Turizm gelirleri daha da düşebilir.

AİHM’nin “zorunlu din dersleri kaldırılsın” yönünde AKP iktidarının itirazı üzerine
Büyük Dairede kesinleşmiş yargı kararlarına karşın “zorunlu din dersi değil din kültürü ve
ahlak bilgisi dersi veriyoruz” diye fiilen bu dersler sürdürülmektedir. Oysa AİHM’ne yapılan
AKP itirazı da bu yöndeydi. Ders içeriklerine göre kesin hüküm verdi AİHM.

Ama molla takmıyor..
Bu gün, Lozan’a göre AZINLIK olan Ermeni, Musevi ve Rum cemaatların çocuklarının da TEOG’da Din dersi sorularından söz edildi haberlerde. Bu soruları ilgili azınlık Cemaatleri hazırlayacakmış. Yani AKP iktidarı ülkede, kesinleşmiş AİHM kararlarını hiçe sayarak ZORLA DİN DERSİNİ SÜRDÜRÜYOR.
Üstelik daha okul öncesi aşamasında, bir de UYGULAMA aşamasına geçilmiştir.
5 yaşındaki bebelere “değerler eğitimi” verilmektedir sözde!..

Mesleğinde 39. yılına giren bir Tıp Profesörü olarak yazalım    :

Bir kez 5 yaşındaki çocuğa, tümüyle soyut bir kavram olan “değer” in tanımı bile verilemez!
Kaldı ki o değerler kavramsal düzeyde öğrenildikten sonra edinilsin / içselleştirilsin ve
davranışa dönüşsün! Ham hayaldir.. Bilinen tüm pedagojik ilkelere aykırıdır
Bütünü ile us ve bilimdışıdır ve o yaştaki (5-6 yaş) bebelerin zihinsel (mental) ve
ruhsal (psikolojik) olarak taciz ve terörize edilmesi sonucu doğar bu dayatmadan.

Bir de olup biteni anlayamamadan – değerlendirememeden kaynaklanan korkuya dayalı koşullandırma. Bilinçaltında artık ne tür kodlarla yerleşir bu bilinmezlik tepkisi,
ileride ne tür davranış bozuklularına yol açar, öngörmek olanaksızdır.

Ezber de böyledir.. İlköğretim çocuklarına bilmedikleri bir dilde (Arapça) yüzlerce sayfa içeriği, anlamını kavramadan ezberletmeye çalışmak TAM BİR ZİHİNSEL SOYKIRIMDIR. Ayrıca olanaklı da değildir!

Her 2 uygulama da açıkça İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR, DEVLET TERÖRÜDÜR.
Ailelerin çocuklarına son deree zararlı bu uygulamalara sizin vermemesi gerekir.

*****

Başbakan Davutoğlu, AİHM’nin AKP iktidarının temyiz kararı üzerine, Uluslararası Yüksek Mahkemenin bağlayıcı kararını boşa çıkarmak için yukarıda yazdıklarımızı kamuoyuna söylemiş ve kimi
Batı ülkelerinde “uygulamalı” din eğitimi olduğunu, çocukların kiliseye götürüldüğünü belirtmiş ve “Biz hiç olmazsa bunu yapmıyoruz… ” buyurmuştu.

Şimdi “bunu da yapma” aşaması gelmiştir.
“1 Kasım 2015 seçim zaferinin” (!) gerekleri (!) yapılmaktadır!

2023’e gelindiğinde ortada LAİK BİR CUMHURİYET BIRAKILMAK İSTENMEDİĞİNİN SOMUT KANITIDIR bu 5 yaşındaki bebelere cami ve namaz şovu!

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi artık harekete geçerek Türkiye’ye söz konusu kesinleşmiş AİHM hükmünü gereği gibi – özüne uygun ugulama uyarısı yapmalıdır. Mahkeme Statüsü’nde yazılı kural budur. Bu uyarının da gereği yerine getirilmediğinde Türkiye’nin, kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nden çıkarılması, Avrupa’dan ve çağdaş dünyadan dışlanması
gündeme gelebilecektir.

Biz de görelim AKP – RTE safını iyice belli etsin.. Avrupa’dan, AB’den kesin kopmayı göze alıp 2. bir Suudi Krallığı – Suud Saltanatı benzeri Erdoğan Krallığı – Erdoğan Saltanatı
radikal seçimi mi yapılacak, biraz da olsa frene mi basılacak??

Anayasa Mahkemesi kararı ile “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olarak suçlanan fakat
her nedense ve her nasılsa Anayasa suçu işlediği halde kapatılmayıp salt para cezasına çarptırılan bu siyasal parti (AKP), artık yalnız içeride değil, uluslararası düzlemede de
seküler (laik) düzene meydan okumaktadır.

Durum vahimdir ve duyurulur..

“Türkiye’de laiklik tehlikede değil” diyen anamuhalefet CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na da..
Herkese, herkese..

Dün “Din elden gidiyor..” diye ayaklanan ve cayır cayır insan yakan molla,
bu gün “ŞERİATI ilan etmek üzeredir!

Aşağıdaki erişkeyi tıklayın, izleyin ve birazcık olsun düşünün, öngörün nereye götürüldüğümüzü.. 2 dakika 16 saniye.. Birkaç kez izleyin dehşeti algılayabilmek için..

https://www.facebook.com/TurkiyeNoktaNet/videos/435930659941473/?fref=nf

Sevgi, saygı ve kaygı ile.
09 Kasım 2015, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK

Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Nasıl Bir Sağlık Sistemi-4; Finansman Parayı Kimden Alacağız?

Nasıl Bir Sağlık Sistemi-4; Finansman
Parayı Kimden Alacağız?

portresi
Doç. Dr. İlker Belek

http://www.halkinsagligi.org/nasil-bir-saglik-sistemi-4-finansman-parayi-kimden-alacagiz-ilker-belek/, 05 Kasım 2015

 

Nasıl Bir Sağlık Sistemi / 4-Finansman, Parayı Kimden Alacağız? – İlker Belek

 

Sağlık hizmetlerinin finansmanı, sağlık hizmetleri organizasyonu konusunun en politik başlığıdır. Bunun nedeni, hizmetin finansmanı için gereken paranın kimden alınacağı konusuyla ilgili olmasıdır. Ve bu, doğrudan siyasi bir konudur.

Sağlık hizmetlerinin finansmanı;

a) Mevcut gelir dağılımı eşitsizliğini giderecek, bunun için de,
b) Kaynağı yüksek gelirlilerden, sınıfsal konuşacak olursak burjuvaziden sağlayacak

şekilde organize edilmelidir.

Bu tercihin yaşama geçirilebilmesi için, arkasında, emekçi sınıfları temsil eden siyasi iradenin olması gerekir. Ancak böyle bir tercih sistemin finansmanını sürdürülebilir kılar ve
gelir dağılımı eşitsizliklerinden kaynaklanan sağlık sorunlarını ve yükünü ortadan kaldırır.

Bugünkü siyasi irade, gelir dağılımı eşitsizliğini artıracak,
sağlıktaki kaynakları yetersiz kılacak ve sonra da vatandaşın üzerine
ek finansman yükleri bindirecek yönde ortaya çıkıyor.

Bakalım.

1-Türkiye’de gelir ve servet dağılımında önemli eşitsizlikler bulunuyor:

Bu konu önemli, çünkü, kamusal gereksinimleri finanse edecek kaynağın kimlerin elinde bulunduğunu gösteriyor.

2002’de en zengin %1’lik kesimin toplam servetten aldığı pay %39.4 idi, 2014’te tam %54.3’e yükseldi. Türkiye dünyada servetin en eşitsiz dağıldığı 6. ülke (Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Lübnan, ABD’den sonra). 53 milyon erişkin nüfusun sahip olduğu toplam servet 1 trilyon $,
kişi başına ortalama 20 bin $. Erişkin nüfusun %75.3’ünün toplam serveti 10 bin Doların altında iken, %1.8’ininki 100 bin $ ile 1 milyon $ aralığında, %0.2’sininki (116 bin kişi) 1 milyon doların ve 27 kişininki de 1 milyar doların üzerinde (1, 2).

Gelir dağılımına gelince: 2014 için en zengin %20’lik kesimin gelirden aldığı pay, en yoksul %20’lik kesimin payının 7.4 katı. Bu bakımdan OECD ülkeleri içinde en kötü 3. konumdayız (Şili ve Meksika sonrasında). Ailelerin %62’si ayda 1200 TL’lik bir gelirle geçinmek zorunda olduklarını belirtirken, %1.2’si aylık gelirini 5600TL’nin üzerinde bildiriyor (3,4). Bu konuda yüksek gelirlilerin doğru bildirimde bulunmama olasılığının yüksek olduğunu akılda tutmak gerekiyor.

2013 için, toplam gelirde ücretli-maaşlı-emeklilerin payı %74.0 iken, girişimcilerinki 19.6,
faiz ve rantınki %6.7 (5). Buna karşılık bütün sektörlerde çalışanların yalnızca %4.6’sı kendisini girişimci olarak tanımlıyor. Bu durumda girişimcilerin toplam gelirdeki payı nüfustaki payının tam 4.3 katı. Üstelik girişimciler içinde 250 ve daha çok sayıda işçi çalıştıranlar toplamın yalnızca binde 2’si iken, bu kesim toplam istihdamın %24.2’sini gerçekleştiriyor ve toplam katma değerden de %46.1 pay alıyor (5).

İşte her tür kamusal gereksinim için gereken kaynak bu girişimci denilen burjuvazinin elinde bulunuyor ve bu sınıf kendi içinde önemli bir farklılaşma sergiliyor. Servet ve gelir dağılımı bu denli eşitsiz olduğu için sağlığa kaynak olmadığı yalanı atılıyor, bunun üzerine de halk, katkı payı, özel sağlık vergisi (sağlık sigortası) gibi ek ödemeler yapmak zorunda bırakılıyor.

2-Türkiye’de kamu maliye politikaları, kamusal gereksinimlere kaynak bulmayı olanaksızlaştıracak denli eşitsizlikçi tercihler üzerine oturuyor

Yıllar içinde ücretlilerin toplam vergi yükündeki payının, toplam gelirdeki payına oranı
(buna ücretlilerin vergi baskısı denilir) yükseldi. Yani, ücretliler gelirden aldıkları paya göre daha yüksek bir vergi yükünü sırtlanmak zorunda kaldılar: Vergi baskısı 2002’de 1.5 iken 2013’te 2.3’e yükseldi.

Nitekim ücretlilerin ulusal gelirdeki payı 2002’deki %29 oranından, 2014’te %26 oranına geriledi. Dolaylı vergiler ile ithalattan alınan vergilerin (ki bu ikisi regresif niteliklidir)
toplam vergi gelirlerindeki payı 2002’de %59 iken 2014’te %68’e yükseldi (6).

Kısacası

AKP iktidarı döneminde, gelir eşitliğini sağlaması gereken vergi sistemi,
halk sınıflarından sermaye sınıfına kaynak aktaracak, eşitsizlik üretecek
bir araç olarak kullanıldı.

3-Ülkemizde sağlık hizmetlerinin finansmanı için kaynak vardır

Anlaşıldığı gibi, hükümetlerin sosyal sektörler için kaynak yokluğu yönündeki iddiaları gerçek değildir. Sorun kaynak yokluğu değil, dağılımının eşitsizliğindedir. Çözüm ise bu eşitsizliği gidermek ve kamusal gereksinimlere kaynak yaratmak üzere, girişimci olarak nitelenen sınıfın elindeki kaynakların kamusal alana döndürülmesidir. Bunun için en kesin önlem, ekonominin kamulaştırılması yönünde yapılacak radikal müdahaledir. Kapitalist sistemin içinde kalacak olan müdahale ise vergi reformudur.

2014 yılına ait yaklaşık 800 milyar dolarlık ulusal gelirin, yukarıda da değindiğimiz gibi yaklaşık %20’si (160 milyar dolar) nüfusun yalnızca %4’ünü oluşturan yaklaşık 3 milyon kişi tarafından sahiplenilmiştir: Kişi başına yaklaşık 53 bin Dolar. Yalnızca, bu grubun yıllık gelirini örneğin 20 bin dolar seviyesine indirecek bir kamusal müdahalenin Türkiye ekonomisine kazandıracağı yıllık kaynak tam 70 milyar dolar olacaktır. Yineleyelim, 53 bin dolar bu sınıfın kendi bildirimi.

Öte yandan, 1 milyon doların üzerinde servete sahip olan 116 bin kişinin servetini 1 milyon dolar ve 1 milyar doların üzerinde serveti olan 27 kişinin servetini 1 milyar dolar kabul etsek ve bunların servetlerini ortalama servet düzeyine indirecek bir müdahale yapsak elde edilecek kaynak yaklaşık 150 milyar dolar olacaktır.

2012 yılı (son veriler bu yıla ait) toplam sağlık harcamasının (7) yaklaşık 41 milyar dolar ve kamu gelirlerinin yetersiz olduğu yalanı üzerinden vatandaşın cebinden sağlık için ayrıca alınan paranın da 10 milyar dolar olduğu (7) düşünülürse, böyle bir kamucu müdahalenin sağlayacağı toplumsal yarar kolaylıkla anlaşılabilir.

KAYNAKLAR

1-http://riturkey.org/2015/05/ekonomi-kimin-icin-buyuyor-turkiyede-servet-bolusumu-adaletsizligi-k-murat-guney/
2-http://www.radikal.com.tr/yazarlar/metin-ercan/kuresel-servetin-dagiliminda-son-durum-1453552/#
3-http://davetsizmisafir.org/2013/05/26/ekonomi-kimin-icin-buyuyor-turkiyede-gelir-dagilimi-dengesizligi/
4-TÜİK Haber Bülteni, 18 Eylül 2015, Sayı 18633.
5-http://t24.com.tr/haber/gelirden-kim-daha-cok-pay-aliyor,287543
6-http://sendika7.org/2015/10/akpye-secmen-destegi-ekonomik-nedenler-korkut-boratav/
7- http://www.saglik.gov.tr/TR/dosya/1-97020/h/saglik-istatistik-yilligi-2013.pdf

================================================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan sevgili Doç. Dr. İlker Belek‘in yazısı son derece çarpıcı değil mi??

2015 için kimi verileri güncellersek, bu arada 2014 sağlık giderleri raporunu TÜİK geçtiğimiz aylarda yayımladı; YASED ve DELOITTE, 2015 içinde kişi başına sağlık giderinin 913 Dolara erişeceğini kestirmişlerdir. Yaklaşık 78 milyon yılortası nüfus kabulü ile 71,2 milyar $ gibi bir büyüklüğe erişilmektedir. 2,5 milyonu aşkın sığınmacı da temel düzeyde SGK kapsamına alındığına göre, bu rakam 75 milyar $’a erişebilecektir. 2015 sonunda en az % 10 düşerek gerçekleşecek <700 milyar $ ulusal gelirin % 10’unu aşan bir oran! (İngiltere’de %8!)

SGK’nın zoraki GSS primleri = EK SAĞLIK VERGİSİ, SGK bütçesinde iyimser % 80’lere varmakta, SGK her yıl en az 1/5 açık vermektedir. Bu oran 2015 için yaklaşık %10 ve 23 milyar TL olarak öngörülmüştür.. (Nerdeyse eminiz ki, bu oran ve rakam çook aşılacaktır!).
2013’te ise söz konusu rakamlar yaklaşık 71 milyar $ ve %50 olmuştu!

Dolayısıyla, sevgili Belek‘e ekler;

– Kapitalist yapıda kalınacaksa bu harcamalar teknik deyimle (IMF – DB jargonuyla) SÜRDÜRÜLEBİLİR değildir!
– O zaman yapılan sağlık hizmetlerinin kapsamını ve niteliğini daha da kısmak ve
PRİM = EK VERGİ lanetli denkleminin (sömürüsünün!) de ötesine geçerek
katkı paylarını = Deli Dumrul haraçlarını artırmak olmaktadır. Halen yapılan da budur!
Yerel – uluslararası sermayeye belli rant aktarımı politik olarak yükümlenildiğinden
(taahhüt edildiğinden) sağlık giderleri belli rakamların altına da çekil(e)meyecektir.
Aklı biz verelim : Sağlık giderlerini kısmanın, vahşi kısır moneter önlemler ve sigorta kapsamını giderek daraltmanın dışında en akılcı yolu, daha iyisi bulunana dek
KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİDİR!
Küresel Efendiler ve ülkemizdeki uzantıları!
Bu hizmetlere meşrebinize göre belirlediğiniz düzeyde / oranda ağırlık / öncelik vererek, kırılgan / sürüdürülemez aktüaryal dengelerinizi biraz daha insancıl ama daha akılcı olarak sağlayabilirsiniz.. Biraz daha sağlıklı nüfus, başkaca makro girdiler de sağlar can çekişmekte olan neo-liberal ekonomilerinize..

Taa ki insanlık onuru SÖMÜRÜYÜ yok edene dek..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi SONUÇ BİLDİRGESİ

..HASUDER logosu

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi
SONUÇ BİLDİRGESİ

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi “Olağan Dışı Durumlar ve Halk Sağlığı” ana temasıyla
05-09 Ekim 2015 tarihleri arasında 486 kişinin katılımıyla Konya’da gerçekleştirilmiştir. Kongre’de 16 panel ve 2 kurs düzenlenmiş; toplam olarak 498 bildiri (60’ı sözel,
69’u tartışmalı poster ve 369’u poster) sunulmuştur.

Kongre’nin temasının “Olağan Dışı Durumlar ve Halk Sağlığı” olarak seçilmesinin
temel nedeni, Türkiye’de, gerek ülkemiz dışındaki savaştan etkilenen çok sayıda insanın ülkemize sığınmış olması, gerekse ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşanan çatışma ortamı nedeniyle ortaya çıkan olağandışı durumlardır. Halk Sağlığı camiası
bu tema ile ülkemizin içinde bulunduğu olağandışı durumlara ilişkin duyarlılık göstermiş ve konuyu bilimsel bir platformda tartışarak; olağandışı durumlardan olumsuz etkilenmenin önlenmesine katkıda bulunmaya çalışmıştır. Olağan dışı durumlardan korunmak ve
olumsuz etkilerini sınırlayabilmek mümkündür.

Afetler yerel olanaklarla üstesinden gelinemeyen, dış yardım gerektiren, günlük insan etkinliklerini aksatan ağır yıkımlar, felaketlerdir. Afetler “doğal” ve “insan kaynaklı” olarak ikiye ayrılırlar. Doğal olanlar içinde iklim değişikliğine bağlı olarak artan sel, fırtına, kuraklık gibi olayların zararları giderek artmaktadır. İnsan kaynaklı olanlar ise hem yurdumuzda hem de dünyada en çok olumsuz etki yapan olaylar haline gelmiştir. Savaş, iç çatışma gibi nedenlerle milyonlarca insan ölmüş, milyonlarcası evsiz kalmış, aç kalmış, horlanmış,
bugünleri ve gelecekleri çalınmıştır.

Olağandışı durumlara sosyal, ekonomik ve siyasal olgular, güç ve iktidar ilişkileri neden olur. Bu nedenle ülkeler, temelde yatan açlık, yoksulluk, eşitsizlik, sömürü, yolsuzluk ve savaşı önlemeden olağandışı durumların yıkıcı etkisinden korunamazlar. Afetlerin dünyada ve ülkemizde azaltılmasının yolu barış ve adaletin, eşitliğin sağlanması,
yoksulluk ve açlıkla mücadele edilmesi, çevreye özen, sorumlu tüketim gibi
temel etmenlerin gerçekleşmesine bağlıdır.

Toplumların olağandışı durumlar öncesindeki yapısı, olağandışı durumların yıkıcılığını belirleyen temel etmenlerden biridir. Afetle beraber toplumda olağandışı durumlardan önce
var olan sorunlar iki-üç kat artar, eşitsizlikler derinleşir. Bu nedenle “re-aktif” (AS: tepkisel) değil olağandışı durumlar öncesinde “pro-aktif” (AS: ön gelen) yaklaşımla, toplumun ve
olası risklerin tanınması, ayrıntılı bilgi sahibi olunması, önleme – zararı azaltma yönündeki eylemlerin önceliklendirilmesi ve ön planlamalar ile olağandışı durumlara hazırlanma
çok değerlidir. Bu konuda Halk Sağlıkçılarına önemli bir işlev düşmektedir. Ancak günümüz Türkiye’sinde ne yazık ki sağlık alanında gereksinim duyulan verilere ulaşmakla ilgili büyük sorun yaşanmaktadır. Gereksinim duyulduğu ölçüde geçerli-güvenilir veriye ulaşılamaması, olağandışı durumlar öncesinde toplumla ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmanın önündeki
en önemli engeli oluşturmaktadır. Saydamlık ve hesap verme demokrasinin olmazsa olmaz koşulları olmasına karşın, ülkemizde resmi verilerin paylaşılmasına ilişkin olarak saydamlıkla örtüşmeyen bir tutum karşımıza çıkmaktadır. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere,
Devletin tüm kurumları resmi verileri toplum ile paylaşmalıdır.

Olağandışı durumlar toplumun tüm kesimlerini etkilemekle birlikte yoksullar, yaşlılar, çocuklar, engelliler gibi risk kümelerini daha çok etkiler. Bu risk kümelerinin sorunlarla başetme becerisinden de yoksun olmaları, olumsuz etkiyi güçlendirmektedir. Bu nedenle,
olağandışı durumlarla mücadele sırasında risk kümeleri öncelenmelidir.

Kongrede, olağandışı durumlardan korunmaya ve yıkıcı etkisini en aza indirmeye odaklanmanın gereği vurgulanmıştır. Bu nedenle olağandışı durumlardan önce planlama ve hazırlıklar,
çok paydaşlı olarak merkezi ve yerel otoriteyle ve Akademia ile birlikte yürütülmelidir.

Olağandışı durumlarda çevreden yardım gelene dek geçen zaman, en çok yitiğin yaşandığı dönemdir. Bu nedenle DSÖ Avrupa Ofisi tarafından önemli bir politika belgesi olarak sunulan “Dirençli Toplum” hedefi kabul edilerek, toplumun kendi sorunları ile
başetme becerisi desteklenmelidir.

Türkiye’de hava kirliliği ve ekolojik yıkımın etkileri gün geçtikçe daha çok gözlenmeye başlanmıştır. Kongre, yeraltından çıkarılarak yakılana dek önemli sorunlara neden olan kömürün, hem çalışanların hem de toplumun sağlığını olumsuz etkilediğini bildirmekte,
başta Hükümet olmak üzere, tüm karar vericileri temiz ve sürdürülebilir enerji kaynaklarının enerji üretimi içindeki payını artırmaya ve kömürden enerji üretiminin giderek azaltılması konusunda eylemliliğe çağırmaktadır. Bu bağlamda, ülkemizde yeni kömürlü termik santrallerin açılmasına karşı yürütülen mücadele kararlılıkla sürdürülmelidir.

Kongre, gelecekte başta iklim değişikliği olmak üzere, insan eliyle yapılan değişiklikler nedeniyle önemli sorunlar yaşanacağını öngörmekte ve küresel iklim değişikliğine karşı
hemen önlem alınması için eyleme geçmenin zorunluğunu dile getirmektedir.

Günümüzde hem dünyada hem de ülkemizde şiddet her boyutu ile yaşanmaktadır.
Bir yandan toplumun hemen her kesiminde şiddet daha gözle görülür olarak ortaya çıkarken, özellikle kadına ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarındaki artış dikkat çekicidir. Şiddete yol açan temel etmenin, güç ve iktidar ilişkileri olduğu bilinmelidir.

Sağlık kuruluşlarında meydana gelen şiddet olaylarındaki artışın temel nedeni sağlık sisteminde “insan”ı öteleyen, sermaye lehine yapılan değişikliklerdir. Bilindiği gibi Sağlıkta Dönüşüm Programı hastaların beklentilerinde bugünkü olanaklarla karşılanması olanaklı olmayan
büyük bir artışa yol açmış ve beklentileri karşılanamayan hasta ve yakınları bunun sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görmeye yöneltilmiştir. Sağlık kuruluşlarındaki şiddeti azaltmanın -önlemenin yolu, sağlık politikalarının kâr odaklı olmak yerine, insan odaklı olarak dönüştürülmesidir. Hükümeti, sağlığı ticarileştiren uygulamalardan vazgeçmeye ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek için taraflarla birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

Uluslararası güçlerin isteyerek ve bilinçli oluşturdukları bir savaşın mağduru olan iki milyonu geçen sığınmacılar nedeniyle bir yandan çok önemli sosyal sorunlar yaşanırken; öbür yandan da hem sığınmacıların hem de Türkiye’de yaşayanların sağlığını olumsuz etkileyebilecek
sağlık sorunlarının yaşanması gündemdedir. Özellikle kızamık ve çocuk felci konusunda
riskin ortaya çıkmış olması nedeniyle, bağışıklama başta olmak üzere temel sağlık hizmetlerinin eksiksiz olarak sunulmasının sağlanması ve olası sağlık risklerinin ortaya çıkarılması,
denetim altına alınması ve önlenmesi için alan araştırmalarının – müdahalelerinin yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu konuda başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere,
ulusal ve uluslararası yetkilileri göreve çağırıyoruz.

Sonuç olarak           : 
Ülkemizde ve dünyada doğal ya da insan eliyle ortaya çıkan olağan dışı durumlar giderek artmaktadır. Olağan dışı durumlarda ortaya çıkan mal ve can yitikleri ve sonrasında yaşanan sosyal sorunlar, ülkelerin bu sorunlara önceden hazırlıksız olmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Halk Sağlığı bakış açısıyla insan eliyle oluşturulan olağan dışı durumların önlenmesi, oluşabilecek olağan dışı durumlara karşı çok sektörlü bir anlayışla sağlıklı kamu politikalarının geliştirilmesi, toplumun olağan dışı durumlara karşı dirençli duruma getirilmesi,
örgütlenme ve alt yapı çalışmalarına ağırlık verilmesi önerilmektedir.
Türkiye’nin dört bir yanında bulunan Halk Sağlıkçıları bu sürece katkıda bulunmaya hazırdır.

18. UHSK Katılımcıları
Konya, 27 Ekim 2015

===============================

Dostlar,

Bilindiği gibi Dünyada ve Türkiye’de Tıp Uzmanlık Dalları, ulusal ölçekte
UZMANLIK DERNEKLERİ olarak örgütlenmektedir.
Bu dernekler Kıta ve Küre ölçeğinde üst örgütlenmelere de gitmektedir.

HASUDER (Halk Sağlığı Uzmanları Derneği), Türkiye’de Halk Sağlığı / Toplum Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanlarının Ülkemiz düzeyinde Dernek örgütlenmesidir.
Her yıl Halk Sağlığı Kongreleri düzenlemektedir.
Sonki, 05-09 Ekim 2015 tarihleri arasında Konya’da gerçekleştirildi.
Katılımcı sayısı 500 dolayında.. İlgi giderek büyüyor..
İlki 1979’da Bursa Kirazlıyayla’da idi..
Son Kongremizin SONUÇ BİLDİRGESİ’ni sitemiz okurlarıyla paylaşmak istedik.
Toplantıya ve sonuç bildirgesine emek veren herkese,
başta HASUDER olmak üzere teşekkür ediyoruz.
Bildiri içeriğinin Sağlık Bakanlığı ve ilgili kişi – kurumlarca dikkate alınmasını dileriz.

Sevgi ve saygı ile.
31 Ekim 2015, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com