Nasıl Bir Sağlık Sistemi-4; Finansman Parayı Kimden Alacağız?

Nasıl Bir Sağlık Sistemi-4; Finansman
Parayı Kimden Alacağız?

portresi
Doç. Dr. İlker Belek

http://www.halkinsagligi.org/nasil-bir-saglik-sistemi-4-finansman-parayi-kimden-alacagiz-ilker-belek/, 05 Kasım 2015

 

Nasıl Bir Sağlık Sistemi / 4-Finansman, Parayı Kimden Alacağız? – İlker Belek

 

Sağlık hizmetlerinin finansmanı, sağlık hizmetleri organizasyonu konusunun en politik başlığıdır. Bunun nedeni, hizmetin finansmanı için gereken paranın kimden alınacağı konusuyla ilgili olmasıdır. Ve bu, doğrudan siyasi bir konudur.

Sağlık hizmetlerinin finansmanı;

a) Mevcut gelir dağılımı eşitsizliğini giderecek, bunun için de,
b) Kaynağı yüksek gelirlilerden, sınıfsal konuşacak olursak burjuvaziden sağlayacak

şekilde organize edilmelidir.

Bu tercihin yaşama geçirilebilmesi için, arkasında, emekçi sınıfları temsil eden siyasi iradenin olması gerekir. Ancak böyle bir tercih sistemin finansmanını sürdürülebilir kılar ve
gelir dağılımı eşitsizliklerinden kaynaklanan sağlık sorunlarını ve yükünü ortadan kaldırır.

Bugünkü siyasi irade, gelir dağılımı eşitsizliğini artıracak,
sağlıktaki kaynakları yetersiz kılacak ve sonra da vatandaşın üzerine
ek finansman yükleri bindirecek yönde ortaya çıkıyor.

Bakalım.

1-Türkiye’de gelir ve servet dağılımında önemli eşitsizlikler bulunuyor:

Bu konu önemli, çünkü, kamusal gereksinimleri finanse edecek kaynağın kimlerin elinde bulunduğunu gösteriyor.

2002’de en zengin %1’lik kesimin toplam servetten aldığı pay %39.4 idi, 2014’te tam %54.3’e yükseldi. Türkiye dünyada servetin en eşitsiz dağıldığı 6. ülke (Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Lübnan, ABD’den sonra). 53 milyon erişkin nüfusun sahip olduğu toplam servet 1 trilyon $,
kişi başına ortalama 20 bin $. Erişkin nüfusun %75.3’ünün toplam serveti 10 bin Doların altında iken, %1.8’ininki 100 bin $ ile 1 milyon $ aralığında, %0.2’sininki (116 bin kişi) 1 milyon doların ve 27 kişininki de 1 milyar doların üzerinde (1, 2).

Gelir dağılımına gelince: 2014 için en zengin %20’lik kesimin gelirden aldığı pay, en yoksul %20’lik kesimin payının 7.4 katı. Bu bakımdan OECD ülkeleri içinde en kötü 3. konumdayız (Şili ve Meksika sonrasında). Ailelerin %62’si ayda 1200 TL’lik bir gelirle geçinmek zorunda olduklarını belirtirken, %1.2’si aylık gelirini 5600TL’nin üzerinde bildiriyor (3,4). Bu konuda yüksek gelirlilerin doğru bildirimde bulunmama olasılığının yüksek olduğunu akılda tutmak gerekiyor.

2013 için, toplam gelirde ücretli-maaşlı-emeklilerin payı %74.0 iken, girişimcilerinki 19.6,
faiz ve rantınki %6.7 (5). Buna karşılık bütün sektörlerde çalışanların yalnızca %4.6’sı kendisini girişimci olarak tanımlıyor. Bu durumda girişimcilerin toplam gelirdeki payı nüfustaki payının tam 4.3 katı. Üstelik girişimciler içinde 250 ve daha çok sayıda işçi çalıştıranlar toplamın yalnızca binde 2’si iken, bu kesim toplam istihdamın %24.2’sini gerçekleştiriyor ve toplam katma değerden de %46.1 pay alıyor (5).

İşte her tür kamusal gereksinim için gereken kaynak bu girişimci denilen burjuvazinin elinde bulunuyor ve bu sınıf kendi içinde önemli bir farklılaşma sergiliyor. Servet ve gelir dağılımı bu denli eşitsiz olduğu için sağlığa kaynak olmadığı yalanı atılıyor, bunun üzerine de halk, katkı payı, özel sağlık vergisi (sağlık sigortası) gibi ek ödemeler yapmak zorunda bırakılıyor.

2-Türkiye’de kamu maliye politikaları, kamusal gereksinimlere kaynak bulmayı olanaksızlaştıracak denli eşitsizlikçi tercihler üzerine oturuyor

Yıllar içinde ücretlilerin toplam vergi yükündeki payının, toplam gelirdeki payına oranı
(buna ücretlilerin vergi baskısı denilir) yükseldi. Yani, ücretliler gelirden aldıkları paya göre daha yüksek bir vergi yükünü sırtlanmak zorunda kaldılar: Vergi baskısı 2002’de 1.5 iken 2013’te 2.3’e yükseldi.

Nitekim ücretlilerin ulusal gelirdeki payı 2002’deki %29 oranından, 2014’te %26 oranına geriledi. Dolaylı vergiler ile ithalattan alınan vergilerin (ki bu ikisi regresif niteliklidir)
toplam vergi gelirlerindeki payı 2002’de %59 iken 2014’te %68’e yükseldi (6).

Kısacası

AKP iktidarı döneminde, gelir eşitliğini sağlaması gereken vergi sistemi,
halk sınıflarından sermaye sınıfına kaynak aktaracak, eşitsizlik üretecek
bir araç olarak kullanıldı.

3-Ülkemizde sağlık hizmetlerinin finansmanı için kaynak vardır

Anlaşıldığı gibi, hükümetlerin sosyal sektörler için kaynak yokluğu yönündeki iddiaları gerçek değildir. Sorun kaynak yokluğu değil, dağılımının eşitsizliğindedir. Çözüm ise bu eşitsizliği gidermek ve kamusal gereksinimlere kaynak yaratmak üzere, girişimci olarak nitelenen sınıfın elindeki kaynakların kamusal alana döndürülmesidir. Bunun için en kesin önlem, ekonominin kamulaştırılması yönünde yapılacak radikal müdahaledir. Kapitalist sistemin içinde kalacak olan müdahale ise vergi reformudur.

2014 yılına ait yaklaşık 800 milyar dolarlık ulusal gelirin, yukarıda da değindiğimiz gibi yaklaşık %20’si (160 milyar dolar) nüfusun yalnızca %4’ünü oluşturan yaklaşık 3 milyon kişi tarafından sahiplenilmiştir: Kişi başına yaklaşık 53 bin Dolar. Yalnızca, bu grubun yıllık gelirini örneğin 20 bin dolar seviyesine indirecek bir kamusal müdahalenin Türkiye ekonomisine kazandıracağı yıllık kaynak tam 70 milyar dolar olacaktır. Yineleyelim, 53 bin dolar bu sınıfın kendi bildirimi.

Öte yandan, 1 milyon doların üzerinde servete sahip olan 116 bin kişinin servetini 1 milyon dolar ve 1 milyar doların üzerinde serveti olan 27 kişinin servetini 1 milyar dolar kabul etsek ve bunların servetlerini ortalama servet düzeyine indirecek bir müdahale yapsak elde edilecek kaynak yaklaşık 150 milyar dolar olacaktır.

2012 yılı (son veriler bu yıla ait) toplam sağlık harcamasının (7) yaklaşık 41 milyar dolar ve kamu gelirlerinin yetersiz olduğu yalanı üzerinden vatandaşın cebinden sağlık için ayrıca alınan paranın da 10 milyar dolar olduğu (7) düşünülürse, böyle bir kamucu müdahalenin sağlayacağı toplumsal yarar kolaylıkla anlaşılabilir.

KAYNAKLAR

1-http://riturkey.org/2015/05/ekonomi-kimin-icin-buyuyor-turkiyede-servet-bolusumu-adaletsizligi-k-murat-guney/
2-http://www.radikal.com.tr/yazarlar/metin-ercan/kuresel-servetin-dagiliminda-son-durum-1453552/#
3-http://davetsizmisafir.org/2013/05/26/ekonomi-kimin-icin-buyuyor-turkiyede-gelir-dagilimi-dengesizligi/
4-TÜİK Haber Bülteni, 18 Eylül 2015, Sayı 18633.
5-http://t24.com.tr/haber/gelirden-kim-daha-cok-pay-aliyor,287543
6-http://sendika7.org/2015/10/akpye-secmen-destegi-ekonomik-nedenler-korkut-boratav/
7- http://www.saglik.gov.tr/TR/dosya/1-97020/h/saglik-istatistik-yilligi-2013.pdf

================================================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan sevgili Doç. Dr. İlker Belek‘in yazısı son derece çarpıcı değil mi??

2015 için kimi verileri güncellersek, bu arada 2014 sağlık giderleri raporunu TÜİK geçtiğimiz aylarda yayımladı; YASED ve DELOITTE, 2015 içinde kişi başına sağlık giderinin 913 Dolara erişeceğini kestirmişlerdir. Yaklaşık 78 milyon yılortası nüfus kabulü ile 71,2 milyar $ gibi bir büyüklüğe erişilmektedir. 2,5 milyonu aşkın sığınmacı da temel düzeyde SGK kapsamına alındığına göre, bu rakam 75 milyar $’a erişebilecektir. 2015 sonunda en az % 10 düşerek gerçekleşecek <700 milyar $ ulusal gelirin % 10’unu aşan bir oran! (İngiltere’de %8!)

SGK’nın zoraki GSS primleri = EK SAĞLIK VERGİSİ, SGK bütçesinde iyimser % 80’lere varmakta, SGK her yıl en az 1/5 açık vermektedir. Bu oran 2015 için yaklaşık %10 ve 23 milyar TL olarak öngörülmüştür.. (Nerdeyse eminiz ki, bu oran ve rakam çook aşılacaktır!).
2013’te ise söz konusu rakamlar yaklaşık 71 milyar $ ve %50 olmuştu!

Dolayısıyla, sevgili Belek‘e ekler;

– Kapitalist yapıda kalınacaksa bu harcamalar teknik deyimle (IMF – DB jargonuyla) SÜRDÜRÜLEBİLİR değildir!
– O zaman yapılan sağlık hizmetlerinin kapsamını ve niteliğini daha da kısmak ve
PRİM = EK VERGİ lanetli denkleminin (sömürüsünün!) de ötesine geçerek
katkı paylarını = Deli Dumrul haraçlarını artırmak olmaktadır. Halen yapılan da budur!
Yerel – uluslararası sermayeye belli rant aktarımı politik olarak yükümlenildiğinden
(taahhüt edildiğinden) sağlık giderleri belli rakamların altına da çekil(e)meyecektir.
Aklı biz verelim : Sağlık giderlerini kısmanın, vahşi kısır moneter önlemler ve sigorta kapsamını giderek daraltmanın dışında en akılcı yolu, daha iyisi bulunana dek
KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİDİR!
Küresel Efendiler ve ülkemizdeki uzantıları!
Bu hizmetlere meşrebinize göre belirlediğiniz düzeyde / oranda ağırlık / öncelik vererek, kırılgan / sürüdürülemez aktüaryal dengelerinizi biraz daha insancıl ama daha akılcı olarak sağlayabilirsiniz.. Biraz daha sağlıklı nüfus, başkaca makro girdiler de sağlar can çekişmekte olan neo-liberal ekonomilerinize..

Taa ki insanlık onuru SÖMÜRÜYÜ yok edene dek..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi SONUÇ BİLDİRGESİ

..HASUDER logosu

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi
SONUÇ BİLDİRGESİ

18. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi “Olağan Dışı Durumlar ve Halk Sağlığı” ana temasıyla
05-09 Ekim 2015 tarihleri arasında 486 kişinin katılımıyla Konya’da gerçekleştirilmiştir. Kongre’de 16 panel ve 2 kurs düzenlenmiş; toplam olarak 498 bildiri (60’ı sözel,
69’u tartışmalı poster ve 369’u poster) sunulmuştur.

Kongre’nin temasının “Olağan Dışı Durumlar ve Halk Sağlığı” olarak seçilmesinin
temel nedeni, Türkiye’de, gerek ülkemiz dışındaki savaştan etkilenen çok sayıda insanın ülkemize sığınmış olması, gerekse ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşanan çatışma ortamı nedeniyle ortaya çıkan olağandışı durumlardır. Halk Sağlığı camiası
bu tema ile ülkemizin içinde bulunduğu olağandışı durumlara ilişkin duyarlılık göstermiş ve konuyu bilimsel bir platformda tartışarak; olağandışı durumlardan olumsuz etkilenmenin önlenmesine katkıda bulunmaya çalışmıştır. Olağan dışı durumlardan korunmak ve
olumsuz etkilerini sınırlayabilmek mümkündür.

Afetler yerel olanaklarla üstesinden gelinemeyen, dış yardım gerektiren, günlük insan etkinliklerini aksatan ağır yıkımlar, felaketlerdir. Afetler “doğal” ve “insan kaynaklı” olarak ikiye ayrılırlar. Doğal olanlar içinde iklim değişikliğine bağlı olarak artan sel, fırtına, kuraklık gibi olayların zararları giderek artmaktadır. İnsan kaynaklı olanlar ise hem yurdumuzda hem de dünyada en çok olumsuz etki yapan olaylar haline gelmiştir. Savaş, iç çatışma gibi nedenlerle milyonlarca insan ölmüş, milyonlarcası evsiz kalmış, aç kalmış, horlanmış,
bugünleri ve gelecekleri çalınmıştır.

Olağandışı durumlara sosyal, ekonomik ve siyasal olgular, güç ve iktidar ilişkileri neden olur. Bu nedenle ülkeler, temelde yatan açlık, yoksulluk, eşitsizlik, sömürü, yolsuzluk ve savaşı önlemeden olağandışı durumların yıkıcı etkisinden korunamazlar. Afetlerin dünyada ve ülkemizde azaltılmasının yolu barış ve adaletin, eşitliğin sağlanması,
yoksulluk ve açlıkla mücadele edilmesi, çevreye özen, sorumlu tüketim gibi
temel etmenlerin gerçekleşmesine bağlıdır.

Toplumların olağandışı durumlar öncesindeki yapısı, olağandışı durumların yıkıcılığını belirleyen temel etmenlerden biridir. Afetle beraber toplumda olağandışı durumlardan önce
var olan sorunlar iki-üç kat artar, eşitsizlikler derinleşir. Bu nedenle “re-aktif” (AS: tepkisel) değil olağandışı durumlar öncesinde “pro-aktif” (AS: ön gelen) yaklaşımla, toplumun ve
olası risklerin tanınması, ayrıntılı bilgi sahibi olunması, önleme – zararı azaltma yönündeki eylemlerin önceliklendirilmesi ve ön planlamalar ile olağandışı durumlara hazırlanma
çok değerlidir. Bu konuda Halk Sağlıkçılarına önemli bir işlev düşmektedir. Ancak günümüz Türkiye’sinde ne yazık ki sağlık alanında gereksinim duyulan verilere ulaşmakla ilgili büyük sorun yaşanmaktadır. Gereksinim duyulduğu ölçüde geçerli-güvenilir veriye ulaşılamaması, olağandışı durumlar öncesinde toplumla ilgili sağlıklı bir değerlendirme yapmanın önündeki
en önemli engeli oluşturmaktadır. Saydamlık ve hesap verme demokrasinin olmazsa olmaz koşulları olmasına karşın, ülkemizde resmi verilerin paylaşılmasına ilişkin olarak saydamlıkla örtüşmeyen bir tutum karşımıza çıkmaktadır. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere,
Devletin tüm kurumları resmi verileri toplum ile paylaşmalıdır.

Olağandışı durumlar toplumun tüm kesimlerini etkilemekle birlikte yoksullar, yaşlılar, çocuklar, engelliler gibi risk kümelerini daha çok etkiler. Bu risk kümelerinin sorunlarla başetme becerisinden de yoksun olmaları, olumsuz etkiyi güçlendirmektedir. Bu nedenle,
olağandışı durumlarla mücadele sırasında risk kümeleri öncelenmelidir.

Kongrede, olağandışı durumlardan korunmaya ve yıkıcı etkisini en aza indirmeye odaklanmanın gereği vurgulanmıştır. Bu nedenle olağandışı durumlardan önce planlama ve hazırlıklar,
çok paydaşlı olarak merkezi ve yerel otoriteyle ve Akademia ile birlikte yürütülmelidir.

Olağandışı durumlarda çevreden yardım gelene dek geçen zaman, en çok yitiğin yaşandığı dönemdir. Bu nedenle DSÖ Avrupa Ofisi tarafından önemli bir politika belgesi olarak sunulan “Dirençli Toplum” hedefi kabul edilerek, toplumun kendi sorunları ile
başetme becerisi desteklenmelidir.

Türkiye’de hava kirliliği ve ekolojik yıkımın etkileri gün geçtikçe daha çok gözlenmeye başlanmıştır. Kongre, yeraltından çıkarılarak yakılana dek önemli sorunlara neden olan kömürün, hem çalışanların hem de toplumun sağlığını olumsuz etkilediğini bildirmekte,
başta Hükümet olmak üzere, tüm karar vericileri temiz ve sürdürülebilir enerji kaynaklarının enerji üretimi içindeki payını artırmaya ve kömürden enerji üretiminin giderek azaltılması konusunda eylemliliğe çağırmaktadır. Bu bağlamda, ülkemizde yeni kömürlü termik santrallerin açılmasına karşı yürütülen mücadele kararlılıkla sürdürülmelidir.

Kongre, gelecekte başta iklim değişikliği olmak üzere, insan eliyle yapılan değişiklikler nedeniyle önemli sorunlar yaşanacağını öngörmekte ve küresel iklim değişikliğine karşı
hemen önlem alınması için eyleme geçmenin zorunluğunu dile getirmektedir.

Günümüzde hem dünyada hem de ülkemizde şiddet her boyutu ile yaşanmaktadır.
Bir yandan toplumun hemen her kesiminde şiddet daha gözle görülür olarak ortaya çıkarken, özellikle kadına ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarındaki artış dikkat çekicidir. Şiddete yol açan temel etmenin, güç ve iktidar ilişkileri olduğu bilinmelidir.

Sağlık kuruluşlarında meydana gelen şiddet olaylarındaki artışın temel nedeni sağlık sisteminde “insan”ı öteleyen, sermaye lehine yapılan değişikliklerdir. Bilindiği gibi Sağlıkta Dönüşüm Programı hastaların beklentilerinde bugünkü olanaklarla karşılanması olanaklı olmayan
büyük bir artışa yol açmış ve beklentileri karşılanamayan hasta ve yakınları bunun sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görmeye yöneltilmiştir. Sağlık kuruluşlarındaki şiddeti azaltmanın -önlemenin yolu, sağlık politikalarının kâr odaklı olmak yerine, insan odaklı olarak dönüştürülmesidir. Hükümeti, sağlığı ticarileştiren uygulamalardan vazgeçmeye ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek için taraflarla birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

Uluslararası güçlerin isteyerek ve bilinçli oluşturdukları bir savaşın mağduru olan iki milyonu geçen sığınmacılar nedeniyle bir yandan çok önemli sosyal sorunlar yaşanırken; öbür yandan da hem sığınmacıların hem de Türkiye’de yaşayanların sağlığını olumsuz etkileyebilecek
sağlık sorunlarının yaşanması gündemdedir. Özellikle kızamık ve çocuk felci konusunda
riskin ortaya çıkmış olması nedeniyle, bağışıklama başta olmak üzere temel sağlık hizmetlerinin eksiksiz olarak sunulmasının sağlanması ve olası sağlık risklerinin ortaya çıkarılması,
denetim altına alınması ve önlenmesi için alan araştırmalarının – müdahalelerinin yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu konuda başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere,
ulusal ve uluslararası yetkilileri göreve çağırıyoruz.

Sonuç olarak           : 
Ülkemizde ve dünyada doğal ya da insan eliyle ortaya çıkan olağan dışı durumlar giderek artmaktadır. Olağan dışı durumlarda ortaya çıkan mal ve can yitikleri ve sonrasında yaşanan sosyal sorunlar, ülkelerin bu sorunlara önceden hazırlıksız olmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Halk Sağlığı bakış açısıyla insan eliyle oluşturulan olağan dışı durumların önlenmesi, oluşabilecek olağan dışı durumlara karşı çok sektörlü bir anlayışla sağlıklı kamu politikalarının geliştirilmesi, toplumun olağan dışı durumlara karşı dirençli duruma getirilmesi,
örgütlenme ve alt yapı çalışmalarına ağırlık verilmesi önerilmektedir.
Türkiye’nin dört bir yanında bulunan Halk Sağlıkçıları bu sürece katkıda bulunmaya hazırdır.

18. UHSK Katılımcıları
Konya, 27 Ekim 2015

===============================

Dostlar,

Bilindiği gibi Dünyada ve Türkiye’de Tıp Uzmanlık Dalları, ulusal ölçekte
UZMANLIK DERNEKLERİ olarak örgütlenmektedir.
Bu dernekler Kıta ve Küre ölçeğinde üst örgütlenmelere de gitmektedir.

HASUDER (Halk Sağlığı Uzmanları Derneği), Türkiye’de Halk Sağlığı / Toplum Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanlarının Ülkemiz düzeyinde Dernek örgütlenmesidir.
Her yıl Halk Sağlığı Kongreleri düzenlemektedir.
Sonki, 05-09 Ekim 2015 tarihleri arasında Konya’da gerçekleştirildi.
Katılımcı sayısı 500 dolayında.. İlgi giderek büyüyor..
İlki 1979’da Bursa Kirazlıyayla’da idi..
Son Kongremizin SONUÇ BİLDİRGESİ’ni sitemiz okurlarıyla paylaşmak istedik.
Toplantıya ve sonuç bildirgesine emek veren herkese,
başta HASUDER olmak üzere teşekkür ediyoruz.
Bildiri içeriğinin Sağlık Bakanlığı ve ilgili kişi – kurumlarca dikkate alınmasını dileriz.

Sevgi ve saygı ile.
31 Ekim 2015, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

KIRMIZI ET TÜKETİMİ İNSANLARDA BÜYÜK OLASILIKLA KANSEROJEN!

 

Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (UKAA) 
(IARC : International Agency for Research on Cancer)
Basın Açıklaması, 26.10.2015

Lyon-Fransa, 26.10.2015 – Dünya Sağlık Örgütü Kanser Ajansı, Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (UKAA, IARC), kırmızı et ve işlenmiş et tüketiminin kanserojen etkisini değerlendirdi.

Kırmızı Et

10 ülkeden 22 uzmanın toplandığı UKAA Programı, tüm bilimsel literatürü derinlemesine değerlendirdikten sonra, kırmızı et tüketiminin insanlarda kansere neden olduğu ile ilgili sınırlı kanıtlara ve karsinojenik etkiyi destekleyen güçlü mekanik kanıtlara dayanarak, kırmızı et tüketimini insanlarda büyük olasılıkla karsinojen olarak (Grup 2A) sınıflandırdı. Bu ilişki gerçekte kolorektal kanserlerde gözlenmesine karşın, pankreas ve prostat kanseri için de
benzer ilişki görüldüğünü duyurdu.

İşlenmiş Et

İşlenmiş etin insanlarda kolorektal kansere neden olduğuna ilişkin yeterli kanıta dayanarak, işlenmiş et insanda karsinojen olarak sınıflandırılmıştır (Grup 1).

Et Tüketimi ve Etkileri

Et tüketimi ülkeler arasında %1-2’den %100’e kadar büyük farklılıklar göstermektedir.
Ülkeye göre değişiklik gösterse de, daha düşük oranlarda işlenmiş et de tüketilmektedir. Uzmanlar günlük 50 gram işlenmiş et tüketiminin kolo-rektal kanser riskini %18 artırdığını belirtmişlerdir. UKAA Monografi Programı Başkanı Dr. Kurt Straif,

“Bir kişinin işlenmiş et tüketimi nedeniyle kolo-rektal kanser geliştirme riski düşük olsa da,
bu risk kişinin et tüketim miktarı ile arttığını ve işlenmiş et tüketen çok sayıda kişi düşünüldüğünde, bunun kanser insidensine küresel etkisinin önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu..” söylemektedir.

UKAA Çalışma Grubu, pek çok ülke ve toplumda çeşitli diyetlerde bir düzineden çok
kanser türü ile kırmızı et ve işlenmiş et tüketiminin ilişkisini araştıran 800’den çok araştırmayı dikkatle inceledi. En etkili kanıt, 20 yıldır süren geniş katılımlı, prospektif kohort çalışmalarından geldi.

Halk Sağlığı

UKAA Direktörü Dr. Christopher Wild,

“Bu bulgular, ileride etin sınırlı tüketimi ile ilgili halk sağlığı önerilerini destekleyecektir.
Aynı zamanda, kırmızı etin iyi bir besleyici değeri var. Bu yüzden, bu araştırmalar, hükümetleri ve uluslararası kuruluşları kırmızı et ve işlenmiş et tüketiminin yarar ve zararları konusunda risk değerlendirmeleri ve olabilecek en iyi diyet önerileri konusunda araştırmalar yapmak için teşvik edecektir.”
diye belirtti.

Editöre Not :
Kırmızı et, memeli kas etinin sığır, dana, domuz, kuzu, koyun, keçi ve at gibi tüm tiplerini içermektedir.
İşlenmiş et, yenme ve sunumunu kolaylaştırmak amacıyla yapılan tuzlama, fermentasyon, tütsüleme ve öbür işlemlerden geçirilmiş eti kapsamaktadır. Pek çok işlenmiş et, domuz ve sığır eti içermektedir. Ama işlenmiş etler aynı zamanda öbür kırmızı etleri, beyaz etleri, sakatatı da içermektedir. Sosis, salam, jambon, konserve et, buyyon, et bazlı atıştırmalıklar ve sosları işlenmiş ete örnek verebiliriz.

Sonuç değerlendirmelerinin bir özetine The Lancet Oncology’de ulaşılabilir,
ayrıntılı bir değerlendirme ise IARC Monographs Volume 114’te yayınlanacaktır.
IARC Monographs Soru ve Yanıtları aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz.

http://www.iarc.fr/en/media-centre/iarcnews/pdf/Monographs-Q&A.pdf

Kırmızı et ve işlenmiş et tüketiminin karsinojenitesi ile ilgili soru ve yanıtları
aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz.

http://www.iarc.fr/en/media-centre/iarcnews/pdf/Monographs-Q&A_Vol114.pdf

===================================

Dostlar,

IARC (International Agency for Research on Cancer), Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) Fransa’nın sevimli kenti Lyon’da kurulu yüksek donanımlı bir uluslararası laboratuvarıdır.

Kullanımda olan yaklaşık seksen bin kimyasalın kanser yapıcı (karsinojen) olup olmadıkları konusunda son sözü söyleyecek yetkidedir. Hayvanlarda kanser yapan 113, insanlarda beklenen (probably) karsineojenik 66 ve olası (possibly) kanser yapıcı 285 kimyasal tanımlanmıştır.

İşlenmiş et ürünlerinden elden geldiğince kaçınmak yerinde olur.

Kırımızı etin ise işlenmemiş biçimiyle erişkinde günlük kullanımının 50 gm’ı aşmaması durumunda bir sorun yoktur. Bir porsiyon döner kebap genellikle 100 gm kırmızı et içerir.
Öte yandan insanların yaş, cinsiyet, yapılan iş, spor, gebelik ve emzirme, büyüme dönemi.. gibi özelliklerle bağlantılı olarak her gün kg başına 1-2 gm protein gereksinimi vardır.
Bu gereksinimin bitkisel ve hayvansal kaynaklardan düzenli olarak her gün karşılanması gerekir.
İnsan bedeni için kimi amino asitler zorunlu (esansiyel) olup (organizmada sentez edilememktedir), bu yüzden başlıca kırmızı etten alınması zorunludur.

Ayrıca Türk toplumunda protein tüketimi gelişmiş ülkelerde oduğundan çok eksiktir.
Nitelikli proteinlere ulaşım, yüksek fiyatlı olması yüzünden milyonlarca dar-orta gelirli için
çok sıkıntılıdır. Tarım ve hayvancılık politikalarını köktenci biçimde gözden geçirerek,
ulusal temelli politikalarla halkımızın yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak
stratejik bir zorunluktur.

Türkiye’de Diyabet sıklığının % 8 gibi gelişmiş Batı toplumlarının 2 katı oluşu ve giderek artışı endişe vericidir. Ayrıca, karbonhidrat ağırlıklı beslenme ve artan şişmanlık, önemli birer
Halk Sağlığı sorunudur. TNSA 2013 (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması) verilerine göre,
0-6 yaş dilimi çocuklarımızda süregen (kronik) beslenme yetersizlğine bağlı (başlıca yetersiz protein alımı!) ileri boy kısalığı (bodurluk – stunted) % 10 dolayındadır. Bir başka anlatımla,
0-6 yaş dilimindeki her 10 çocuğumuzdan 1’i, ağır – süregen protein yetmezliği nedeniyle BODURDUR!

Her gün şu 6 besin ögesinden yeterli ve dengeli bir beslenme sağlanmalıdır :

Protein, karbonhidrat, yağ, vitamin, mineral ve SU!

Bir de hareketli yaşam… Yürüme, yüzme, spor…

Yılda 1 kez “sağlıklı iken” hekim muayenesi…

Sigara vb. sağlık katili – ölürücü maddelerden uzak durmak..

Sevgi ve saygı ile.
31 Ekim 2015, Ankara


Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Silahlı Çatışma ve Diğer Şiddet Durumlarına ilişkin Dünya Tabipler Birliği Kuralları

TTB_logosu

Silahlı Çatışma ve Diğer Şiddet Durumlarına ilişkin
Dünya Tabipler Birliği Kuralları

Ekim 1956’da Havana, Küba’da gerçekleştirilen 10. Dünya Tıp Asamblesi’nde kabul edilmiş,

Ekim 1957’de İstanbul, Türkiye’de gerçekleştirilen 11. Dünya Tıp Asamblesi’nde gözden geçirilmiş,

Ekim 1983’te Venedik, İtalya’da gerçekleştirilen 35. Dünya Tıp Asamblesi’nde ve Ekim 2004’te Tokyo, Japonya’da gerçekleştirilen DTB 55. Genel Kurulunda değiştirilmiş,

Mayıs 2006’da Divonne-les-Bains, Fransa’daki DTB 173. Konsey Oturumunda yazım olarak yeniden düzenlenmiş,

Ekim 2012’de Bangkok, Tayland’daki DTB 63. Genel Kurulunda üzerinde değişiklikler yapılmıştır.

GENEL YÖNERGELER

Dünya Tabipler Birliği (DTB) Tıp Etiği Uluslararası Kurallarında belirtildiği gibi,
silahlı çatışma ortamlarındaki tıp etiği barış zamanlarındaki tıp etiği ile aynıdır.
Doktorlar mesleki görevlerini yerine getirirken birbiriyle çelişen bağlanmalar içindelerse, birinci yükümlülükleri hastalarına karşıdır; doktorlar, mesleki faaliyetlerinin hepsinde, insan hakları alanındaki uluslararası sözleşmelere, uluslararası insancıl hukuka ve DTB’nin tıp etiği alanındaki bildirgelerine bağlı kalmalıdır.

Tıp mesleğinin birincil görevi sağlığı korumak ve yaşam kurtarmaktır.
Dolayısıyla, doktorların aşağıdaki tutum ve davranışları etik dışı sayılır:

  • Hastanın sağlığı açısından temelsiz, yerinde sayılamayacak tavsiyelerde bulunmak
    ya da koruyucu, tanı koydurucu ya da iyileştirici işlemlerde bulunmak;
  • Tedavi amaçlı bir gerekçe olmaksızın bir insanın fiziksel ya da zihinsel gücünü zayıflatmak;
  • Bilimsel bilgileri sağlığı tehlikeye düşürmek ya da yaşamı yok etmek amacıyla kullanmak;
  • Sağlıkla ilgili kişisel bilgileri sorgulamalara yardımcı olma amacıyla kullanmak;
  • İşkence ya da zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı uygulamalara göz yummak,
    bu uygulamaları kolaylaştırmak ya da içinde yer almak.

Silahlı çatışma ve diğer şiddet durumlarında standart etik kurallar geçerlidir; bu geçerlilik yalnızca tedavi gibi işlemleri değil, örneğin araştırma gibi diğer müdahaleleri de kapsar. İnsanlar üzerinde deney yapılması, başta sivil ve askeri mahkûmlarla işgal edilen ülkelerin halkları olmak üzere özgürlüklerinden yoksun kalmış tüm kişiler söz konusu olduğunda kesinlikle yasaktır.

İnsanlara insanca ve saygıyla davranılması yolundaki tıbbi görev tüm hastalar için geçerlidir. Doktor, gerekli bakım ve tedaviyi her zaman tarafsızca; yaşa, hastalık ya da engellilik durumuna, inanca, etnik kökene, cinsiyete, yurttaşlığa, siyasal bağlantıya, ırka, cinsel yönelime ya da toplumsal konuma veya başka herhangi bir ölçüte göre ayrımcılık yapmadan vermelidir.

Hükümetler, silahlı güçler ve elinde güç bulunan diğerleri, doktorların ve diğer sağlık profesyonellerinin silahlı çatışma ve diğer şiddet durumlarında ihtiyacı olan herkese bakım verebilmesini sağlamak üzere Cenevre Sözleşmelerine uygun hareket etmelidirler. Bu yükümlülük, sağlık personelinin ve sağlık tesislerinin korunması gerekliliğini de kapsar.

Hekim, durum ve koşullar ne olursa olsun tıbbi bilgilerin gizliliğini korumalıdır. Bununla birlikte, silahlı çatışma ya da diğer şiddet durumlarında olduğu gibi barış zamanında da bir hasta başkaları için ciddi bir risk oluşturabilir; böyle durumlarda doktorlar, hastaya olan yükümlülükleri ile tehdit altındaki diğer insanlara ilişkin yükümlülükleri arasında bir muhasebe yapmak durumundadırlar.

Silahlı çatışma ve diğer şiddet durumlarında doktorlara ve diğer sağlıkçılara tanınan haklar ve imkânlar sağlık ve tedavi amaçları dışında başka amaçlar için hiçbir şekilde kullanılmamalıdır.

Doktorların hasta ve yaralıları tedavi görevleri açık ve nettir. Doktorlar, kadınlar ve çocuklar dâhil olmak üzere kimi grupların bu bağlamda özellikle güç durumda olduklarını gözetmelidir. Bu bakımın sağlanması engellenmemeli ya da herhangi bir ihlal fiili olarak görülmemelidir. Doktorlar, etik yükümlülüklerinden herhangi birine uygun davranmaları nedeniyle hiçbir zaman kovuşturulmamalı ve cezalandırılmamalıdır.

Doktorların, içme suyu, yeterli gıda ve barınma dâhil olmak üzere sağlık açısından ön koşul olan altyapının sağlanmasında hükümetler ve diğer yetkililer üzerinde basınç oluşturma gibi bir görevleri vardır.

Çatışmanın yakın ve kaçınılmaz göründüğü durumlarda doktorlar, ellerinden geldiğince, yetkililerin halk sağlığı altyapısını koruyacak, çatışmanın hemen sonrasındaki dönemde de bu altyapıda gerekli onarımlara gidecek planlamayı yapmalarını sağlamaya çalışmalıdırlar.

Olağanüstü koşullarda doktorların durumlara hemen ve olabilecek en iyi müdahalede bulunmaya hazır olmaları gerekir. İster sivil ister savaşan tarafta olsun hasta ve yaralılara ihtiyaç duydukları bakım sağlanmalıdır. Klinik ihtiyaçların dikkate alınması dışında hastalar arasında hiçbir ayrım gözetilmemelidir.

Doktorlar, mesleki çalışmalarını serbestçe sürdürebilmeleri için hastalarına, gerekli tıbbi tesis ve donanımlara ve korunmaya erişebilmelidirler. Bu erişim, gözetim merkezleri ve hapishanelerdeki hastaları da kapsamalıdır. Bu çalışmalarında doktorlara engelsiz geçiş ve tam mesleki bağımsızlık dâhil gerekli yardımlar sağlanmalıdır.

Görevlerini yerine getirirken ve yasal hakları olduğu durumlarda doktorlar ve diğer sağlık profesyonelleri, örneğin Kızılhaç, Kızılay ya da Kızıl Kristal gibi uluslararası planda tanınmış sembollerle tanımlanmalı ve korunmalıdır.

Silahlı çatışmaların ya da diğer şiddet olaylarının cereyan ettiği yerlerdeki hastanelere ya da sağlık merkezlerine çatışan tüm taraflar ve medya çalışanları saygı göstermelidir. Sivil ya da çatışan taraflardan olanlara, hastalara ve yaralılara yapılan sağlık yardımları tanıtım ya da propaganda amacıyla kullanılamaz. Hasta, yaralı ve ölülerin özel yaşamlarının gizliliğine her durumda özen gösterilmelidir. Önemli siyasi kişilerin yaptıkları ziyaretler ve bu kişilerin yaralı ve hasta olanlar arasında yer aldıkları durumlar da bu kapsamdadır.

Doktorlar, silahlı çatışma ya da diğer şiddet durumlarında sağlığın gelişigüzel uygulamalara, kalitesiz/sahte materyallerin ve ilaçların dolaşıma sokulmasına daha fazla maruz kalacağını dikkate almalı ve bu tür durum ve uygulamalara karşı harekete geçmelidir.

DTB, doktorlara, diğer sağlık çalışanlarına ve sağlık tesislerine yönelik saldırılarla ilgili verilerin uluslararası bir organ tarafından toplanmasını ve yayılmasını destekler. Bu veriler, söz konusu saldırıların mahiyetinin anlaşılması ve önleyici mekanizmaların oluşturulması açısından önem taşır. Tıp personeline yönelik saldırılar araştırılmalı ve failleri yargı önüne çıkarılmalıdır.

DAVRANIŞ KURALLARI: SİLAHLI ÇATIŞMA VE DİĞER ŞİDDET DURUMLARINDA ÇALIŞAN DOKTORLARIN GÖREVLERİ

Doktorlar her durumda:

  • Uluslararası hukuku (uluslararası insancıl hukuk ya da insan hakları hukuku) ihlal etmemeli, ihlallere yardımcı olmamalıdır;
  • Yaralı ve hastaları terk etmemelidir;
  • Herhangi bir düşmanlıkta taraf olmamalıdır;
  • Yetkililere hastaları ve yaralıları arama yükümlülüklerini hatırlatmalı, ayrımcılık yapmadan sağlık hizmetlerine erişimi sağlamalıdır;
  • Yaralılara ve hastalara etkili ve tarafsız bakım sağlamalı ve bunu savunmalıdır (söz konusu kişilerin “düşman” sayıldığı durumlar dâhil olmak üzere herhangi bir ayrımcılık gözetmeden);
  • Kişilerin, hastaların ve kurumların güvenlik mülahazalarının etik davranış açısından önemli bir sınırlama olduğunu dikkate almalı ve görev yaparken gereksiz riske girmemelidir;
  • Yaralı ya da hasta kişinin isteklerine, güvenine ve onuruna saygılı olmalıdır;
  • Yaralıların ve hastaların içinde bulundukları güç durumdan kişisel maddi çıkar elde etme adına yararlanmamalıdır;
  • Gerçek ve geçerli onaylarını almadan yaralı ve hasta kişiler üzerinde deney yapmamalı, özgürlüklerinden yoksun kişiler söz konusu olduğunda ise bundan kesinlikle kaçınmalıdır;
  • Silahlı çatışma ve diğer şiddet durumlarında kadınların ve çocukların özellikle güç durumlarını ve özel sağlık ihtiyaçlarını özenle gözetmelidir;
  • Söz konusu kişinin ölmüş ya da bakım altında olduğu durumlar dâhil, bir ailenin, kayıp bir aile üyesinin durumu ve yeri hakkında bilgi sahibi olma hakkına saygı göstermelidir;
  • Herhangi bir mahkûma sağlık hizmetleri vermelidir;
  • Böyle bir mekanizmanın hâlihazırda bulunmadığı durumlarda doktorların hapishanelere ve mahkûmlara düzenli ziyarette bulunmalarını savunmalıdır;
  • Gelişigüzel uygulamalara ya da kalitesiz/sahte materyal ve ilaçların dolaşıma sokulmasına karşı çıkmalı, mümkün olduğu durumlarda bunu önlemek üzere harekete geçmelidir;
  • Silahlı çatışma ve diğer şiddet durumlarında yetkililere, uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası hukukun ilgili diğer hükümlerine göre sağlık personelini ve altyapısını koruma yükümlülüğü altında olduklarını hatırlatmalıdır;
  • Önemli herhangi bir hastalığın ya da travmanın yaygınlaştığı durumlarda yetkililere bilgi verme yasal yükümlülüğünü akılda tutmalıdır;
  • Yaralılara, hastalara ya da verilen sağlık hizmetlerine karşı misillemeleri önlemek için elinden geleni yapmalıdır;
  • Sağlık hizmetlerinde belirli ikilemlere yol açacak durumlar ortaya çıkabileceğini dikkate almalıdır.

Doktorlar mümkün olduğu kadar:

  • Yasa ya da etik dışı herhangi bir emre uymayı reddetmelidir;
  • Bir doktorun içinde bulunabileceği ikili bağlanma durumlarını titizlikle düşünmeli, bu ikili bağlanmaları meslektaşları ve yetkili kişilerle tartışmalıdır;
  • Mesleki sır saklama kuralına bir istisna olarak ve DTB’nin İşkence ve Zalimce, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamelelerin Kınanmasında ve Belgelenmesinde Doktorların Sorumlulukları Kararı ile İstanbul Protokolü [1] doğrultusunda bilgileri dâhilindeki işkence ya da zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleleri, mümkün olduğu durumlarda mağdurun da onayıyla, ancak mağdurun kendini serbestçe ifade edecek durumda olmaması halinde açık onayı olmadan da kınamalıdır;
  • Meslektaşlarının görüşlerini dinlemeli ve bu görüşlere saygı göstermelidir;
  • Verili durum ışığında sağlık hizmeti standartları üzerinde düşünmeli ve bu standartları geliştirmeye çalışmalıdır;
  • Bir meslektaşın etik dışı herhangi bir davranışını ilgili yöneticiye iletmelidir;
  • Sağlık hizmetleriyle ilgili gerekli kayıtları tutmalıdır;
  • Koşullar nedeniyle bozulan sivillere yönelik sağlık hizmetlerinde sürekliliği desteklemelidir;
  • Sağlık alanındaki ihtiyaçların karşılanmadığı durumları bir komutana ya da uygun diğer yetkililere bildirmelidir;
  • Örneğin uluslararası insancıl hukuka ya da insan hakları hukukuna yönelik ihlallere tepki vererek, sağlık personelinin söz konusu şiddetin etkilerinin nasıl hafifletilebileceği ya da süresininasıl kısaltılabileceği üzerinde düşünmelidir.

[1] İşkencenin ve Diğer Zalimce, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele veya
Cezanın Etkili Biçimde araştırılması ve Belgelenmesi Elkitabı, OHCHR, 1999
© Dünya Tabipler Birliği, Inc. –Tüm Hakları Saklıdır.
© Asociación médica mundial -Todos los derechos reservados.
© L’Association Médicale Mondiale -Tous droits réservés.

==========================================

Dostlar,

Günümüzde her mesleğin yasal – hukuksal- mevzuatı ve yazılı olmayan geleneklerinin yanı sıra artık önemli ölçüde kodifiye edilmiş (yazılı olarak topluca derlenmiş) etik kuralları var.

Hekimlik mesleği, insan yaşamıyla uğraştığından, mesleksel etik kuralları oldukça eski..
Taa Hiğokrat’a dek uzanıyor..
Türkiye’de de 1928’de çıkarıaln 1219 sayılı yasada kimi göndermeler yapılmıştı.
1953’te çıkarılan 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Yasası uyarınca (md. 7) çıkarılan
Tıbbi Deontoloji Tüzüğü (RG 19 Şubat 1960) kimi meslek etiği kurallarını koymuştu.

Zaman içinde Uluslararası düzlemde bu kurallar geliştirildi ve paylaşıldı.
Dünya Hekimler Birliği (World Medical Association) öncülük yaptı.

Türk Tabipleri Birliği de (TTB) 47. Büyük Kongresinde (10-11 Ekim 1998) kabul edilen HEKİMLİK MESLEK ETİĞİ KURALLARI‘nı yaşama geçirdi. (01.02.1999’da yayımlandı).

Türkiye’miz ne yazık ki kurgulu bir sıcak çatışma ortamına sürüklendi ve orada tutuluyor.
Bu gergin süreçte HEKİMLİK MESLEK ETİĞİ KURALLARI‘nı gündeme getirmek istedik.

Başta meslektaşlarımız olmak üzere ilgili ve yetkililerin bilgisine sunarız.

Sevgi ve saygı ile.
17 Ekim 2015, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 70 Yaşında

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
70 Yaşında!

70._Yil_afisi

Dostlar,

Ankara Üniversitesi Cumhuriyet’in kurduğu ilk üniversitedir.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ise Cumhuriyet’in kurduğu 2. tıp fakültesidir.

Osmanlı’dan kalan çağdışı ve karşı devrimci Medrese, Cumhuriyet Devrimi’nin genç ve idealist Tıp Doktoru Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştü. 1933 Reformunun ardından 12 yıl sonra da
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve dönemin
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel‘in çabasıyla açılmıştı..

Bu seçkin Cumhuriyet kurumu 70 yılını bitiriyor..
Devasa başarılara imza attı.. Binlerce hekim ve uzman yetiştirdi..
Sayısız hastaya şifa verdi..
Günümüzde, ülkemizin TIP BİLİMLERİNDE AMİRAL GEMİSİ birkaç seçkin biriminden biri.. Hemen her alanda öncü.. Birkaç hastanesi ile, 2000’in üstünde hastane yatağı ile Türkiye’nin en büyük hastanelerinden biri, 500’e yaklaşan akademisyen tıp hocası ile neredeyse bir Fakülte değil; TIP ÜNİVERSİTESİ ölçeğinde..

19 Ekim 2015 günü bu büyük mutluluk paylaşılacak…
Program duyurusu yukarıda..
Biz de 21 Mayıs 2004’ten bu yana, 11,5 yıldır bu seçkin ve saygın kurumun öğretim üyesiyiz.
Kıvanç içindeyiz..
Ülkemizin en iyi Tıp Fakültelerinde yetişme olanağı bulduk. 1971’de Hacettepe’de tıp eğitimine başlamıştık. 1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, yine bu 2 kurumda Halk Sağlığı dalınza uzmanlaşmıştık. Londra ve Texas Tıp Fakültelerinde de çalışma olanağımız olmuştu.. Nisan 1988 – Mayıs 2004 arasında ise en uzun (16+ yıl!) süre emek verdiğimiz Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni elbette hiç unutmuyoruz..

Ülkemizin – Cumhuriyetin eğitim kurumlarının bize verdiklerinin ürünüyüz bütünüyle.
Vefa borcumuz bitmez, bitmeyecek.. Kurumlarımızı bu aşamaya getirenlere şükranımız sonsuz.. Biz de nöbetimizi en yüksek sorumlulukla tutmaktayız.. Emeklilik Kasım 2020’de.. Daha 5 koca yıl var.. Yapacak da çooooook işimiz..

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nin 70. yılı herkese kutlu ve mutlu olsun..

Program içeriği yukarıdaki afişte.. O gün saat15:00 – 16:00 arasında Prof. İlber Ortaylı‘nın da bir konferansı olacak..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com