Başbakanın Amerika Ziyaretiyle İlgili Düşünceler


Dostlar
,

Deneyimli diplomat (Em. Büyükelçi ve Dışişleri Müsteşarı) Dr. Onur Öymen,
Başbakan RTE’nin ABD ziyaretini irdeledi.

Bu denli fiyasko bir ziyaret, sanırız Türk diplomasi tarihinde daha önce görülmedi.

Yine de allayıp pullayarak kamuoyuna her nasılda “pazarlaması” yapıldı.
Bu medya organları gün gelecek, halkın yüzüne bakamayacaklar..

Her şey iyi de ortada somut hiçbir bir sonuç – kazanım yok..
Türkiye’nin hangi ulusal çıkarları korundu, bir adım ileriye taşınabildi??

Dolayısıyla gelişmeler kısa – orta erimde çıplak gerçeği sergilemeyecek mi?

Türk halkı ya da herhangi bir ulus bu denli nasıl aldatılabilir?
Bu kadim millet nasıl -haşa huzurdan- “aptal” yerine konabilir??

Bu akıldışı politikaların öznelerinin artık sanallaşan iktidarlarını uzun bouylu sürdürmeleri olanaksızıdır..

Hesap vermemeleri de!

Tarih bu tür senaryoların çöplüğü bir bakıma..

Sn. Öymen’in çok düşündürücü ve ders verici yazısı aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
29.5.13, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

============================================

Başbakanın Amerika Ziyaretiyle İlgili Düşünceler

portresi2

Onur ÖYMEN

Başbakan Erdoğan’ın Amerika’ya yaptığı ziyaret ve
Başkan Obama‘yla yaptığı görüşmeler beklentilerin
çok gerisinde kaldı.
Erdoğan neler bekliyordu?

– Suriye’ye karşı Amerika’nın daha katı ve sonuç alıcı bir tavır sergilemesi,
– Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak bölge ilanı, muhalif güçlere silah yardımı,
– Birleşmiş Milletlerin Suriye ve mülticelere destek konularında daha etkili olması.
– Başbakanın Gazze ziyaretine destek olunması.
– Filistin sorununun çözümünde ABD’nin daha aktif politika izlemesi.
– ABD’nin Irak Hükümetine karşı güçlü tepki göstermesi,
– Kuzey Irak’ta Türkiye’nin petrol çıkarlarına destek olması.
– Yalnızca NATO ülkelerinin korunması amacıyla Kürecik’e yerleştirildiği açıklanan füze kalkanı radarlarının muhtemel bir İsrail-İran savaşında kullanılmayacağının ilanı.
– KKTC’ye karşı uygulanan ambargoların kaldırılması.
– Kıbrıs Rum Yönetiminin uluslararası hukuka aykırı olarak yürüttüğü Doğu Akdenizdeki petrol ve doğal gaz araştırmalarına karşı çıkılması ve Amerikan şirketlerinin bu projede yer almaması.
– ABD’nin Avrupa Birliği’yle imzalayacağı Serbest Ticaret Antlaşmasıyla eş zamanlı olarak Türkiye’yle de böyle bir anlaşma imzalaması.
– 
Teröre karşı işbirliği.

**********

Bu beklentilere karşı neler elde edildi?Kamuoyunu tatmin etmeye yönelik bazı protokol jestleri

 bir yana bırakılırsa,ABD Suriye konusunda Türkiye’nin beklentilerine destek olmadı.

Obama,”elimizde sihirli değnek yok” diyerek kısa vadede yapabileceği fazla bir şey olmadığını, muhaliflere öldürücü silah verilmeyeceği yolundaki politikasını değiştirmeyeceğini, uçuşa yasak bölgeler ilanına yanaşmayacağını ortaya koydu.

Obama, hedefinin Rusya’yla vardığı mutabakat çerçevesinde düzenlenecek
Cenevre konferansında bir siyasi çözüm aramak olduğunu gösterdi.

Mevcut Suriye yönetiminin muhaliflerle birlikte muhatap alınacağını teyid etti.

Mültecilere destek konusunda fazla bir şey yapılamayacağı, Birleşmiş Milletlerin daha aktif davranması için de daha etkili politika izleyemeyeceği izlenimini verdi.

Türkiye’nin BM’e yönelik eleştirilerine arka çıkmadı.
Amerikan basını da bu konularda bir görüş birliğinin ortaya çıkmadığını yazdı.

Görüşmeden sonra Dışişleri sözcüsü, Gazze’ye hakim olan Hamas’ı bir terör örgütü olarak gördüklerini ve bu örgütle temaslara sıcak bakmadıklarını söyledi.

Amerika, İsrail-Filistin ihtilafında daha aktif rol üstlenmeyi düşünmediği izlenimini verdi.

Obama’nın Türk hükümetinin Irak hükümetine yönelik eleştirilerine de
destek vermediği, hatta Türkiye’nin Bağdat’la iyi ilişkiler kurarak
İran’ın etkisini sınırlamasını beklediği anlaşılıyor.

Washington Post‘ta bu konuda yayınlanan makale anlamlıdır.

Küreciğin İsrail’le muhtemel bir çatışma halinde İran füzelerine karşı kullanılmayacağı yolunda bir ifade duyulmadı.

Kıbrıs konusunda müzakerelerin devamı yolunda muğlak destek ifadelerinin dışında Türkiye’yi tatmin edecek bir söz verilmedi.

ABD’nin, Avrupa Birliği’yle eş zamanlı olarak Türkiye’yle de bir
Serbest Ticaret Antlaşması imzalayacağı yolunda bir söz verilmedi.

Reyhanlı’da gerçekleştirilen terörist saldırı ABD tarafından kınandı

ve terörle mücadelede işbirliği sözü verildi, fakat aynı zamanda

terör örgütü PKK’yla mücadele değil müzakere politikasının desteklendiği

ortaya konuldu.

Bu tablo, basının büyük bir bölümünde yaratılmaya çalışılan iyimserlik, övgü ve başarı havasına rağmen ziyaretten beklenen sonuçların alınamadığını gösteriyor.

Esasında hazin olan,

  • Türkiye’nin izlemek istediği politikaları Amerika’nın desteği olmadan gerçekleştiremeceğinin ortaya çıkmasıdır.
Atatürk‘ün diğer alanlarda olduğu gibi dış politikada da tam bağımsızlık ilkesini savunması boşuna değildi. (27.5.13)

OECD endeksi : Türkiye ‘en mutsuz’.. Avustralya ‘en mutlu’ ülke!


Dostlar
,

Güneş balçıkla sıvanamıyor..

İktidar her ne denli balonlarla kamuoyunu oyalıyor,
gündem oyunlarıyla atlatmaya çalışıyorsa da acı gerçekler ortada..
Başbakan R.T. Erdoğan’ın ABD ziyareti tam bir fiyasko..
Ama medya, halkı ve de kendisini kandırmayı sürdürüyor körü kürüne..
(Bakınız Sn. Onur Öymen‘in konu hakkındaki yazısı :
http://ahmetsaltik.net/basbakanin-amerika-ziyaretiyle-ilgili-dusunceler/)

Dahası, halk bir yaşadığına bakıyor bir de poitikacıların söylediklerine..

Türk halkı bu denli kötü yönetilmeyi, hatta aldatılmayı asla haketmiyor.
Dileriz ilk seçimlerde gereğini yapsın..

Ayrıca makro-ekonomik göstergeler giderek kırılganlaşıyor ve
sürdürülemez eşiğe geliyor..

Ve de siyasal iktidarlar genellşkle birekonomik bunalımla (krizle) yollanıyor / gidiyorlar..
Geride kalan enkazı gene o ülkenin gariban halkı kaldırmak zorunda kalıyor..

Başbakan RT Erdoğan geçen hafta ABD’ye giderken, Suriye sorunu için toplanması kararlaştırılan Cenevre Konferansı için “ipe un sermek..” dedi..

Dönüş yolunda ise, birkaç gün sonra “Cenevre Konferansı’nı önemsiyorum..” dedi.

Bu tabloya halk arasında ne denir?

Tıpta karşılığı nedir ??
Söyleyelim, en hafif deyimiyle “mental konfüzyon” denir..

Bu durumdaki kafalar Türkiye’yi yönetiyor..
Vah ülkem vah..
Ve de 36 OECD ülkesi içinde en mutsuz halk Türk halkı..

OECD raporu aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
29.5.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

========================================

OECD

OECD endeksi : Türkiye ‘en mutsuz’.. Avustralya ‘en mutlu’ ülke!

Ülkeleri sağlık, istihdam ve ekonomik göstergeler ışığında karşılaştıran
OECD endeksinde, Avustralya birinci, Türkiye sonuncu sırada.

Avustralya bu yıl da dünyanın en mutlu ülkeleri arasında birinciliği başkalarına kaptırmazken,

Türkiye, OECD’nin hazırladığı ‘mutluluk endeksinde’ en son sırada yer aldı.

Uluslararası Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD tarafından hazırlanan Daha İyi Yaşam Endeksi‘nde gelir düzeyi, sağlık, güvenlik ve iskân gibi alanlarda, 30’dan çok ülkenin durumu karşılaştırılıyor.

Avustralya, güçlü ekonomisi sayesinde son üç yıldır, durumu en iyi,
dolayısıyla en mutlu ülkelerin başında geliyor.

Avustralya ile birlikte İsveç, Kanada, Norveç ve İsviçre de bu yıl ilk beşe girdi.

OECD’nin endeksine göre, Avustralya, değerlendirme ölçütlerinin her birinde öbür ülkelerden çok daha önde. 23 milyon nüfuslu Avustralya’da 15-64 yaşları arasındakilerin %73’ü ücretli bir işte çalışıyor ve bu oran OECD ortalamasının üzerinde.

82 yaş dolayındaki ortalama ömür beklentisi de yüksek.

Türkiye’de ortalama ömür 75 yıl

OECD endeksinde, Türkiye ise 36. ve son sırada yer aldı.

OECD’nin internet sitesinde Türkiye’de son 20 yıl içinde yaşam niteliğinin (kalitesinin) iyileşmesi yolunda önemli ilerlemeler kaydedildiği, ancak yine de birçok konuda endekste karşılaştırılan ülkelerin gerisinde kaldığı belirtildi.

Endekse göre, Türkiye’de gelir düzeyi diğer OECD ülkelerinden düşük.

Yaşları 15-64 arasındakilerin yalnızca %48’i ücretli bir işte çalışıyor ve bu oran, %66 olan OECD ortalamasının çok gerisinde.

Türkiye’de ortalama ömür beklentisi 75 yıl. Kadınların ortalama yaşam süresi 77, erkeklerinki 72 yıl. OECD ortalaması ise 80 yıl.

Türk vatandaşlarının OECD vatandaşlarına göre, genelde yaşamlarından
pek hoşnut olmadıkları görülüyor.

Türkiye’de ortalama bir günde, olumlu duygu ve düşünceler içinde olduklarını söyleyenlerin oranı %68, OECD ortalaması ise %80.

(http://haber.mynet.com/oecd-endeksi-turkiye-en-mutsuz-avustralya-en-mutlu-ulke-698948-dunya/, 28.5.13)

Türkiye’nin Engelliler Sorunu..


Dostlar,

3 Aralık Dünya Engelliler Günü için bir yazı yazmayı tasarlamıştık ama ağır gündelik yükümüz yüzünden ne yazık ki tavsadı. Ancak Sayın Onur Öymen‘in, “usta bir diplomatın” özlü –ama zorunlu olarak amatörce– değerlendirmesini biraz gecikerek alınca, konuya profesyonel sorumlulukla değinmek zorunlu oldu.

633 sayılı KHK’ya göre Aile ve Sosyal Politiklar Bakanlığı bünyesinde Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü kuruldu. İlgili KHK ve ilgi yazı gereği 31.12.2011’de  Özürlüler İdaresi Başkanlığı Kurumu kapatılarak bu kuruma ait iş ve işlemler ilgili Genel Müdürlüklere devredildi. Sanal adresi http://www.ozurluveyasli.gov.tr/tr/..

Bu sitede epey rakamsal veri de var..
(Türkiye Özürlüler Araştırması Temel Göstergeleri, http://www.ozida.gov.tr/arastirma/oztemelgosterge.htm, 7.12.12)

Maalesef, Türkiye’de toplam nüfus içine engelli oranı % 12,29!

Dünyadaki en yüksek oranlardan biri ne yazık ki..

Dünyadaki toplam 650 milyon engellinin, Dünya nüfusunun %1,14’ü olmamız nedeniyle (80 milyon / 7,2 milyar), 650 milyon x 0,0114= 7,41 milyon “engellimizin” olması beklenebilir. Ancak bu rakam 80 milyon X %12,29 = 9,83 milyon olup,
dünya ortalamasının ne yazık ki üzerindedir.

Ama biz bu denli engelliyi sokaklarda göremiyoruz. Çünkü yaşam alanları onlara yaşamı kolaylaştırıcı olmaktan, “engelli dostu” olmaktan çok uzak.

Başkent Ankara’da bile görme engellilere kaldırımlarda yürüme rehberi olan
sarı renkli, 6 Nokta Braille alfabesi esinli kabartılı şeritler birkaç aydır döşeniyor..

Bu oran, her 8 kişiden 1’ini “engelli” olduğu anlamına geliyor.

Dünya Sağlık Örgütü bu bağlamda 3 farklı kategori tanımlıyor :

* Handicapped, disabled, impaired (impairment)..

Tıpta farklı karşılıkları var bu kategorilerin. Ancak günlük dilimizde genel anlamda “engelli” ya da “özürlü” demekteyiz.

İş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle her yıl yaklaşık 2000 dolayında çalışanımız “tam engelli” oluyor. 5510 sayılı Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Yasası uyarınca (md. 25, fıkra 1) %60 ve üzerinde bir oranla çalışma gücünü yitirenler, sağlık kurulu kararı ile (3 uzman hekim) ilgili yönetmeliğe göre (Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği) “tam engelli” (tam malul) sayılıyor ve emekli ediliyorlar.

Bu rakam, 80 milyon nüfuslu üllkemizde “küçük” görünebilir. Fakat ilki, “tam engellilikten” söz ediyoruz, ikincisi yalnızca “kayda giren” olguları dikkate alıyoruz. Bu bakımdan, buzdağının altı (kayıt dışı çalışanlar..) bilinmezdir.. “Tam engelli” olmayan çok sayıda
iş kazası ve meslek hastalığı kurbanı da toplam engelliler havuzundadır.

  • Asıl vurgunun AKRABA EVLİLİĞİNE yapılması gerekmektedir!

Ülkemizde akraba evlilikleri, büyük çabalarla ancak %20’lere çekilebilmiştir.
Yakın geçmişe dek bu oran % 25 dolayında idi. Yani her 4 evlilikten 1’i akraba evliliği idi. Önemli oranı da yakın akrabalar arasında. Sosyal dokuda hızlı dönüşüm ve kapalı toplulukların belli ölçülerde dışa (toplumumuzun öteki kesimlerine) açılması ile bu oranın izleyen yıllarda hızlanarak düşmesi beklenir. Yakın akraba evliliklerinde doğumsal anomali oranları 3 katı aşar düzeyde yükselmektedir.

Henüz doğum öncesi genetik tanı hizmetleri yeterli düzeyde değildir.
Yardımla üremede pre-implantasyon genetik tanı ise son derece marjinal durumdadır. (Bkz. Biyoteknolojinin yaşamımıza olumlu katkıları üzerine.. başlıklı yazımız..;  http://ahmetsaltik.net/biyoteknolojinin-yasamimiza-olumlu-katkilari-uzerine/)

Yenidoğanda fenilketonüri (dünya verilerinden 3-4 kat daha fazla ülkemizde),
doğumsal hipotiroidi, Yenidoğanda işitme taramaları çok değerlidir.

Sağlık Bakanlığı’nın ve yukarıda anılan yeni Genel Müdürlüğün, TV’lerde halk eğitiminde akraba evliliklerinden mutlaka sakınılması gerektiği yönünde yaygın halk eğitimi yapmaları, en az sigara ve obesite ölçüsünde hatta daha çok önemli ve önceliklidir.

Bir bütün olarak üreme sağlığı hizmetlerinin topluma, vazgeçilmez koruyucu
sağlık hizmetleri bağlamında sunulması gerekmektedir. Bu amaçla Toplum Sağlığı Merkezlerinin güçlendirilmesi ve bu tıbbi hizmetlerin alınabileceği birimlerke işbirliği ve eşgüdümü zorunludur.

  • Ancak Sağlık Bakanlığı, tüm hastanelerini kazanç sağlamakla yükümlü
    sağlık işletmelerine dönüştürmüştür!?

3 Kasım 2012’de yürürlüğe giren hükümlereiyle 663 sayılı Yasa Gücünde Kararname, bir de zihinlere -retorik- tuzak kurarak bu işletmelere “Kamu Hastane Birliği” demektedir!?

Böylesine çelişkili, tutarsız, eklektik, kazanca odaklı-özelleştirilmiş sağlık sistemi ile halka gerekli koruyucu sağlık hizmetlerini vermek ve o arada özürlü oranlarını azaltmayı ummak, akla Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasını getirmektedir :

* Hoca Nasrettin’i alacaklıları sıkıştırırlar. O da, evinin önünden geçen köy sürüsü için yolu daralttığını ve 2 yana dikenli teller koyduğunu söyler. Alcaklıların anlamamaları üzerine de “aklıevvel” Hoca açıklar :

Sürü bu dar aralıktan geçerken yünleri dikenli tellere takılcak,
Hoca onları toplayacak, ipe dönüştürecek, satacak ve borcunu ödeyecektir..

Sevgi ve saygı ile.
7.11.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik

================================================

Dünya Engelliler Günü

onur-oymen

Dünya engelliler gününde bütün engelli vatandaşlarımızın zorluklarını paylaşıyor ve hükümete ve yerel kuruluşlara bu alanda çağdaş ülkelere nazaran yaşadığımız eksikliklerin giderilmesi çağrısında bulunuyoruz. Bugün aynı zamanda engelliler konusunu bütün boyutlarıyla düşünme günüdür.

  • Dünyada 650 milyon engelli var.

Bunların %80’i gelişme yolundaki ülkelerde yaşıyor.
Toplumun eğitim düzeyi düşük olanları arasında engelli oranı daha yüksek.
Kadınlarda erkeklerden daha çok engelli var.

  • UNICEF’e göre sokak çocuklarının % 30’u engelli.

Türkiye engelli sayısının yüksek olduğu ülkeler arasında.
Türkiye’de toplam nüfus içine engelli oranı % 12,29.

Bu kadar çok sayıda engelli vatandaşımızın olmasının sebepleri arasında,* aile içi evlilikler gibi
* sağlık sorunlarının yanı sıra,
* iş kazalarında yaralananların sayısının yüksekliği de yer alıyor.
* Dikkat çekici bir örnek de trafik kazaları.
2008 rakamlarına göre Türkiye’de 104.212 trafik kazası olmuş. Almanya, İngiltere ve İtalya gibi araç sayısının çok yüksek olduğu ülkelerin dışında Türkiye’deki kadar trafik kazasının olduğu başka Avrupa ülkesi yok. Bu trafik kazalarında bir yılda 4.236 vatandaşımız ölmüş. 184.000 vatandaşımız yaralanmış. Trafik kazalarında ölenlerin sayısında yıllar itibariyle göreli bir azalış olmakla birlikte, yaralananların sayısında büyük artış var. Avrupa ülkeleri arasında kaza başına yaralanma sayısında birinciyiz. 100. 000 kişi başına ölüm ve 100.000 araç başına ölüm gibi istatistiklerde de maalesef Türkiye çağdaş ülkelerin son sıralarında yer alıyor. Acaba neden böyle oluyor? Bütün suçu sürücülere yüklemek doğru mu? Altyapının, devletin denetim görevini yeterince yapamamasının bunda etkisi yok mu?İşte bütün bu konularda Türkiye’nin öbür çağdaş ülkelerin niçin en gerisinde kaldığını araştırmalıyız ve bu konuda gerekli önlemleri almalıyız. Çağdaş uygarlık düzeyine yükselmeyi hedeflerken, bu gibi konularda çağdaş uygarlığın en geri sıralarına düşmemiz her halde övünülecek bir durum değildir. Siyasi partilerimiz televizyon dizilerini tartışmayla geçirdikleri zamanın bir bölümünü engelli vatandaşlarımızın sorunlarını araştırmaya ayırsalar, bunun senede bir gün engellilerle fotoğraf çektirmekten daha fazla çaba gerektirdiğini hatırlasalar, her halde gelecekte engelli vatandaş sayımızın azaltılmasına daha çok katkıda bulunurlar.

Terörle mücadele yerine ver de kurtul politikası önerenler

Onur ÖYMEN

Terörle mücadele yerine ver de kurtul politikası önerenler

Terör dün Tunceli’de gene can aldı. 6 askerimizle bir sivil vatandaşımız şehit oldu. Böyle dönemlerde siyasetçilerin ve basının birlik içinde en etkili mücadele yollarını tartışması beklenirken hem iktidar hem de muhalefetten çok kaygı verici sesler çıkıyor. Adalet Bakanı Kürt meselesinin çözüm sürecine Öcalan da katılmalı demiş.

Ana muhalefet partisi Genel Başkan Yardımcısı Mecliste bütün partilerin katılacağı bir şeffaf masa kurulmasını önermiş, bir CHP milletvekili BDP’lilerin PKK’lılarla kucaklaşmasını doğal karşılamış, benzeri durumda kendisinin de aynı şeyi yapacağını söylemiş. Gözü ülke liderliğinde olan bir ilçe Belediye Başkanı Türkiye’ye ABD’deki gibi federal bir sistem önermiş. Bazıları ana muhalefet liderine Tony Blair‘in “Bir yolculuk” kitabında IRA meselesinin çözümü için neler yaptığını anlatan bölümü okumasını tavsiye etmiş. (O kitapta da görüleceği gibi Kuzey İrlanda’daki durumla Kürt meselesinin hiçbir benzerliği yok. Onların çözümün ana unsuru da 10 Nisan 1998 tarihinde İngiltere’yle İrlanda Cumhuriyeti arasında imzalanan Belfast Antlaşması. Bu antlaşmanın birinci maddesinde, Kuzey İrlanda halkının çoğunluğu isterse bu bölgenin İngiltere’den ayrılıp İrlanda’ya katılması öngörülüyor.) Türkiye’ye böyle örnekler gösterenlerin aklına şaşmak lazım.

Bütün bu söylemlerin ortak noktası, hangi siyasi tavizi verirsek terörü bitiririz arayışı. Yeni anayasa çalışmalarını da bu açıdan değerlendirmek lazım. Bugünkü basında terör liderinin bu konudaki beklenti ve önerilerini içeren belgeler var. Ne yazık ki, basında da teröre müzakereyi ve siyasi taviz verilmesi görüşü savunanların sayısı artıyor. “Ver de Kurtul” lobisi güçleniyor.

Hangi tavizi verirseniz verin terör örgütünün nihai amacına ulaşana kadar saldırılarını arttırarak sürdüreceğini, can almaya devam edeceğini her gün yaşadığımız acı tecrübelere rağmen görmek istemiyorlar.

Türkiye’nin bu akıl tutulması çağını daha fazla kayıp vermeden ve zarara uğramadan atlatabilmesinin ön şartlarından biri CHP’nin kendi temel ilkelerine ve politikalarına dönmesi ve terörle etkili bir mücadelenin bayraktarlığını yapmasıdır. Temel ilkeleri, tarihi birikimi ve deneyimiyle bu görevi en etkili biçimde yapacak ve iktidarın yanlış yolda ısrar etmesini önleyebilecek tek parti CHP’dir. Geçen dönemde iktidarın yeni anayasa ve Kürt açılımı konusundaki yanlış politikalarına kararlılıkla karşı koyan CHP bunu şimdi de yapabilir.Yeter ki, onu bu tarihi görevinden alakoymak isteyenler Partiyi yolundan saptırmasınlar.

Sevgiler, saygılar. 26.9.12

Onur Öymen

Terörle Mücadele için Akil Adamlar Komitesi kurulması

Onur Oymen
ooymen@hotmail.com

Terörle Mücadele için Akil Adamlar Komitesi kurulması

Başbakan, terör sorununun çözümü için “Akil Adamlar Komitesi” kurulması önerisini destekleyeceğini söylemiş. CHP de bu yolda bir öneride bulunmuştu.

Oysa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin terörizmle mücadeleye ilişkin 1373 sayılı kararında bütün ülkelerin terörizmle etkili mücadele bulunmaları istenmekte ve yapılacak kararlı mücadelenin yöntemleri belirtilmektedir. Gerek o kararda, gerek Birleşmiş Milletlerin başka kararlarında terörü sona erdirmek için bir “Akil Adamlar Komitesi” kurulmasının önerildiğini görmedim. Başka ülkelerin de bu yöntemle terörü önlemeye çalıştıklarını duymadım. Örneğin Amerika’nın bir akil adamlar komitesi kurarak el Kaide terör örgütünü etkisiz kılmaya çalıştığını hiç işitmedim.

Türkiye’de kurulması öngörülen Akil Adamlar Komitesi’nin ne yapacağını öngörmek
zor değildir. Örneğin her halde terör örgütüne, silahlı mücadeleden ön koşulsuz
vaz geçmesini önermeyecektir. Hükümete bazı siyasal, sosyal ve kültürel önlemler alarak terörü sona erdirmeye çalışmasını tavsiye edecektir. Benim tahminime göre, terör örgütünün beklentilerinin hiç değilse bir bölümü topluma demokrasinin icabı ve “Akil Adamların önerisi” gibi sunulacak. Bazı ülkeler ve medyanın büyük bir bölümü bu önerilerin kabulü için baskı yapacaklar, sonuçta Akil Adamlar süreci, Habur açılımı gibi, terörle dolaylı müzakereye dönüşecektir.

Hükümet de terör örgütünün istemlerini değil, Akil Adamların önerilerini kabul etmiş olacak. Sonuçta terör örgütü şimdiye dek silah zoruyla dayatmaya çalıştığı hedeflerinin hiç değilse bir bölümüne bu yolla ulaşmış olacak.

Bence yapılması gereken, sonuç alıcı mücadeleyle terörü koşulsuz olarak
silahlı mücadeleden vazgeçme zorunda bırakmak
tır. Hedefleri belli olan terör örgütüne verilecek her ödün, ulusal egemenliğimizden bir parça eksiltecektir.

Kuşkusuz terör kesinlikle sona erdikten sonra, bölge halkının sorunlarını çözmek için,
her alanda çağdaş bir yaklaşımla atılacak adımlar düşünülür ve uygulamaya konulur.
Ama bunu silahlı terörün baskısı devam ederken yapmak bence doğru bir yaklaşım değildir.

Saygılar, sevgiler. 2.9.12

Onur Öymen