LOZAN’ı KUTLAMAK

LOZAN’ı KUTLAMAK

portresi2

 

Onur ÖYMEN

 

 

Lozan Antlaşması’nın 90. yıldönümünü büyük bir coşkuyla kutluyoruz.

Atatürk Lozan Antlaşması için şunları söylemişti:

  • «Lozan Antlaşması, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış
    ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş, büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihe eşi geçmemiş bir siyasi zafer eseridir. »
     

Lozan, 3 yıl önce Osmanlı İmparatorluğuna Sevr Antlaşması‘nı dayatan Batılı güçler için büyük bir yenilgi olmuştu.

W. Churchill Lozan için şunları söylüyordu:

  • “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır… Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü, hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin yaşamını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya…başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.”
Onlar Lozan’da yenilmişlerdi ama Türkiye’yle ilgili istemlerinden
vaz geçmemişlerdi. Lozan’da İngiltere Baş Delegesi ve Dışişleri Bakanı
Lord Curzon İsmet Paşa’ya şunları söylüyordu:

  • “Paşa, sizden hiç memnun değiliz. Ne söylesek reddediyorsunuz.
    Bu reddettiklerinizi biz cebimize koyuyoruz. Ülkeniz haraptır, perişandır,
    imara ihtiyacı vardır. Yarın gelip bunun için paraya ihtiyacınız olacak.
    Bu para bir bizde var bir de şu yanımdaki Amerikalılarda var.
    Biz önümüze gelip de diz çöktüğünüz, bizden borç istediğiniz zaman
    bu cebimizdekileri ortaya çıkartacağız.”

Curzon’un mesajı açıktır. Bizden borç istediğinizde şimdi vermediğiniz siyasal ödünleri sizden alacağız. İsmet Paşa buna kesin yanıt  verir:

  • “Siz şimdi istediklerimizi yapın, yarın gelip de önünüzde diz çökersem
    o zaman cebinizdekileri çıkartırsınız.”

Atatürk ve İsmet Paşa onların önünde hiç diz çökmedi.
Ülkenin bağımsızlığını kararlılıkla korudular. 


Bugün Atatürk’ü, İsmet İnönü’yü bir kez daha saygıyla, şükranla ve gururla anıyoruz.

Türk milleti, onlardan aldığı güçle hiçbir zaman diz çökmeyecek ve
Lozan’da sağladığı kazanımları feda etmeyecektir.

MONTRÖ SÖZLEŞMESİ

Dostlar,

Bilindiği gibi Lozan görüşmelerinde Türk tarafıın 2 temel kırmızı çizgisi
Batı’nın Kapitülasyonların sürdürülmesi istemi ve Doğu Anadıolu’da
Ermeni yurdu kurulması idi. Mustafa Kenal Paşa’nın, Dışişleri Bakanı ve
Başdelege İsmet Bey‘e yönergesi bu yönde idi. Öbür sorunlar zamanla çözülebilirdi. Kaldı ki, askeri barındıracak bir “dam altı” bile elde kalmamıştı. Bu bakımdan makul
ve hızlı bir barışa el mahkum idi.

Atatürk‘ün gerçekçiliğini tarih 1 kez daha kanıtladı. 1936’da, yaklaşan 2. Büyük Paylaşım Savaşı koşullarının Batı’yı ve müttefikleri Sovyetleri Almanya karşısında sıkıştırması nedeniyle, Montrö Boğazlar Sözleşmesi büyük ölçüde Türkiye’nin istemlerine uygun olarak bağıtlanabildi. Hatay sorunu da  Yüce Atatürk’ün yaşamda iken üstün ve usta çabaları ile çözüm yoluna girdi ve kendisinin Hak’ka yürümesini izleyen yıl (1939) Hatay Cumhuriyeti anavatan Türkiye’ye katılma kararı aldı.

Yüce Atatürk‘ü ve en yakın dava ve silah arkadaşı İsmet İnönü ile tüm
Kurtuluş Savaşı şehit ve gazilerini, emek verenlerini sonsuz bir şükranla anmaktayız..

Aşağıda, 20 Temmuz 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 77. yılında, deneyimli ve birikimli dşplomat Sayın Onur Öymen’in yazısını paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
20.7.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================

MONTRÖ SÖZLEŞMESİ

portresi2

 

ONUR ÖYMEN
E. Büyükelçi

 

 

Türk boğazları, taşıdıkları stratejik önem dolayısıyla daima büyük devletlerin ilgisini çekmiştir. Karadeniz’e kıyısı olmayan devletler Boğazlardan sınırsız geçiş hakkına sahip olmak istemişler, başta Rusya olmak üzere Karadeniz’e kıyısı olan devletler, diğer devletlerin savaş gemilerinin boğazlardan geçmesini engellemek istemişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemine kadar genel kural, padişahın fermanı olmadıkça boğazların bütün yabancı devletlerin gemilerine kapalı olacağı kuralıydı.
Büyük Petro döneminden itibaren Rusya, dünyaya egemenliğini yayma hedefi doğrultusunda sıcak denizlere açılma politikası izlemeye başladı.
Bunun en önemli yollarından biri Türk Boğazlarına hakim olmaktı.

Çariçe Katerina zamanında, 1774 yılında Osmanlı İmparatorluğu’yla Rusya arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması Boğazlarla ilgili eski düzeni değiştirdi. Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücünü kaybetmekte ve büyük devletlerin taleplerine karşı direnç gösterememekteydi. Küçük Kaynarca Antlaşmasına göre Rus gemileri istedikleri zaman Boğazlardan geçebilecekler ve Osmanlı limanlarında konaklayabileceklerdi.

18. Yüzyılın son yıllarında Napolyon‘un Doğu Akdeniz için bir tehdit oluşturmaya başlaması üzerine Osmanlı İmparatorluğu  ile Rusya arasında 1805 yılında  imzalanan bir sözleşmede Karadeniz’in bütün yabancı savaş gemilerine kapatılması kuralı yer aldı. Bu kuralın ihlali savaş sebebi sayılacaktı. Ancak bir yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu Batı Avrupa ülkelerinin talepleri doğrultusunda bu sözleşmeyi iptal etti.
1809 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında imzalanan Sözleşmeyle Osmanlı İmparatorluğunda başından beri uygulanan ve yukarıda sözü edilen kurala dönüldü.

1833 yılında durum yeniden değişti. Rusya’nın ağırlığı arttı. O yıl Osmanlı İmparatorluğu’yla Rusya arasında imzalanan Hünkar İskelesi Antlaşmasıyla Çanakkale Boğazı yabancı savaş gemilerine kapatıldı. Bu Rusya’nın kendi güvenlik çıkarları için öteden beri hedeflediği bir durumdu. Osmanlı İmparatorluğu zayıfladıkça bu gibi taleplere karşı koyamaz hale gelmişti.

Mısır’da Mehmet Ali Paşa isyanının bastırılmasına yardımcı olan İngiltere’nin baskısıyla bu defa Boğazlarla ilgili yeni bir düzenleme getirildi. Osmanlı  İmparatorluğuyla İngiltere arasında 1840 yılında imzalanan Londra Antlaşması ve bir yıl  sonra, 1841’de Fransa’nın da katılımıyla imzalanan
“Boğazlar Sözleşmesi” ilk defa olarak Boğazlardan geçiş rejimi çok taraflı bir antlaşmaya bağlandı. Artık Boğazlardan geçiş  uluslararası kurallara göre düzenlenecekti.

Bu sözleşmeye göre;
Boğazlar Osmanlı egemenliğinde kalacak, ancak, savaş zamanında bütün devletlerin savaş gemilerine kapalı, ticaret gemilerine açık olacaktır.

Bu sözleşme de çok uzun ömürlü olmadı. Rusya’nın Eflak Boğdan‘ı işgal etmesi üzerine Batı Avrupa devletleri savaş gemilerini Boğazlar üzerinden Karadeniz’e gönderdiler. Rusya bunun 1841 tarihli Boğazlar Sözleşmesinin ihlali olarak gördüğünü ilan etti  ve bunu Kırım Savaşı için bir bahane gibi kullandı.. Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere ve Fransa’yla beraber Rusya’ya karşı kazandığı Kırım Savaşı’ndan sonra

1856 yılında Paris Sözleşmesi imzalandı.

Bu Sözleşmenin önemli maddeleri arasında bölgesel güç dengelerini en çok etkileyen, Karadeniz’i tümüyle askerden arındıran madde olmuştur. Osmanlı’nın eski kuralı olan ve 1841 Boğazlar sözleşmesiyle pozitif hukuk kuralı haline gelen, yabancı savaş gemilerinin Boğazlara girişinin yasaklanması da 1856 Antlaşmasını imzalayan ülkeler tarafından tekrar onaylandı.

1856 ile 1870 yılları arasında Avrupa’daki güç dengeleri değişmeye başlamıştı. Değişen dünya koşullarında İngiltere artık Osmanlı İmparatorluğuna karşı mesafeli bir politika izlemekteydi. Rusya Balkanlarda daha da güç kazanmış Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da Osmanlı İmparatorluğuna karşı baskıcı bir politika izlemeye başlamıştı. Aslında, Rusya Karadeniz’in tekrar askerden arındırılmasını istiyordu. Ancak bu ülkelerin Boğazlarla ilgili beklentileri farklıydı. Bu nedenle 1871 yılında imzalanan Londra Sözleşmesi’nde Osmanlı İmpartorluğu’nun eski  kuralı yeniden kabul  edildi. Osmanlı Devleti kendi güvenliği açısından gerektiğinde istediği gibi
“dost veya müttefik” güçlerin savaş gemilerine Boğazları açabilecekti.

Birinci Dünya Savaşı bütün dengeleri yeniden değiştirdi. İngiltere açısından
bu savaşta Almanya’ya karşı müttefiki olan Rusya’nın lojistik ve askeri açıdan desteklenmesi büyük önem taşıyordu. Bunun için Çanakkale geçilmeliydi..
Çanakkale savaşları Osmanlı İmparatorluğu açısında dünyanın en büyük devletlerin donanmalarına ve silahlı kuvvetlerine karşı verdiği büyük bir savaş oldu. Düşman kuvvetlerini Boğazlardan geçirmemeye kararlı olan Türkler, Atatürk’ün askeri dehası sayesinde büyük bir zafer kazandı. Bu savaşta her iki tarafın toplam kayıpları
yarım milyona yaklaştı,

Osmanlıların Boğazları bütün gemilere kapatmış olması, Rusya’yı da, ona yardım göndermek isteyen müttefik ülkeleri de zor durumda bıraktı. Rusya’nın deniz gücü  de fiilen Karadeniz’e hapsedildi.

Osmanlı İmparatorluğu Çanakkale’de kazandığı zafere rağmen Birinci Dünya Savaşının mağlupları arasında yer aldı. Artık Boğazlar İngiltere’nin ve müttefiklerinin kontrolüne geçmişti. Savaştan sonra Osmanlı İmparatorluğu ile galip devletler arasında imzalanan Sevr Antlaşması tarih boyunca Osmanlılara karşı dayatılmış en aşağılatıcı antlaşmaydı. Sevr Anlaşması’nın Boğazlar ile ilgili hükümleri 37-61. maddelerde
yer alır. Bu maddelerde şu hükümler bulunmaktadır:

Çanakkale ve İstanbul Boğazı Marmara da dahil olmak üzere, Boğazlardan geçiş barışta ve savaşta, hangi devlete ait olursa olsun, her türlü harp ve ticaret gemilerine açık olacaktır,

Bu geçiş serbestliğinin sağlamması için, Osmanlı İmparatorluğu  Boğazların denetimini çok geniş yetkileri olan bir Boğazlar Komisyonu’na bırakmayı kabul etmiştir. Komisyonun bağımsız bir bayrağı ve yönetimi olacaktı. Komisyon üyeleri İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dan oluşuyordu. Rusya, Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan da Milletler Cemiyeti‘ne üye olurlarsa Komisyona girebileceklerdi. Komisyon Başkanı,
iki yılda bir dört büyük devlet arasında değişecekti ama Türkiye Komisyon Başkanı olamayacaktı. Fransa, İngiltere ve İtalya, Türk Boğazları dolaylarındaki silahtan arınmış bölgede müştereken asker bulundurabileceklerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Boğazlar üzerindeki egemenlik hakları fiilen sona ermişti.

İşte İstiklal Savaşı sonunda kazanılan zafer Türklerin kötü talihini yenmelerini sağladı ve Sevr Antlaşması bir bütün olarak tarihin çöplüğüne gönderildi.

Sevr Antlaşmasından yalnızca üç yıl sonra imzalanan Lozan Antlaşması dengeleri tümüyle değiştirdi. Lozan, 1. Dünya Savaşında mağlup olmuş bir ülkenin galiplerle
tam eşitlik koşullarında imzaladığı ve isytemlerini büyük ölçüde kabul ettirebildiği
tek antlaşmadır.

Lozan’da imzalanan Boğazlar Sözleşmesi, Antlaşmanın 23. maddesine göre genel antlaşmanın bir parçası sayılmıştır. Lozan’a taraf olmayan Rusya ve Bulgaristan da
bu Sözleşmeyi imzalamışlardır. Lozan’ın eki olan Boğazlar Sözleşmesinde özetle
şu hükümler yer almaktadır:

Ticaret Gemileri ve uçakları barış zamanında Türk Boğazlarından geçiş serbestliğine sahip olacaklardır. Savaş gemileri ve uçakları barış zamanında Boğazlardan geçiş serbestisine sahiptir; ancak Karadeniz yönüne geçişte savaş gemileri için sınırlama vardır. Savaş zamanı: Türkiye, Savaşan taraf değilse tarafsızlık haklarını geçişi engelleyecek şekilde kullanamaz; Türkiye Savaşan taraf ise; tarafsız devletlerin
ticaret gemileri düşmana yardım götürmemek şartıyla geçebilirler; savaştığı devletin gemilerine karşı Türkiye, her türlü hakkını kullanabilir.

Boğazlar çevresinde belirli bölgeler askerden arındırılmıştır.
Antlaşmanın öngördüğü düzene uyulmasını başkanının Türk olduğu bir komisyon denetleyecektir.

Lozan’da sağlanan sonucun yukarıda özetleyen yüz yıldaki gelişmelerin ışığında değerlendirilmesi halinde bunun büyük bir başarı olduğu görülecektir.
Gene de bu koşullar Türkiye’nin egemenlik hakları açısından kısıtlamalar getiriyordu.  Boğazlar Bölgesi askerden arındırılmaktaydı ve bu bölgenin
nasıl savunulacağı belli değildi.

Türkiye bu belirsizliğin giderilmesi ve egemenlik haklarının güçlendirilmesi için büyük bir diplomatik mücadele verdi. Yeni bir dünya savaşının yaklaşmakta oluşu ilgili ülkelerin Türkiye’nin talep ve beklentileri doğrultusunda yeni bir sözleşme imzalanmasını
kabul etmeleri sonucunu doğurdu.

20 Temmuz 1936 tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde, 20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye, Bulgaristan, Fransa, İngiltere,Yunanistan, Japonya,Romanya, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya tarafından imzalanan Montrö Sözleşmesi özetle şu hükümleri içeriyordu:

Taraflar, Boğazlar’da ticaret gemilerinin geçiş özgürlüğü ilkesini kabul ederler.
Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun,
hiçbir formalite olmaksızın, Boğazlar’dan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır.
Bu gemiler transit geçerlerken, Sözleşmede öngörülen vergilerden ve harçlardan başka, hiçbir vergi ya da harç ödemeyeceklerdir. Savaş zamanında, Türkiye savaşan taraf değilse, ticaret gemileri, bayrak ve yük ne olursa olsun, Boğazlar’dan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Savaş zamanında, Türkiye savaşan tarafsa Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla, Boğazlar’da geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar’a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.
Barış zamanında, hafif su üstü gemileri, küçük savaş gemileri ve yardımcı gemiler bayrakları ne olursa olsun, Boğazlar’dan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen sınıflara giren gemiler dışında kalan savaş gemilerinin ancak Sözleşmede öngörülen özel koşullar içinde geçiş hakları olacaktır.
Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, Sözleşmede öngörülen tonajdan yüksek bir tonajda bulunan savaş gemilerini Boğazlar’dan geçirebilirler; ancak bu gemiler Boğazlar’ı ancak tek başlarına ve ençok iki torpido eşliğinde geçerler.
Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgaha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye’ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar’dan geçirme hakkına
sahip olacaklardır.

Söz edilen Devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye’ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgahlarda onarılmak üzere de Boğazlar’dan geçebileceklerdir. Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar’dan tek başlarına  geçmeleri gerekecektir.

Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi için, Türk Hükümetine diplomasi yoluyla
bir önbildirimde bulunulması gerekecektir. Bu önbildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletler için bu sürenin 15 güne çıkartılması öngörülmüştür.

Boğazlar’dan transit geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonaji 15.000 tonu aşmayacaktır. Bununla birlikte, bu kuvvetler 9 gemiden çok gemi içermeyeceklerdir. Boğazlar’da transit olarak bulunan savaş gemileri, taşımakta olabilecekleri uçakları hiçbir durumda, kullanamayacaklardır. Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletlerin barış zamanında bu denizde bulundurabilecekleri toplam tonaj aşağıdaki gibi sınırlandırılmıştır.

Sözü geçen Devletlerin toplam tonaji 30.000 tonu aşmayacaktır; Karadeniz’in en güçlü donanmasının tonajı işbu Sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın tonajini en az 10.000 ton aşarsa 30.000 tonluk toplam tonaj aynı ölçüde ve ençok 45.000 tona varıncaya değin arttırılacaktır.

Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletlerden herhangi birinin bu denizde bulundurabileceği tonaj, yukarıdaki toplam tonajin üçte ikisiyle sınırlandırılmış  olacaktır.
Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşmaması gerekecek olan bu kuvvetler, Sözleşmede öngörülen önbildirime gerek duyulmaksızın, belirli koşullarda Karadeniz’e girebileceklerdir.

Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin
savaş gemileri bu denizde 21 günden çok kalamayacaklardır.

Uluslararası Komisyon’un yetkileri Türkiye Cumhuriyeti’ne devredilmiştir.
Bu hükümlerin de gösterdiği gibi, Montrö Sözleşmesi Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını daha da geliştirmiştir.

Lice olaylarının düşündürdükleri

Lice olaylarının düşündürdükleri

portresi2

 

Onur ÖYMEN

PKK terör örgütünün son yıllarda Güvenlik Kuvvetlerimize ait karakollara yaptığı saldırılarda çok sayıda askerimiz şehit olmuş veya yaralanmıştı. Lice’de şimdi takviye edilmekte olan karakola da 19 Kasım 2008 tarihinde PKK’nın düzenlediği intihar saldırısı sonucunda iki askerimiz şehit olmuş ve 3 askerimiz de yaralanmıştı. Bunun üzerine
bu karakolların yeterli güvenlik koşullarına sahip olmadığı eleştiri konusu olmuş ve karakolların güçlendirilmesi siyasi şahsiyetler ve basın tarafından haklı olarak talep edilmişti. Milli Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığının Kasım 2008’de imzaladığı bir protokolle ihtiyaç duyulan yerlerdeki karakolların güçlendirilmesi kararlaştırılmıştı.

Basında yer alan haberlere göre, PKK’nın Kandil’deki lideri Karayılan ise
20 Haziran 2013’Te verdiği bir demeçte karakolların yapımını ve onarımını eleştirmiş ve bunun “sürece” zarar vereceğini söylemiş. Son günlerde PKK yandaşı siyasetçilerin de aynı doğrultuda demeçleri oldu.

Hükümetin İmralı’daki görüşmelerde bölgede yeni karakol yapılmayacağı, mevcutların da güçlendirilmeyeceği yolunda bir taahhütte bulunduğuna ihtimal vermek istemiyorum. Aksi takdirde böyle bir taahhüt devletin egemenlik haklarını kısıtlamayı kabul ettiği anlamına gelir ki, hiçbir hükümetin bunu yapmaya hakkı ve yetkisi yoktur.

Birkaç gün önce Lice’de meydana gelen ve maalesef bir vatandaşımızın ölümüyle sonuçlanan olayları bu genel çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. O olayın bütün yönleriyle aydınlatılması ve gerekli adli işlemlerin yapılması kuşkusuz gereklidir.
Ama oradaki karakol inşaatına saldırının bir özgürlük ve demokrasi arayışı gibi değerlendirilmesi ve ülkenin başka yerlerindeki özgürlük hareketleriyle bir tutulması bence isabetli değildir.

Şimdi bazı siyasetçilerin “Hükümet bir taraftan demokrasiyi, özgürlüğü, barışı getireceğim diyor, bir yandan da adım başı karakol inşa ediyor. Bu karakollar neden inşa ediliyor?” yolunda beyanlarda bulunmasını anlamak zordur.

Bence eleştirilmesi gereken, askerlerimizin can güvenliği açısından büyük önem taşıyan bu karakolların takviyesinde niçin bu kadar gecikildiğidir.

Bölgedeki son gelişmeler;

– PKK’nın askeri birliklerimize saldırıları,
– komutanların helikopterine ateş açması,
– adam kaçırma olayları,  
– PKK’nın kendi polis gücünü oluşturduğu,
– yolların denetimini ele geçirmeye çalıştığı…

yolundaki haberler terörün tümüyle sona erdiği, artık bölgede güvenliğin ve huzurun
tam olarak sağlandığı yolundakı bazı beyanların ne kadar temelsiz olduğunu gösteriyor.

  • PKK yöneticilerinin, beklentileri karşılanmazsa yeniden terör eylemlerinde bulunacakları yolundaki sözleri kaygıları arttırıyor. 

Başından beri, yabancıların, kendi beklentilerine uygun olduğu için hararetle destekledikleri, ancak hukukun temel ilkeleri ve ülkemizin bütünlüğü ve güvenliği açılarından pek çok yanlışı ve eksiği olan “sürecin” ne kadar kırılgan olduğu
son gelişmelerle bir kere daha ortaya çıkmıştır. Bu sürece destek veren siyasi partiler
ve siyasetçiler tarih karşısında büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir.

Saygılar, sevgiler.
1.7.13
Onur Öymen

Başbakanın Amerika Ziyaretiyle İlgili Düşünceler


Dostlar
,

Deneyimli diplomat (Em. Büyükelçi ve Dışişleri Müsteşarı) Dr. Onur Öymen,
Başbakan RTE’nin ABD ziyaretini irdeledi.

Bu denli fiyasko bir ziyaret, sanırız Türk diplomasi tarihinde daha önce görülmedi.

Yine de allayıp pullayarak kamuoyuna her nasılda “pazarlaması” yapıldı.
Bu medya organları gün gelecek, halkın yüzüne bakamayacaklar..

Her şey iyi de ortada somut hiçbir bir sonuç – kazanım yok..
Türkiye’nin hangi ulusal çıkarları korundu, bir adım ileriye taşınabildi??

Dolayısıyla gelişmeler kısa – orta erimde çıplak gerçeği sergilemeyecek mi?

Türk halkı ya da herhangi bir ulus bu denli nasıl aldatılabilir?
Bu kadim millet nasıl -haşa huzurdan- “aptal” yerine konabilir??

Bu akıldışı politikaların öznelerinin artık sanallaşan iktidarlarını uzun bouylu sürdürmeleri olanaksızıdır..

Hesap vermemeleri de!

Tarih bu tür senaryoların çöplüğü bir bakıma..

Sn. Öymen’in çok düşündürücü ve ders verici yazısı aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
29.5.13, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

============================================

Başbakanın Amerika Ziyaretiyle İlgili Düşünceler

portresi2

Onur ÖYMEN

Başbakan Erdoğan’ın Amerika’ya yaptığı ziyaret ve
Başkan Obama‘yla yaptığı görüşmeler beklentilerin
çok gerisinde kaldı.
Erdoğan neler bekliyordu?

– Suriye’ye karşı Amerika’nın daha katı ve sonuç alıcı bir tavır sergilemesi,
– Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak bölge ilanı, muhalif güçlere silah yardımı,
– Birleşmiş Milletlerin Suriye ve mülticelere destek konularında daha etkili olması.
– Başbakanın Gazze ziyaretine destek olunması.
– Filistin sorununun çözümünde ABD’nin daha aktif politika izlemesi.
– ABD’nin Irak Hükümetine karşı güçlü tepki göstermesi,
– Kuzey Irak’ta Türkiye’nin petrol çıkarlarına destek olması.
– Yalnızca NATO ülkelerinin korunması amacıyla Kürecik’e yerleştirildiği açıklanan füze kalkanı radarlarının muhtemel bir İsrail-İran savaşında kullanılmayacağının ilanı.
– KKTC’ye karşı uygulanan ambargoların kaldırılması.
– Kıbrıs Rum Yönetiminin uluslararası hukuka aykırı olarak yürüttüğü Doğu Akdenizdeki petrol ve doğal gaz araştırmalarına karşı çıkılması ve Amerikan şirketlerinin bu projede yer almaması.
– ABD’nin Avrupa Birliği’yle imzalayacağı Serbest Ticaret Antlaşmasıyla eş zamanlı olarak Türkiye’yle de böyle bir anlaşma imzalaması.
– 
Teröre karşı işbirliği.

**********

Bu beklentilere karşı neler elde edildi?Kamuoyunu tatmin etmeye yönelik bazı protokol jestleri

 bir yana bırakılırsa,ABD Suriye konusunda Türkiye’nin beklentilerine destek olmadı.

Obama,”elimizde sihirli değnek yok” diyerek kısa vadede yapabileceği fazla bir şey olmadığını, muhaliflere öldürücü silah verilmeyeceği yolundaki politikasını değiştirmeyeceğini, uçuşa yasak bölgeler ilanına yanaşmayacağını ortaya koydu.

Obama, hedefinin Rusya’yla vardığı mutabakat çerçevesinde düzenlenecek
Cenevre konferansında bir siyasi çözüm aramak olduğunu gösterdi.

Mevcut Suriye yönetiminin muhaliflerle birlikte muhatap alınacağını teyid etti.

Mültecilere destek konusunda fazla bir şey yapılamayacağı, Birleşmiş Milletlerin daha aktif davranması için de daha etkili politika izleyemeyeceği izlenimini verdi.

Türkiye’nin BM’e yönelik eleştirilerine arka çıkmadı.
Amerikan basını da bu konularda bir görüş birliğinin ortaya çıkmadığını yazdı.

Görüşmeden sonra Dışişleri sözcüsü, Gazze’ye hakim olan Hamas’ı bir terör örgütü olarak gördüklerini ve bu örgütle temaslara sıcak bakmadıklarını söyledi.

Amerika, İsrail-Filistin ihtilafında daha aktif rol üstlenmeyi düşünmediği izlenimini verdi.

Obama’nın Türk hükümetinin Irak hükümetine yönelik eleştirilerine de
destek vermediği, hatta Türkiye’nin Bağdat’la iyi ilişkiler kurarak
İran’ın etkisini sınırlamasını beklediği anlaşılıyor.

Washington Post‘ta bu konuda yayınlanan makale anlamlıdır.

Küreciğin İsrail’le muhtemel bir çatışma halinde İran füzelerine karşı kullanılmayacağı yolunda bir ifade duyulmadı.

Kıbrıs konusunda müzakerelerin devamı yolunda muğlak destek ifadelerinin dışında Türkiye’yi tatmin edecek bir söz verilmedi.

ABD’nin, Avrupa Birliği’yle eş zamanlı olarak Türkiye’yle de bir
Serbest Ticaret Antlaşması imzalayacağı yolunda bir söz verilmedi.

Reyhanlı’da gerçekleştirilen terörist saldırı ABD tarafından kınandı

ve terörle mücadelede işbirliği sözü verildi, fakat aynı zamanda

terör örgütü PKK’yla mücadele değil müzakere politikasının desteklendiği

ortaya konuldu.

Bu tablo, basının büyük bir bölümünde yaratılmaya çalışılan iyimserlik, övgü ve başarı havasına rağmen ziyaretten beklenen sonuçların alınamadığını gösteriyor.

Esasında hazin olan,

  • Türkiye’nin izlemek istediği politikaları Amerika’nın desteği olmadan gerçekleştiremeceğinin ortaya çıkmasıdır.
Atatürk‘ün diğer alanlarda olduğu gibi dış politikada da tam bağımsızlık ilkesini savunması boşuna değildi. (27.5.13)

OECD endeksi : Türkiye ‘en mutsuz’.. Avustralya ‘en mutlu’ ülke!


Dostlar
,

Güneş balçıkla sıvanamıyor..

İktidar her ne denli balonlarla kamuoyunu oyalıyor,
gündem oyunlarıyla atlatmaya çalışıyorsa da acı gerçekler ortada..
Başbakan R.T. Erdoğan’ın ABD ziyareti tam bir fiyasko..
Ama medya, halkı ve de kendisini kandırmayı sürdürüyor körü kürüne..
(Bakınız Sn. Onur Öymen‘in konu hakkındaki yazısı :
http://ahmetsaltik.net/basbakanin-amerika-ziyaretiyle-ilgili-dusunceler/)

Dahası, halk bir yaşadığına bakıyor bir de poitikacıların söylediklerine..

Türk halkı bu denli kötü yönetilmeyi, hatta aldatılmayı asla haketmiyor.
Dileriz ilk seçimlerde gereğini yapsın..

Ayrıca makro-ekonomik göstergeler giderek kırılganlaşıyor ve
sürdürülemez eşiğe geliyor..

Ve de siyasal iktidarlar genellşkle birekonomik bunalımla (krizle) yollanıyor / gidiyorlar..
Geride kalan enkazı gene o ülkenin gariban halkı kaldırmak zorunda kalıyor..

Başbakan RT Erdoğan geçen hafta ABD’ye giderken, Suriye sorunu için toplanması kararlaştırılan Cenevre Konferansı için “ipe un sermek..” dedi..

Dönüş yolunda ise, birkaç gün sonra “Cenevre Konferansı’nı önemsiyorum..” dedi.

Bu tabloya halk arasında ne denir?

Tıpta karşılığı nedir ??
Söyleyelim, en hafif deyimiyle “mental konfüzyon” denir..

Bu durumdaki kafalar Türkiye’yi yönetiyor..
Vah ülkem vah..
Ve de 36 OECD ülkesi içinde en mutsuz halk Türk halkı..

OECD raporu aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
29.5.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

========================================

OECD

OECD endeksi : Türkiye ‘en mutsuz’.. Avustralya ‘en mutlu’ ülke!

Ülkeleri sağlık, istihdam ve ekonomik göstergeler ışığında karşılaştıran
OECD endeksinde, Avustralya birinci, Türkiye sonuncu sırada.

Avustralya bu yıl da dünyanın en mutlu ülkeleri arasında birinciliği başkalarına kaptırmazken,

Türkiye, OECD’nin hazırladığı ‘mutluluk endeksinde’ en son sırada yer aldı.

Uluslararası Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD tarafından hazırlanan Daha İyi Yaşam Endeksi‘nde gelir düzeyi, sağlık, güvenlik ve iskân gibi alanlarda, 30’dan çok ülkenin durumu karşılaştırılıyor.

Avustralya, güçlü ekonomisi sayesinde son üç yıldır, durumu en iyi,
dolayısıyla en mutlu ülkelerin başında geliyor.

Avustralya ile birlikte İsveç, Kanada, Norveç ve İsviçre de bu yıl ilk beşe girdi.

OECD’nin endeksine göre, Avustralya, değerlendirme ölçütlerinin her birinde öbür ülkelerden çok daha önde. 23 milyon nüfuslu Avustralya’da 15-64 yaşları arasındakilerin %73’ü ücretli bir işte çalışıyor ve bu oran OECD ortalamasının üzerinde.

82 yaş dolayındaki ortalama ömür beklentisi de yüksek.

Türkiye’de ortalama ömür 75 yıl

OECD endeksinde, Türkiye ise 36. ve son sırada yer aldı.

OECD’nin internet sitesinde Türkiye’de son 20 yıl içinde yaşam niteliğinin (kalitesinin) iyileşmesi yolunda önemli ilerlemeler kaydedildiği, ancak yine de birçok konuda endekste karşılaştırılan ülkelerin gerisinde kaldığı belirtildi.

Endekse göre, Türkiye’de gelir düzeyi diğer OECD ülkelerinden düşük.

Yaşları 15-64 arasındakilerin yalnızca %48’i ücretli bir işte çalışıyor ve bu oran, %66 olan OECD ortalamasının çok gerisinde.

Türkiye’de ortalama ömür beklentisi 75 yıl. Kadınların ortalama yaşam süresi 77, erkeklerinki 72 yıl. OECD ortalaması ise 80 yıl.

Türk vatandaşlarının OECD vatandaşlarına göre, genelde yaşamlarından
pek hoşnut olmadıkları görülüyor.

Türkiye’de ortalama bir günde, olumlu duygu ve düşünceler içinde olduklarını söyleyenlerin oranı %68, OECD ortalaması ise %80.

(http://haber.mynet.com/oecd-endeksi-turkiye-en-mutsuz-avustralya-en-mutlu-ulke-698948-dunya/, 28.5.13)