Etiket arşivi: ne mutlu Türküm diyene

Rifat Serdaroğlu : PİSLİK BUNLAR


PİSLİK BUNLAR
 

portresi_gulen

 

 

 

 

 

Rifat SERDAROĞLU

“Deli Hoca’nın oğlu”, 70’e merdiven dayadığı halde hala saç-kaş ve bıyıkları
Soma Kömürü gibi kapkara olan adam, Müslümanlardan dolandırılan
“Sadaka paraları” ile kurulan haram televizyonuna çıktı ve göğsünü gere-gere “Müzakereler başarılı olarak devam ediyor, işin sonuna geldik..” dedi!

Genetik harikası olan bu adam “aklını kaybetmediğine” göre,
ya hayal ya da ihanet içindedir.

Güneydoğu’da devlet otoritesi kalmamış, yollara-köylere-beldelere-ilçelere
PKK Narko-Terör örgütü egemen olmuş, istediği gibi haraç alıyor,
gençleri dağa kaldırıyor, Türk Askerine uzun namlulu silahlarla ateş açıp yaralıyor ve öldürüyor. Adam bunları görmek istemiyor ve müzakereler başarılı olarak devam ediyor, diyebiliyor.

Herkesin şunu iyi anlaması şarttır :

  • Türk Milleti, AKP’nin Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilebilmesi karşılığında, PKK ile Türk Vatanı üzerinden pazarlık yaptığını
    net olarak görmeye başlamıştır. 

Bu ihanetin cezası Yüce Divan veya Divan-ı Harptir!

Türk Milleti 10 Ağustos’ta o sandığı sizin kafanıza geçirecek ve sizden bu ihanetlerin hesabını Türk Yargısı önünde soracaktır.

Sırrı Süreyya Önder;

Bizim kişiliksiz yalaka basının parlattığı, sırtını

54 bin insanımızın yok olmasından sorumlu bebek katili Öcalan’a

dayamış ve onun postacılığını yapan bir Türk düşmanı.

Sözüm ona bir sanat adamı! Dinlediğiniz zaman Erdoğan mı yoksa Süreyya mı konuşuyor diye şaşkınlıkla izlediğiniz bir kabadayı bozuntusu.
PKK Narko-Terör örgütünün bir numaralı savunucusu!

Çocukları kaçırılan ana-babalar Diyarbakır Belediyesi önünde eylem yapıyorlar,
HDP’den çocuklarını istiyorlar, üstüne her gün bir araba sopa yiyorlar,
bu sepet bunları görmüyor ve “PKK çocukları kaçırmadı, kendileri gitti ULAN” deme densizliğini yapabiliyor!

Artist Süreyya’ya şunları soralım ;

-PKK Narko-Terör örgütünün katlettiği bebekler-çocuklar için şimdiye kadar
tek söz söyledin mi?

-PKK’nın sattığı uyuşturucu nedeniyle ölen on binlerce genç,
senin için yok hükmünde midirler?

-PKK’nın kaçırıp tecavüz ettiği, sonrada öldürdüğü küçük yaştaki Kürt kızlarını
hiç işitmedin mi? Suçsuz – günahsız bir insanın canını almanın ağırlığının,
insan olan tarafından taşınamayacağını biliyor musun?

-PKK’ nın anasız-babasız bıraktığı bebelerin acılarını bir gün olsun hissettin mi?

Be vicdansız-kalpsiz adam, bir film de bu günahsız bebeler için yapsana!

“Ben akan kanı durdurmak için çalışıyorum.” yalanının arkasına saklanacağına,
PKK’ ya “Silah bırakın” desene! De bakalım o silahı nerene sokacaklar?

CNN televizyonunda konuştuğun üslupla,
Kandil’de sıradan bir takım komutanına karşı konuşabilir misin?
Konuştururlar mı?

Savunduğun PKK’nın öldürdüğü bebelerin kanları senin de üstündedir.

Kürt kardeşlerimizle bizi birbirimize düşürmeye çalışan sen ve senin gibilere de, demokratik rejim içinde ve Türk Yargısı önünde çok yakında hesap sorulacaktır.

Bu mesele öyle veya böyle bu nesil tarafından çözülecektir.
Bu çıbanın kökünü bu nesil olarak kurutup, çocuklarımıza herkesin göğsünü gere-gere
“Ne Mutlu Türküm Diyene!” diye haykırabildikleri bir Türkiye bırakacağız.

Sırrı Sakık!

Bu kişinin ne olduğunu öğrenmek isteyenler, PKK ‘nın ikinci adamı ve ağabeyi
Şemdin Sakık’ın yazdıklarını okusunlar.

Allah’ın defalarca çarptığı, fakat bir türlü akıllanmayan bu sepet,
Ağrı Belediye Başkanı seçilince derhal içindeki zehri kusmaya başladı.

Ağrı Merkez’de bulunan “Pilotlar Anıtını” kaldıracağını, Kurtuluş Savaşımızda
Büyük Atatürk’ün silah arkadaşı olan Kazım Karabekir’in adını da sileceğini söylemektedir.

Türk Milletine düşman olan ve Türk Milletinin değerlerine açıkça hakaret etmekten çekinmeyen bu sepete Erdoğan gereken cevabı verebilir mi?
Veremez, korkar! Milli hassasiyetleri olan bir hükümet işbaşında olsa,
bu kişi derhal görevden alınıp Türk Yargısına havale edilirdi.
Başbakan Erdoğan ve AKP Hükümeti de işlenen suça ortak olmuşlardır.

Değerli Okurlar;

Kaçınılmaz sona doğru yaklaştıkça, her şey gün ışığına çıkmakta,
karanlıklar aydınlanmaktadır. Artık bu olaylar siyaset-parti meselesi olmaktan çıkmıştır. Herkes yerini belli etmelidir.

PKK’dan yana olanlar Öcalan-Erdoğan ortaklığının yanında yer almalıdır.
Türk Devleti – Türk Milleti – Türk Demokrasisinden yana olanlar da,
10 Ağustos’ta bir ve beraber durmalıdırlar.

Görelim bakalım; PKK ve destekçisi AKP mi yaman, Türk Millet mi yaman!…

Sağlık ve başarı dileklerimle (04 Haziran 2014)

ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN (2014)


Dostlar,

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN, “ANKARA KALESİ
başlığı altında yazmayı sürdürüyor..
Bize ulaşan Son yazısı

“ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN (2014)”

başlıklı.. Sondaki 2014’ü biz ekledik..

Yazı gene uzun.. 7 sayfa dolu dolu.
İçeriğini, içimiz acıyarak ama her şeyi yeniden yerli yerine oturtmak azim ve kararlığı ile paylaşıyoruz..

Giriş ve bitiriş paragrafları aşağıda..

Yazının tümü için pdf olarak okumak üzere lütfen tıklar mısınız??

ULUSAL_EGEMENLIKSIZ_23_NISAN_2014

Sevgi ve saygı ile.
24 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=============================================

ANKARA KALESİ

ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN (2014)

portresi_renkli


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

 

 

Giriş paragrafı…

Türkiye yeni bir 23 Nisan tarihini yaşarken, bu tarihin ulusal egemenlik bayramı olduğu gerçekliği giderek geride kalmaktadır. Her yıl 23 Nisan tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletiyle kaynaşarak yeni bir ulusal egemenlik bayramını kutluyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı bir karar ile ve bu doğrultuda yapılan yasal düzenlemeler çerçevesinde,Türk ulusu genciyle ve çocuklarıyla kucaklaşarak  “Ulusal egemenlik ve Çocuk bayramı”nı hem devlet birimleri aracılığı ile yapılan  resmi kutlama törenleri ile hem de ulusal demokratik kitle örgütlerinin katılımı ile hazırlanan toplumsal programlar aracılığı ile Türk ulusunun bu mutlu günü bütün vatan sathında kitlesel katılımlar sağlanarak kutlanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına doğru gidilirken, her yıl aynı günde kutlanan ulusal egemenlik ve çocuk bayramının, son yıllarda artık eskisi gibi kutlanmadığı görülmekte ve bu tarihte 94 yıldır yapılmakta olan resmi törenlerden, son dönemin yönetiminin eğilimleri doğrultusunda vazgeçilmeye başlandığı  ortaya çıkmaktadır.

………………
………………

Son paragraf…

Geleceğin 23 Nisanlarında,Türk ulusunun yeniden ulusal egemenlik ilkesi doğrultusunda Türk ulus devletinin yazgısına sahip olmasıyla birlikte, gerçek anlamda bir ulusal egemenlik bayramı kutlaması mümkün olabilecektir. Bugün için böyle bir durumdan söz edebilmek ne yazık ki, mümkün olamamaktadır.
“Ne mutlu Türküm diyene!“ sözünün Atatürk heykellerinin duvarlarından silindiği bir aşamada,Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir biçimde yoluna devam edebilmesi ve içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulabilmesi için, Türk ulusunun silkelenerek ve uyanarak kendi yazgısına sahip çıkması, atılması gereken ilk adımdır. Küresel sermayenin  siyaseti finanse etmesi, medya ve basın organlarını satın alarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanması ve kendi adamlarını ulus devletlerin başına işbirlikçi taşeron  bir yönetici olarak getirmesi gibi olumsuz gelişmelerin önlenmesini sağlayacak yepyeni bir ulusal uyanış, toparlanma ve bağımsızlıkçı karşı hareketler, bütün ulus devletlerde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetinde de demokratik yollardan gündeme getirilebilmelidir. Eski Osmanlı ahalisi Türk ulusu olarak dünya sahnesine çıkarken, kendisini yeniden yaratarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet çatısı altında  mutlu olma şansını yakalayabilmiştir. Bu doğrultuda Türk ulusunun mutluluğunun gelecekte sürdürülebilmesi için, ulusal egemenlik düzeninin yeniden Atatürk döneminde olduğu gibi tam bağımsız bir biçimde kurulması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ilk adım olarak

“Ne mutlu Türküm diyene!“

Sessiz Çığlık Eylemi 74 Haftadır Sürdürülüyor..


Sessiz Çığlık Eylemi 74 Haftadır Sürdürülüyor..

Dostlar,

Bu sitede SESSİZ ÇIĞLIK eylemi hakkında epey yazı yazdık..

Her Cumartesi 13:00 – 14:00 arasında gerçekleştirilen bu eylemlere büyük oranda katıldık.

3-5 kez de, Sevgili E. Alb. Ali Gönüldaş söz verdiğinde düşüncelerimizi aktardık.

Yöneticileri sağduyuya çağırdık.

Çok ama çok açık konuşarak

  • “SİZİ KATİL OLMAKTAN KURTARMAYA ÇABALIYORUZ;
    DUYUYOR VE GÖRÜYOR MUSUNUZ SESSİZ ÇIĞLIKLARIMIZI??”

dedik..

“3 Maymunu’u oynamayı bırakın!..” diye uyardık..

Özellikle de tutuklu ve hükümlülerin ulusal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan sağlık haklarını bir uzman olarak anımsatmaya çalıştık..

Sessiz_ciglik_2014-01-11

Ne var ki; Ergenekon düzmecesinin başlatıldığı
12 Haziran 2007
‘nin,
İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduya konarak yakalandığı süsü verilen el bombaları kumpasının (sonra da bu “bombalar” yasadışı bir biçimde yok edilerek suç kanıtı ortadan kaldırıldı!) üzerinden geçen süre 7 yılı bitirmek üzere..

Birkaç tutuklu var ki, 7 yılı aşkın zamandır içeride tutsaklar..

Tüm uyarılara karşın 12 insanımız bu zulüm sürecinde ağır hastalıklarına karşın sağaltım için serbest bırakılmayarak, hüküm giyenlerin infazı ertelenmeksizin
apaçık ölüme mahkum edildiler..

Yetkili ve sorumlular bu masum insanların katilleri oldular! 

Çırılçıplak uyarılarımız bir işe yaramadı..

Dışarıda da sürdü AKP iktidarının eli kanlı zulmü..
Meşru halk direnişlerinde 7 gencimiz polis şiddeti ve kurşunu ile şehit edildi!
16 insanımız gözünü yitirdi, binlercesi yaralandı.

Siyasal iktidar, en küçük meşru ve yasal, demokratik, AİHS ve Anayasa’ya uygun
halk eylemini bilerek ve isteyerek orantısız polis şiddetiyle engellemek istedi.

Sokaklarda halkı ile eylemde olan milletvekillerini, uluslararası ün sahibi bilim – sanat – kültür  insanlarını, emekli generallerini gözünü kırpmadan gaza boğdu ve boyalı, aşırı basınçlı su ile ıslattı.

Polis, plastik mermi kullanmaktan çekinmediği gibi, hedef gözeterek insanların yüzüne hedef aldı. Gaz fişeklerini de benzer biçimde kullanarak kapsülleri ile 16 genç insanın gözünü yitirmesine neden oldu. Başbakan R.T. Erdoğan, “destan yarattılar” diyerek polis şiddetini para ikramiyesi ile ödüllendirdi.

Tüm bunlar insanlık tarihine yazıldı, sorumlularını esefle kınıyoruz; insanlık suçu işlemişlerdir. İktidarı bırakmak istemeyen her politikacı gibi faşist – despotik bir diktatörlük Türkiye’ye dayatılmaktadır ama Türk Ulusu bu baskılara boyun eğmez!

Vardiya_bizde_2014-02-01Başbakan danışmanının aydınlar – komutanlar – gazetecilere.. Cemaat kumpasını itiraf eden makalesinin üzerinden 68 gün geçmesine karşın (STAR, 25.12.13) bu yurtseverler,
hukuk ayaklar altına alınarak hala zindanda.(Bkz. “MASUM TUTSAKLAR ve AKP’nin SİYASAL KUMARI” başlıklı makalemiz,
http://ahmetsaltik.net/2014/02/24/ masum-tutsaklar-ve-akpnin-siyasal-kumari/, 24.2.14)
İç hukuk bir yana, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) de hiçe sayılarak
en temel  insanlık hakkı olan yaşam hakkı,
faşist bir zorbalıkla gasp edilmekte!

Meslektaşımız Dr. Aytekin Ertuğrul’un 1 Mart 204 günü Ankara Sakarya Cd.  74. SESSİZ ÇIĞLIK eyleminde bir konuşma yaptı. Bu metni paylaşmak istiyoruz :

*****
1 Mart 2014, Sessiz Çığlıktaki (Sakarya – ANKARA) Konuşmamız

                                                                                                          Op. Dr. Aytekin Ertuğrul
(E) Dz Tbp. Kd Alb.

Eski Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu hocamız
Anayasa Mahkemesince bir tedbir olarak tahliye edildi ve aramıza katıldı.
Milletimiz O’na bağrını açmıştır. Şimdi O’nu dinliyoruz:

“Ergenekon isimli bu davada beş yıldır tutukluyum. Bugün tahliyem Anayasa Mahkemesi tarafından yapıldı. Bu kararı veren Anayasa Mahkemesi Başkanı
ve üyelerine teşekkür ediyorum. Eğer bu tahliyem uzun tutukluluk nedeniyle gerçekleşmişse benden daha uzun süredir cezaevinde bulunanlar var.

Yok, hastalık nedeniyleyse benden daha ağır hasta olanlar var.
Umarım onlar için de en kısa sürede bir çözüm olur ve tahliyelerine kavuşurlar.

7 yıla yakındır süren bir dava bu. Bu davanın ilk başkanı (Köksal Şengün)
bir demeç verdi. ‘
Bugün olsa bu iddianameyi kabul etmezdim’ dedi.
Bu davada yargılanan insanlar 6-7 yıldır bir tertip, bir kumpas olduğunu kezlerce söylediler. Fakat inanan olmadı.

Sonunda Sayın Başbakan ve hükümetin öbür üyelerince bu davanın bir kumpas olduğu ve devlet içindeki bir çete tarafından yapıldığı ifade edildi. Bu ifadelerden sonra,
bu davalar düşmüştür.

  • Ortada ne Ergenekon örgütü ne de darbe teşebbüsü vardır.

Eğer Ergenekon diye bir örgüt varsa başı kimdir?

Karaciğer rahatsızlığım var. Bu ağır stres koşullarında biraz ilerledi.
Hiç iyi bir şey hissedemedim, sevinemedim çünkü içerideki herkes suçsuz.“

Hocamızın söylediklerini özetlersek diyor ki:

  • Türkiye’de Ergenekon diye bir örgüt yoktur.
    Ben de böyle bir örgüte girerek hükümetimizi zor kullanarak
    ıskata teşebbüs etmedim. Ama bu suçu işlemiş gibi 23 yıl ceza aldım.

Eskiden bir söz vardı. Ankara’da hâkimler var.” denirdi. Bunun anlamı Ankara’da
Yargıtay var demekti. Gerçekten de böyle idi. Hukuka, eldeki kanıtlara ve yerleşik içtihatlara uymayan kararlar, gerekçe gösterilerek bozulur ve yerel mahkemelere de
yol gösterilirdi. Ama şimdi bunun böyle sürdüğünü rahatça söyleyemiyoruz.

Anayasamıza göre yargıçlar görevlerinde bağımsızdırlar.
Anayasaya, yasaya uygun olarak vicdanı kanaatlarına göre karar verirler.

Şimdi yerel özel mahkemelere ve Yüce Yargıtay’a Türk milleti adına soruyoruz :

Kahramanlarımızın Hükümetimizi cebir ve şiddet kullanarak devirmeye teşebbüs ettiklerine ilişkin vicdanı kanaatlarınız oluştu mu? Vicdani kanaatlarınızı oluşturan
hangi zor kullanım hareketlerini göstermektesiniz? Türk milletine neden bu eylemleri gerekçelerinizde gösteremiyorsunuz? Sizi tarih ve Milletimizin önünde vicdani kanaatlarınızın nasıl oluştuğunu gerekçenizde açıklamaya davet etmekle her halde Anayasamızın Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” (Anayasa madde 141) emrinden başka fazla bir şey istemiyoruz.

Bu davalar ve kararlar ilerde bu kararları alanlarla birlikte anılacaktır.
Dilerim, “hukuka ve Anayasaya uygun kararlar verdiler” yönünde anılacaktır.
Ama bugün bile anılmaya başlamıştır.

Prof. Dr. Köksal Bayraktar:

  • “Cebir ve şiddet kullanılmamıştır. Dolayısı ile ETCK ( Eski Türk Ceza Kanunu) 147/1 maddesine göre ceza verilmesi yersizdir.” diyor.

Prof. Dr. Ersan Şen ise;

“Bana bir cebir ve şiddet eylemi gösterin ki ‘Darbeye teşebbüs olarak yorumlayalım’..” demektedir.

Prof. Dr. Sami Selçuk ise şöyle diyor:

  • “Darbeye hazırlık var ama teşebbüs yok.
    Bu haliyle darbeye teşebbüs suçu oluşmaz.”

Uzatmayalım sözü, bugün uygulanan hukuk sistemi Cumhuriyetimizin hukuk sistemi değildir. Cumhuriyetimizin hukuk sisteminde askerler askeri suçlardan dolayı Askeri mahkemelerde yargılanabilirlerdi. Bir gece yarısı kanunu (5918 sayılı yasa) ile bu değiştirildi. Ancak zamanın CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal ve Gurup Başkan Vekilleri Sayın Kemal KılıçdaroğluHakkı Süha Okay ve Kemal Anadol yasayı Anayasa Mahkemesine götürdüler. Anayasa Mahkemesi, başkanı Sayın Haşim Kılıç dahil yasayı oybirliği ile iptal etti.
(Anayasa Mahkemesi’nin 21 Ocak 2010 tarihli 2009/52 esas ve 2010/16 sayılı kararı).
Bunun üzerine Anayasamızın 145 maddesine şu fıkra eklendi : 

  • Devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine ait davalar
    her halde adliye mahkemelerinde görülür
    .

Bu madde TBMM’de Anayasanın değiştirilmesine yetecek ölçüde çoğunluk sağlanamadığından “REFERANANDUMA” götürüldü. 12 Eylül referandumunda yüzlerce TIR yükü kömür, odun, fasulye.. desteği ile %58 oyla (A.S. Geçerli  oyların %58’i, toplam oyların yaklaşık %40’ı!) referandumdan geçirildi. Oysa 1982 Anayasası’nın değiştirilen bu maddeleri daha önce
Türk Milletinin %92 oyu ile kabul edilmişti. Demokrasi herhalde daha büyük çoğunluğun verdiği bir kararı daha az bir çoğunluğun oyu ile değiştirmek oyunu değildir..
İşte bu gün yaşadıklarımız bu ucube hukuk düzenlemesinin ürünüdür.

Yeri zamanı değildir biliyorum ama, Menderes’ten başlayarak Recep Tayyip Erdoğan’a dek gelen tün demokrasi kahramanlarımızın harici bedhahlarımızla birlikte milletimize yaptıkları hizmeti bir cümle ile özetlersek: 

Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal Atatürk gününde 80 kuruş olan
1 ABD Dolarını bu gün 2.220.000 TL’ye çıkarmışlardır. Yani Türk parası 2.800.000 kez ezilmiştir.

Türk milleti hukukunu yıllar evvel kurmuştur.

“Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir!” denilmiştir.

“YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!” denilmiştir.

“Ne mutlu Türküm diyene!” denilmiştir.

İşte hukukumuzun özünde bunlar vardır. Ama bugün Türkiye’mizi;

Hâkimiyet milletindir, KOCAMAN bir yalan!” diyenlerle

“Dağlara taşlara ‘Ne mutlu Türküm diyene yaza yaza ilkelleştik” diyenler idare ediyorlar. Sıkıntı da işte buradadır.

Ulusal egemenliğe dönüş yolunda Türk Milletine zaferler ve başarılar dilenir.

*****

Değerli meslektaşımız Dr. Aytekin ERTUĞRUL’a teşekkür ediyoruz
bu önemli konuşması için..

Sevgi ve saygı ile.
2 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Rifat Serdaroğlu : MODERN OTORİTER LİDERLER


MODERN OTORİTER LİDERLER

portresi_gulen

 

 

Rifat Serdaroğlu

 

Siyasal karşıtlarını öldürtmeyen ama onları çalışamaz duruma getiren, hukukun üstünlüğünü tanımayan, sahtecilikle dış destekle çoğunluk sağlayan ve medyayı, yargıyı, sivil toplum örgütlerini, güvenlik güçlerini, zenginliği (gayrimeşru olarak)
ele geçirip kendi çoğunluğunu sürdürmek için çalışan tiplere “Modern Otoriter Liderler” denir.

Bunlar 21. Yüzyılın Modern Hitlerleri, Mussolinileridir.
Bunlar bir kez işbaşına geldiler mi, bunlardan kurtulmak çok zordur.

Ancak, bunların musallat olduğu ülkedeki tüm toplum uyanır, bunların gerçek yüzlerini gerçek niyetlerini anlar o ülkedeki dinamik güçler, yüreğinde vatan sevgisi,
milletine saygısı olan bürokratik yapı, tüm sivil toplum örgütleri, siyasi yapılar ve
özellikle yargı kurumları el ele verirlerse bu virüsü bünyeden atabilirler.

Yoksa o virüs bünyeyi yok edinceye dek durmaz.

Gelin, kendi ülkelerini üç kuruşluk para ve güç uğruna satan bu zavallılara
“patron devlet” tarafından uygulanan ve ev ödevi olarak ellerine verilen çalışma programını birlikte irdeleyelim;


*Önce hedef ülkedeki varolan rejimle kavgalı, “emir alabilecek” yapıda, gelecek
vaat eden, ağzı laf edebilen kişiler belirlenir. Bunların zaafları, eğilimleri, niyetleri incelenir. İçlerinden en işe yarayanı ülkeye çağrılır ve en üst düzeyde ağırlanır.
Strateji uzmanlarıyla çalıştırılır ve eleman iyice eğitilir, parti kurdurulur ve
seçim için gerekli para ve propaganda desteği verilir.

*Hedef ülkede, genel seçim öncesi “Ekonomik Tetikçiler” tarafından kriz yaratılır. Hem krizden para kazanılır, hem de hedef ülkedeki insanlar varolan siyasal yapıdan nefret eder duruma getirilir.

*Seçim sonuçları ile oynayabilecek ileri teknolojiye sahip ekip görevlendirilir.
Seçim kazandırılır ve “eleman” tüm dünyada, ama özellikle kendi ülkesinde parlatılır.

*Bu eleman, kendi gibi düşünen etnik ve dinel kümelerle uzlaştırılır.
Her küme zamanı geldiğinde kendisine biçilen rolü oynayacaktır.

*İlk çökertilecekler hedef ülkedeki “Ulusal Yapı” ve Ulusal Ordu” dur.

Önce bu kurumların direnme gücünü kırmak için, yargı kuşatılır.
Bunun için, şeytanla bile işbirliği yapılır. Görüntü “Demokratikleşme” olarak tanıtılır.
Barış – kardeşlik – geçmişle hesaplaşma adı altında tuzaklar kurulur,
maliye-polis yasa dışı olarak kullanılır, ülkede korku havası estirilir.
Karşıt siyasetçiler, yine yasa dışı yollarla dinlenir, görüntülenir,
bertaraf edilecekler kenara atılır.


İş dünyası korkutulur ve susturulur.

* Medya teslim alınır.
Gerekiyorsa satın alınır, alınamıyorsa korkutulur en azından aleyhte yazması
engellenir. Devlet olanakları bu iş için köküne dek kullanılır.

*Hedef ülkedeki, finans piyasası “özelleştirme” adı altında, yönetim temelinde tümden patron devletin denetimindeki kesimlere devredilir. Ülke ekonomisi ile oynamak artık çocuk oyuncağıdır!

*Patron devlet, bu elemanları sonsuza dek kullanmaz. Elemanın dikbaşlılığı,
söz dinlememesi, kendi başına iş yapıp, ne oldum delisi olması..
onun kullanılma süresini öne çeker.


Zamanı geldiğinde, elemanın başına eski ortakları bela edilir.
Elemanın en zayıf yanı olan, hırsızlık ve yolsuzlukları teker- teker açıklanır.

Eleman ya kenara çekilip biriktirdiği serveti ile zıkkımlanacaktır, ya da direnecek ve patron devlet tarafından çıkartılacak bir iç çatışma sonunda, kendi halkı tarafından
yok edilecektir.

Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bu sarmaldan kurtulan eleman şimdiye dek görülmemiştir. Yakın tarihten örnek vermek gerekirse, Zeynel Abidin Bin Ali-Kaddafi, Mübarek, Mursi, Saddam.. acı örnekler olarak gözler önünde durmaktadırlar.
Bu geri zekâlı elemanlar hem ülkelerini, hem kendilerini, 
hem de kendi çocuklarını perişan etmişlerdir.

İşte bu elemanlara “Modern Otoriter Liderler” denir.

Bizde, yani Türkiye’de böyle bir eleman olabilir mi?

Ne mümkün! Hamdolsun ki, bizde hem Müslümanlığı, hem Türklüğü ile övünen,
“Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesine inanan, pozitif hukuku benimsemiş, çağdaş,
aydın, aynı zamanda nükleer santral ile piknik tüpü arasındaki ilişkiyi çok iyi bilecek teknolojik bilgiye sahip, Milli Ordusunu seven, ecdadı gibi at binebilen
bir dünya liderimiz var.

Haydi, Ya Allah Bismillah, hücum aslanlarım…

Sağlık ve başarı dileklerimle.
07 Şubat 2014

Rifat Serdaroğlu : DEVLETİN SAHİBİ YOK

 

DEVLETİN SAHİBİ YOK!

portresi3

Rifat Serdaroğlu

-Cumhuriyetin kuruluş değerlerine karşı olduğunu açıkça söyleyen bir iktidar.
-Demokrasiyi, hedefi olan “İslam Devletine” gitmek için bir araç olarak gören
bir Başbakan.
-İktidara gelebilmek uğruna başta emperyalist güçler olmak üzere, Cumhuriyet ve Demokrasi düşmanı Cemaat ve Tarikatlarla işbirliği yapan bir Genel Başkan.
-Oy toplamak amacıyla PKK Terör örgütü lideri ile müzakere etmekten çekinmeyen, ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmiş bir siyasal yapı ve ulusal değerlerden- vatan sevgisinden nasibini almamış Cemaat beslemesi
bürokratik yapı
!…

-Bir taraftan, “Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesinin yazılmasını ilkellik sayan,
öbür yandan Türkiye, Şerefsizlerin Memleketidir” diyen bölücüye
“Cumhurbaşkanlığı Ödülü” veren bir Cumhurbaşkanı.

-İktisat Fakültesi mezunu, gençliğinde İBDA-C Terör Örgütünün “Gölge” adlı dergisinin Ankara Temsilcisi olduğu yazılan bir Anayasa Mahkemesi Başkanı.

Ağlayan Kaşar Bülent Arınç’ın dost ve arkadaşları olmakla övünen
Yüksek Yargı Başkanları.

-Silah arkadaşları sahte delillerle, Cemaat ve CIA kumpası ile zindana atılırken,

  • çamaşır sepeti gibi koltuğunda oturan, bizi bu işlere karıştırmayın diye bildiri yayınlayan ve sürekli “ters L” vaziyetinde dolaşan bir Genelkurmay Başkanı.

-Büyük bir kısmı satın alınmış, önemli bir kısmı Cemaat ve Tarikatların emrine girmiş, kalan kısmı ise Polis-Vergi Denetmeni tarafından tutsak alınmış, “Basın Özgürlüğü-Halka doğruları anlatma” görevlerini rafa kaldırmış gayri millî bir medya.

-Demokrasinin, Lâik Cumhuriyetin, Özgür ve Örgütlü Toplumun, Çağdaşlığın savunucusu olması gereken Üniversitelerimizin ve Bilim İnsanlarımızın
inanılmaz korkaklığı ve suskunluğu.

-Aman dümenimiz bozulmasın, bu furyadan bizde pay kapalım deyip,
bir avuç cahile teslim olmuş omurgasız iş dünyası.

Durum böyle olunca;
Hırsızlar serbest dolaşır, Savcılar görevden alınır. Savcı, Savcının elinden dosyasını alır. Polis, Savcıyı sallamaz bile, aynı Polis Mahkeme kararını da takmaz.
Savcı “tutun getirin”, Polis, “Ben karışmam, sıkıysa sen tut” der.

Bürokrasi, böyle durumlarda yaptığı gibi, tüm yürümekte olan işleri frenler ve
pozisyon alır. Piyasalar alt üst olur, döviz tarihi rekorunu kırar,
devletin ve özel sektörün borcu durduğu yerde artar.

Türkiye Cumhuriyeti, çok partili siyasal yaşama geçtiğinden bu yana ilk kez
böylesine ciddi bir “Devlet Krizi” ile karşı karşıya geliyor.

AKP Hükümeti dışında hangi hükümet işbaşında olsaydı, o hükümet şimdiye dek
istifa eder ve ülkeyi böylesi feci bir duruma düşürdüğü için Türk Milletinden özür diler ve kenara çekilir, demokrasinin önünü açardı.

Fakat AKP yalnızca hizmet için değil, demokratik rejimi değiştirmek amacıyla
iktidar olduğundan; değil istifayı düşünmek, eline aldığı “Yürütme Yetkisiyle” Cumhuriyetin temel direklerini kırmakta,

  • AKP T.C. Devletinin çöküşünü hazırlamaktadır.

Bugün Başbakan Erdoğan’a sorsanız;
“Eyy Erdoğan, bir tarafta Bilal Efendinin kurtarılması, diğer tarafta Hukuk Devleti İlkesinin yıkılması, senin tercihin nedir?.”

Vereceği yanıt şöyle olur;
“Sevsinler sizin Hukuk Devletinizi. Bilal’e karşı yapılan bir darbedir. Devlet içinde paralel yapılanmadır. Biz kendi ülkemizde ameliyat yapılmasına izin vermeyiz…”

Değerli Okurlar;

28 Aralık 2013 Cumartesi günü ülkemizin manzarası maalesef böyledir.
Eğer Türk Milleti olarak yazgımıza el koymaz isek, bu güne dek olduğu gibi
“Bana ne” deyip yalnızca seyredersek, her geçen gün daha da kötüye gideriz.
Önümüzde bir yerel seçim ve bahar aylarıyla başlayıp iyice azacak PKK terörü
ve bölücülük çabalarını yaşayacağız.

Ne demiş M. Akif Ersoy;

  • Sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!..

Nasıl mı sahip çıkılacak? Onu da yeni yılda görüşürüz.

Sağlıklı, huzurlu, barış ve kardeşlik içinde bir yeni yıl dilerim.

Not: Bir hafta kadar yurt dışında olacağım.
Yazılarda olabilecek aksamalar için şimdiden özür dilerim.
(28 Aralık 2013) 

21. Yüzyıl Türkiye’sinde Kadının Dünü Bugünü ve Geleceği


21. Yüzyıl Türkiye’sinde
Kadının Dünü Bugünü ve Geleceği

portresi

Prof. Dr. Taciser ONUK
ADD Bilim – Danışma Kurulu Üyesi
“Atatürk Dünya ve Türkiye için Bir Ödüldür”

 

TUİK’ e göre genel nüfusumuzun yaklaşık yarısı kadındır. Tanrı yaratıcı gücünü kadınla paylaşarak ona özel bir statü kazandırmıştır. Kadın insanlık yapısının en önemli direği ve temelidir. Kadın evrenin kaynağı olan yaratıcı gücün yarısıdır. Evrenin devamı, dengesi ve uyumunun sağlanıp sürdürülmesi kadın ve erkek olarak iki yarının sevgi ile bütünleşmesine bağlıdır. Fizyolojik bakımdan kadının insanlık görevi ve yaratıcı gücü erkeğe göre daha büyüktür. Kadın, ağır yaşam koşullarında birçok kez ölümü yanında görür. İnsanlığa ödediği bu artı özveri karşılığında kadın, güzellik, sevgi ve analık içgüdüsü ve ruh güzelliğine sahiptir. Yaşamın erkekten daha çok kadından özveri beklediği insanlık tarihinin
ilk çağlarında erkek fiziksel gücünü kullanarak kadınları köleleştirip, mal ve meta olarak kullanmıştır. Geçmişten günümüze gelen süreçte Osmanlıda Anadolu’da, oğlan doğurduğu zaman saygı gördüğü, kız doğurduğunda sessizce ‘hayırlısı’ dendiği bilinmektedir. Kadın çocukluğunda babasının, evliliğinde kocasının, dulluğunda oğullarının, çocukları yoksa ölen kocasının en yakınının buyruğu altındadır.

Osmanlı toplum düzenindeki kadının durumunu Celal Nuri, 1915 yılında yayınlanan kitabında özetlenmektedir.

“Bizde kadının durumu korkunçtur. Bizde bilgisizlik ve baskıcılık nedeni ile örtünme ve kaç-göç yanlış anlaşılmıştır. Bizde kadınlar başka erkekler başka dünyayı oluşturur. Ve bu iki dünya birbirini tanımaz. Biri öteki ile ilişkide değildir. Bu çelişki Osmanlının yıkılışının en önemli nedenidir. Özgürlük çağında bir ulusun yarısını tutsaklık altında tutmak olmaz. Böyle ileri bir çağda eski çağlar adetlerini sürdürmeye olanak yoktur.

Toplumumuz içten içe kokuşuyor.

Kadın bu koşullar altında annelik, eşlik, eğiticilik, arkadaşlık görevlerini yerine getiremiyor” Osmanlının çağdışına düşüş nedenlerinden en önemlisi Avrupa’da basımevi (matbaa) 15. yüzyılın ilk yarısında devreye girdi. Osmanlı’da ise
18. yüzyılın ilk çeyreğinde bile matbaadan uzak 300 yıl yaşandı. Osmanlıda
ilk kitabın basıldığı 1727’den Harf Devrimi‘nin gerçekleştirildiği 1928 yılına dek eski yazıyla 25.000 kitap basıldı. 1923’te Anadolu’da, on bir milyonu
okumaz yazmasız on iki milyon insan yaşamaktaydı.

Cumhuriyetten önce kadının toplumsal yaşamda bir yeri ve değeri yoktur.
Kadın anayasa ve yasalar karşısında sorumlu bir yurttaş olarak görülmez,
eğitim olanaklarının kısıtlılığı, tutucu ve yanlış inanışlar yüzünden, yaşamda etkin, erkeklerle eşit olarak katılması olanaksızdır. Özetle kadın, çok eskilerden beri haksızlığa uğramıştır. Osmanlı geç döneminde hızlanan yenilik hareketleri içinde Atatürk’ün önderliğinde kadın her alanda çok önemli görevler üstlenmiş ve bu görevleri başarı ile yerine getirerek Cumhuriyetin ilanında büyük etki ve katkılar sağlamıştır.

Kurtuluş savaşı yıllarında Türk kadınının erkeklerle mutlak bir dayanışma içinde, cephede ve cephe gerisinde büyük bir kararlılıkla bağımsızlık mücadelesine katıldıkları görülür. Kadınlar, yalnızca İstanbul değil,
Anadolu’da da etkinliklerini artırmışlar, düşman işgaline karşı ulusal direniş ruhunu oluşturmada etkili olmuşlardır. Bunun en büyük göstergesi, merkezi Sivas’ta olmak üzere Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin kuruluşudur. Cemiyet, Sivas Valisi Reşit Paşa’nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından kurulmuş, kısa sürede Anadolu’nun birçok kentinde şubesi açılmıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca büyük hizmetler gören Cemiyet, Atatürk’ün büyük takdirini kazanmıştır. Bunun dışında Hilal Kadınları Cemiyeti, Hilal-i Ahmer, Mali Sandıklar, Aydın Muavenet-i Hayriye Cemiyeti
ve yardım komiteleri bu dönemin öbür önemli kadın örgütleridir.

Milli mücadeleye hazırlık günlerinde tüm ulusça kadın erkek bir araya gelip duygu ve düşüncelerinin çok coşkulu ve içten bir biçimde dile getirildiği birtakım miting ve toplantılar düzenlenmiştir. Bunlardan ilki Redd-i İlhak Milli Heyeti’nin 14–15 Mayıs 1919 gecesi yaptığı çağrı üzerine, İzmir’de yapılmıştır. İstanbul’da ilk kadın mitingi ise 19 Mart 1919 Asri kadınlar Cemiyeti üyeleri tarafından düzenlenerek işgal güçleri protesto edilmiştir.

İzmir’in işgalinden iki gün sonra Üsküdar kız kolejinde yapılan toplantıya katılan kadınlar ve konuşmacı olan Halide Edip bu işgali şiddetle kınamışlardır. 18 Mayıs 1919 İstanbul Darülfünu‘nda yapılan toplantıda
bir kadın “Kim demiş bir kadın küçük şeydir, bir kadın belki en büyük şeydir.” diyerek Türk kadınının erkeği yanında mücadeleye hazır olduğunu haykırmıştır. 19 Mayıs 1919’da yapılan Fatih mitinginde ise kadınlardan Halide Edip,
Meliha ve Naciye hanımlar şunları söylüyordu :

  • “Müslümanlar, Türkler, Türk ve Müslümanlar bu gün en kara gününü yaşıyor. Gece karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabah olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp parlak bir sabah yaratacağız.”

Aynı mitingde konuşan Meliha Hanım, vatanın içinde bulunduğu durumdan kurtarılması için canların feda edilmesi gerektiğini belirtecektir.

20 Mayıs 1919’da İstanbul’da Doğramacılarda yapılan mitingde Asri Kadınlar Cemiyeti adına Sebahat Hanım yaptığı konuşmada özellikle kadınların
milli duygularını harekete geçirerek mücadele isteği yaratan şu sözlere
yer vermiştir :

”İşte hayatı, ruhu Türk olan İzmir’i bugün Yunanlar aldılar, belki yarın sinemizden bir şey, kalbimizden bir hayat koparır gibi birer birer Konya’mızı, Bursa’mızı, hatta bütün güzellikleri ile çok sevgili İstanbul’umuzu isteyecekler. O zaman bu hayatımıza zehirli tırnaklarını takıp her fırsatta bizi biraz daha ölüme yaklaştıran bu kahredici kuvvetler karşısında yine bu sükût ve tevekkülle mi yaşayacağız? Ben buna hayır diyorum, biz kadınlar bu hak cihadında en önde olacağız ve medeniyete riyalar söyleyen varlıklara her zaman lanetler, lanetler.” Naciye ve Zeliha Hanımlar çok etkileyici konuşmalarında kadınların bağımsızlık mücadelesinde azim ve kararlılıklarını dile getirmişlerdir.

30 Mayıs 1919, Sultan Ahmet mitinginde Şukufe Nihal, vatanını çok sevdiğini belirterek, “Aziz vatan beşiğimiz senden, mezarımız yine sen olacaksın.” sözleriyle dinleyenleri galeyana getiriyordu.

13 Ocak 1920, Sultan Ahmet meydanında “İstanbul Türk’tür ve Türk kalacaktır” konulu, 150.000 kişinin katıldığı bu mitingde, Nakiye Hanım konuşmasında şöyle der :

“Efendiler, size memleketin bir kadını sıfatıyla hitap ediyorum. Fatih’in, Selim’in, Süleyman’ın mezarını, ecdadının ebedi abideleri olan camileri, türbeleri bırakıp çıkacak içinizde bir erkek var mıdır? Ben tasavvur etmiyorum, çıkmayacaksınız, bırakmayacaksınız, biz de daima sizinle beraber olacağız. Hayatından ziyade sevdiği evladını vatan sevgisine feda eden kadınlarımızın canı gibi sevdiği İstanbul için canını feda edeceğine elbette inanırsınız. Önümüzde açık iki yol var; biri tarihimize şanımızla devam etmek,
diğeri gözlerimizle beraber tarihimizi de kapayıp ebediyete götürmektir.”

Nakiye Hanım bu konuşmasıyla kadınların, erkeklerin yanında olduğunu
ifade ederken, Türk Milletinin ne yapması gerektiğini de vurgulamış oluyordu.
Bu faaliyetlerde Halide Edip, Şükufe Nihal, Nakiye (Elgün), Münevver, Saime, Meliha, Sabahat, Naciye gibi kadınlar öylesine bir cesaret ve vatan sevgisiyle konuştular ki, basında çoğu sansür edildi. Haklarında tutuklama emri verildi. Bunlardan Halide Edip ve Münevver Saime Anadolu’ya kaçarak milli mücadeleye katılmışlardır. Böylece milli bir heyecan yaratarak öbür kadın ve erkeklere örnek olmuşlardır.

Bilindiği gibi İstiklal Savaşı Türk Ulusu için bir ölüm kalım savaşı idi.

Bunun bilincinde olan Türk kadınları da cephede orduya katılarak kahraman Mehmetçiklerimizle birlikte savaşmışlardır. Halide Edip, Asker Saime, Kılavuz Hatice, Tayyer Rahmiye, Fatma Seher (Kara Fatma), Gördesli Makbule, Binbaşı Ayşe, Nezahat Hanım, Süreyya Sülün Hanım, Ayrıca ismi bilinmeyen pek çok kadın cephe ve cephe gerisinde hizmet görmüştür. Türk kadınının rütbeli olarak Ordu’ya ilk girişi bu dönemde olmuştur. Özverili etkinlikleri ve gösterdikleri kahramanlıklar milli mücadelenin önderi Mustafa Kemal Paşa tarafından
büyük takdirle karşılanmıştır.

Yalnızca Türk ulusu için değil, tüm insanlık için bir onur simgesi olarak tanımlanan ulusumuz ve pek çok ülke için gerçek anlamda aydınlanma öncüsü olan Atatürk’ün en büyük eseri Laik, Demokratik Türkiye Cumhuriyetidir.

Amacı, her yönü ile ileriye dönük kadın erkek bütün dinamikleri ile devletin temelinde bütünleştiren, ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık aşamasının
en yüksek düzeyine taşımaktır.

Bu sonsuz projede Türk kadınının toplumdaki yeri ve değeri konusunda gerçekleştirilen yenilikler Türk kadını ve toplum için Uygarlık aşaması olarak tarihi bir dönüm noktasıdır.

Büyük Atatürk 1923’te İzmir deki konuşmasında şöyle der :

“Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.”

Bu sözleriyle kadının zevkini, zekasını, yaratıcılığını ve cesaretini bir kez daha vurgulamıştır.

1927’de İstanbul’da Kadınlar Birliği tüzüğüne “Kadına siyasal haklar sağlamak için çalışacağı” yolundaki madde eklenir. 23 Mart 1931’de çıkan Belediye Yasası ile kadınların belediye seçimlerine katılmaları sağlanmış olur. Önce Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun (Anayasanın) 10. ve 11. maddeleri değiştirilir.

5 Aralık 1934’te çıkan yasayla kadınlarımıza milletvekili seçiminde “oy verme
ve seçme, seçilme hakkı” tanınır. Böylece Türk kadınının Türk erkeği ile
tam anlamı ile eşit düzeye gelmesi sağlanmış olur. Olay dünya çapında
yankılar yaratır, birçok ulusun kadınına örnek olur.

Aklın ve başarının cinsiyeti yoktur. Ulusumuzun ölüm kalım savaşı verdiği
Milli Mücadele döneminde Türk kadını, vatanın kurtarılması için yardım toplamak, insanların cesaret ve mücadele gücünü artırmak için mitingler, toplantılar yapmak, dernekler, vakıflar, birlikler kurarak birlikteliği ve ortak
güç sağlamak azmini ayakta tutma çabası ve başarısı içinde olmuştur.

Cephede bizzat çarpışan kadınlar olmakla birlikte, cephe gerisinde de her alanda erkeklerin yanında çok yararlı hizmetlerde bulunarak ülkemizin kurtarılmasında çok büyük katkı sağlamışlardır.

Kadını ve erkeğiyle omuz omuza yürütülen mücadelelerle kazanılan Kurtuluş Savaşından sonra kurulan “Türkiye Cumhuriyeti”, Ulusun çağdaş ve demokratik bir yönetime kavuşmasının başlangıç noktası olmuştur.

Kadınlar ancak Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte toplumsal ve siyasal haklarına yasal olarak kavuşabilmişlerdir. Başta eğitim olmak üzere her alanda gerçekleştirilen Devrimler, kadının yasal ve yapısal yönden konumunun yükseltilmesi ve hak ettiği yere gelmesini sağlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinde kadınlara oy verme, seçme ve seçilme hakkı 5 Aralık 1934’te tanınmıştır. Bu hak, Türk kadınının kurtuluş savaşında her alandaki başarılı çalışmalarının sonunda elde edilmiş en önemli insan ve birey hakkıdır.

Atatürk’ten sonra toplumda kadının gücünün yeterli kullanılamaması sonucunda başta laik eğitim sistemi olmak üzere Türk kültürünü oluşturan değerler ve kurallar giderek yok olmaktadır.

1978’de UNESCO tarihinde ilk ve tek kez 156 üyenin oybirliği ile onayladıkları belge şöyledir:

  • “Atatürk kimdir! Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağan üstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkılapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil,
    ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı,
    Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu.”

Yüce Atatürk’ün en büyük yapıtı olan laik demokratik Türkiye Cumhuriyetimiz, her yönüyle ileriye dönük, ulusu, kadın-erkek bütün dinamikleriyle
devletin temelinde buluşturan büyük bir toplumsal değişim ve gelişim tasarımıdır. Atatürk 1923’teki

“Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin nedeni kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır.”

sözüyle de çağdaş toplumun yaratılmasında kadının toplumdaki yeri ve önemini bir kez daha vurgulamıştır.

Cumhuriyetle birlikte kadınlarla ilgili pek çok yasa çıkmasına karşın,
Atatürk’ün ölümünden sonra ortaya çıkan tablo Türkiye’nin başta eğitim, ekonomi, sağlık ve sanat olmak üzere her alanda gelişmiş ülkelerin gerisinde olmasıdır.

Bunun en önemli nedeni, kadının yine her alanda özellikle politikada
erkeğin çok gerisinde kalması ve dengelerin kurulamamış olmasıdır.
Dünya ve demokrasi kültürü, kadın-erkek, gece-gündüz, sıcak-soğuk vb. dengeler üzerine kurulmuştur.

Atatürk’ten sonra toplumda kadının gücünün yeterli kullanılamaması sonucunda ülkemiz; başta laik eğitim sistemi ve Aydınlanma düşüncesi bir kenara itilerek günümüzde hızla emperyalist güçlerin denetimi altına girmeye başlamıştır. Oysa Atatürk on beş yıl gibi bir ülke için çok kısa sayılabilecek
bir sürede ırk temeline dayandırmadığı bir ulusu “Ne mutlu Türküm diyene!” tümcesiyle kucaklayıp kutlamıştı.

-Türkiye Atatürk’ten sonra kadın saygınlığının en düşük düzeyini bu dönemde yaşamaktadır
-Toplumda Türk Kültürünü oluşturan değer ve kuralları giderek yok olmaktadır
-Sorunlar şiddet yoluyla çözülmeye başlamış, işsizlik, eğitimsizlik,
ekonomik sıkıntılar şiddeti daha da artırarak yaşamayı zorlaştırmıştır
-Ülkemizin tüm zenginlikleri özelleştirme ve Küreselleş(tir)me uğruna yağmalanmakta, satılmaktadır
-Milli eğitime dinci eğitim egemen olmaktadır
-Toplumda her türlü gericilik, bölücülük, şeriatçılık, tarikatçılık ve özellikle kadına yönelik her türlü şiddet giderek artmaktadır.
-Oysa 1926 Türk Medeni Kanunu kadına en çok değeri vermiştir.

Sonuç olarak:

Atatürk’ün ulusçuluğunu, demokrasi anlayışını, laikliği, eğitim anlayışını,
kültür politikasını, Türk kadınına verdiği hakların önemini ve değerini anlayamadık, anlatamadık.

Allah’ın bir lütfu, en büyük şansımız Atatürk, gençliğe ve tüm ulusa hedef olarak çağdaş uygarlığı yakalamayı ve hatta en önlerde yer almayı göstermiştir. Atatürk on beş yılda ümmetten çağdaş ve özgür bir ulus yaratmıştır.

O’nun ölümünden sonra gelen veya getirilen hiçbir lider O’nun gösterdiği yoldan gidememiştir. Çözüm gene Atatürk’çü düşünce, her çağda çağdaşlıktır.

Çağdaş kadın çağdaş toplum yaratır. Aklın ve başarının cinsiyeti yoktur.

Prof. Dr. Taciser ONUK
Ankara, 09 Aralık 2013

Mustafa Kemal’in Askerlerine 6 Ay Orduevi Yasağı!?

Displaying 558976_184484055088881_1634977931_n.jpg

Mustafa Kemal’in Askerlerine 6 Ay Orduevi Yasağı!?

Dostlar..

  • ERGENEKON, BALYOZ VE CASUSLUK GİBİ OPERASYONLARLA
    ZİNDANLARA ATILAN SİLAH ARKADAŞLARINA SAHİP ÇIKAN VE
    “VAR­Dİ­YA BİZ­DE PLAT­FOR­MU­”NUN HER CU­MAR­TE­Sİ GÜ­NÜ
    DÜ­ZEN­LE­Dİ­Ğİ
    “SES­SİZ ÇIĞ­LI­K” EY­LEM­LE­Rİ­NE KA­TIL­ARAK
    DEMOKRATİK TEPKİLERİNİ GÖSTEREN, 
     ÜLKEMİZİN BÖLÜNÜP PARÇALANMASINA SEYİRCİ KALMAYAN EMEKLİ KOMUTAN VE
    SİLAH ARKADAŞLARIMA BU MUAMELEYİ REVA GÖRENLERİ,
    TSK. EMEKLİSİ T.C. VATANDAŞI,
    “MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ASKERİ” SIFATIMLA, ŞİDDETLE KINIYOR VE PROTESTO EDİYORUM…

diyor Sayın Kemal ADAL..

Katılmamak olası mı??

**********

Değerli E. Amiral Sn. Türker ERTÜRK ise,
yine bütünüyle katıldığımız aşağıdaki dizeleri yazmış :

portesi_resmi

SEVGİLİ YURTSEVERLER,

BİZE KARŞI 6 AY SÜRE İLE GETİRİLEN ORDUEVLERİNE GİRMEME YASAĞI, ÜLKEMİZİN DÜŞMAN TARAFINDAN İŞGAL EDİLMİŞ
OLMASININ AÇIK BİR KANITIDIR.

BU DÜŞMANLIKLAR VE İŞBİRLİKÇİLİĞİ HALEN İŞGALE KARŞI
SÜRDÜRDÜĞÜMÜZ SİYASAL MÜCADELEYİ SEKTEYE UĞRATMAYACAĞI GİBİ, AZMİMİZİ MİSLİ İLE ARTTIRACAKTIR.

ERGENEKON, BALYOZ VE CASUSLUK GİBİ OPERASYONLARLA
ZİNDANLARA ATILAN
SİLAH ARKADAŞLARINA SAHİP ÇIKMAYAN
ve ÜLKEMİZİN BÖLÜNÜP PARÇALANMASINA SEYİRCİ KALAN

NECDET EFENDİ‘nin

BU YAKLAŞIMI BİZİ ŞAŞIRTMAMIŞTIR.

BU MÜCADELEDE İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ KUVVET,
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK‘ün DEDİĞİ GİBİ,
DAMARLARIMIZDA BULUNAN ASİL KANDA MEVCUTTUR.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

**********

Biz konuyu dün (7.12.13) SESİZ ÇIĞLIK eyleminde, E. Tümg. Naci BEŞTEPE’nin saygıdeğer eşleri Derya BEŞTEPE’nin katılımcılara duyurması ile öğrendik..

Acı acı tebessüm ettik.. Katılanlar yer yer yuhladılar, yer yer “yazıklar olsun” dediler.
Protesto alkışları oldu..

Umarız ve dileriz bu uygulama bir biçimde yanlış anlaşılmıştır..
Çünkü tümüyle anlamsız ve yersizdir..
Etkili olması hiç mi hiç beklenmez..
Bu uğurda savaşım (mücadele) verenler çok daha öte bedelleri göze almışlardır.
Yitirecekleri çok şey yoktur.. “Can” ları haksız – adaletsiz biçimde yıllardır tutsaktır..

Bu yasaklama Türk Genelkurmayına asla yakışmıyor..
Necdet Özel Paşa, kendi saygınlığına ve TSK’nın artakalan kurumsal saygınlığına
böylesine ağır zarar verici bir işlemin sorumlu imzası olamaz, olmamalıdır!

İnanamıyor, inanmak istemiyoruz..

Özel Paşa, böyle bir yanlış yapıldı ise, en yüksek rütbemizle

  • “T.C. YURTTAŞI” olarak sizden rica ediyoruz..

Bu ürkünç (vahim) hatayı derhal düzeltiniz efendim..
Ülkemizi ele güne rezil etmeyiniz efendim..
Bu kadarı da olmaz efendim..

2_buklum_selam_veriyor

 

 

Sevgi ve saygı ile.
8.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM Grup Konuşması – 19.11.13

Dostlar,

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bu gün, partisinin grup toplantısında
haftalık konuşmasını yaptı ve deyim yerinde ise epey ama epey esti, estirdi, gürledi..
Sanırız şimdiye dek yaptığı en sert konuşmalardan biri idi.

Başbakan R.T.  Erdoğan’ın 16.11.13 günü Diyarbakır’da yapıp ettikleri gerçekten yenilir yutulur içerikte değildi.

Başbakan, üstlendiği / kendisine yükletilen misyonun gereğini, kendi ağzıyla kezlerce kamuoyu önünde itiraf ve kabul ettiği BOP Eşbaşkanlığı görevinin kaçınamayacağı gereklerini yerine getiriyor adım adım. Sıkı ise yapmasın, hemen deliğe süpürüleceğini biliyor. Bu bakımdan hem dışarıyı oyalayıp tepkisini almamak, hem PKK- BDP – KCK – HDP’nin isteklerini gıdım gıdım da olsa yerine getirmek hem de içerideki ulusalcı kesimleri “isyan ettirmemek” gerekiyor..

Kabul ve itiraf edelim ki ciddi biçimde zorda Erdoğan.. Bu siyasal satrancı çook ustaca sürgit götürme olanağı artık kalmadı. Görece önemsiz sayılabilecek küçük,
dahası orta boy ve hatta büyücek boy ödünler tükendi.. Artık bıçak kemiği kesiyor..

Apaçık özerklik aşamasına, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimi resmen sayılacak düzeyde eylemli (fiilen – de facto) olarak tanıma aşamasına gelindi. Telaffuz da edildi “Irak Kürdistan’ı” diye.. Hemen ardından bu gün de bir TV programında
Diyarbakır (yakında Amed!?) Belediye Başkanı Osman Baydemir de
“Türkiye Kürdistan’ı” deyiverdi.. Her şey planlı ve kabul edelim ki
ustalıkla götürülüyor.

Başbakan, çarpıta çarpıta Mustafa Kemal Paşa‘nın ağzından çıkan Kürdistan sözlerini istismar ediyor ve Türkiye’yi önce özerk bölgeye, sonra federal bölgeye ardından konfederasyona – bölgeli devlete ve sonunda bağımsız Kürt devletine =
2. İsrail’e ülkemizin güneydoğu bölgesini vermek üzere adım adım, göz göre göre hazırlıyor.

Bahçeli de bunlara isyan ediyor galiba.. Ama eylemde ne olacak göreceğiz.
Bahçeli içtenlikli ise, öncelikle 9 Kasım 2013 günü Ankara’da yaptıkları mitingde MHP’lilerin yürüyüş kollarında neden “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeyip
“Alparslan Türkeş’in askerleriyiz” diye slogan attıklarını açıklamalıdır.
Bu paye öbüründen daha mı yüksektir?

Hadi bunu geçtik; CHP ve İP başta olmak üzere TBMM dışı ulusalcı kesimlerle uygulamalı seçim işbirliğine girişmelidir.

  • Eskisi gibi ayrı ayrı adaylar çıkartılır ve bölgelere göre en güçlü tek adayda ortaklaşılmazsa AKP her şeye karşın gene ipi göğüsleyebilir.
    O zaman da adama sorarlar :

– Kuru gürültünün anlamı ne??
– Sen kimden yanasın?
AKP her sıkıştıkça payanda olmanın anlamı ne ?
(Türban, Cumhurbaşkanı seçimi, 4+4+4 vd.)

  • Sayın Bahçeli içtenlikli ise, yarın CHP’ye seçim işbirliği çağrısı yapmalıdır.

Haydi bu seçimde de ayakta kaldı MHP, sonrasında savunacağı bir şey kalmayacağına göre silinip gidecektir.

Haydi Bahçeli, haydi MHP; seçim işbirliği tek ama tek çare, sakın unutmayın,
gerisi boş laf!

Devlet beyin konuşmasının satırbaşları aşağıda, okunmalı..

Sevgi ve saygı ile.
19 Kasım 2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================================

MHP Grup Toplantısı Konuşması, TBMM, 19.11.13

(Özet, SÖZCÜ Gazetesi, http://sozcu.com.tr/2013/genel/bahceli-konusuyor-3-409367/, 19.11.13)

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Diyarbakır’da gerçekleşen
Erdoğan-Barzani görüşmesine sert tepki gösterdi.

portresi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin
grup toplantısında milletvekillerine seslendi.

Bahçeli, konuşmasına usta tiyatro sanatçısı Nejat Uygur’un vefatını hatırlatarak başsağlığı dilekleri ile başladı.

MHP Lideri, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü de unutmadı ve tüm öğretmenlerin yaklaşan öğretmenler gününü kutladı.

Bahçeli’nin konuşmasından satır başları şöyle:

DERSHANE TARTIŞMASI

Hükümet adına reform ve devrim denilerek milli eğitim sisteminin posası çıkarılmakta derisi yüzülmektedir. Şimdi de dershane meselesi çıkarılmıştır. Ailelerin istekleri
kökten çözülmüştür de bir tek halledilmesi gereken dershaneler kalmıştır.
İlke olarak dershanelerin özel okula dönüşmesi gerektiğini önceden gündeme getirmiştik. Dershanelerin kaldırılması yerinde bir uygulamadır.
Dershane sahiplerini mağdur etmeyecek çare de bulmak lazımdır.

Öğrencilerin dershaneye mecbur bırakılması acizlik. Dershaneye mecbur bırakan nedenler masaya yatırılmalı. Öğrencilerin okulda bulamayıp da dershanelerde aldığı nedir? Oradaki öğretmenlerle milli eğitim sistemindeki öğretmenler aynı tedrisatın öğretmenleridir. Başbakan ve hükümetinin dershane üzerinden yürüttüğü politikanın esasen nedeni nedir? İşler şimdi mi sarpa sarmıştır?

BARZANİ-BAŞBAKAN BULUŞMASI

Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yıllık tarihinde bugünkü kadar ihanet görülmemiştir.

ALMANYA ZİYARETİ

14 Kasım’da Almanya’ya hareket ettik. Avrupa Türklüğü’nün sorunlarına
Türk Federasyonu çözüm aramaktadır.

Almanya’daki Türkler’in en büyük beklentisi çifte vatandaşlıktır. Din adamı, Türkçe öğretmeni gibi eksiklikler acilen tamamlanmalıdır. Başbakan Erdoğan acilen gözünü açmalıdır. Türk aileleri asimile olmamak için çok direnmiştir. Deniz Feneri’nin ucunun nerelere uzandığı sır değildir. İki kültür, iki dil, iki din arasında bocalayan
Türk kardeşlerimize özellikle hükümetin duyarlı olması gerekmektedir.

DİYARBAKIR ZİYARETİ

Hainlerin tarihine bakarsanız, satılmışların çarşaf çarşaf ifşa edildiğ kitaplara bakarsanız aradığınızı bulursunuz. Geçen Cumartesi günü yaşananlar kimsenin hoşnuna
gitmemiştir. Cani ile Başbakan’ın fotoğrafları aynı pankarta konulmuştur.
Biz millet olduk olalı içimizden hiç bu kadar hançerlenmedik.
Hiç bu kadar köşeye sıkışmamıştır. Cehaletin bu kadar mevki ettiği başka bir dönem olmamıştır. Düşmanlığın bu kadar iltifat gördüğü bir dönem yoktur. Mazideki isyancılar gözlerini açmış, Ali Kemal yattığı yerden kalmış, Haçlılar tekrar ayaklanmış ve hükümetle bütünleşmiştir. Başbakan Erdoğan olmayan meşrebine uygun davranmıştır. Peşmerge başı bu ihamet buluşmasına gelirken, 19 Ekim’de PKK’nın takip ettiği Habur Yolu’nu takip etmiştir. Şivan Perver ile gövde gösterisi yapmıştır. Başbakan Erdoğan’ın dost dediği bu terör destekçisi sanki babasının çiftliğine gelir gibi
Türkiye’ye girmiştir.

Öcalan terörist değil, T.C. devleti teröristtir diyerek İsveç’te konuşan rezil bu kişidir.

Allah Kahretsin!

Türk dilini başımızdan def edelim diyen densiz bu kişidir.

Sıfır sorun mucidi Dışişleri Bakanı özür dilemiştir. Tüm değerlerimize
dirsek çevirmiş bir eşkiyaya bu denli sıcaklığın anlaşılabilir bir tarafı yoktur.
PKK’lılara gösterdiği çoşkun, aşkın sevginin kendi içinde tutarlı bir yanı vardır.

  • Erdoğan ya Kandil yetiştirmesidir ya Türk düşmanıdır ya da
    Türk milletinin kanını emmeye yeminli özel çevrelerin özel görevlisidir.

Diyarbakır’daki açılış törenini 28 Ekim’de ödül alan başka bir PKK’lının
ölüm yıldönümüne getirmiştir.
Türk milleti için kıyamet alameti değil midir? Bu nasıl bir iştir ki, birisi ödül verecek kadar şuur kaybı yaşar, biri anma düzenleyecek kadar gözü kararır.

Ahmet Kaya’dan şiir namına zırvalar sıralarken protokolde gözyaşları sel olmuştur. Şehit için ağlamayanlar teröristler için ağlamıştır. Ahmet Kaya’ya bu kadar matemlidir o zaman en kısa zamanda bir anıt yaptırıp yakınlarında bir ev tutup anıtı seyretmelidir. Bu PKK’lının suçu saz çalmaktır. Öldürmek için ille de
tabanca mı kullanmalıdır. Senin gibi zihniyetler canlı bomba olamaz mı?

MALAZGİRT RUHU CANLANIR

Zamanı gelince Malazgir ruhu da canlanır, İzmir’de denize dökülenlerin torunları da yeniden dökülür.

Teröristlerin yanında olanlar ancak hainliğin tarihini yazarlar.
Diyarbakır’da Barzani’yi konuk etmek, Kürdistan’ı meşru göstermek en büyük hainlik. Başbakan Erdoğan Kürdistan için umut mu verecek sorusu kısa sürede
cevap buldu.

Türkmen kardeşlerimizi peş peşe katleden, Türkmen şehirlerinin ismini değiştiren, teröristleri giydiren bir alçak, Başbakan’da hayalini bulmuştur.

ALLAH’TAN CEZANIZI BULACAKSINIZ

Allah’tan cezanızı bulacaksınız.
Diyarbakır’ın belediye başkanı çıkıp Kuzey Kürdistan demektedir.
Senin elinden tuttuğun bu belediye başkanı ne demektir.

Hukuk insanları nerede?
Bu ülkenin savcıları nerede?

KURTULUŞ YAKINDIR

Başbakan vatanı yalnız görmemelidir.
Türk milleti hainleri tarihin çöplüğüne atmaya hazırlıklıdır.
Milli mücadele yıllarında kurtarıcı Türk milleti olmuşsa, yine aynısı olacak,
gökkubeyi hainlerin başına getirecektir.

Kimse ümitsiz olmasın kurtuluş yakındır.

Erdoğan’ın Yüce Divan’a çıkması yakındır.

Bahçeli sözlerini “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözüyle tamamladı.

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE : ÇARŞAMBA İĞNELERİ


ÇARŞAMBA İĞNELERİ

portresi_kucuk

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE 

OLURDUN
Akit paçavrası 10 Kasım’da, “Olmazsan da olurduk” ilanı verdi.
Mutlu Çelik ne güzel yazmış böylelerine;
İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz,
Sen anadan gene çıkardın ama,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz…
HESAPSIZ
Ankara Büyük Şehir Belediyesi, internette, Atatürk’ün, ölümünün 95. yılında anılacağını yazdı. İ.Melih’e yakışanı yaptı…
KAVAS
AKP’nin boyalı sırma saçlı, kalın kaşlı Adana Valisi Coş, protestocu vatandaşa
“G.vat” diye küfretti.
Sonra da “ben KAVAS dedim” diye kıvırtmaya çalıştı.
Vali değil de adam olsa küfretmezdi,
Kafa bassa g.vatı kavasla örtmezdi…
YENMEZ
RTE, “Valimizi kolay kolay yedirmeyiz”
Millet olarak pis kokan şeyleri zaten yemeyiz…
GEMİCİKLER
Veliaht Burak altıncı gemisini aldı.
Gemicikti oldu filocuk,
Baba iktidardayken yakındır donanmacık…
ÖZGÜL
B. Arınç, “Ben sadece bakan değilim. Özgül ağırlığım var.” dedi.
Sürekli dibe vuruşundan belli…
UTANMAZ
RTE’nin kız-erkek birlikteliğini kabul etmeyen açıklaması üzerine her devrin destekçisi Nazlı Ilıcak; “AKP’ye oy verdiğim için utanıyorum.”
Nazlı Hanım bile böyle diyorsa yolun sonunu görüyorum…
ZIRVA
Mehmet Barlas; “Bu kadar zırvaya ben bile bahane bulamam”
Yıllarca yağladın, satma adamını,
Bu zırvaya da uydur zırvanı…
FİKİRSİZ
Hasan Cemal; “Allah size akıl fikir ihsan eylesin”
Siz destekçilerine de…
ORGAN
AKP devletin bütün organlarını ele geçirdi.
Gözünü vatandaşın organına çevirdi…
İRANLAŞMA
İran’ın Ankara Büyükelçisi Ali Rıza Bikdeli,
“İran’da Humeyni, Türkiye’de AKP İslama meylin yolunu açtı
Türkiye sayelerinde İranlaştı…
YÜCELİK
Türbanı protesto için DURAN KADIN eylemi yapan D. Akagün Yılmaz’a,
Meclis Başkan vekili Bahçekapılı, “Genel Kurul’un yüceliğine uygun davranınız..” dedi.
Türbanla yüceldi,
Durmakla küçüldü…
İMAM
Muğla Anadolu İHL Müdürü ÇÖVÜT, RTE’nin halife olduğunu söyledi.
Peygamber diyecek de müminlerden korkuyor imam bozuntusu…
KABADAYI
RTE, bizimkilerden sonra Fin ve İsveç gazeteciyi de haşladı.
Dünya (kabadayılar) lideri olmak kolay mı?..
PASLI
Diyarbakır’da “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” levhasının kaldırılışının gerekçesi olarak Vali Kıraç, paslanmayı ileri sürdü.
Levhadaki pas geçicidir, boyanır,
Kafadaki örümcek çıkmaz, kalıcıdır…
Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

EĞİTİM İŞ : CUMHURİYETİMİZ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR!

Dostlar,

Cumhuriyet ve ATATÜRK’ü ANMA haftamız sürüyor..

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM İŞ’in açıklamasını sunalım..

Bütünüyle paylaşıyoruz içeriğini..
Eklemelerimiz de var..

10 Kasım 2013 sabahı Yüce ATATÜRK’ümüzü ANITKABİR’inde ziyaret edeceğiz.

29 Ekim 2013 günü, Cumhuriyetimizin 90. yıldönümünde, Tandoğan’daki milyonluk mitingin ardından, tüm zamanların rekoru kırılarak, Anıtkabir Komutanlığı‘nın açıklaması ile

  • 438 bini aşkın yurtsever ATA’yı ziyaret etti,

manevi huzurunda saygı duruşu yaptı, İstiklal Marşımızı okudu,
ANDIMIZI kezlerce okudu..

Güller, karanfiller mozoleye sunuldu..
Kararlılık savsözleri (sloganları) atıldı.
Tam bir izdiham yaşandı mozole salonunda; çın çın çınlıyordu koca salon!
Böylesine bir çoşku seline, sanırız 14 Nisan 2007 mitinginden sonra
2 kez tanık oluyor.

  • Cumhuriyet ve devrimler asla sahipsiz değil!

Amaç, Cumhuriyeti yaşatma azim ve kararlılığını tüm dünyaya haykırmaktı!

Umarız duyulmuştur; duyulduğundan – görüldüğünden eminiz..

Mustafa Kemal Paşa‘nın 22 Haziran 1919 Amasya Genelgesi‘nde saptadığı üzere:

  • 1. Ülke ve ulusun bağımsızlığı ve geleceği tehlikededir.
  • 2 Kurtuluş, ulusun azim ve kararlığındadır..

Tarihsel ileti – buyruk alınmış; kutsal görev – nöbet üstlenilmiştir!

Duyurulur..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 6.11.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

CUMHURİYETİMİZ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR!

CUMHURİYETİMİZ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR

 

  • “Türk milleti! 
  • Ebediyete akıp giden her 10 senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlulamanı, gönülden dilerim. 
  • Ne mutlu Türküm diyene! (AS: 10. Yıl Söylevi, 29.10.1933)

diyen büyük önder Mustafa Kemal Atatürk‘ün vasiyetine sahip çıkarak
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 90. Yıldönümünü tüm ülkemizde
coşkuyla kutluyoruz.

Çağdaş, demokratik ve laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti,
Türk ulusunun birliği, beraberliği, mücadele azmi ve bağımsızlığına düşkünlüğüyle, yokluklar içinde verilen bağımsızlık savaşının sonucunda kurulmuştur.

Türk ulusu; ümmetçilik yerine ulusçuluğu, kulluk yerine yurttaşlığı,
gericilik yerine çağdaşlığı
seçmiştir. Ancak bugün demokrasiyi amaç değil,
kendi ümmetçi anlayışlarını gerçekleştirmek için araç olarak gören zihniyet işbaşındadır. Bu zihniyet, emperyalist güçlerin de desteğiyle, Lozan Antlaşması’yla
elde edilen kazanımları bugün pervasızca yok etmeye çalışmaktadır.

– Cumhuriyetin temel nitelikleri tartışmaya açılmakta;
– tekil (üniter) devlet yapısı hedef alınmakta;
– başta Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) ilkesi olmak üzere
– Devrim Yasaları çiğnenmekte;
Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda oluşturulan
çağdaş bilim ve eğitim hedefi terk edilmekte;
– Türkiye, bir karanlığa doğru sürüklenmektedir.

90 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu içlerine sindiremeyen emperyalist güçler, bugün taşeron terör örgütleriyle ülkemizi bölmeye çalışmaktadır.

Emperyalizmin bir dediğini iki etmeyen siyasal iktidar ise, ülkeyi bölmeye çalışan
terör örgütüyle müzakere masasına oturmakta, mutabakatlar imzalanmaktadır.

Ülkemiz, başta Ortadoğu olmak üzere her yandan ateş çemberiyle kuşatılmıştır.

Komşularımızla “sıfır sorun” diye yola çıkan siyasal iktidar, emperyalist güçler ve onların dünyayı paylaşma hırslarının taşeronluğunu yaparak ülkemizi büyük bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla emperyalizme diz çöktürmüş olan bu topraklar, emperyalizmin üssüne dönüştürülmüştür.

  • Bugün özgürlüğümüz ve bağımsızlığımız, birlik ve bütünlüğümüz
    tehdit altındadır.

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “en büyük devrimim” dediği laik Türkiye Cumhuriyeti’ne içten ve dıştan yönelebilecek tehditlere karşı, bugün her zamankinden daha dikkatli ve uyanık olmak zorundayız.

İçten ve dıştan gelen gerici, bölücü ve yıkıcı tehlikelere karşı
Ulusumuz, bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da birlik ve beraberlik içinde olacaktır.

Eğitim-İş, tam bağımsızlık ve ulus egemenliğine dayanan; laik, demokratik,
sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni; tekil (üniter) devlet yapısı içinde korumaya ve sonsuza dek yaşatmaya kararlıdır.

Atatürk’ün ve O’nun kurduğu Cumhuriyetin eğitim çalışanları olarak biz,
her türlü tehlikenin farkındayız.

Yetiştirdiğimiz Türk gençliğini de bu konuda uyanık tutmak başlıca görevlerimizden biridir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anıyor,
tüm ulusumuzun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz.

MERKEZ YÖNETİM KURULU