YÖNETİMDE KADININ ROLÜ VE ÖNEMİ

YÖNETİMDE KADININ ROLÜ VE ÖNEMİ

Konuk yazar : Mustafa AYDINLI

Geçmişten bugüne, ilkel toplumu bir yana bırakırsak, insanlık evriminin geçirdiği köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist toplum düzenlerinde kadının yönetimdeki yeri ve önemi tartışma konusu olmuştur. İlkel toplumda kadın tek başına belirleyici ve etkin güçtür. Kadın haklarının ilk zamanlarda çok daha önemli olduğunu görüyoruz. Şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm ilahlar eril değil dişil, tanrıça! Üretim ilişkilerinin değişimi ve ilkel toplumun bağrında yetişen köleci toplumla birlikte kadının toplumdaki rolü ve önemi de değişmiştir.

Fransız Devrimine dek kadınlar aleyhine gelişim süreci devam etmiş, 1789 Devrimi de kadına değişim, iyileştirme konusunda tam olarak bekleneni verememiştir. Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte kadına seçme – seçilme hakkını verirken, Avrupa’dan, dahası dünyanın pek çok ülkesinden daha ileri bir tutum sergiledik. Bu gelişmişliğin Ortadoğu ve Arap ülkeleri ile kıyaslanması bile söz konusu olamaz. Bu Devrimin adı kuşku yok, Mustafa Kemal mucizesidir. Ne yazık ki günümüzde bu hakları korumaktan bile yoksunuz.

1921 yılında kadın ve erkek öğretmenleri bir kongrede bir araya getiren Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver hakkında bir gensoru önergesi veriliyor ve uzun tartışmalardan sonra Tanrıöver istifa etmek zorunda kalıyor. 23 Kasım 1922’de kadınların milletvekilleri seçilmeleri hakkında verilen değişiklik üzerine Meclis’te tartışma çıkıyor, Mustafa Kemal “Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla yürütmek, Türk kadınını ilmi, içtimai hayatta erkeğe ortak, yardımcı yapmak lazımdır.” diyor.

Türkiye’de her ne denli sayıları az olsa da, dünya çapında yapılan araştırmalarda, kadın yöneticiyle çalışan kurumların daha yüksek başarım (performans) sergilediklerini görmekteyiz.

Araştırmalar sonucunda, yönetiminde kadın yönetici bulunduran kurumların kazanımları şöyle sıralanıyor : Büyük bir kurum olmanın işareti sayılıyor; çalışanlar, daha çok çaba (efor), daha iyi verim (performans) sergiliyor. Etkin bir önderlik oluşuyor. Müşteri hoşnutluğunda (memnuniyetinde) artış sağlanıyor. Kadınların erkeklere göre daha güçlü duygudaşlık (empati) kurma yeteneği, sorunları daha kısa sürede çözme olanağı sağlıyor.

KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Gülden Türktan’a göre kadınlar, iş dünyasında başarılı olmalarını şu özelliklerine borçlu :

*Takım (ekip) çalışmasına yatkınlık
*Duygusal zekâ (EQ)
*Duygudaşlık (Empati) yeteneği
*Çok yönlü düşünme olanağı.
*İletişim yeteneği

Erkek yöneticiler daha çok sonuç odaklı çalışırken, kadın yöneticilerin süreç odaklı oldukları değerlendirilirken, kadın ve erkek yöneticiler karşılaştırıldığında kadınların daha çok ayrıntı üzerinde durduklarını anlamak güç değildir.

Öte yandan Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mahmut Özdevecioğlu (şimdi Profesör), “Erkeklerin otoriter tarzlarına karşın, kadınların insan odaklı ve destekleyici yönetim tarzları ön plana çıkıyor.’’ değerlendirmesini yapmaktadır (2004). (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/kadin-yoneticiler-daha-basarili-248802)

Kadınların yerel yönetimlerde yönetsel konumda bulunmaları ise yerel demokrasinin gerçekleştirilmesi, halkın yaşam alanlarına ilişkin sorunlarının belirlenmesi, çözüm seçenekleri üretilmesi ve uygulamaya konması ile yakından ilgilidir. Yerel yaşamda karşılaşılan sorunların ve gereksinimlerin birçoğu kadın ve aile yaşamını da ilgilendiriyor. Bu sorunların ve gereksinmelerin saptanması ve çözümünde kadınların da yoğun olarak yer alması gerekir. Ancak kadınların yerel yönetimlerde temsili yetersizdir.

Kadınların genel ve yerel yönetimde etkin konumlarda toplumsal cinsiyet (gender) eşitliği ve fırsat eşitliği bağlamında yer alması, toplumsal gelişme ve uygarlık açısından yadsınamayacak bir gerekliliktir. Unutulmasın, Anayasanın 10. maddesi yasalar önünde herkesin eşit olduğuna vurgu yapmakla birlikte her türlü ayrımcılığı yasaklamaktadır. Dahası, 41 ve 50. maddelerde, hakkaniyet temelli toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamada pozitif ayrımcılık bile öngörmektedir.

Türkiye uluslararası hukuk bağlamında taraf olduğu (Anayasa md. 90) CEDAW Sözleşmesi (Committee on the Elimination of Discrimination Against Women) olarak bilinen “Kadına karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi” ile de kendisini bağlamıştır.

30 Ağustos’un Anlamını da En İyi Atatürk Anlatıyor!

Dostlar,

96 yıl önce 26 Ağustos 1922 sabahı şafağında, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa komutasında başlatılan BÜYÜK TAARUZ sürüyor.. 30 Ağustos’ta Yunan tahkimatının dağıtılmasının ardından süpürme ve denize dökme operasyonu devam ediyordu bugünlerde..

Henüz meydan savaşı bitmiş değildi..

Emperyalizmin maşası olarak Megali İdea (Büyük Yunanistan) hayalleri çerçevesinde kullanılan Yunanlar, Ege bölgesine asker çıkarmışlardı.. Polatlı’ya dek de gelmişlerdi. Hatta bu yüzden TBMM’nin Kayseri’ye taşınması düşünülmüştü.. TBMM’de bu bağlamda görüşme açıldığında, Dersim (Tunceli) mebusu Diyab Ağa silahını çekerek;

Biz buraya çekilmeye değil döğüşmeye geldik.. diye gürlemiş ve
TBMM’nin Ankara’da kalmasında belirleyici olmuştu.

Bu arada Saltanat da (Vahdettin ve Sadrazamı Damat Ferit), Yunan işgalini halka meşru gösterme ve kabul ettirme çabasında idi! Yunan birlikleri çekilirken yakıp yıkmayı sürdürüyordu. Köyler ateşe veriliyor, hayvan sürüleri taranıyor ve ölüleri su kuyularına doldurularak yaşam olanaksızlaştırılıyordu. Köprüler, yollar tahrip ediliyordu. 3,5 yıllık işgal dönemi boyunca (16 Mart 1919 – 9 Eylül 1922) sistematik insan kırımı ve ırza geçme yapılmış, insanlık suçu işlenmişti.

Frengili hastalarının (askerlerinin) battaniyeleri Ege köylüsüne dağıtılarak
salgın çıkarılmıştı..

Bu mezalim unutulmadı, unutulmamalı.. Kin ve düşmanlık gütme adına değil; tarihsel bilinç adına. Bir daha zayıf düşmeme ve barışın gerektirdiği güce sahip olma anlamında..

Zafer haftası sürerken, bu dizeleri ve Sn. Prof. Özer Ozankaya‘nın yazısını
paylaşmak istiyoruz ..

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 03.09.2018

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=========================================

30 Ağustos’un Anlamını da En İyi
Atatürk Anlatıyor!

portresi

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Mustafa Kemal, 91 yıl önce dış ve iç sömürgeciliği dize getiren
30 Ağustos Zaferini EVRENSEL DEĞERDE İLKELERE DAYALI BİR BÜYÜK DÜŞÜNCENİN KAZANDIĞINI belirtmiş ve bu DÜŞÜNCE‘nin özellikle

  • “Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir!„

diye seslendiği yeni kuşaklarca tam olarak kavranmasının önemini vurgulamıştı.
Bu ilkeleri şu başlıklar altında toplayabiliriz:

– “Türk yurdunu ele geçirip Türk’ü tutsak etmek düşü ardında koşanlara hak ettikleri ceza verilmiştir.„

Bugün Türk ulusuna, yurduna ve devletine aynı düşmanlığı güdenlere aynı cezayı vermek istencine sahip olabilmenin özlemi içindeyiz.

– “30 Ağustos yalnız bizim değil, tüm insanlığın tarihine yeni bir yön verecek sonuçlar doğurmuştur. „

Bugün sömürgeci ABD/AB’nin BOP ile Irak’a, Libya’ya, Mısır’a, Suriye’ye .. vahşi saldırılarına, Türk ulusunun ve yurdunun bütünlüğünü de aynı ahlaksız ve kanlı yollarla bozma çabalarına karşılık olmak üzere, uygar insanlığa, Türk Devrimi’nin her ulusa özgürlük, barış, toplumsal adalet getirici niteliklerini sergilemenin özlemi içindeyiz.

Ulusun kayıtsız ve koşulsuz egemenliği önündeki engelleri,
örneğin saltanat ve halifeliği kaldırmanın,
kadın haklarını gerçekleştirmenin,
eğitim birliği ilkesi ile laik, demokratik bir toplumun yurttaşlarını yetiştirmenin yolları
bu zaferle açılmıştır.„Bugün Türk ulusunun yaşamında gerçekten bilimsel düşünüş biçimine, kadın – erkek eşitliğine, laik devlet ve toplum düzenine her özveriyi üstlenerek sahip çıkma, tarikat, cemaat, mezhep, dil ayrımcılığı .. gibi diktacı, ortaçağcıl, baskıcı ve bölücü örgütlenmelere karşı direnme anlayışının egemen duruma gelmesinin özlemi içindeyiz.

ATATÜRK 30 AĞUSTOS’U NASIL AÇIKLAMIŞTI?

Bu özlemlerin anlam ve şiddetini kavramak üzere, 30 Ağustos’u Atatürk’ün yorumundan öğrenelim:

“Efendiler, bu pek büyük yenginin türlü etkenlerinin üstünde en önemlisi ve yücesi, Türk ulusunun kayıtsız ve koşulsuz olarak egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne verimli bir devrim olduğunu açıklamağa gerek görmem. Ulusumuzun uzun yüzyıllardanberi hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve ezinci altında ne denli ezildiğini, onların açgözlülüklerini doyurma yolunda ne denli büyük yıkımlara ve yitiklere uğradığını düşünürsek, ulusumuzun egemenliğini eline almış olması olayının tüm yücelik ve önemi gözlerimizin önünde belirir.. .”

“Saraylarının içinde Türk’ten başka ögelere dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamların Türk yurdundan kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir devinimdir.
Türk ulusunun (yurdunda) tam anlamıyla efendi olarak yaşaması, ancak o gereksiz ve anlamsız olduktan başka, varlıkları yalnızca zarar ve yıkım getiren o makamların
ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olabilirdi.”

“.. .Efendiler, artık yurt bayındırlık istiyor, zenginlik ve gönenç istiyor. Bilim ve beceri, yüksek uygarlık, özgür düşünce ve özgür düşünüş istiyor.”

“Efendiler, ulusumuzun ereği, ulusumuzun ülküsü, bütün cihanda tam anlamıyla uygar bir toplumsal kurul olmaktır. Bilirsiniz ki dünyada her ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı uygar yapıtlarla orantılıdır. Uygar yapıt ortaya koyma yeteneğinden yoksun olan topluluklar, özgürlük ve bağımsızlıklarından yoksun kılınmağa yazgılıdırlar… Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak yaşamanın koşuludur.. Efendiler, uygarlık yolunda başarı yenileşmeğe bağlıdır. Toplumsal yaşamda, ekonomik yaşamda, bilim ve uygulayım alanında başarılı olmak için tam gelişme ve ilerleme yolu budur.”
“Yaşam ve geçime egemen olan kuralların zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenilenmesi zorunludur… Uygarlığın temeli, ilerlemenin ve güçlü olmanın dayanağı, aile yaşamındadır… Aileyi oluşturan kadın ve erkeğin doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini yürütmeğe yeterli bulunmaları zorunludur.”
“Efendiler, ulusumuz burada kazandığımız zaferden daha önemli bir görevin arkasındadır. O zaferin sonuçlarının tam olarak kazanılması ulusumuzun ekonomi alanındaki başarılarıyla olanaklı olacaktır. .. Hiç bir uygar devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce ekonomisini düşünmüş olmasın”.

“… Çağın savaşımlarında ulusumuzu başarılı kılacak bir ekonomik yaşam sağlanmasını amaçlayan genel eğitim ve öğretim düzenlerimiz, her gün daha çok temellenecek
ve kuşkusuz başarılı olacaktır.

“Efendiler, artık bugün yaşam ve insanlık gerekleri bütün gerçeğiyle belirmiştir.
Bunlara aykırı söylentiler ahlak ve inanca temel olamaz… Uydurmalar, boş inançlar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve yetkinleşmeğe yetenekli olan ulusumuzun toplumsal ve düşünsel devrim atılımlarını kısaltmak isteyen engeller kesinlikle
ortadan kaldırılmalıdır”.

  • Efendiler, kendilerine bir ulusun geleceği (talihi) güvenilip bırakılan adamlar, ulusun güç ve yeteneğini yalnız ve ancak yine ulusun gerçek ve elde edilebilir yararları yolunda kullanmakla yükümlü olduklarını bir an düşüncelerinden çıkarmamalıdırlar.”

“Efendiler, son sözlerimi yalnızca ülkemizin gençliğine yöneltmek istiyorum.

Gençler!
Yürekliliğimizi arttıran ve sürdüren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık niteliğinin, yurt sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en değerli simgesi olacaksınız.

  • “Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir.
    Cumhuriyeti biz kurduk, onu yüceltecek ve yaşatacak sizsiniz.”

EKONOMİDE ÇÖZÜM : ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİĞİ

EKONOMİDE ÇÖZÜM :
ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİĞİ

Mustafa SOLAK
Tarihçi-yazar

Dolar 4.90 TL’yi aştı. Sonra Merkez Bankası’nın faiz oranını 3 puan artırmasıyla düştü. Cumhurbaşkanını ve AKP’yi emperyalizm güdümlü para spekülatörleri iktidara getirmişti. Erdoğan her ne kadar anlaşma yollarını arasa da PKK, PYD’ye tavır alması, ABD’nin egemenlik alanı Suriye’ye girmesi, Astana Süreci’nde yer alması ve Avrasya’ya yanaşmasından dolayı ABD’nin hedefindedir. Dolar bu nedenlerle yükseliyor. Türkiye Suriye, Ege, Kıbrıs, Avrasya sorunlarında ABD’ye tam teslim olmadıkça, PYD’ye düşman oldukça da yükselecek. Cumhurbaşkanı, Doların yükselişini üst akılda arıyor. Doğru ama, AKP’nin gelişi de böyleydi. Ekonomiyi onların üst akıl, bizim deyimimizle emperyalizmin yönlendirebileceği şekilde kırılgan hale getirirseniz döviz yükselir elbet.

Üretimden vazgeçtiniz, kaynakları inşaata yönelttiniz. Fabrikaları, madenleri satıyorsunuz. Niye Çin ABD’nin hedefinde olduğu halde orada ekonomik kriz yaratamıyorlar? Çünkü Çin Atatürk’ün devletçi ekonomi modelini uyguluyor. Yalnızca bir döviz krizi değil ekonomik kriz var. Üretimden vazgeçmenin neden olduğu, emperyalizmin kendine bağlı banka ve spekülatörler aracılığıyla yönlendirdiği bir kriz.

EKONOMİK KRİZİN TEMEL NEDENİ SİYASAL

Kimileri dövizin yabancı yatırımcıya güven verecek demokratik, istikrarlı bir ortam olmadığından söz ederek yükseldiğini ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından indirmesiyle sona ereceğini söylese de, krizin temel nedeni belirttiğimiz üzere siyasal, emperyalizmin etkisi var. AKP ülkemizi krize dayanıksız duruma getirdi, vebali de büyük. Belirttik ama krizi, emperyalizme milli duruşumuzu göstermek ile aşabiliriz.

Salt anti-emperyalist siyasi duruş da yeterli değil, ekonomimizin emperyalist müdahaleye açık yapısını da düzeltmeliyiz. Atatürk’ün devletçi, kamucu ekonomisini uygulamalıyız. Yabancı mal tüketiyoruz, yerli üretimi teşvik etmeliyiz. Üretim ve ürettiğimiz pazarlamak için İran, Suriye, Irak, Rusya, Türk Cumhuriyetleri, Çin ile ucuz enerji ve pazar olanaklarını değerlendirmeliyiz.
“Avrasya’da, Çin’de demokrasi yok” dediğinizde dünya pazarının 1/4’ünü dışlarsınız.

Genel ve yerel seçimler, Suriye’de PYD üzerinden ABD’ye karşı verilen mücadele, üretim yerine tüketim, döviz, borsa rantının tercih edilmesi, 450 milyar $ dış borç, dış ticaret açığının 100 milyar $ olması ekonominin belirsiz kalmasına neden oluyor ve dövizin yerinde durmasını önlüyor. Her sıkıntıyı faiz lobisine bağlayanlar şimdi lobiye teslim oldu. Dövizin artışını ancak faizleri artırarak engelleyebildiler. Çıkış lobide değil, Atatürk’ün devletçi ekonomisinde.

ATATÜRK’ÜN EKONOMİYLE HARP AKADEMİSİ SIRALARINDAKİ İLGİSİ

Emperyalist etki ne denli olursa olsun üretime, cari dengeye dayanmayan borcu borçla çeviren anlayışın geleceği yer buradaydı. Oysa çözüm tarihimizde; Atatürk’ün devletçi ekonomisi uygulayarak krizden kurtulabiliriz.

Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra “nasıl bir ekonomi politikası?” sorusuna yanıt aramak için 4 Şubat 1923’de İzmir’de İktisat Kongresi toplanmıştır.

Atatürk, sürekli borçlanmanın, kapitülasyonların ülkeyi bağımlı hala getirerek Osmanlının parçalanmasına neden olduğunu biliyordu. Kimilerinin “Atatürk ekonomiden anlamazdı” savına karşı Atatürk, daha Harp Akademisi sıralarındayken ekonomiyle ilgilenmeye başlamıştı.  Gazeteci-yazar Taylan Sorgun “Devlet Kavgası (İttihat Terakki)” kitabında İttihat Terakki içinde yer almış kişilerin anlattıklarından Atatürk’ün ekonomiye ilgisine ilişkin şunları aktarıyor:

“Mütegallibe denilen zümre ile çok az sayıdaki bir zümre ve Saray çevresi hayatın imkânlarından faydalanmaktadırlar. Başımızda kapitülasyonlar denilen bir iktisadi bela vardır. Peki, bununla neler olmuştur? Avrupa zenginleşti, Avrupa milletleri fabrikalarını yaptılar, fakat kapitülasyonların getirdiği iktisadi durum bunları yapmamızı engelledi. Avrupa devletlerinin egemen oldukları topraklardaki öteki milletlerin bireyleri de Avrupa milletlerinin bireyleri için üretim yapmaktadır. Bugünkü mevcut topraklarımız içindeki öteki milletler Avrupa’nın kendi emelleriyle tatbik edecekleri siyaset ile kendi vaziyetlerini tayin etmek siyasetini güdeceklerdir.”

Görüldüğü gibi Atatürk kapitülasyonlardan saray çevresindeki belli bir azınlığın yararlandığını, kapitülasyonların fabrika yapmamıza engel olduğunu belirlemiştir. Harp Akademisi 1. sınıftayken bir gün yine kapitülasyonların zararlarından söz ederken 2. Abdülhamit’in hafiyelerince gözaltına alınarak Yıldız’daki mahkemeye götürülür. Mahkeme heyeti sorar:

“Siz askersiniz. Kapitülasyonları tenkit etmişsiniz. Siyasete karışamazsınız. Neden öyle konuştunuz?”

Atatürk ise “Erkânı harp [subay] olacağız. Bir kumandan memleketinin siyasi ve iktisadi meselelerini bilmezse harpte muvaffak olamaz.” diye yanıtlayarak mahkeme heyetini ikna eder.

Mezun olup sürgünE gönderildiği Şam’da ekonomiye ilişkin düşüncelerini arkadaşlarına şöyle açar: “Avrupa devletlerinin devletin idaresini ele aldıkları ortadadır. Mali vaziyetimiz, iktisadi halimiz hepsi onların elindedir. Peki, biz bu vatan topraklarında neyiz?

Mustafa Kemal’in bu sözleri Tıbbiyeli Mustafa’yı şaşırtmıştır. Çünkü onlar kendi dünyalarındaki tartışmalarda sadece Meşrutiyet’in ilanından söz etmişlerdir. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Meşrutiyet’in ilanından sonrasını düşünmektir. Bilmektedir ki; ülkelerin bağımsızlığı ve kalkınması, hatta Meşrutiyet’in varlığı bile ekonomiye dayanır. Onun için “Hürriyet’in ilanı ama onun sonrası, onun kadar mühimdir” demektedir. Devrimin ordusunun silahlanmasını, maliyeyi Avrupa’nın elinden kurtarmayı, fabrika açmayı düşünmesi gerektiğine dair şunları söyleyecekti:

“Memleket kargaşa içinde. Makedonya’daki vaziyet malumdur. Avrupa devletleri bir paylaşma için neredeyse birbirleriyle bile harp edeceklerdir. İktisadi ve siyasi menfaatlerini temin için bizi bölüşmek gayretindedirler. Harici siyasetin kötülüğü meydandadır. Taht kendi telaşındadır. Elimizden çıkıp giden vatan toprakları bu harici siyasetin ne olduğunu meydana koymaktadır. Araplar, Avrupa’da gizli gizli kongreler yaparak aleyhimizde çalışmaktadır. Kapitülasyonların milleti nasıl perişan ettiğini görmeyen kör beyinler vardır. Ordunun vaziyetine bakınız. İhmaller elimizde vuruşacak silah bırakmamıştır. Maliye idaresi yabancıların elinde değil midir? Eşkıyası, mütegallibesi milletin başında beladır… Mütegallibe sırtını Saray’a dayamıştır. Saray kendi vaziyeti için mütegallibeyi mansıplara boğmaktadır. Ya millet, fakir… Avrupa kendi iktisadi vaziyetini fabrikalarla kuvvetlendirmiştir. Bizim kaç fabrikamız vardır, söyler misiniz? İşte İnkılabımız bunları düşünmelidir.”[1]

Atatürk, Harp Akademisi sıralarında dile getirdiği bu görüşleri İzmir’de İktisat Kongresi’nde de açıklayarak “ordumuzun kazandığı zaferler ne kadar büyük olursa olsun, bunlar iktisadi zaferlerle tamamlanmadıkça eksik kalırlar” diyecektir. Türkiye hızla üretime ağırlık verecektir.

DEVLETÇİLİK NEYDİ?

Yerli sanayiyi teşvik için 1927 yılında Sanayii Teşvik Kanunu çıkarılmış; fakat özel sermayenin yetersizliğinin anlaşılması üzerine 1931 yılında toplanan CHP Kurultayı’nda ekonomide devletçilik modelinin uygulanmasına karar verilmiştir. Atatürk 21 Nisan 1931’deki verdiği demeçte devletçiliği şöyle ele alıyordu:

“Ferdî iş faaliyetini esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi mamurluğa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alâkadar kılmak prensibimizdir.”

Devletçiliğin “liberalizmden başka bir sistem” olduğunu da belirtiyordu. Liberalizm açık pazar olmaya, bağımlılığa itmişti.

KÖYLÜ ÜRETİCİ HALİNE GETİRİYOR

Köylüye gerekli olan destek kredisi Ziraat Bankası aracılığıyla sağlanacaktır. Kaya, Ziraat Bankası Kanunu’yla ilgili olarak Meclis’te yaptığı konuşmada toprağın verimliliğinin artırılması için Ziraat Enstitülerine gerek olduğunu belirtmişti. Bunun yanında sendika, kooperatif adı altında birleşik, kombine yapılar oluşturularak bilimin sağladığı kolaylıklardan çiftçinin de yararlanması sağlanmalıydı:

“Bunu yapmazsak, çiftçiyi toprağa esir ederiz. Halbuki biz köylüyü bu memleketin efendisi olarak ilan ettik. Biz köylüyü toprağa değil, toprağı köylüyü esir etmeğe mecburuz ve bunu yapacağız. Zaten topraktan azami randıman alınmadığı takdirde toprak nankör bir anadır; yer.”[2]

1937 yılında anonim şirket olan Ziraat Bankası devletleştirilmiş, Tarım Kredi ve Satış Kooperatiflerinin kurulmasına hız verilmiştir. Zirai Donatım Kurumu kurulmuştur.

Yabancı sermayeye ülkemizin kalkınmasına yararlı olacak ve bağımlılığa sokmayacak biçimde izin verilmiştir.

SANAYİLEŞMEYE GİDİLDİ

Sanayileşmeye, üretme hız verildi. 19 Nisan 1925 tarihli 633 sayılı kanunla kurulan Sanayi ve Maadin Bankası, sanayide devletçiliğinin kurumsallaşmasında başlangıç adımlarındandı. 1929’da yürürlüğe giren korumacı tarife ve ithalat kısıtlamaları ile yerli üretici yabancıya karşı korunuyordu.

1923 yılında 3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923’te üretilmeyen şeker, 1927’de 5.184 ton; 1932’de 27.549 ton üretildi. 1927-1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona, kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 tona çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle, 1923’te ithal edilen kösele ve un, 1932’de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı %37, deri ithalatı %90, çimento ithalatı %96.5, sabun ithalatı %96.5 oranında azaldı.

Türkiye 1923 yılında 36 milyon $ dış ticaret açığı verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin $’a düşürüldü. 1930-37 arasındaki dönemde sürekli olarak dış ticaret fazlası sağlanmıştır. 1936’da Türkiye 20.1 milyon $ dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’nde 26,107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon $ döviz stoku vardı.

Enflasyon 1922-25 arasında yıllık %3.2; 1925-27 arasında %1’di. Osmanlı’dan devralınan Düyun-u Umumiye borçları ödendi.”

  1. ve 2. Beş yıllık kalkınma planları hazırlanmıştır. Kömür ve maden ocakları işletilmiştir. Ağır

endüstriye önem verilmiştir. Zonguldak ve Karabük havzasında fabrikalar kurulmuştur. Karabük Demir- Çelik Fabrikaları önemlidir. Şeker fabrikaları, bez kombinaları kurulmuştur.

1924-1929 yıllarının ortalama GSMH artışı % 10.9 olmuştur.

BÜTÇE DENKLİĞİ

Maliye politikası denk bütçe esasına dayanır. Yıl içinde ek ödeneklerle denkliğinin bozulmasına karşıdır. Bugünkü yöneticiler gibi bütçe denkliğinin iç ve dış borçlanmadan sağlanan gelirler ile sağlanması kabul edilmez. Zorunlu olmadıkça borçlanmaya gidilmemiştir.

Atatürk 1 Kasım 1937 Meclis açış konuşmasında bütçenin denk olmasını şöyle açıklar:

“Cumhuriyet bütçelerinin belirlenen ve daima kuvvetlenmesi gereken ortak özellikleri, yalnız denk oluşları değil, aynı zamanda koruyucu, kurucu ve verici işlere her defasında daha fazla pay ayırmakta olmalarıdır.”

TÜRK LİRASI DEĞERLİ KILINDI

Para politikasının temel esası, devlet harcamaları ile gelirler arasında sürekli bir denklik sağlanması, bu yolla enflasyonun önlenmesidir. Harcamalar ile gelirler arasında dengenin paranın değeri üzerinde etkili olduğunu düşünüyor ve Türk Lirasının değerini güçlü tutmaya çalıştığını şu sözleriyle vurguluyordu:

“Samimi bir bütçeye ve hakiki bir ödemeler dengesine dayanan paramızın fiilî istikrar vaziyetini kesin surette muhafaza edeceğiz.”

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkaran Atatürk gibi, döviz, para arzı ve dolaşımını denetim altına aldı.  Karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca denk bütçe gerçekleştirilmiştir.

Türk Lirası’nın İngiliz Sterlin’i karşısındaki değeri 1921’de 615 kuruş iken, 1930’da 1032 kuruşa kadar düşmüş ama 1938’de yeniden 620 kuruş düzeyine yükseltilmiştir. 1927’de 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’da 7.7 kuruşa; 187 kuruş olan ABD Doları, 127 kuruşa düştü.

Türk Lirasının değerini korumak için dış alım ve satımın dengede olmasına çalışarak cari açık verilmemeye çalışılıyordu. Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensibin, “dengemizin aktif (fazla veren) karakterini muhafaza etmekte” olduğunu söylüyordu. Nedeni ise “ödemeler dengesinin en mühim esası” olmasıydı.

Atatürk Türk Bankacılığını millileştirmeye çabalaşmıştır. 1920’de mevduatın % 32’sini elinde bulunduran milli bankalarımız, 1937’de mevduatın % 81’ni toplamışlardı.[3]

Özetle; Devletçi ekonomi; Bütçesi Dengesi, Gelir-Gider Dengesi, Dış ödemeler Dengesi üzerine dayanıyordu.

BUGÜNÜN İHTİYACI: PLANLI VE KARMA EKONOMİ

Kalkınmayı ve bölgeler arasında dengeleri sağlayan Planlı ve Karma Ekonomi, ülkemiz için esaslı çözümdür. Serbest piyasanın kaleleri sayılan Avrupa ekonomisinde bile devletin ekonomideki payı yarı yarıyadır. Borcun borçla çevrilmesinin, dış ticaret açığının, dövizdeki yükselişin önüne geçecek biricik formül üretmektir. Hem kamu hem de özel yatırımcılık teşvik edilmelidir. Kendi ülkemizde üretilebilecek hiçbir ürünü dışarıdan almamalıyız. Türkiye samanı bile dışarıdan ithal edebilir mi!

Zonguldak kömür ocaklarına yatırım yapılarak dışarıdan kömür alımına son verilmelidir. Atatürk’ün millileştirme politikası gibi enerji, ulaştırma, iletişim, haberleşme, bilişim ve gıda güvenliği gibi stratejik sektörlerde özelleştirilen Kamu İktisadi Teşebbüsleri kamulaştırılmalı ve verimli işletilmelidir. Faize, ranta, dolar ve borsa vurgununa giden kaynakları sanayi, tarım, maden, gibi üretim alanlarına yönlendirilmelidir. Gecelik vurgun amaçlı ülkemize giren dövizlerin giriş çıkışları denetime alınarak döviz fiyatlarında ani dalgalanmalar önlenmelidir. İç ticarette döviz değil Türk Lirası kullanılmalıdır.

https://odatv.com/ekonomideki-tek-cozum-ne–29051837.html 29.05.2018

Kaynaklar

[1] Taylan Sorgun, Devlet Kavgası (İttihat Terakki),  7. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, s.43, 58, 70-71.
[2]Mustafa Solak,  Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, 1. Basım, İstanbul, 2013, s.218.
[3 Esat Çelebi, Atatürk’ün Ekonomik Reformları ve Türkiye Ekonomisine Etkileri (1923-2002),
Doğuş Üniversitesi Dergisi. 2002(5), s.29-30.

Yılmaz ÖZDİL : ÇANAKKALE

ÇANAKKALE

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 18 Mart 2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ragıp Selanikli’ydi. Mustafa Kemal‘le akrandı 1881 doğumluydu askeri tıbbiyeden mezun oldu, hekim yüzbaşıydı… Eğitim için Almanya’ya gönderildi. Görev yaptığı hastanede Erica’yla tanıştı, hemşireydi beline kadar örgü sarı saçlı tipik Alman güzeliydi. Ragıp’ın aklı başından gitti kaçamak bakışlarla kendisini süzen o mavi gözlere kelimenin tam manasıyla vurulmuştu. E bizim Ragıp da filinta gibi delikanlıydı üstelik Almanca’yı akıcı şekilde konuşuyordu espriler mespriler romantik cümleler filan kızı bağladı, flört etmeye başladılar. Doğrusu Erica da ilk günden gönlünü kaptırmıştı ama mantığı engel oluyordu Alman gerçekçiliği ağır basıyordu çünkü özellikle babasının ne cevap vereceğini çok iyi biliyordu bir Türk’le, bir Müslüman’la evlenmesine asla müsaade etmezlerdi ayrıca kendisi koyu bir Hıristiyan sayılmazdı ama bir Türk’le evlense bile din değiştirmek istemiyordu. Ragıp dedi ki; babanı sen bana bırak, dinlerimiz konusunda ise düşündüğün şeye bak, ben seni böyle sevdim sen beni böyle sevdin birbirimizi neden değiştirelim ki? Sonra gitti bir buket çiçekle kapıyı çaldı, bizde gelenek böyledir dedi Allah’ın emri peygamberin kavliyle Erica’yı istedi. Sizi ikna etmek için ne demem gerektiğini günlerce düşündüm inanın bulamadım sadece şunu söyleyebilirim kızınıza aşığım dedi. Adeta sihirli iki kelimeydi. Zor kolay oldu. Medeni kimliğiyle medeni cesaretiyle aileyi etkilemişti kayınpeder ikna oldu, peki dedi, hemen bir hafta sonra Almanya’da evlendiler. Mutluluktan uçuyorlardı. Boy boy çocukların hayalini kuruyorlardı. Maalesef… Osmanlı seferberlik ilan etti. Ragıp bir saniye bile tereddüt etmedi vatan topraklarında kapışma başlarken Almanya’da duramazdı. Erica’yı karşısına aldı, sana bunu yapmak istemezdim ama gitmem lazım dedi. Ölmezsem bekle beni… Erica hiç cevap vermedi, açtı yatak odasındaki dolabı, bavulu çıkardı, çoktaaan hazırlamıştı gazete okuyan her Alman gibi elbette dünyanın nereye gittiğini biliyordu. Ragıp’a sarıldı, sen nereye ben oraya dedi… İyi günde kötü günde anca beraber kanca beraberdi. İlk trenle İstanbul’a geldiler. Ragıp lisan bildiği için Almanya’da zorlanmamıştı ama Erica tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ev kiraladılar Alman gelin açısından ne komşu vardı ne akraba ne tanıdık… Üstelik Ragıp’ın ailesi kendi ailesi kadar hoşgörülü olmamıştı yabancı gelin kabul edilmemişti. Ragıp her sabah Taşkışla hastanesindeki geçici görevine gidiyor Erica eşi gelene kadar sokağa bile çıkmıyor yapayalnız bekliyordu. Dört ay kadar böyle geçti. Ragıp Çanakkale’ye cepheye başhekim yardımcısı olarak atandı. Yine aldı Erica’yı karşısına, sana bunu yapmak istemezdim ama gitmem lazım dedi. Erica gülümsedi, çoktaaan bavulunu hazırlamıştı, söylemiştim sana dedi sen nereye ben oraya… Ragıp bir taraftan kendisini böyle bir kadınla tanıştırdığı için Allah’a şükrediyor bir taraftan sevdiğini böylesine sürüklediği için vicdanen kahroluyordu. At arabasıyla Çanakkale’ye geldiler. Erica bu kez yalnız değildi. Mesleğinin tam göbeğine gelmişti. Sahra hastanesinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı. Ev mev yoktu, baraka bile yoktu, sahra hastanesinin bitişiğinde çadırda kalıyorlardı kuru ekmeğe talim ediyorlardı. Gel gör ki… Ömürlerinde böyle mutlu olmamışlardı. 24 saat gece gündüz birlikteydiler önemli olan buydu, olumsuz fiziksel koşullar umurlarında bile değildi. Savaş patladı. Ragıp sürekli ameliyattaydı, Erica kan revan içinde gazilerimizin başındaydı yara sarıyor ilaç veriyor ana şefkatiyle kınalı kuzularımızın saçlarını okşuyor öğrendiği birkaç kelime kırık dökük Türkçesiyle moral kaynağı oluyordu “ölmeyeceksin, yaşayacaksın, iyi olacaksın, sevdiğine kavuşacaksın” diyerek paramparça evlatlarımızı yaşama bağlamaya çalışıyordu. Gazilerimiz Erica’ya “hemşire” diye seslenmiyordu “ana hatun” adını takmışlardı. Can pazarındaki bu kahraman kadını annelerinin yerine koymuşlardı. Hastaneden vakit bulduğunda köylü kadınlarımızla birlikte çalışıyor, iğne iplikle Mehmetçik’in delik deşik kıyafetlerini onarıyor çadır dikiyordu.
*
17 Aralık 1915 saat üç suları…
İngiliz keşif uçağı Eceabat’ın Yalova köyündeki Hilal-i Ahmer hastanesi üzerinde dolaştı. Adrese teslim koordinat belirliyordu. 10 dakika geçti geçmedi İngiliz zırhlılarından bombardıman başladı. Çatısında 20 metre boyunda “kırmızı ay” bulunmasına rağmen, bile bile, tüm ahlaki kurallara aykırı olarak hastaneyi hedef aldılar. Ana Hatun orada yaşamını yitirdi, tertemiz yüreğine şarapnel denk gelmişti. Ragıp yara almadan kurtuldu ama Erica’nın cenazesini kucakladığı o saniyeden sonra yaşadı denilebilir mi bilmiyorum.
*
Erica için askeri tören düzenlendi. Sevdiği adamın vatanında, vatanımızın bağrında, Yalova köyünde şehitlerimizin yanında toprağa verildi. Kabrinin Osmanlıca kitabesine “ifa-yı vazife esnasında top mermisiyle terk-i hayat eden madam” yazıldı.
*
Almanlara komple Nazi denilen…
Adam gibi ölmek var bir de madam gibi ölmek var” denilen ülkede…
Çanakkale şehididir madam Erica!
*
Çünkü Çanakkale dediğin duygusuz, ruhsuz, hamasi nutuklardan ibaret değildir.
Ayşesiyle, Fatmasıyla, Lindasıyla, Ericasıyla.. yarım kalan aşkların destanıdır.
=======================================
Dostlar,

Tek sözcük ekleyecek mecalimiz yok… Yanaklarımız, klavyemiz, parmaklarımız ıslak..
Yılmaz Özdil’i gönülden kutluyoruz..
Meslektaşımız Dr. Ragıp’ı, sevgili Alman eşi “ana hatun” Erica’yı, sayıları 250 bine varan şehit – yitik – merhum gazilerimizi; ille de Yarbay Mustafa Kemal‘i tazim ile anıyoruz.

Hatta, Mustafa Kemal’den aldığımız dersle, Çanakkale’de ölen, emperyalizmin kanlı oyunlarına kurban edilen onbinlerce Anzak vd. yabancı askerlerinin anababalarına yazdığı mektuptaki tarihsel  – insancıl sözler nedeniyle, onları dahi buruk bir hümanist acıyla anıyoruz..
*****
Atatürk’ün Anzak Annelerine Yazdığı Mektup

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu  topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” 
Atatürk, 1934

İngilizcesi : “Those heroes that shed their blood and lost their lives … you are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side in this country of ours. You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well.” Atatürk, 1934 

Avustralyalı Bir Annenin Mektubu

“Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla.” Avustralyalı bir anne

İngilizcesi : A response by an Anzac’s mother to Atatürk’s words:

“The warmth of your words eased our sorrow for our sons who vanished in Gallipoli, and our tears ended. Your words are a consolation to me as a mother. Now we are sure that our sons rest in peace in their eternal rest. If your Excellency accepts, we would like to call you ‘Ata’, too. Because what you have said at the graves of our sons could only be said by their own fathers. In the name of all mothers, our respects to the Great Ata who embraced our children with the love of a father.” An Australian mother
*******
İşte insanlık dersi“İnsan” Mustafa Kemal ATATÜRK‘ten bir evrensel ders daha..
Zerrece insanlığı kalan bile payını alabilir, adam olur!

Sevgi ve saygı ile. 18 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com



ABDULLAH AKIN’a UYARI

ABDULLAH AKIN’a UYARI

ŞİİR köşesi..

Bir politik hiciv şiiri..

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

 

Camiler Genelev yapılmış diyor 1924’lerde
Abdullah Akın adında biri
Hak’ın adaletin kiri.
Akrabasından mı duymuş
Mısıroğlu’nun yalanına mı uymuş.
Cami zannıyla Kârhane’ye kim gitmiş
erkek miydi dişi mi?
yere yatıp uygulamış mı o işi!

Ey Mısıroğlu,
Mustafa Kemal olmasaydı
Yunan’ın haçı boynundaydı.
Anasıyla bacısı,
yürekler acısı
kimbilir kimin koynundaydı.

Mustafa Kemal olmasaydı
İncil okuyacaktın Lise’de
Nikâhın kıyılacaktı Kilise’de

Öğrendin mi bu kişiyi Abdullah Akın
yalana, iftiraya başvurma sakın.
Hakkın lânetine uğraman yakın.

Mustafa Kemal Atatürk’e hıncın mı var
Tevbe Suresinin 15. Ayetine bakın
yüreğindeki kin’i ve öfkeyi
gideremedin mi Abdullah Akın?

Al-i İmran Suresinin 119. Ayetine göre
öfkenle ecelin birbirine yakın.
Nisa Suresinin 112. Ayetine saygı duy
hakka adalete uy
Abdullah Akın
A’raf Suresinin 29. Ayeti
sana adaleti emretmedi mi?
ecelin neden iftiraya yakın.

Hem Kur’ana ters
hem Mustafa Kemal Atatürk’e karşı
kendine dost AKP’ye yakın,
Abdullah Akın
adını muska yapın boynuna takın.

Hadid Suresinin 25. Ayetindeki adaleti,
kapısında değil 1100 odalı Sarayın,
Mustafa Kemal Atatürkte,
O’nun yasalarında arayın.
============================================
Dostlar,

Yorumsuz, sunuyor ve ayakta alkışlıyoruz 97’sindeki Cumhuriyetimizin ağabeyi
saygın ve yürekli insan Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen büyüğümüzü..

Abdullah Akın sözlerini – iftirasını kanıtlamak zorundadır..
Değilse, hakkında yasal işlem yapmak da ilgili – yetkililerin zorunluğudur.

Allah belanızı verecek, eminiz O’nun da sabrı tükenmek üzere..

Sevgi ve saygı ile. 02 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com