YILMAZ ÖZDİL : Cumhuriyet mucizedir!

Cumhuriyet mucizedir!

portresi_kisa_kollu

YILMAZ ÖZDİL
29 Ekim 2016

 

29 Ekim 1923 sabahı…

Nüfus 13 milyondu, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu, postane yoktu, dükkan yoktu. 30 bin köyde, yani her dört köyün üçünde cami yoktu.

Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı, karasaban vardı.

Ayçiçeği üretimi yoktu, şeker üretimi yoktu, ekmeklik un bile ithaldi, pirinç ithaldi, bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Beş bin köyde sığır vebası vardı.

Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu, bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu, eminim gençlerimiz şu anda internete girip “trahom nedir?” diye arıyordur, çünkü artık hayatımızdan çıktı, o zamanlar üç milyon kişi trahomluydu, verem, tifüs, tifo salgını vardı. Bit’le başa çıkılamıyordu.

Bebek ölüm oranı yüzde 40‘ın üstündeydi, dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Anne ölüm oranı yüzde 18‘di, her beş anneden biri ölüyordu. Ortalama ömür 40‘tı, 41‘inci yaşını gören şanslıydı. Memlekette sadece 337 doktor vardı.

Sadece 60 eczacı vardı, yalnızca 8’ii Türk’tü. Diş hekimi sayısı sıfırdı.
Sadece dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı.
*
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi, komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi, ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler yabancıya aitti, demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi.

Toplam sermayenin sadece yüzde 15‘i Türk’tü.

Osmanlı’dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…”Sanayi” denilen işletmelerin % 96‘sında motor yoktu. 10 işçiden fazla işçi çalıştıran, sadece 280 işyeri vardı, bunların da 250‘si yabancılarındı.

Kişi başına milli gelir 45 dolardı.

Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı, güya vardı demek daha doğru olur, çünkü, elektrik üretimi sadece 50 kilovat saattı, yanlış okumadınız, sadece 50 kilovatsaattı. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu, otomobil sayısı 1490‘dı, sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
*
Zaten perişanız, üstüne, mübadeleyle 400 bin insan geldi. Ceplerinde para yok, iş yok, başlarını sokacak ev yoktu, sığınabilecekleri akraba yoktu, çoğunluğu hastaydı. Gelen her iki çocuktan biri, yollarda, at arabalarının sırtında, ilk iki ay içinde hayatını kaybetti. Kendi ailemden biliyorum, çaresizlikten mağarada kalanlar oldu, mağarada!
*
Kadın, insan değildi. Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma hakkı yoktu, velayet hakkı yoktu, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme hakkı yoktu, seçilme hakkı yoktu, doğum izni yoktu, çalışma hayatında eşit hakkı yoktu, eşit işe eşit ücret hakkı yoktu, kürtaj hakkı yoktu, gebeliği önleme hakkı yoktu, kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu.
*
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, padişahların hediye olarak, trenlerle Avrupa’ya kaçırılmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi zevalli saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu. Kimisi güneşin tümden battığı ezani saat’i esas alıyordu.”Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan ayrı ses çıkıyordu.
*
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat‘ı kimisinin aralık‘ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!
*
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
*
600 yıl boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

*”Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik” filan deniyor…

Halbuki, İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 (AS: 1728-1923; 195 yıl olacak..) sene boyunca basılan kitap sayısı, alt tarafı 417 adetti.
Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteferrika da devşirmeydi.
*
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire bir kitabında maalesef “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılandan azdır.” demişti! Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı.
*
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuğumuzdan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Başkent Ankara’da mesela, sadece iki lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, Darülfünun, medreseden halliceydi. Memleket bilimden çoook uzaktı. Medreselerde Türkçe yasaktı, bağnazlık yuvasıydı, din diye hurafe öğretiyorlardı.
*
30 Ekim 1923 sabahı…
Mustafa Kemal, kendi el yazısıyla İsmet İnönü‘ye mektup yazdı.
Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’in ilk gününde, Cumhuriyet’in ilk başbakanına şöyle diyordu:

Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul
ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu, özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız,
bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun.”

*
Cumhuriyet devrimi, mucizedir.
*
Ve, 29 Ekim 2016 sabahı…

Utanmadan dil uzatan, ya vatan hainidir, ya da vatan hainidir.
=========================

Tek sözcükle “BRAVO” Yılmaz Özdil!

En büyük bayramımız kutlu ve mutlu olsun!
YAŞASIN ATATÜRK – TÜRKİYE CUMHURİYETİMİZ!

Sevgi ve saygı ile.
29 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Org. Başbuğ: Musul Konusunda Şeyh Sait Faktörü Üzerinde Niçin Durulmuyor?

Org. Başbuğ:
Musul Konusunda Şeyh Sait Faktörü Üzerinde Niçin Durulmuyor?

Org. Başbuğ: Musul Konusunda Şeyh Sait Faktörü Üzerinde Niçin Durulmuyor?

Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ, son kitabı

  • “15 Temmuz Öncesi ve Sonrası”

nın Kanyon Alışveriş Merkezi’ndeki D&R’da düzenlenen imza gününe katıldı.

Başbuğ, burada gündemle ilgili açıklamalarda bulundu. İlker Başbuğ,

  • “Son günlerde özellikle Misak-ı Milli yani Ulusal Ant, Lozan ve bu arada Musul nasıl kaybedildi konusu Türkiye‘nin gündemini işgal ediyor. Tabii bu geçmişte yaşanan tarihi olayları anlatırken bütün yaşananları hep beraber, birlikte topluma anlatmak lazım. Bu açıdan bakılırsa bu konuların tartışılmasında ben biraz eksiklikler görüyorum. Bunları şöylece ifade etmek isterim; 1. Misak-ı Milli‘nin 16 Ocak 1920’de ilk taslağı Mustafa Kemal tarafından yazılmıştır. Sonradan Misak-ı Milli Meclisi Mebusan tarafından 17 Şubat 1920’de kabul edilmiştir. Türk toplumu şunu anlamalıdır ki; Misak-ı Milliyi hazırlayan, hazırlatan ve ilk taslağını bizzat yazan Mustafa Kemal Atatürk‘tür” dedi.

 “İNGİLİZLER HAKSIZ BİR ŞEKİLDE MUSUL‘U İŞGAL ETMİŞLERDİR”

İkinci önemli noktanın Mondros Mütarekesi olduğunu vurgulayan Başbuğ, “Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1928’de imzalandı ve bu antlaşmasının 7. maddesi sorunluydu. Buna itiraz eden yine Mustafa Kemal karşımıza çıkıyor. Bu 7. madde sorunlu olduğu için itiraz etmiştir. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanır. Neredeyse bir hafta sonra yani 8 Kasım’dan sonra İngilizler Musul‘u işgal ederler.

“OSMANLI HÜKÜMETİ NE YAPTI”

Peki Musul İngilizler tarafından işgal edilirken, Osmanlı hükumeti ne yaptı?
İstanbul‘da bulunan padişah Vahdettin‘in bu Musul işgaline karşı ne tepkisi oldu?
Yine burada da bir tepki koyan Mustafa Kemal Atatürk‘ü görüyoruz. Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesine dayandırmış İngilizler, haksız bir şekilde Musul‘u işgal etmişlerdir.” dedi.

“MUSUL’UN KAYBEDİLMESİYLE LOZAN ANLAŞMASININ İLGİSİ YOKTUR”

Başbuğ açıklamalarını şöyle sürdürdü:

  • “Üçüncü ve önemli noktaya gelirsek, Kurtuluş Savaşının zaferle neticelenmesinden sonra Lozan Konferansı toplanacaktır. Konferanstan sonraki Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923‘te imzalanacaktır. Ancak Musul konusu Lozan Konferansına gelmiştir. Fakat Musul konusu Lozan konferansında çözülememiştir. Bunu iyi anlamak lazım. Musul‘un kaybedilmesiyle Lozan konferansı ve Lozan Anlaşmasının ilgisi yoktur. Anlaşma imzalandıktan sonra Türkiye ile İngiltere arasında Musul konusundaki görüşmeler başlar.

ŞEYH SAİT İSYANI BAŞLAR”

Konu daha sonra 20 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti’ne intikal eder. Burası önemli. Konunun Milletler Cemiyeti’ne intikal etmesinin hemen akabinde 13 Şubat 1925’te Şeyh Sait isyanı başlar. Şeyh Sait isyanı ile içeride ilgilenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti tabii ki zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti Musul ve Kerkük bölgesinden vazgeçecektir. Daha doğrusu buraları bırakacaktır.

ŞEYH SAİT İSYANI ÇIKMASAYDI BELKİ BUGÜN… “

Bunları anlatanlar bu soruyu sorsunlar:

  • ‘Bu Şeyh Sait isyanı neden çıktı, kimler çıkarttı?’ Şimdi baktığımız zaman Türk tarihi açısından çok değerli eserleri olan Bernard Lewis der ki;
  • Şeyh Sait isyanının çıkartılmasının arkasındaki ana neden, Atatürk Devrimleri ne Cumhuriyet devrimlerine karşı din elden gidiyor diye devlete ayaklanmayı başlatan Şeyh Sait ve Şeyh Sait‘in yanında bu isyana katılanlardır.
  • Şu soru çok haklı bir sorudur : 13 Şubat 1925’te Şeyh Sait isyanı çıkartılmasaydı, belki bugün farklı bir coğrafya ile Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları farklı sınırlarla karşı karşıya kalabilir idik. Bu konuları unutmamak lazım.”

“BÜTÜN GERÇEKLERİ NET OLARAK İFADE ETMEK LAZIM”

İlker Başbuğ, altını çizmek istediği iki nokta olduğunu vurgulayarak;

  • “Mondros Mütarekesi imzalandıktan bir hafta sonra bu Musul işgal edilirken, ne İstanbul‘daki Hükümet ne de İstanbul‘daki padişah buna hiçbir tepki göstermemiştir. Esas Kurtuluş savaşından sonra Lozan görüşmeleri ile Musul‘un hiçbir ilgisi yoktur. Bazıları Lozan‘la bağ kurmaya çalışıyorlar ki yanlıştır.
  • Daha sonra İngiltere ve Türkiye arasında Lozan‘dan sonra yapılan görüşmelerde bizim Musul‘u kaybetmemizin arkasında yatan ana neden Atatürk devrimlerine, Cumhuriyet devrimlerine karşı din elden gidiyor diyerek halkı kandıran dini kullanan ve devlete isyan yapan Şeyh Sait ve arkadaşlarıdır.
  • Bu faktör üzerinde niçin durulmuyo? Tekrar şunu ifade ediyorum :
    13 Şubat 1925’te yaşanan Şeyh Sait İsyanı olmasa idi, belki Musul ve Kerkük konusu Türkiye açısından farklı sonuçlanabilirdi. Tarihi olayları anlatırken bütün gerçekleri net olarak ifade etmek lazım.” şeklinde konuştu. (22.10.2016, http://www.haberler.com/ilker-basbug-bu-faktor-uzerinde-nicin-durulmuyor-8885744-haberi/)
    ========================================
    Dostlar,

Bir musibet, bin nasihati aşkın hünerde galiba.. (Maliyet boyutunu bilemiyoruz..)
E. Org. İlker Başbuğ paşa Türkiye’mizin 26. Genelkurmay Başkanı idi ve Ergenekon – Balyoz kumpas davalarında 2 yılı aşkın süre hapise atıldı..

Bu iğrenç tuzak davalar ABD – CIA kurgulu, FETÖ taşeronlu ve AKP-RTE savcılı idi..

Seçilen “Cumhuriyetçi – Kemalist – Atatürkçü kurbanlar” sıkı çıktılar ve dik durarak oyunu bozdular.. Yurtsever Halkımız ciddi destek verdi ve mapus damları aydınlanma yuvaları oldu. Kahramanlar oralarda elleri yara olana dek kalemle yazdılar çoooook değerli kitaplarını. Uygarlık tarihine örnek katkılardır Mustafa Kemal’in ülkesinden, O’nun çocuklarından!

Olağan koşullarda köşesine çekilecek olan İlker paşa bir mücadele adamı oldu, bir Aydınlanma milisi işlevi üstlendi. Yazıyor, konuşuyor, başka arkadaşlarını da eyleme çağırıyor.. Nazım Hikmet‘i görmezden gelmelerinin ayıbını üstlenerek cesaretle itiraf ediyor, özeleştiri yapıyor..

İlker Başbuğ paşanın eylemini saygı ve şükranla selamlıyoruz, sürmesini diliyoruz..
Öbür yüksek düzeyli komutanları da yazmaya, konuşmaya, sahaya çağırıyoruz..

Bu arada, meydanlarda avazı çıktığı kadar bağıran ve nerdeyse tüm TV’lerde “mecburiyetten” verilen konuşmalarında Erdoğan, çatlayan sesinin yarattığı terörü bile yetersiz görerek, beden diliyle de kitlelere abanıyor.. “Tarih dersi veriyorum.. “ diyor.. Gırtlağını yırtarcasına bağırmasının da yetmeyeceği kaygısıyla “tüm hünerini” sergiliyor, eliyle – koluyla, bakışlarıyla – mimikleriyle.. tüm beden diliyle tehdit yağdırıyor sıklıkla..

İç dünyasının derin mi derin kaygı ve fırtınalarının hatta kasırgalarının, volkanlarının , korkularının… yansımasını izliyoruz üzüntü ve şaşkınlıkla, kaygıyla..

“Tarih dersi veriyorum.. ” derken tarihin çarpıtılması bizleri çok endişelendiriyor..

Tarih dersini Sn. E. Org. İlker Başbuğ veriyor.. Keşke Erdoğan da izlese ve azıcık yararlansa!
Keşke Erdoğan’ın ilk halkasında yer alan etkili aile büyükleri ve akça – pakça danışmanlar, AKP akilleri ve özellikle eski hocaları Erdoğan’a acil olarak yardım etme sorumluluğunun gereğini artık yapsalar..  Ancak AKP’nin gerçekte azınlık olan şeriatçı çelik çekirdeğinin baskınlığı ne yazık ki hala çok açık..

Oysa Türkiye’nin de, AKP – RTE’nin de dingin ve akla – bilime dayalı kurumsal, ilkeli, barışçıl, tam bağımszılıkçı, onurlu devlet politikalarına gereksinimi öyle çok, öyle zorunlu ve öylesine acil ki!

“Tek adam” dizginlenmeli! Mutlaka ve acil olarak..

Sevgi ve saygı ile.
23 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Lütfen, sitemizin manşetindeki yazıya da bakar mısınız??
AKP – RTE ile Politik Pozitif Feedback – Kapitonaj ve Kollaps
(Bu yazının pdf biçimi : akp_rte_ile_politik_pozitif_feedback-_kapitonaj_ve_kollaps)

İKİ 26 AĞUSTOS

26 ağustos

İKİ 26 AĞUSTOS

portresi

 

Dr. Ceyhun Balcı 
26 Ağustos 2016

(AS : Bizim kısa katkımız yazının altında..)

26 Ağustos günü, 851 yıl arayla Türklerin Anadolu’daki yazgısını belirledi. Sultan Alparslan’ın önderliğindeki Büyük Selçuklu ordusu 26 Ağustos 1071’de Malazgirt önlerinde Bizans ordusunu yendi!
Sonuç : Anadolu kapılarının Türklere ardına kadar açılması oldu!

  • 26 Ağustos 1922’de ise Mustafa Kemal’in komutasındaki Türk ordusu,
    Sevr’le Anadolu’yu işgal eden düşman güçlerini kovduğu Büyük Taarruz’un ilk günü.

Rastlantıya bakın!
1071’de Anadolu’nun kilidini kırarak Türk selinin önündeki kapakları açan Malazgirt Savaşı!
1922’de Anadolu’yu düşmana kilitleyen Büyük Taarruz!
Her ikisinde de sayılamayacak kadar çok dokunaklı yaşanmışlık vardır!
Yarbay Reşat’ın yaşadığı göz yaşartıcı olduğu kadar inancın ve azmin göstergesidir.
Büyük Taarruz’un ikinci gününde 27 Ağustos’ta sorumlu olduğu birliğin Çiğiltepe’yi söz verdiği saatte ele geçirememesi silahını kafasına dayamasına yeter de artar! Sözünü tutamamanın bedelini canıyla ödemekten kaçınmayacak kadar gözü pek ve onurludur.
Kırk beş dakika daha bekleyebilseydi Çiğiltepe’nin muzaffer komutanı olacaktı, yaşamından da olmayacaktı!
Çiğiltepe geride bıraktıklarının soyadı, görevine bağlılığı ve o bağlılığı namus sayan davranışı ise bizlere rehber oldu!
26 Ağustos’ta kanlarıyla, canlarıyla vatan savaşı verenlere selâm olsun…

*****
Darbeye karşı “ordusuzlaşma” seçeneğinin akıl almaz biçimde yaşama geçirildiği günler yaşıyoruz. Birkaç gün önce Suriye’de gereken neydi?
100 yıl önce Malazgirt’te ya da 100 yıl önce Büyük Taarruz’da!
İki 26 Ağustos Ordu’nun önemini çok da güzel anlatıyor…
Tarih en kalın kafalılara bile bir şeyler öğretecek denli zengin bir dağarcık…
====================================

Dostlar,

Bizden de bin selam olsun her iki 26 Ağustos’un komutanlarına ve neferlerine..
Cephe gerisinde tüm varlığıyla savaşa destek veren Ulusumuza..

26_Agustos_1922

SONER YALÇIN : Birinci Vazife Yürüyüşü

Birinci Vazife Yürüyüşü

portresi_kasketli

 

 

SONER YALÇIN
SÖZCÜ, 18 Mayıs 2016

(AS: Bizim katkılarımız ve kapsamlı power point sunumumuzu erişkesi aşağıda..)
“Başka bir aşk istemez, Aşkınla çarpar kalbimiz.
Ey vatan gözyaşların dinsin, Yetiştik çünkü biz…”
Tarih: 29 Haziran 1921.
Cemal Edhem, Mülkiyeli iki arkadaşıyla birlikte yolculuk belgesi almak için İstanbul Polis Müdürlüğü’ne başvurdu. Polis, üç gencin İnebolu’ya gidip Ankara’ya geçeceklerini anladı.
Birbirlerini tanıdıklarını ve Ankara’ya gitmeyeceklerini söylediler. Polis, gülümseyerek evraklara mührü bastı ve bir uyarıda bulundu:
“Etraf İngiliz ajanlarıyla kaynıyor; onları kuşkulandırmamak için gemiye ayrı ayrı binin;
ve gemide de yan yana gelmeyin!..”
Gönüllü üç Mülkiyeli, Mustafa Kemal‘in Ordu’ya yardımcı olması için “Milli Müfrezeler”kurulması emrini duymuşlardı. Kurtuluş Savaşı’na nefer olmak için yola çıktılar…
İki ay sonra…
Ankara’da başını Halide Edip‘in çektiği bir grup İstanbul’a ateş püskürüyordu.
Vatanın kurtuluşu için İstanbul’dan sadece subaylar Anadolu’ya geliyordu.
Osmanlı münevverleri ise sadece üzüntülerini ve dualarını paylaşıyordu!
Halide Edip soruyordu:
  • “Yunan, aydınlarından ‘Paleolog Ordusu’ oluştururken, bizler neden ‘Fatih Alayı’kuramıyoruz? Anadolu’da binlerce genç çarpışırken, İstanbullu; Tokatlıyan Oteli’nde, Büyük Cadde’de, salonlar köşesinde konuşmakta, eğlenmektedir. Elle tutulacak kadar karanlık ve ıssız ovalarda, sarp dağlarda, geceleri düşman baskını bekleyen Anadolu karşısında; İstanbul’un nurlu sokaklarında kadınlarla dolaşan birçok genç ve zinde vardır. Mitinglerde ant içenler nerdedir?”
(Haksız da sayılmazdı; Kuruluş Savaşı’nda İstanbul 108 şehit verirken; örneğin Konya 2.316, Ankara 2.045, Kastamonu 1.888, Çorum 1.516, Tokat 769 kişiyi şehit verdi!)
Kurtuluşun neferi
Anadolu’ya giden bir avuç öğrenciden biriydi Cemal Edhem…
1900 doğumluydu. Diyarbakırlıydı. Babasının görevde olduğu Bağdat’ta doğmuştu.
Babası, Doktor Binbaşı İbrahim Edhem Hakkı, 1915’te Kafkas Cephesi’nde şehit olmuştu.
Annesini ise bir yıl sonra kaybetmişti.
Parasız yatılı okuduğu İstanbul Sultanisi’nde 11. sınıfa geçtiğinde 1917’de askere alınmış, Mondros Antlaşması‘ndan sonra terhis edilmişti.
Mülkiye Mektebi tekrar açılınca bu okula kayıt yaptırmıştı.
İtilaf güçlerinin 55 parçadan oluşan filosunun İstanbul’a gelişine tanıklık etmişti.
Sadece İstanbul değildi; Fransızlar Adana’yı işgal ettiklerinde eğitim işini üstlenen
Albay Normand, okullarda Fransızcayı zorunlu hale getirmişti.
Antlaşma maddelerine uymayan İngilizler Musul’u, İskenderun’u işgal etmişlerdi.
Osmanlı Eğitim Bakanlığı ise, hazırladığı genelgeyle öğrencilerin ve öğretmenlerin
siyasetle ilgilenmelerini ve eylem yapmalarını yasaklamıştı.
1908 (II. Meşrutiyet) Temmuz Devrimi’nin bayram olarak kutlanmasına artık izin yoktu.
Tutuklamalar başlamıştı. İdamlar başlamıştı.
  • Vahdettin kurtuluşu İngilizlerde arıyor;
  • Mustafa Kemal ve arkadaşları ise, Vahdettin’e darbe yaparak
    kurtuluşun yöntemlerini tartışıyordu.
Daha Bandırma Vapuru’nun sefere çıkmasına bir ay vardı.
Nisan 1919…. Henüz 6 aylık Mülkiyeli idi Cemal Edhem.
Direnişin-kurtuluşun sembolü Mülkiye Marşı’nı yazdı:
“Beklesin,
Türkoğlu’nun azminde kuvvet bulmayan.
Sel durur, yangın söner,
Elbette bir gün ey vatan.
Süslenir, oynar yarın,
Dün ağlayıp matem tutan.
Ey vatan gözyaşların dinsin,
Yetiştik çünkü biz…”
Ve iki yıl sonra Anadolu’nun yolunu tuttu Cemal Edhem. Zaferin neferi oldu…
Cumhuriyet’in inşasında kaymakam, vali, büyükelçi olarak hizmet vermeyi sürdürdü.
Sizler! İstanbullular! Cemal Edhem’i hatırlatmamın nedeni var.
Mülkiye Marşı’nı anımsatmamın nedeni var.
Yarın…

19 Mayıs 2016’da İstanbul’da “Birinci Vazife Yürüyüşü” var.
Türkiye Gençlik Birliği (TGB), 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyor. Saat 12.00’de; İstanbul Şişli’de Atatürk Evi‘nde toplanılacak.
Saat 14.00’te; Dolmabahçe’ye yürüyüşe başlanılacak.
Ve, saat 18.00’de; Maçka Küçükçiftlik’te Timur Selçuk’tan Feridun Düzağaç’a kadar
değerli sanatçıların katılacağı konser başlayacak.
Katılacak mısınız?
Bakınız… Kurtuluş Savaşı’nın yiğidi “Onbaşı Halide Edip”, bağımsızlığın merkezi Ankara’dan İstanbullulara şöyle sesleniyordu:
– “Şimdi neredesiniz? İçinizden hani on kişilik bir ‘İstanbul Tümeni’, her eri milli rüyanın gerçeğini seçmiş ve o rüyaya aşık olmuş; her biri şikayetsiz ve dayanıklı bir er gibi,
bu topraklar üstünde gerekirse toprak yiyerek, aziz Türkiye’yi omuzlarında taşımak için,
neden bizimle beraber değil? Bir gaye ve fikir ordusunu İstanbul çıkarmayacak mı?”

O gaye ve fikir ordusu görev başındadır; TGB.

Siz! İstanbullular! Bu büyük yürüyüşe katılmak için daha ne bekliyorsunuz?

Bitsin artık şu şikayet etmeler, sürekli mızmızlanmalar,
sorumluluğu başkasının omuzlarına yıkmalar!
Bugün en büyük ihtiyacımız, cesarettir.
İnsanımıza bu yüce iradeyi kazandıracak olan sizlersiniz.
TGB yürüyüşüne katılarak bunu gerçekleştirebilirsiniz.
Haydi…
Cemal Edhemlerin oğulları…
Cemal Edhemlerin torunları…
Cemal Edhem’in dava arkadaşları…
Hep birlikte haykıralım:
  • “Ey vatan, göz yaşların dinsin, yetiştik çünkü biz…” 

    *********************

    Teşekkürler çook değerli gazeteci – yazar Soner Yalçın dostumuza bu nefis yazı için..

    Biz, 19 Mayıs 2016 günü sabah 10:30’da Ankara Kızılay – Güvenpark’ta toplanacak ve
    CHP Genel Başkanı Sn. K. Kılıçdaroğlu‘nun da katılımı ile Yüce Atatürk’ümüzü ANITKABİR‘de ziyaret edeceğiz..

    136 yansıdan oluşan kapsamlı 19 Mayıs konferansımızın görsellerini izlemek için
    lütfen tıklar mısınız??

    19 Mayıs 1919 Kuvayı Milliye Ruhu ve Yaşadıklarımız

    19_Mayis_1919_kuvayi_milliye_ruhu_ve_gunumuz

    Sevgi ve saygı ile.
    19 Mayıs 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Yılmaz Özdil: Kut’ül ammare

Kut’ül ammare

portresi_kravatli

 

Yılmaz Özdil
SÖZCÜ,
3 Mayıs 2016

 

Dört yıl önce, 2012. Takunyacı ihlas holding’ten tgrt’yi satın alıp, adını Fox TV  olarak değiştiren dünya medya imparatoru Rupert Murdoch, ATV’yle Sabah’ı da almak için Ankara’ya geldi, asrın liderimizle buluştu, baş başa görüştü,
anı olarak da John Philby’nin kitabını hediye etti.
*
Murdoch, TGRT’yi Ahmet Ertegün aracılığıyla almıştı. Ertegün’ün dedesi
Üsküdar Özbekler Tekkesi’nin şeyhiydi. 
Babası, Washington büyükelçimizdi.
Beyaz Saray’ın pek kıymet verdiği bir aileydi, babası görev başında vefat etmiş, cenazesi Missouri zırhlısıyla gönderilmişti. Murdoch’ın babası ise, 1915’te Melbourne Age gazetesinin muhabiri olarak Çanakkale savaşını takip eden Avustralyalı gazeteciydi. Cephede gözlemler yapmış, sonra da sekiz bin kelimeden oluşan meşhur “Gelibolu mektubu”nu yazarak, gizlice Avustralya başbakanına göndermişti.

“İngiliz istihbaratı Londra’ya yalan raporlar gönderiyor,
Çanakkale geçilemez, boşuna ölüyoruz”
demişti.
*
Murdoch’ın asrın liderimize hediye ettiği “The Empty Quarter” adlı kitabın yazarı John Philby, İngiliz casusuydu. Anadili gibi Arapça biliyordu.
Güya müslüman oldu, Şeyh Abdullah adını aldı. Biz Çanakkale’de İngilizlerle boğuşurken, Osmanlı’ya isyan bayrağı açan Mekke Şerifi Hüseyin’e yardımcı olması için Arabistan’a gönderildi. Bir yandan sırtımızdan hançerleyen Arapları organize etti, bir yandan İngiliz petrol şirketlerine imtiyaz topladı,
bir yandan da tarihsel eserleri araklayıp İngiltere müzelerine sattı, servet yaptı.
*
İngiltere’ye dönünce, siyasete atıldı, seçilemedi, küstü. İkinci Dünya Savaşında saf değiştirdi, kendi ülkesini satmaya başladı, çaktırmadan Hitler’e çalıştı.
Yakalandı, bir süre tutuklandı, sonra ev hapsine alındı, savaş bitince İngiltere’yi terketti, Lübnan’a taşındı. Kalpten öldü.
Beyrut’ta müslüman mezarlığına gömüldü.
*
Bu casus arkadaşın bir oğlu vardı, Kim Philby… O da babası gibi Cambridge’ten mezundu, O da sular seller gibi Arapça biliyordu, O da casustu. 1947’de konsolosluk sekreteri ayağıyla İstanbul’a gönderildi. CIA ve MI6’in irtibat görevi için Washington’a tayin edildi. Soğuk Savaş tarihine “asrın casusu” olarak geçti. Çünkü, çift taraflı çalışıyordu. Köstebekti. Sovyet gizli servisi tarafından devşirilmişti, Moskova’ya bilgi satıyordu. Şüphelenildi, takip edildi, bir türlü suçüstü yapılamadı ama, kovuldu. O da gitti, babası gibi Beyrut’a yerleşti.
Güya gazeteciydi.
*
Gel zaman git zaman, 1961’de Anatoliy Golitsy isimli KGB subayı ABD’ye
iltica etti, bülbül gibi öttü. 
Kim Philby’nin ipliğini pazara çıkardı. Aranan kanıt nihayet bulunmuştu. İngiliz siciminin boynuna dolanmak üzere olduğunu anlayan
Kim Philby, Suriye üzerinden Ermenistan’a, oradan Rusya’ya kaçtı. 
Daha önce bir İngiliz, bir Amerikalı eşinden boşanmıştı, bu kez Polonya kökenli Rus yazar
Rufina Pukhova’yla evlendi. Yaşamı 
roman oldu, Hollywood’ta film oldu.
Alkolik oldu. İki kez intihara kalkıştı, beceremedi. 1988’de babası gibi kalpten gitti. Rusya, O’nun anısına posta pulu bastırdı.
*
Ölümünden sonra ortaya çıktı ki; İstanbul’da çalıştığı sırada, SSCB’nin İstanbul başkonsolosluğunda görevli olan ve İngiltere’ye iltica etmek isteyen Konstantin Volkov isimli KGB subayını, usta manevralarla bizzat kendi elleriyle KGB’ye
teslim etmişti. 
Çünkü, Volkov’un çantasında köstebeklerin listesi vardı ve listenin en başında Kim Philby yazıyordu! Bu casus arkadaşın, kendisi gibi casus olan babasına dönersek…

Suudileri örgütleyen John Philby, Irak’ın örgütlenmesi işini Gertrude Bell
adlı bir kadınla yürütüyordu. 
Gertrude casustu. Oxford mezunuydu.
Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe dahil, şakır şakır yedi lisan biliyordu. Çok güzeldi.
Kızıl saçlı, yeşil gözlü, narin yapılıydı. Gören çarpılıyordu. Etrafına ışık saçıyordu.
Arkeolog ayaklarıyla Mezopotamya’yı karış karış gezdi, aşiretleri örgütledi.
1919’da Paris Konferansı’na delege olarak katıldı. Haritaladı… Kürt, Arap, Türkmen bölgelerine ayırdı, bugünkü Irak’ın sınırlarını elleriyle çizdi.
1924’te Türkiye’yle İngiltere arasında imzalanan Irak sınırı, O’nun eseriydi.
Bir de kral buldu… John Philby’nin kankası Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı,
kukla olarak Irak tahtına oturttu.
*
Araplar ona “çöl kraliçesi” diyordu. Hiç evlenmedi. Aşıktı aslında…
Binbaşı Dick Doghty-Willie’ye aşıktı. Talihsizliğe bakın ki, binbaşı evliydi.
Gizli gizli mektuplaşıyorlar, buluşuyorlardı ama, binbaşı eşinden boşanmıyor, Gertrude bunalıma giriyordu. Sorunu biz çözdük… Binbaşıyı Çanakkale’de vurduk, herif öldü, aile faciası yaşanmasına gerek kalmadı! Gertrude’un Türk nefreti böyle başlamıştı. Sevgilisi ölünce kendini Kahire’ye attı, İngiliz gizli servisinin Arap bürosuna katıldı. Yukarda özetlediğim işleri halletmek için Irak’a geçti.
Önce bizim kuyumuzu kazdı, sonra kendi başını yedi. 1926’da, 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı alarak, intihar etti. Bağdat’a İngiliz mezarlığına gömüldü.
*
Kendini öldürmeden önce, gene arkeolog ayaklarıyla kezlerce Anadolu’ya geldi.
Kadın konusundaki zafiyetimizi biliyordu, gayet iyi kullandı, kapıları ardına kadar açtırdı. Yetmedi, istediği gibi kurcalasın, memlekette cirit atsın diye,
yanına rehber bile verdik iyi mi… 
Hakkını verdi. Memlekette dört döndü.
Ne Diyarbakır bıraktı, ne Adana, ne Konya, ne Kayseri, ne Kapadokya…
Cudi’ye bile tırmandı. Kürt köylerini listeledi, hangi aşiret devletten yanadır, hangi aşiret ihanete müsaittir, şeceresini çıkardı.
Nereler kuytudur, nerelerden nerelere geçilir, haritaladı.

Mesela bir mektubunda “Zaho kampında konakladım” diyordu.
Bilmiyorum bi yerlerden anımsıyor musunuz, Zaho kampını!
*
Antakya’ya gitti. Karkamış’ta kazı yaptı. Bugün ne hale geldiğini gördüğümüz Suriye sınırında kiliseleri geziyorum dümeniyle, ahalinin etnik kökenini, mezheplerini raporladı. Öldüğünde, kendisinden geriye, elyazısıyla 16 günlük,
iki bine yakın mektup, yedi bin fotoğraf kaldı.
*
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı, Gertrude dört ay sonra Anadolu’ya sızdı, Malatya’ya geldi, Kürt aşiretlerini devşirmeye çalışan
İngiliz casusu binbaşı Noel’le buluştu, Elazığ’a geçmek isterken enselendi, kendisiyle anladığı lisandan konuşuldu. 
Kuvayi milliyecilerin padişahçılara
pek benzemediğini öğrenmiş oldu, Milli Mücadele bitene dek Anadolu’ya
adım atmadı. 
Dedim ya, hiç evlenmemişti. Ama, anne sayılırdı.
Çünkü “manevi oğlum” dediği biri vardı. Yarbay Thomas Edward Lawrence… Namı diğer, Arabistanlı LawrenceEvlat yetiştirir gibi yetiştirdi,
yol gösterdi, akıl hocalığını yaptı, nüfuzlu kişilerle tanıştırdı. 
Arabistanlı Lawrence, kendisinden 20 yaş büyük olan bu kadın için “annemden farksız, bildiğim
her şeyi ondan öğrendim”
diyordu.
*
Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’ü kaldığı oteline, ayağına getirtip madalya takan Suudi kralı var ya… İşte bu Lawrence’in Cidde’de yaşadığı evi restore ettirdi, kapısına da kocaman harflerle “Bu ev, Türklere karşı savaş vermemize yardımcı olan Lawrence’in karargahıdır.” diye plaket astı!
*
Neyse… 1953’te henüz 46 yaşındayken motosiklet kazasında ölen Arabistanlı Lawrence’ın yaşamı film oldu. 1962’de gösterime girdi, en iyi yönetmen dahil, yedi dalda Oscar kazandı. ABD Kongre Kütüphanesi tarafından, tarihsel değeri nedeniyle, Ulusal Film Arşivi’nde koruma altına alındı.
Ancak… “The End” olmadı. Gertrude Bell’in yaşamı da film oldu.
“Çöl Kraliçesi” adlı filmde, efsane kadın casusu Oscar ödüllü Nicole Kidman canlandırdı. Çekimleri Fas’ta ve Ürdün’de yapıldı. Beş bin figüran kullanıldı.
Bu cuma günü vizyona (AS: gösterime) giriyor. Zamanlaması ne tesadüf di mi? 

Kimbilir, yazarak anlatamıyoruz, belki seyrederek anlarız… Mesela, Mısır doğumlu İslam Teşkilatı sekreteri Ekmeleddin efendinin, neden yeni CHP tarafından
tıpış tıpış cumhurbaşkanı adayı ilan edildiğini, bu arkadaşın neden MHP tarafından TBMM Başkanlığına aday gösterildiğini, İngiltere kraliçesi’nin dindar cumhurbaşkanımıza neden şövalye madalyası taktığını, genelkurmay başkanımızın neden sünnet çocuğu gibi Suudi Kralı’nın yanına oturtulduğunu, asrın liderimizin Suudi kralına madalya takmaya neden doyamadığını,
Suriye’ye neden bulaştığımızı, Rus uçağını neden düşürdüğümüzü,
Kürdistan kuran Barzani’nin AKP kongresinde neden onur konuğu yapıldığını, Katar’a neden nöbetçi askeri üs kurduğumuzu, laiksiz anayasayı, 14 yıldır
iktidarda olmalarına karşın hiç anımsamayıp, 14 yıl sonra aniden Kut’ül ammare’yi hatırlamalarını, 14 yıl sonra aniden başlayan Kut’ül ammare sevdasını filan… 
Belki daha iyi kavrarız.
Popcorn yemeyi ihmal etmeyin, iyi seyirler Türkiye.

================================

Dostlar,

Değerli araştırmacı – gazeteci Yılmaz Özdil tek sözcükle gene “döktürmüş!”
değil mi?? Kalemine ve yüreğine sağlık diyoruz..

Halkımızı artık düşünmeye ve “soru sormaya” çağırıyoruz..

Ne, Neden-niçin, nasıl, nerede-nereye, ne zaman… KİM??
Ünlü 5N – 1K formülü..

Bu sorulara doğru yanıtlar bulmak için çabalamalıdır Ulusumuz..

Beyin iğfalinden kaçınmak için elinden gelen her şey yapmalıdır..

  • Dileriz AKP – RTE, Enerji Bakanı Damat Berat Albayrak’ı “Damt Ferit” örneği sadrazam yapmaz! Türkiye bunu kaldıramaz.. Zinhar aklınızdan çıkarın!

Sevgi ve saygı ile.
05 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com