Belki de zannedildiğinden daha kolaydır!

Belki de zannedildiğinden daha kolaydır!

Sandığa gidiyoruz…
Sandık ‘kimin’ yöneteceğini belirler. Nasıl yönetileceğine karar veren ise sandık değil, en geniş anlamıyla hukuk ve yerleşik teamüllerdir.

‘hukuk,’ sandıktan çıkan tarafından değiştirilmek istenebilir kuşkusuz. Buna mukabil nasıl ve hangi yönde değiştirebileceği, değiştirme isteğinin gerektirdiği tartışma/müzakere süreçleri, sandık kurulmadan önce belirlenmiştir.

Birkaç yüzyıldır demokratik sistemler, o sandık insanların başına düşüp aptallaştırmasın diye sayısız önlem belirlemiş, ilke keşfetmiştir. Buna rağmen tarihte, temelinde sınıf mücadelesi olan çok çeşitli biçimlerle, geniş yurttaş kitlelerinin inatla gidip başlarını o sandığa vurabildiği de bir gerçek.

Önümüzdeki seçim, ilkeleri anayasa, yasa ve teamüllerle belirlenmiş ‘demokratik’ seçimlerden değil. Siyasal koşullar, iktidar ile muhalefetin kullandığı imkânlar arasındaki devasa fark ve seçim kararının alınma şekli, seçimin, ‘demokratik’ sıfatıyla anılmasına izin vermiyor. Olağandışı koşullarda yaşıyoruz ve adı seçim olup maruz bırakıldığımız bu ‘etkinlik’ de, söz konusu olağandışılığın sonucu. Bir yanda tüm gücü elinde toplamış on altı yıllık iktidar, diğer yanda yoksunluklar içinde mücadele veren muhalefet partileri, liderleri.

İktidar, kendisini devlet ve devletin geleceği ile özdeşleştirdiği ölçüde, muhalefete  ‘hain’ muamelesi yapma eğiliminde. Oysa, yeryüzünün tüm demokratik sistemlerinde (ve hatta olmayanlarında!) muhalefet, eğer ciddi bir zekâ sorunu yaşamıyorsa ya da ‘güdümlü’ değilse (Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi, örneğin), iktidar olmayı amaçlar. Muhalefetin iktidar olması, iktidarın muhalefet olmasıyla mümkündür. Çok basit görünmüyor mu! (AS: Serbest Cumhuriyet Fırkası girişiminde Mustafa Kemal Paşa içtenlikli idi..)

Ola ki bir muhalefet partisi, iktidarı destekliyor ve onun iktidardan uzaklaşmasını istemiyorsa, bu, tarihin, siyaset biliminin, hukukun değil; daha ziyade ‘tababetin’ konusudur. Hukuk vs. değil, şifa gerektirir.

Sandığa gidiyoruz… Muhalif yurttaşlarda şöyle garip ve anlaşılabilir bir his var sanırım: İktidar bu seçimi kaybedecek ama iktidar bu seçimi kaybetmeyecek! Bu yazıda, Pazar günü yapılacak seçimin tarihimizin en adaletsiz seçimlerinden biri olduğunu, belli açılardan 1946 seçimlerine dahi rahmet okuttuğunu uzun uzadıya anlatmak mümkün. Ancak bu çaba, herkesin bildiğini bir kez daha tekrar etmekten öte anlam taşımayacak. Memlekette yandaş ya da muhalif, zerre vicdanı ve izanı kalmış her yurttaş, olup bitenin az ya da çok farkında. Hâl böyleyken boş verelim moral bozucu gerçekleri şimdi…

Tünelden önceki son çıkış deniyor. Katılmıyorum. Çok yazdım, tekrar edeyim: II. Mahmut’a güvenmek gerekir! Hem II. Mahmut’a hem de O’nun başlattığı hareketin bir asır sonraki ürünü olan Mustafa Kemal’e güvenmek gerekir. Türkiye iki yüzyılda çok deneyim biriktirdi. Söz konusu deneyim koskoca bir imparatorluk ve devlet geleneği üzerinde inşa edildi. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Bir kesim zevzek tarafından ‘parantez’ olarak adlandırılan Osmanlı-Türk modernleşmesi, günümüze büyük ve değerli kazanımlar bıraktı. Rusya henüz mutlak monarşiyle yönetilirken Osmanlı Meşruti monarşiye geçmişti. İsviçre Medeni Kanunu’nun nakli, henüz 19. yüzyılın ortalarında konuşuluyordu. 1877’de ‘seçim’ yapıldı bu toprakta. 1921’de yerel özerklikler tanıyan anayasa kabul edildi. 1924’te, devletin kurucusuna ‘meclisi fesih’ yetkisi vermedi yaşadığımız toprağın parlamentosu…

Hukuksal ve toplumsal hareketler bakımından son derece zengin bir tarihimiz var. Eğer iki seçimi de iktidar kazanırsa ne olur? Çilemiz uzar sadece. Berbat boşanma davalarında olduğu gibi! Evet, çok sıkıntı çeker muhalifler ama hiç kimse mücadeleden vazgeçmez. Kimin ne derdi varsa, onun için çaba harcamaya devam eder. Daha zor koşullarda!

Bakın, hiçbir şey vermiyorsa da şu gerçek umut versin bizlere: Her şeyi ama her şeyi elinde tutan ve en önemlisi sabahtan akşama dek milyonlarca insana istediği ‘haberleri’ dinleten bir iktidar, ittifaklarına rağmen, hâlâ %50 hesabı yapıyor. Milyonlarca insan başka bir hayat, başka bir ülke istiyor. Direniyor. Ensemiz kararmasın. Küçük görmeyelim kendimizi ve zahmetli ama birikimli tarihimizi.

Sandığa gideceğiz…

Uzun süre sonra ilk kez bu seçimde heyecan yarattı muhalefet. Cazip vaatler/projeler ile kek ve çay yarışıyor. Tatar böreği, muamma! İktidar vaatleri içinde börek var mı yok mu, son günlerin konusuydu bu! Kıbrıslının dediği gibi, insanın‘asaplarını’ bozuyor, manzara!

Muhalefet ‘bir şey’ söylüyor. Muhalefetin mitingleri dolup taşıyor. Muhalefet haklı. Adaleti savunuyorlar. Ahlaki üstünlük muhalefette. Muhalefet, uzun süre önce yapması gerekeni yapıp ‘ilkeler’ etrafında bir araya geldi. Muhalefetin eli çok güçlü bu kez. Muhalefet dirençli ve kararlı. Seçim kararı alanlar ise telaşlı.

Seçim sonucu ne olur?

Hiç kimse bilemez bana kalırsa. Hiçbir anket sonucuna güvenilemez bu koşullarda. Hiçbir şey sürpriz olmaz. Hiçbir tahminin tutmayabileceği bir seçime gidiyoruz.

Bu satırlar yazılırken, KONDA, Erdoğan’ın ilk turda kazanıyor göründüğü anket sonucunu açıkladı. Aynı KONDA 2014’te de Erdoğan’ın % 57 dolayında oy alacağını açıklamıştı. (bence, yasayı da ihlal ederek!) 2014’teki o skandal sonuç hiç olmamış gibi davranılabiliyor bugün. Pes! Naçizane bir öneri, mümkünse ‘KONDA dahil’ hiçbir araştırma şirketinin bu seçime ilişkin ‘sonuçlarını’ ciddiye almayın. 2014 seçimi ardından, KONDA’nın skandal anket sonucuna dair arka arkaya iki yazı kaleme almıştım Diken’de. Merak eden olursa

Önümüzdeki oylama ile ilgili bazı ‘öngörü’ ve ‘önerileri,’ şu şekilde özetlemek mümkün olabilir: Seçimle birlikte (24 Haziran ya da 8 Temmuz) yeni bir ‘sisteme’ geçeceğiz. İnsanlar henüz ne ile karşılaşacaklarının farkında değil.

  • Yeni sistem, yeryüzünde eşi olmayan, kim kazanırsa kazansın sürdürülemeyecek bir tuhaflık.

16 Nisan 2017’de kabul edilen bu acayiplik‘bir kişi’ ve ‘bir parti’ düşünülerek getirildi. Başka seçenekleri akıllarına dahi getirmediler. Yeni sistemin memlekete vadettiği:

Eğer iki seçimi aynı siyasal eğilim kazanırsa ve özellikle cumhurbaşkanı otoriter yönetim yanlısı ise, mutlak tek adam rejimine yol açacak. Yok eğer cumhurbaşkanı ve parlamento çoğunluğu farklı siyasi eğilimlere sahip olursa, Türkiye iyice yönetilemez hale gelecek. Bundan zerre kadar kuşkunuz olmasın. Tahminim:

Eğer muhalefet iki seçimi de kazanırsa, iki yıl içinde bu saçmalık terk edilecek ve yeniden (bir iki nüansla) parlamenter sisteme dönülecek. AKP bu konuda zorluk çıkarmayacak. Çünkü seçimi kaybederlerse, tüm AKP’liler hep bir ağızdan parlamenter sisteme dönülmesi gerektiğini savunacak. Parlamenter sistemin nimetlerini anlatacaklar. ‘Hani geçecektiniz, bir an önce eski sisteme dönsenize,’ diyecekler, koro halinde. Haliyle, dönüş çok zahmetli olmayacak!

Eğer meclisi muhalefet, cumhurbaşkanlığını cumhur ittifakı alırsa, seyreyle gümbürtüyü! Neler olacağını şimdiden kestiremeyiz. Ayrıca bu seçimde: Muhalefet, başarılı olmak için ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor.

Her şeye, tüm zorluklarına rağmen sandıklara sahip çıkmak. Bu konuda olağanüstü çaba harcayan kişi (örneğin eski asker ve yeni vekil adayı Mehmet Ali Çelebi gibi)  ve kurumlar (örneğin Oy ve Ötesi gibi), platformlar vb. büyük iş yapıyor. Devlet denetimindeki haber ajanslarının ilk saatlerde oranları nasıl vereceği ise sır değil. Muhtemelen %60’lar ile başlayacak. Oysa seçim, son sandık açıldığında sona eriyor. Herkes bunun bilincinde.

Mutlaka ama mutlaka seçime katılımı artırmak, yani sandığa gitmek. Unutmayın, 2014’te eğer seçime katılım %74 değil de %80’lerde olsaydı, ilk turda bitmeyecekti. HDP’nin barajı geçmesi. İki açıdan önemli. Eğer Kürt sorunu parlamentoda çözülecekse, HDP’siz olmayacağını kabul etmek çok zor değil. Nasıl ki kek, çaysız gitmez; Meclis de HDP’siz olmamalı! İkincisini yazarken utanıyorum: Yüzde 10 seçim barajı 12 Eylül faşizminin alameti farikalarındandır. Herhangi bir demokratik sistemde böyle bir şey düşünülemez. Putin bile sonunda %7’den utanıp barajı düşürdü! Milyonlarca seçmenin oyunu geçersiz hale getirmeye çaba harcamak ‘tutkusu’ karşısında, nutku tutuluyor insanın.

Muhterem okuyucu, 16 yıl oldu. O gün doğan çocuklar, üniversite çağına geldi. Siyasal İslam’ın Türkiye versiyonunun demokratik yönetim anlayışını, hukuka bağlılığını, anayasal ilkelere sadakatini, eşitlikçi halini, yolsuzluklarla kıyasıya mücadelesini, hak ve adalet hevesini, son derece zarif yönetim üslubunu, estetik merakını, ahlaki ilkelerden bir an olsun ödün vermeyişini, çoğulcu toplum özlemini, kanaatkâr yaşama verdiği değeri, duyarlı seçmen kitlesini, doya doya yaşadık elhamdülillah! Memleketimiz, coğrafyamız, yurttaşlarımız, aydınımız; hep birlikte tecrübe ettik siyasal İslam’ın ‘adaletini’ de ‘kalkınmacılığını’ da. Sağolsunlar, büyük katkı sundular tarihe ve her birimize.

On altı yılın sonunda, yıllarca mücadele ettiklerini söyledikleri kim var kim yok, el ele tutuşarak giriyorlar seçime. Bahçeli’siyle, Destici’siyle, Çiller’iyle, Ağar’ıyla… Yan yanalar artık; hak edilmiş, güzel bir fotoğraf. Söz konusu ittifaka ve yönetim anlayışına tamam mı yoksa bir süre daha devam mı, seçimindeyiz. 24 Haziran’ın, güzel şeylerin başlangıcı, hiçbir şeyin sonu olmadığını bilerek… İnatla iyi düşünelim. Belki de sanıldığı kadar zor ve karmaşık değildir, daha iyisine ulaşmak. Hadi hayırlısı…

Yazı önerileri:
Mülkiyeliler Birliği’nin hazırladığı seçim raporunu okumalısınız.
Cem Say’ın, yapay zekânın yargı (hukuk) hizmetlerindeki yerine dair harika yazısını buraya bırakıyorum.
Kemal Can’ın, Gazete Duvar ve Cumhuriyet’teki ‘bütün’ seçim yazılarını okuyun lütfen, ihmal etmeyin.
=========================================
Dostlar,

SBF / Mülkiye’den OHAL KHK’sı ile uzaklaştırılan hocalardan olan Murat Sevinç’in yazısı yeterince kapsamlı, uzun hatta.. Biz daha fazla uzatmamak için bir yorum katmıyoruz.. Ancak şu paragrafı özellikle öne çıkararak yinelemek istiyoruz :

  • Hukuksal ve toplumsal hareketler bakımından son derece zengin bir tarihimiz var. Eğer iki seçimi de iktidar kazanırsa ne olur?Çilemiz uzar sadece. Berbat boşanma davalarında olduğu gibi! Evet, çok sıkıntı çeker muhalifler ama hiç kimse mücadeleden vazgeçmez. Kimin ne derdi varsa, onun için çaba harcamaya devam eder. Daha zor koşullarda!

Adaletsiz ve baskın seçimi kazananları kutlamak düşüyor bize.. Hayırlı olsun herkese.
Gene de tüm saflığımız ve iyi niyetimiz ile mutlak AKP iktidarının önümüzdeki dönemi için umutlanalım mı??

T.C.’nin son Başbakanı Binali Yıldırım, AKP Genel Merkezi balkonunda konuşuyor.. 25 Haziran 2018, ilk saatler, gece yarısı.. 02:28.. O’nun ardından da Erdoğan konuşacak herhalde.. Biz yorulduk..

Kimbilir, çooook gecikerek de olsa taç giyen baş akıllanır, olgunlaşır!?

Sevgi ve saygı ile. 25 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : Son 2 günde sitemizin ziyaretçi sayısında binlerce artış oldu.
Bu ilgi için tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz..

 

Eğer anayasa değişikliği kabul edilirse ne mi olacak? Şunlar olacak…

Eğer anayasa değişikliği kabul edilirse
ne mi olacak? Şunlar olacak…


MURAT SEVİNÇ
Doç. Dr,, Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.

Aşağıdaki satırlar, kimi Diken okuyucusu arkadaşların ‘kararlı’ ve ‘ikna edici’ tavrı nedeniyle kaleme alındı!

Önerinin ilk turu tamamlandı ve tüm maddeler 330’ün üzerinde oy aldı.

Şimdi ikinci tur yapılacak ve her bir madde yeniden oylanacak. 330’un üzerinde oy alan maddeler, kabul edilmiş sayılacak.

İkinci oylama sonrasında, ‘tümü’ oylanacak ve yine 330 ile 367 arasında oy ile kabul edilirse, zorunlu olarak halkoylamasına sunulacak.

Eğer ikinci oylamada herhangi bir madde 330’un alında kalırsa, paketten düşecek. Nitekim 2010’daki değişikliklerin ikinci oylamasında siyasi partilerin kapatılmasını düzenleyen madde 330’u bulamamış ve düşmüştü!

Hiç hesaba katılmıyor, ancak ikinci oylamada yanlıca ‘bazı’ maddeler 330’un altında kalır ve düşerse, 330’u geçen diğer maddeler yine zorunlu olarak halkoylamasına sunulacağı için, anayasa değişikliği bir ‘garabete’ dönüşecek. Düşünebiliyor musunuz; anayasanın yarısı parlamenter sistemden, bazı maddeleri ise Türk tipi başkanlıktan söz ediyor olacak. Eşi benzeri görülmemiş bir durum.

Eğer tümü, hem ikinci oylamada hem de son oylamada geçer ve halkoylamasında yüzde 50’den fazla oy alırsa, şunlar olacak:

* Önce olumlu değişiklikler ile başlayayım. Askeri yargı artık anayasal bir kurum olmayacak. Milletvekili seçilebilmek için 25 yaş koşulu 18 olacak. Sıkıyönetim yolu kalkacak. Ayrıca vekil sayısı 600’e çıkacak. Sonuncusunu boş verin. İlk üçü olumlu değişiklikler ancak bütün içinde, bir değer taşımıyor.

Asıl önemli ve rejim değişikliği tartışmasına neden olan değişiklikler, şu sonuçlara neden olacak:

* Cumhuriyet tarihi boyunca duymaya ve görmeye alıştığımız bazı kişi, makam ve kurumlar tarihe karışmış olacak. Artık bir ‘başbakan’ ve ‘bakanlar kurulu’ olmayacak. Onların yerine, ‘bir kişi’ göreceğiz.

* O ‘bir kişi’ (Türk tipi başkan), TBMM seçimleri ile birlikte seçilecek. Yani seçim zamanları birleştirilecek. Milletvekili için sandığa giden seçmen, o ‘bir kişiyi’ de seçecek. Yüzde 50’yi geçemezse ne olacak? Hoppala ikinci tur!

* Parlamenter sistem terk edildiği için, artık TBMM bakanları denetleyemeyecek. Bir tür sorumlulukları olacak, ancak bugünkü gibi değil. Diyeceksiniz ki, ‘Bugün denetliyor da ne oluyor?’ Siz de haklısınız.

* O ‘bir kişi,’ şimdi olduğu gibi, kabul edilen yasaları ‘geri gönderme’ yetkisine sahip olacak ancak bu geri gönderme, ‘veto’ya yaklaşmış olacak. Çünkü o ‘bir kişi’nin geri gönderdiği yasanın TBMM’den geçmesi, şimdikinden farklı olarak ancak üye tamsayısının yarısından bir fazlası ile mümkün olacak.

* Parlamenter sistem terk edildiği için, TBMM’nin yürütme organını denetlemesi, örneğin, artık bir bakanlar kurulu olmayacağı için ‘gensoru’ verilmesi mümkün olmayacak.

* Çünkü hem bakanlar hem de o ‘bir kişi’nin yardımcıları (cumhurbaşkanı yardımcıları) TBMM’ye değil, o ‘bir kişiye’ karşı sorumlu olacak. Söz konusu kişiler, görevleri sona erdikten sonra dahi ancak aynı usuller izlenerek yargılanabilecek (görevleriyle ilgili suçları nedeniyle).

* Devletin başındaki ‘bir kişi,’ kararname çıkarabilecek.

* Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görev ve yetkileri, teşkilat yapısı, merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması o ‘bir kişi’nin çıkaracağı kararname ile gerçekleşecek.

* Devlet başkanı olan ‘kişi,’ en fazla iki kez seçilebilecek. Yani 10 yıl. Öyle mi? Hayır şekerim, öyle değil: Eğer TBMM, seçimlerin yenilenmesine, yani ‘erken seçime’ karar verirse ve o esnada devlet başkanı olan kişi, örneğin ikinci döneminin sonundaysa, yeniden aday olabilecek. Bu da demektir ki o ‘bir kişi,’ koşullar uygun düşerse, 15 yıl görevde kalabilecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ yardımcılarını atayabilecek. Bakanlarını atayabilecek.
Onların görevlerine son verebilecek. Sayıları filan belli mi? Ne gezer!

* Seçilen ‘bir kişi,’ üst kademe kamu görevlilerini atayabilecek. Tamamını. Görevlerine son verebilecek. Atanmalarına ilişkin esaslar da, o ‘bir kişi’nin çıkaracağı kararname ile belirlenecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ milli güvenlik siyasetini belirleyecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ TSK’nin başkomutanlığını temsil edecek ve TSK’nin kullanılmasına karar verecek.

* TSK’nin kullanılmasına karar verecek ve başkomutan sıfatını taşıyacak ‘bir kişi,’ aynı zamanda bir siyasal partinin genel başkanı olabilecek. Yani, partili başkomutan!

* Genelkurmay Başkanı, seçilen o ‘bir kişiye’ karşı sorumlu olacak.

* Seçilen ‘bir kişi,’ yukarıda da belirttiğim gibi, yürütme yetkisine ilişkin konularda ‘kararname’ çıkarabilecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ eğer yasayla düzenlenmiş bir alan varsa, o konuda kararname çıkaramayacak. Ya da eğer kararname ile yasa çatışırsa, yasa uygulanacak. İyi hoş da, yasa ile düzenlenmemiş bir alan söz konusuysa, çıkardığı kararname ile yasal boşluğu doldurabilecek. Oysa Anayasaya göre, yasama yetkisi devredilemez. Hâlihazırda Anayasa’da KHK’ler için öngörülmüş ‘yetki kanunu’ koşulu aranmayacak. Seçilen ‘bir kişi,’ bu yetkisini doğrudan anayasadan almış olacak.

* Seçilen ‘bir kişi’nin çıkaracağı kararnameler aleyhine AYM’ye başvurulabilecek. Kararnameye yasa gücü tanındığının bir göstergesi de bu kuşkusuz.

* Seçilen ‘bir kişi,’ yasalara aykırı olmayan yönetmelikler çıkarabilecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ yargılanabilecek. Ancak, ‘bir suç işlediği’ iddiasıyla 600 vekilin salt çoğunluğunun önerisi ve beşte üç ile kabul gerekecek. Türkçesi: Parlamentoda çoğunluğu ele geçiren parti istemediği sürece, soruşturma açılamayacak.

* Seçilen ‘bir kişi,’ görev süresi bittikten sonra da, ancak TBMM aynı çoğunlukla karar verirse yargılanabilecek. Yani, meclisin nitelikli çoğunluğu istemezse, hiçbir zaman yargılanmayacak.

* Seçilen ‘bir kişi,’ kendisine bir ya da daha fazla yardımcı atayabilecek. İstemezse, hiç kimseyi atamayacak. İsterse, canının istediği kadar atayabilecek.

* Yardımcılar ve bakanlar, seçilen ‘bir kişiye’ karşı sorumlu olacak. Bir suç işledikleri ile sürülürse, Yüce Divan’a sevk edilmeleri için yine üçte iki (400) oy gerekecek. Görevleri bittikten sonra yargılanmaları için de, aynı oran aranacak. Yani o meclis çoğunluğu kabul etmediği sürece yargılanamayacaklar.

* TBMM, şimdi olduğu gibi basit çoğunlukla erken seçim kararı alamayacak. Ancak beşte üç ile bu kararı verebilecek. Seçim kararı verdiğinde, devlet başkanı seçimi de birlikte yapılacak.

* Seçilen ‘bir kişi,’ TBMM seçimlerinin yenilenmesine gönlünce karar verebilecek. Yani TBMM’yi feshedebilecek. Tabii yine iki seçim birlikte yapılacak.

* Seçilen bir kişi, gerekli koşullar oluştuğunda OHAL ilan edebilecek. OHAL esnasında, o ‘bir kişi,’ OHAL kararnamesi çıkarabilecek. Bu kararnameler, ‘yasa’ hükmünde kabul edilecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ üye sayısı 15’e düşecek olan AYM’nin tüm üyelerini ‘bir biçimde’ kendisi belirleyecek. Üçünü TBMM seçecek (kim çoğunluksa!), üçünü YÖK’ün önerdiği (bir şey söylemeye gerek var mı!?) adaylar arasından o ‘bir kişi’ saptayacak. O ‘bir kişi,’ dört üyeyi bazı kategoriler içinden ‘doğrudan’ kendisi belirleyecek. Kalan beş üye, Danıştay ve Yargıtay’ın göstereceği adaylar arasından, yine o ‘bir kişi’ tarafından seçilecek. Eğer o ‘bir kişi’ ile meclis aynı siyasi eğilimde olursa (!) neredeyse tüm üyeler, aynı tornadan çıkacak.

* Seçilen ‘bir kişi,’ yeni adı HSK şeklinde değişecek olan HSYK’nin, neredeyse yarısını kendisi seçecek. HSK Başkanı, o ‘bir kişi’nin belirlediği Adalet Bakanı olacak. Kalan üyeleri TBMM, yani hâkim meclis çoğunluğu tarafından belirlenecek. Haliyle, o ‘bir kişi’ ile meclis aynı eğilimdeyse, HSK’nin tüm üyeleri, ‘bir kişi’ tarafından seçilmiş olacak. Ezcümle, yargı bağımsızlığı sorunu kökten çözülecek!

* Türkiye’nin ‘bütçesi’ artık seçilen ‘bir kişi’ tarafından hazırlanıp sunulacak, TBMM’ye.

* Seçilen ‘bir kişi,’ kanunla belirlenmiş sınırlar içinde, ‘vergi, resim, harç ve benzeri’ mali yükümlülüklerde değişiklik yapabilecek.

* Seçilen ‘bir kişi,’ Devlet Denetleme Kuruluna, diğer yetkileri yanında, ‘her türlü idari soruşturma’ emri verebilecek. Ayrıca TSK de, DDK denetimi kapsamına alınacak. Anlayacağınız, Türk tipi sivilleşme!

* MGK kararları, seçilen ‘bir kişi’ tarafından değerlendirilecek.

* Artık ‘tüzük’ olmayacak. Onun yerini, seçilen ‘kişinin’ kararnameleri alacak.

* YÖK, yani üniversiteler artık tümüyle, seçilen ‘bir kişinin’ takdirine bağlı olacak.

Bir iki şey daha var da, içim sıkıldı yazarken, yeter bu kadar.

Türkiye’de her tartışma gibi sistem tartışmaları da kişiselleştiriliyor. Başka türlü konuşmayı, tartışmayı başaramıyoruz. Herhangi bir şeyi derli toplu ve o alanın özelliklerini göz önünde bulundurarak ele almanın koşulları yok artık. Yukarıda alıntılar yaptığım değişiklik metnine güle oynaya ‘evet’ oyu vererek ‘Gazi Meclis’i yerle yeksan eden vekiller, biran olsun istedikleri ‘kişinin’ yerine, hiç istemedikleri bir adı koyuverse, emin olun endişeden uyuyamazlar.

Tabii şunu da düşünseler keşke. Hani deniyor ya, ‘Erken seçim istemedikleri için evet oyu veriyorlarmış.’ Ne gülünç! Muhtemelen metni okumadılar. Oysa değişiklik önerisi, her an ‘erken seçim’ yapılmasına bir engel koymuyor. Diyelim ki bu değişiklikleri kabul ettiler ve Nisan’da halkoylamasından geçti. Yazın yapılacak bir erken seçimde, iki seçim bir arada yapılacağı için hem TBMM hem Türk tipi başkan seçilmiş olacak ve seçilen ‘kişi,’ yetkilerini kullanmaya başlayacak. 2019’u beklemeden!

Ayrıca işler, bu güler yüzlü vekillerin istediği gibi gitmez de bir başkası seçilirse, kuşkunuz olmasın, şu anda kabin önlerinde poz veren o bıyıklı ve göbekli muhteremler, ‘eyvah’ diyecek. Tabii bir de, ‘Bu anayasa ile ülke yönetilmez,’ buyuracaklar!

Yapılan hakikaten akıl alır bir iş değil. Daha ne yazmalı, nasıl anlatmalı bilemiyorum ki. Adım Hıdır…

Söyleşi önerisi: Cumhuriyet’te Pınar Öğünç’ün, son KHK ile ihraç edilen iki müthiş insan, Melek Göregenli ve Nilgün Toker hocalarla yaptığı şahane söyleşiyi buraya ekliyorum. Okuyunuz. Hatta benim yazıyı boşverip bunu okuyunuz.

http://www.diken.com.tr/eger-anayasa-degisikligi-kabul-edilirse-ne-mi-olacak-sunlar-olacak/
(18.01.2017)
============================

Ankara Üniv. SBF – Mülkiye’de Anayasa Hukuku derslerimize giren değerli hocamız
Sn. Doç. Dr. Murat Sevinç‘e bu önemli yazısı için teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
29 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com