AKP’nin seçim öncesi son dakikada ne yapacağını buldum!

AKP’nin seçim öncesi
son dakikada ne yapacağını buldum!

portresi

 

Cüneyt Ülsever
Odatv.com, 17.05.2015

 

 

Siyasal partiler seçimlerden hemen önce ceplerinden tavşan çıkarmayı
çok severler. Rakiplere son dakika golü atmaya bayılırlar.
CHP böyle bir girişimi olacağını önden açıkça beyan etti.
Ben de “AKP ne yapacak?” diye merak ediyordum.

***

Sanki yanıtı buldum. Önce iki habere göz atalım:

ABD Özel Kuvvetleri, terör örgütü Irak-Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Suriye’deki petrol ve doğalgaz operasyonlarından sorumlu komutanı
Ebu Sayyaf’ı ülkenin doğusunda önceki gece komandoların da dâhil olduğu nokta operasyonunda öldürdü. Operasyon,
ABD Başkanı Barack Obama’nın emriyle yapıldı. Ebu Sayyaf’ın Ümmü Sayyaf adlı eşi ise baskında sağ
ele geçirildi ve
Irak’ta bilinmeyen bir yere götürüldü.”
(Hürriyet web-17.05.2015)

AP’ye konuşan adını vermeyen bir ABD savunma yetkilisi de operasyona Amerikan Delta komandolarını taşıyan V-22 Osprey ve Blackhawk helikopterlerinin katıldığını söyledi. Bu görev gücü, Irak’tan Suriye’deki operasyon bölgesine uçtu. Deyr ez Zur vilayetindeki Al Omar petrol sahasında çok katlı bir bina olan hedefe ulaşıldığında Amerikan güçleri,
IŞİD militanlarının sert direnişiyle karşılaştı. Hatta bazı yerlerde göğüs göğüse çatışmalar yaşandı.”
(ibid)

24 saat içinde şu gelişme de oldu:

Türkiye sınırını ihlal eden Suriye’ye ait helikopter, Adana’dan kalkan
F-16’lardan atılan iki füze ile düşürüldü. Başbakan Ahmet Davutoğlu ve
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Suriye tarafından İHA olduğu
iddia edilen hava aracının, bir Suriye helikopteri olduğunu doğruladı.”
(Radikal web-17.05.2015)

Başbakan Ahmet Davutoğlu konu ile ilgili olarak şu açıklamayı yaptı:

İlk anda puslu hava olduğu için Suriye hava aracı olarak tespit ediliyor, daha sonra helikopter olduğu anlaşılıyor. Yaklaşık 7 mil kadar içeriye girip Türk sınırını ihlal edince önce uyarılıyor. Daha sonra ihlal devam edince de bildiğiniz gibi Suriye olayları başladıktan sonra verdiğimiz talimatla oluşmuş angajman kuralları var. Kim olursa olsun, hangi gerekçeyle olursa olsun sınırımız ihlal edilmişse kesinlikle mukabelede bulunulur. Mukabelede bulunuyor jetlerimiz ve daha sonra Suriye sınırları içine o helikopter düşüyor.” (ibid)

***

Çoktandır dünya basınında ABD-Türkiye-Suudi Arabistan’ın ortaklaşa bir “Suriye Harekâtı”na girişeceği dile getiriliyordu. “Eğit-Donat” programları ile Türkiye’nin de dâhil olduğu, Suriye’ye komşu kimi ülkelerde Esad Muhaliflerine askeri eğitim verileceği, ardından bu kişilerin askeri malzeme ile donatılarak Suriye’ye geri gönderileceği yazılıyordu.

Ancak, Türkiye ile Suudi Arabistan Esad’ın düşürülmesine odaklanmak isterken, ABD’nin İŞİD’in berhava edilmesine odaklanmak istediği de vurgulanıyordu.

Bazı kişiler bu görüş ayrılığından hareketle “ABD’ye karşı Türkiye ile Suudi Arabistan ittifak mı yapacaklar?” diye sorguluyordu.

En son gelen haberler ise bu görüş ayrılığına karşın ittifakın sürdürüleceği
ve Suriye’ye her durumda müttefiklerin saldıracağını iddia ediyordu.

***

Irak’ta yaşanan acı deneyimden sonra ABD’nin artık yabancı ülkelerde
kara harekâtı yapmayacağı kuvvetle telaffuz edilirken, dün Başkan Obama’nın emri ile ABD Özel Kuvvetleri Suriye’nin doğusuna girdi ve yukarıda alıntılandığı gibi IŞİD komutanlarından Ebu Sayyaf öldürüldü. Ayrıca 12 IŞİD militanının da öldürüldüğü iddia ediliyor. ABD kendisinin
hiç zayiat vermediğini beyan ediyor.

Öte yanda TSK sınır ihlali yapan bir Suriye helikopterini vuruyor.
7 mil sınırlarımızdan içeri giren helikopter önce uyarılıyor, uyarıları dikkate almayınca vuruluyor. Görgü tanıklarına göre üçe bölünüp Suriye tarafına düşüyor.

***

24 saat içinde cereyan eden her iki olay bana “Suriye Meselesi’nde
yeni bir dönem mi başlıyor?”
 diye sordurdu.

ABD’nin uluslararası hiçbir örgütten (örnek BM, NATO) izin almadan başlattığı karada vur-kaç taarruzu (Esad Hükümeti’nden izin alınıp alınmadığı, kendilerine haber verilip verilmediği şu satırlar yazılırken
henüz belli değildi.) diğer müttefiklere de cevaz verir.

Bundan böyle Türkiye’nin Suriye’de vur-kaç taktikli kara harekâtına girişmesi için önünde bir engel kalmamıştır.

(Sınırlarımız dibinde yapılan Süleyman Şah Türbesi operasyonundan
çok farklı olarak Suriye’nin iyice içine giren, çok daha derin,
çok daha kapsamlı operasyonlardan söz ediyorum.)

Türkiye Suriye’de Esad Ordularından zulüm gören Suriyeli muhalifleri korumak ve kollamak adına Suriye’de kara harekâtına girişirse artık ABD (dolayısı ile Batı) Türkiye’ye bir itirazda, ikazda bulun(a)mayacaktır.

Biz Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO) sahip çıkmak, Türkmenlere korumak, Esad’dan zulüm gören insanlara insani yardımda bulunmak için Suriye’ye giriyoruz”, iddiası artık Esad’ı iyice zora sokmak için birer gerekçedir.

Nitekim Odatv’nin görüntülü haberine göre “Siirt’te esnaf ziyaretine çıkan AKP milletvekili adayı Yasin Aktay, vatandaşların tepkisi ile karşılaşıyor. Vatandaşların AKP’nin IŞİD’e destek verdiği ve MİT-TIR’larıyla IŞİD’e
silah taşındığı şeklindeki sözleri üzerine Yasin Aktay,
“MİT, TIR’larını ÖSO’ya gönderdi”
itirafını ağzından kaçırıyor.”

Böylelikle:

1) MİT’in kamyonlarla Türkmenlere yardım malzemesi göndermediği,

2)AKP Hükümeti’nin komşu ülkedeki muhalefete yalnızca diplomatik yollarla değil, askeri malzeme ile de çoktandır yardımcı olduğu,
bir AKP’li tarafından açık-seçik kabul ediliyor.

(Bu itirafın ardından Adana ve Hatay’daki MİT-TIR’larının durdurulup aranması nedeniyle açılan soruşturmada Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan ve sonrasında tutuklanan 4 savcı ve 1 kurmay albayın davalarının seyri nasıl etkilenecek, çok merak ediyorum.)

***

Katiyen Suriye’ye ilan edilecek topyekûn bir savaştan bahsetmiyorum.
Böyle bir savaş bahane edilerek seçimlerin erteleneceği savlarına inanmıyorum.

Ancak, seçimler öncesi Suriye’de zulüm gören muhaliflere ve Türkmenlere sahip çıkmak adına Suriye’ye yapılacak kısa süreli birkaç kara harekâtı
bir “kahraman Başkomutan” (Cumhurbaşkanı RTE) yaratabilir!

Malum, muhafazakâr / milliyetçi Türk milleti hem askere kızar,
hem de onun “başarılarına” meftun olur!

=================================

Dostlar,

Değerli araştırmacı – dikkatli, çözümleyici (analizci) yazar
Sayın Dr. Cüneyt ÜLSEVER oldukça önemli bir makale kaleme almış.

Elbette dikkate almaya değer..

AKP Siirt milletvekili adayı sosyoloji profesörü Yasin Aktay ile bir TV programında birlikte olmuştuk. Konya Selçuk Üniversitesinde görevli idi ama Ankara’da, statüsünün ne olduğunu bir türlü anlayamadığımız bir “Stratejik Araştırmalar Enstitüsü”nde görevlendirilmişti??.. Son derece rahat, çalışmalarını sürdürüyordu. Beyaz TV’de Türban’ı konuşuyorduk ve yandaşı bir avukatla canhıraş biçimde türbanı savunuyordu. Biz de Denizli eski DSP milletvekillerinden Hasan Erçelebi ile din sömürgenliğini anlatıyorduk.

Biz, Türban’ın Seyyid Kutup projesi ile 1968’lerde şeriatçılığın üssü Mısır / Kahire El Ezher Üniversitesi’nde ABD güdümünde pişirildiğini, İslamın siyasallaştırılmasının simgesi olduğunu… anlattıkça karşılık verememenin çaresizliğiyle sinirleniyor ve ses tonu yükseliyordu…
(Türban Sorunu; Av. Mustafa Karaman, Prof. Yasin Aktay, Hasan Erçelebi ve biz;
Sağduyu Prog., Beyaz TV Ankara 11.11.2010).

Yasin bey AKP’ye danışman oldu… sonra da “sadakatla hizmetinin” karşılığı olarak
yıldızı parla(tıl)dı ve milletvekili adayı yapıldı.. Çok da parlak olmayan zekasıyla yaşamının gafını yaptı ve

“MİT, TIR’larını ÖSO’ya gönderdi” itirafını ağzından kaçırdı.”

Bu çok önemli bir itiraftır.. ve tutuklu asker – savcı sanıklarla süren yargılamayı
doğallıkla etkileyecektir..

Dileriz TSK, “2. bir paralel operasyonuna” uğramaz ve evlatlarını ilahlara yeni kurbanlar vermez!.. Gerekli dersler Balyoz, Ergenekon vd. den çıkarılmıştır ve Genelkurmay Askeri Savcılığı doğrudan kendisi araştırma – soruşturma – inceleme yaparak nesnel sonuçlara ulaşır;
2. bir tasfiye ile TSK’nın iyice çökertilmesine izin vermez.. Bu arada Özel Paşa da dileriz  hızla “iyileşsin” ve görevinin başına dönsün; ülkenin yazgısına şu kritik günlerde sahip çıksın..

Sevgi ve saygı ile.
18 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e yakışır bir davranış !!!

 
Dostlar,

Yeni bir “gündem dalgası” daha..

Hem öyle hem de ilgilenip yanıt yazmadan olmuyor..

Biz de bu konuda birkaç yazı koyduk sitemize..

Sayın Naci Kaptan’ın irdelemesi de bu sitede yer almayı hak ediyor..

Sevgi ve saygı ile.
9.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

======================================

YAZIYAyorum 

Naci KAPTAN
http://nacikaptan.com/, 8.12.13

 
Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e yakışır bir davranış !!!
 
Necdet Özel tarafından Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde mağdurların konuşmaması sessiz kalmaları istenmişti.
Ordunun başkomutanı demişti ki ;
 
“Hukuksuzlukları kendi yöntemlerimle çözeceğim,
çözemezsem istifa edeceğim”
 
Dava büyük adaletsizlikle sonuçlandı.emekli Gen.Kur.Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere TSK’nın değerli komuta kademesi ve geleceğin komutan adayı olan subaylar akıla ziyan adaletsiz cezalarla karşı karşıya kaldılar. 
 
Bir Anadolu sözü vardır ;
“Asker sözü” deriz..
Necdet Özel silah arkadaşlarına verdiği sözün ardında durmadı.
Yalnızca sözünün ardında durmamakla kalmadı.
Böylece ASKER SÖZÜNÜ de açığa düşürdü !!!
Kendisini, yazılı ve sözlü olarak eleştiren,hak arayan komutanlar,
subaylar hakkında orduevlerine giriş yasağı getirildiği haberi gündeme geldi.
Ergenekon ve Balyoz davalarında silah arkadaşlarına sahip çıkmayan, hatta “Sessiz kalın ” diyerek onları oyalayan Gen.Kur.Başkanı Özel şimdilerde de haklarına sahip çıkılmadığı için kendisini eleştirilen silah arkadaşlarının orduevlerine girmesini yasaklamış.
 
Özel’e yakışır …
 
Özel bulunduğu makama atandığında ilk eylemi, Atatürk’ün TSK’ya armağan ettiği 30 Ağustos Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını irticaya odak olmaktan ceza almış olan AKP’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e devretmesi oldu. Böylece makama atanmış olmanın diyetini ödenmeye başlandı. 
 
– Milli Bayram kutlamalarının ve
– Atatürk anıtlarına çelenk konmasının yasaklanmasına ve
– Bölücü Kürt politikalarıyla Türkiye’nin bölünmesine sessiz kalan Necdet Özel;

Süleymaniye de askerimizin başına çuval geçirilmesi olayını ABD ile birlikte tezgahladıkları ileri sürülen AKP yönetimiyle içli dışlı oluverdi.

Truva atı ne ola ki???
 
Tarih 2003 CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey açıklama yapıyor ;
 
2003’te 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra 26 Mart’ta Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD” adlı konferansta,

  • AKP lideriyle anlaşarak “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını

söylediği ortaya çıktı. Barkey, AKP’nin, AB reformlarında ısrarlı tutumu ve ABD’nin Türkiye’ye gün vermesi için AB’ye baskı yapmasının “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kafesleme” planı olduğunu ifade ediyor.

BAKINIZ ; http://www.youtube.com/watch?v=iiiZpKhe-Y8


Özel, ABD – AKP tarafından TSK’ya yönelik kurgulanan tuzaklara,
iktidarın  hukuksuz siyasetine tutumuyla  destek veriyor.TSK’nın en değerli kuşaklarından birisi yok ediliyor. 

Dönemin Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner‘le birlikte
Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit ve
Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay’ın onur istifalarına katılmayan Özel,

bu tavrıyla istifa eden heyetin davranış gücünün etkisini de kırmış ve AKP’nin totaliter yönetim gücünün daha da yerleşmesine katkı sunmuştur.

 
Bulunduğu Genelkurmay Başkanlığı makamına paraşütle gelen ve istifa eden
silah arkadaşlarına katılmayarak görevini bırakmayan dönemin Jandarma Genel Komutanı olan Orgeneral Necdet Özel, şimdi bulunduğu makama,
etik olmayan TSK geleneklerine aykırı atama yöntemiyle gelmişti.
 
TSK’ya karşı uygulanmakta olan baskı ve tuzaklar nedeniyle büyük oranda ayrılmalar oluyor ve TSK zayıflatılıyor ;
 
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın açıklamasına göre ;
 
“Son 6 yılda TSK’dan kendi isteğiyle ayrılan general ve amiral sayısını 38 olarak açıklayan Yılmaz, emeklilik ve istifa yoluyla ayrılan subay ve astsubay sayısının da 21 bini aştığı bilgisini verdi. 1 Ocak 2005 – 7 Mart 2013 arasında TSK’dan
kendi isteğiyle emekli olan veya istifa eden subay sayısı 8349, astsubay sayısı
23007 ve kendi isteğiyle sözleşme yenilemeyerek ayrılan uzman erbaş sayısı da
13589’dur.”
 
2013 Eylül ayında 522, Ekim ayında 158 olmak üzere 710 subay, Eylül ayında 739, Ekim ayında ise 566 astsubay emekli oldu ya da istifa etti.
TSK’dan iki yılda 450 pilot ayrıldı!

Yalnızca Ocak-Şubat 2013’te 148 pilotun emeklilik ve istifa yoluyla TSK ile ilişiği kesildi. Bir teğmenin pilot olabilmesi için 4 milyon TL harcanmaktadır.

F-16 pilotu olmak için toplam 283 sortide 342 saat uçuş ve 85,5 saat benzeşim (simülatör) eğitimi ve 853 saat kuramsal eğitim gereklidir.
 
Bal­yoz ve Er­ge­ne­kon Da­va­la­rı­’nın ka­rar­la­rı­na tep­ki ola­rak Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­’n­den (TSK) is­ti­fa eden ko­mu­tan­lara ye­ni­le­ri ek­len­di. Daha önce Do­nan­ma
Ko­mu­ta­nı Ora­mi­ral Nus­ret Gü­ner, Ha­va Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı Kur­may Baş­ka­nı Kor­ge­ne­ral Ne­zih Dam­cı, De­niz Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı Kur­may Baş­ka­nı Ko­ra­mi­ral Atil­la Ke­zek ve De­niz Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı Tek­nik Baş­ka­nı Tu­ğa­mi­ral Sa­mi Ör­güç görevlerinden ayrılmıştı. İs­ti­fa dep­re­mi bu kez Jan­dar­ma Ge­nel Ko­mu­tan­lı­ğı­’n­da ya­şan­dı. Jan­dar­ma Ge­nel Ko­mu­tan­lı­ğı De­net­le­me Baş­kan­lı­ğı­’n­da bu­lu­nan
Tuğ­ge­ne­ral Ünal Ka­ra­os­ma­noğ­lu ile Asa­yiş Da­ire­si Baş­ka­nı Tuğ­ge­ne­ral Meh­met Tu­ral da is­ti­fa et­ti.
 
Sicili temiz, başarılı, örnek çok sayıda general / amiral, subay ve astsubay  yürütülen  davaların sonucunda mesleklerinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Hükümet kendi ayağına kurşun sıkarken, Devlet ve Ülkeyi de
derin zaafa düşürmektedir. 
 
Gen.Kur.Başkanının temel görevi Silahlı Kuvvetleri savaşa hazırlamak,
caydırıcı güç oluşturmak ve bu nedenle TSK’nın moral ve motivasyonunu da eğitimle birlikte üst seviyede tutmaktır. 
Ama öyle midir ?
 
TSK’nın hiyerarşik yapısını da şekillendirmeye çalışan politikalar ve dış bağlantılı tuzaklar yoğun istifa ve emeklilik nedeniyle Özel döneminde TSK’nın moral gücünün kırıldığı ve bu nedenle zayıfladığı görülmektedir.
 
Zaman gelecek,
Devran dönecek,
Necdet Özel de silah arkadaşlarına ve Gen.Kur.Başkanlığının makam sorumluluğuna yaptıklarının ceremesini elbet çekecektir …
Özel de orduevine girdiğinde çevresindekilerin kalkıp gittiği günleri yaşayacaktır. Tıpkı “Kasaptaki ete soğan doğramayan” Özkök’e olduğu gibi.
 
Naci KAPTAN
08.12.2013

Karakuş Hükmü (Hükmi Karakuşi)


Dostlar
,

Dostumuz, yetkin hukukçu ve felsefeci Av. İbrahim Türkeş (Fethiye) geçtiğimiz haftalarda müthiş bir makale kaleme aldı. Yazısı Cumhuriyet‘te yayımlandı (21.1.13). Yoğunluğumuzdan güncel olarak size aktaramadık. İyi de oldu..
Bu arada yazıya gelebilecek olası tepkileri de gözleme olanağımız oldu. Verilebilecek tutarlı ne yanıt olabilirdi ki? Yazı kendi içinde öylesine sağlam..
Sayın Av. Türkeş, Balyoz Davası kararının gerekçesini bir “hükm-i karakuşi” olarak niteliyor ve adalet ve hakkaniyete açıkça aykırı buluyor:

  • İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararı
    “adalet” ve “hakkaniyet”e aykırı bir karardır. (Balyoz davasında)

Bir de sorusu var, mutlaka yanıt verilmesi gereken :

  • O halde Sahte delil üreten bir ‘çete’ ortalıkta kol mu gezmektedir? sorusu gündemdedir.

İlk saptama belki, ağırlıklı olarak yargı erkinin sorunudur.. diyelim..

İkincisi doğrudan iktidarın sorumluluğu değil midir?

“Sorumluluk” iktidarın ortadaki sorunu gidermesi bağlamıyla sınırlı mı acaba?
Ya da sorunun yaratılmasıyla ilgili “asli sorumluluk” mudur?
Biz de Sayın Türkeş gibi eski dille soralım :

  • “Sahte deliler üreten şebeke” (?)
    AKP iktidarının “mes’uliyet-i ekberi” midir?

Frankeştayn’ın, gelenek olduğu üzere, yaratıcısını da yutması
çok mu uzaktır acep?

Sevgi ve saygı ile.
6.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Not : Sayın Türkeş’in “İşte Gerçek Adalet; İşte Gerçek Demokrasi” başlıklı
bir yazısına daha önce sitemizde yer vermiştik (http://ahmetsaltik.net/wp-admin/post.php?post=6735&action=edit., 21.9.2012)

===============================================

Karakuş Hükmü (Hükm-i Karakuşi)

İbrahim TÜRKEŞ
Hukukçu, Felsefeci

Mahkemelerin gerekçeli kararları, bir ispat amacı güder. Verilen kararın doğru olduğunu ispat! Bu amacın gerçekleşmesi, iki koşulun yerine getirilmesine bağlıdır: Delillerin (kanıtların) güvenli / güvenilir olması ve o kanıtların böyle bir sonucu zorunlu kılması!

Bu koşulları gerçekleyemeyen hiçbir karar, artık ne bir ispat, ne bir doğrulama olmayıp, olsa olsa birtakım önyargıları haklı çıkarma gayreti olabilir. Gerekçenin kuvvetini meydana getiren mantıksal zorunluluğu içinde taşımayan, delilleri zihinlerde mevcut önyargılar lehine feda eden bir mahkeme kararı da artık
hukuksal olmaktan çıkmış, bir “hükmi karakuşi”ye (hesaba kitaba gelmeyen,
abuk sabuk karar) dönüşmüştür. “Balyoz” davasının açıklanan gerekçesinin zihinlerde uyandırdığı ilk izlenim bu olmuştur.

Delil güvenliği ve güvenilirliği

Günümüzün teknolojik gelişmeleri karşısında “dijital” verilerin ceza yargılaması açısından “delil güvenliği” (delillerin korunması) ve “güvenilirliği” (delillerin hukuka uygun olarak elde edilmiş ve manüple edilmemiş olması) taşıyıp taşımadığı tartışmalı hale gelmiştir. Bu iki emredici kural, “adil yargılanma” hakkının da güvencesidir.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran’ın bu konu ile ilgili soru önergesine
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz tarafından verilen yanıtta, öz olarak,

Balyoz davasının temelini oluşturan CD ile Kafes Eylem Planı olduğu iddia edilen DVD’nin kullanıcı adının ASD olduğu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu adda bir kullanıcı olmadığı” ve devamla, “dijital verilerdeki yazı karakterinin 2003 yılında Silahlı Kuvvetler’de kullanılmadığı” açıkça ifade edilmiştir. Ayrıca gerek davanın savunma avukatları, gerekse mahkeme tarafından yaptırılan bilirkişi incelemeleri, Balyoz davasındaki CD’lerde 2003 yılında kullanılmayan “Office 2007” programına işaret etmektedir.

  • O halde “Sahte delil üreten bir ‘çete’ ortalıkta kol mu gezmektedir?”
    sorusu gündemdedir.

Eksik inceleme                    :

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararı, bir “kozmik oda”dan üretildiği kuvvetle muhtemel olan bu delillerin hukuka uygunluğu konusunda
yeterli inceleme ve araştırma yapılmadan oluşturulmuş, belki “dar hukuk”a
(ius strictum) uygun, fakat “hukukun hukuku” (quaetio juris) meselesi olan
adalet” ve “hakkaniyet”e aykırı bir karardır.

O kadar ki, Türk Silahlı Kuvvetleri dışında, dışarıdan sisteme girip suç oluşturduğu iddia edilen dijital verilerin kullanıcısı durumundaki ASD kimdir? CD’lerin imajları ile kopyaları arasındaki farkın sebebi nedir? Kimi o tarihte akademik eğitim için İngiltere’de, kimi askeri ataşe olarak Roma’da bulunduğunu kanıtlayan askerlerin hangi eylemleri ile isnat edilen fiil arasında “nedensel” bağ kurulmuştur? Davanın savunma avukatları ve Cumhuriyet gazetesinde Sayın Orhan Bursalı, bütün bu konuları didik didik etmiş, fakat gerekçenin bu konularda uskutu tutulmuştur (uskutu tutulmak yerel bir halk ağzı olup, sesi sedası kesilmek anlamına gelir).

Adalet; hâkimlerin keyfiliğine ve kanunların tesadüfiliğine terk edilemez.

Ünlü Fransız yazar Alain Söyleşilerinde

  • “Ortalığa korku salmak isteyen yargıç aramızda dolaşıyor; 
    yargıcı ne zaman yargılayacağız?” diye sorar.

Türk toplumu bir süredir bu soruyu sorar hale gelmiştir.

  • Hukuk devletinde hâkim ve savcılar da dahil hiç kimse, hukuka aykırı,
    keyfi işlem ve kararları nedeniyle sorumsuz değildir.

(Sağ olsun bizim hukuk devletimiz bunun da önlemini almış, Sayın Mehmet Haberal lehine verilen bir karar nedeniyle hâkimlerin keyfi gerekçelerinden şahsi sorumluluklarını bir yasa ile kaldırmıştır.)

Bu ülkede, üniversitelerin, kimi baroların, kimi yargı mensuplarının,
bertaraf olmak yerine bitaraf olmayı yeğleyen kimi işadamlarının, nice büyük (!) gazetecinin uskutu tutulmuşsa da, vicdanı kararmayan Türk toplumu,
“Hâkimdir, ne yapsa yeridir” deyip keyfiliği sineye çekecek kadar çaresiz,
sinik ve adalet duygusunu yitirmiş değildir.

Gerekçenin mantığı                        :

Mahkeme, “Eğer bir A olayı varsa, bu, B’nin de gerçekleşeceğini içerir” gibi bir nedensellikten hareket etmiştir. Bu muhakemede (akıl yürütme) B’ye ait iddia,
“eğer A varsa” koşulu ile korunmaktadır. Bilim felsefecisi Hans Reichenbach
ünlü “Nedensellik ve Endüksiyon” adlı makalesinde “Eğer böyle değilse,
olaylar arasındaki sıkı nedensel bağ, yerini ihtimaliyet (olasılık) bağına bırakır.” der.

Olasılıkta her zaman bir “şüpheli” taraf vardır ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi hukukun evrensel ilkesidir. Bu davadaki dijital kanıtların, bu içermenin geçerli olabilmesi için “şart” diye kabul edilen A kategorisine kesinlikle sokulabilecek derecede “tam” ve “kesin” olmadığı ortada olduğu halde, mahkemece A şartı gerçekleşmiş varsayılmıştır.

Savunmanın, davanın esasını etkileyecek nitelikteki bu hususun dikkate alınması yönündeki ısrarlı talepleri, konjonktürün (içinde bulunulan siyasal topludurumun) bu davanın kestirmeden ve çabuk bitirilmesi için uygun olduğu konusunda mahkemede de bir kanaat hâsıl etmiş olmalı ki; sürekli reddedilmiştir.

  • Yargının tarafsızlığı “siyasal konjonktür”e feda edilmiştir.

İddiayı ispat edecek yerde, yargılama sürecine egemen olduğu “ağır usul ihlalleri” ile daha başından belli olan “önyargı”ları haklı çıkarmaya yönelik bir gerekçe,
artık yasal bir “hüküm” değil, olsa olsa bir “hükmi karakuşi”dir.

Temel sorun                            :

Vaktiyle Çetin Altan bir yazısında, “Birkaç yüz kelimeye sığıyorsa dünyanız; Matisse’nin balıklarına bakmayın.. anlamazsınız.” demişti.

Temel sorun budur. Ülkemizin,“düşünce dinamikleri” zengin, bütün dünyası “haciz”, “döviz”, “faiz” ya da “tahliye”, “tutuklama”, “infaz” gibi, sınırlı sayıda ve üstelik Justinyanus’tan bu yana değişmeyen kavramlardan ibaret olmayan, bakınca Matisse’nin ya da Picasso’nun balıklarına, dibine kadar “anlayan”,
“ama bunlar balık değil ki, bir ucube(!)” 
demeyen yargıç, savcı ve avukat varlığına ihtiyacı vardır.

Prof. Ragıp Sarıca’nın ifadesi ile “ünlü bir ressamın tablosuna içi titreyerek bakmamış, heykel denilince İstanbul Üniversitesi binasının önündeki heykel aklına gelen” gene hocam Prof. Aydın Aybay’ın ifadesi ile, Kafka’yı belki de Çek milli takımının kalecisiİbsen’i de bir ihtimal İsveç’in milli güreşçisi zanneden” bir kültür birikimi ile hukukun “kanun”la iltibas edilmesinin (birinin öteki sanılmasının) önüne geçilemeyeceği gibi; hukukun muhteva gerçekliğini “formül” ve “formalite” düzenciliğine indirgeyen o yargıçtan adını “özgürlük hâkimi” koysanız bile “tutuklama”nın dışında bir karar alamazsınız.

Nitekim bu güne kadar alınamamıştır da.

Çünkü düşünce dinamikleri kaynağını kültürün geniş insani bilinç ve duyuncundan (vicdanı) değil, bilinçaltının görünmeyen derinliklerinde gizli kimi duygulardan ve ceberrut devlet” bekçiliğinden almaktadır.

Bu yüzden, görelilik (relativite) kuramı, atom ve kuantum fiziği ile bilimin ve felsefenin kavram yapısının köklü değişikliklere uğradığı bir dünyada, 19. yy’dan kalma düşünce kadroları ve gene 19. yy’dan kalma “skolastik” ve “kazuistik” hukuk yöntemleriyle
“hukuk eylemek”, ancak bizdeki kadar olur.

“Yasa”lar değil, “kafa”lar değişmelidir. Gerisi “laf-ü güzaf”tır.

(Cumhuriyet, 21.1.13)