Ermeni Soykırımı Toplantısı Yapmak Bilimsel midir?

Ermeni Soykırımı Toplantısı Yapmak Bilimsel midir?

(AS : Bizim kısa katkımızın ardından Vatan Partisinin kapsamlı basın açıklaması aşağıdadır..)

Almanya’da yapılacak bir toplantı vesilesiyle yine Ermeni Soykırımı tartışması ateşlendi. Bu tür toplantılara ihanet, hıyanet vs. gibi yapıştırılan etiketi bir kenara bırakıyorum çünkü bu değer yargıları, toplantıya engel olmadığı sürece ciddiye alınmayacak değerlendirmeler.

keremaltıparmaksonAncak bir de Ermeni Soykırımıyla ilgili toplantıların bilimsel olmadığını ileri süren ve bunu hukuki gerekçelerle de destekleyen bir yaklaşım var. Bu iddialar kendi içinde çok çelişik ve kısa bir kelamı hak ediyor. 3 temel argüman görüyorum bu kapsamda:

  1. Toplantı soykırımın olmadığını söyleyen kimseyi davet etmediği veya soykırımın olmadığını söyleyen ve katılmak isteyen kişileri de reddettiği için bilimsel değil.
  2. Soykırım “BM yasaları” ve AİHM kararına göre ancak mahkeme kararıyla saptanabilir bir suç tipidir ve bu nedenle mahkeme kararı olmadan bu ifade kullanılamaz.
  3. AİHM Perinçek/İsviçre kararıyla soykırım olmadığına karar vermiştir, aksini söyleyen bir toplantı bilimsel olamaz.

Bu gerekçelerin her biri ayrı ayrı ciddi sorunlar içerdiği gibi kümülatif (AS: birikimli) olarak daha da saçma bir hale geliyor. Kısaca bakalım.

  1. Bir toplantının bilimsel olması için mutlaka karşı görüşün de olması gerektiği çok boş bir iddia. Örneğin Evrim’i tartışmak için mutlaka Evrim karşıtlarını davet etmeniz gerekiyor mu? Ya da Türkiye’de yapılan Ermeni sorunu ile ilgili toplantılara kaç tane soykırım vardır diyen bilim insanı davet ediyorsunuz gibi sorularla kolayca çürütülebilir. Bir toplantıyı bilimsel yapan, bilimsel metotlara ve etiğe bağlı kalınıp kalınmadığıdır. Burada yapılan sunumlarda ve sonrasında yapılan yayınlarda bu açıdan sorun görürseniz, çalışır ortaya koyarsınız. Ama sadece bir görüşü destekleyenlerin çalışmalarını sunmaları, karşı görüşün yer almaması o toplantıyı bilimsel olmaktan çıkarmaz. Zaten çıkarıyorsa bugüne kadar Türkiye’de yapılan sadece devlet tezinin işlendiği yüzlerce toplantının tamamı için kolaylıkla aynısı söylenebilir.
  2. İkinci iddia hem kendiyle hem de birinci iddiayla çelişiyor. Hem aksi görüşün olmadığı toplantı bilimsel değildir diyeceksiniz hem de mahkeme kararı yoksa karşı görüşü dillendiremezsiniz diyeceksiniz. Ne zamandan beri hakikatin yerini mahkeme kararları aldı? Bu zihniyete göre Galileo’yu veya Bruno’yu cezalandıran mahkemeler de haklı olabilir o zaman. Hakikatin farklı olduğunu bilimsel olarak tespit etseniz bile mahkeme kararı yok diye susacaksınız sonra da
    buna bilim diyeceksiniz öyle mi? Bunun ne kadar saçma olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Yine de şunu ekleyelim: Ermeni soykırımı diyemezsiniz diyen ne BM Yasası (Yasa lafı iddia sahiplerine ait, sanıyorum Soykırım Sözleşmesini kast ediyorlar) ne de AİHM kararı var.
  3. Nihayet gelelim Perinçek/İsviçre kararına.

    – Perinçek’in kendisi ve Vatan Partililer AİHM’in soykırım yoktur dediğini iddia ediyorlar.

    Daha önce bu kararı kısaca analiz etmiştim hatırlayacaksınız. Karar böyle bir şey demiyor. Karar kimse bu iddiayla bilimsel veya başka bir nitelikte toplantı yapamaz da demiyor. Hatta karar böyle bir toplantıya soykırım yoktur diyenleri davet etmek zorundasınız falan da demiyor. Sadece ve sadece Perinçek’in İsviçre’de soykırım yoktur dediği için cezalandırılması ifade özgürlüğünü ihlal eder diyor. Bu da sadece İsviçre ile ilgili, koşullar değiştiğinde başka ülkede böyle bir cezalandırmayı meşru da görebilir. Bu gerekçeden yola çıkarak, özgürlüğü savunan bir kararı başkalarının bilim özgürlüğünü engellemek için kullanmanın ne kadar sakat bir yaklaşım olduğunu açıklamaya gerek yok sanırım.

Tüm bu söylenenler içinde bilime aykırı olan bir şey var ama. Bir Üniversite, bilimsel olduğunu düşündüğü bir toplantıya devletin ideolojisi ile çelişse bile destek olabilir. Sabancı Üniversitesi ne kadar düşünerek bunu yaptı bilmiyorum tabii. Ama terörize edildiği için adını toplantıdan çekmek zorunda kalmış. Bilim dene dene yine özgür düşünce karartılmış oldu bir kez daha.
==================================
Dostlar,

Nazik bir konu… Ancak tartışmanın ana omurgası;
Küresel emperyalizmin ülkemizi ve ulusumuzu ‘tarihsel gerçeklere aykırı biçimde ‘soykırımcı” olarak suçlamasına asla izin verilemez.
Sn. Altıparmak’ın hukuksal irdelemesi yukarıda..
Vatan Partisi’nin basın açıklaması ise aşağıda :
(https://www.aydinlik.com.tr/vatan-partisi-artik-ihanet-calistaylari-yapilamaz-politika-eylul-2017)

Sevgi ve saygı ile. 08 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
********
Vatan Partisi: Artık ihanet çalıştayları yapılamaz!Vatan Partisi: Artık ihanet çalıştayları yapılamaz!

7.9.2017 16:12

Berlin’deki soykırım çalıştayından Sabancı Üniversitesi’nin çekilmesi ve Türk akademisyenlerin listeden çıkması üzerine Vatan Partisi’nden açıklama geldi. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcıları Prof. Dr. Semih Koray, Prof. Dr. H. Zafer Kars ve Av. Nusret Senem, Berlin’de düzenlenecek olan sözde Ermeni Soykırımı çalıştayıyla ilgili basın toplantısı düzenledi. Koray açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“University of Michigan, Lepsiushaus Potsdam, Sabancı Üniversitesi ve University of Southern California-Dornsife’ın birlikte düzenledikleri ‘Ermeni ve Türk Akademisyenleri Çalıştayı 2017’nin 14-17 Eylül tarihleri arasında Berlin’de gerçekleştirilmesi planlanmaktaydı. Başlığı ‘Bugünün İçindeki Geçmiş: Ermeni Soykırımına Avrupa’nın Yaklaşımları’ olan çalıştayın açılışında ilk konuşmayı Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hülya Adak’ın yapması tasarlanmıştı.

Çalıştayın programında Bilgi Üniversitesi, Kemerburgaz Üniversitesi, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi ve Koç Üniversitesi mensubu olan konuşmacılar yer almaktaydı. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’in, Sabancı Üniversitesi’ni vatana ve bilime sadakate çağıran basın toplantısıyla başlattığı kampanya sonucunda Türk üniversitelerinden bu çalıştaya katılıma karşı tepkiler çığ gibi büyüdü. Bunun sonucunda Sabancı Üniversitesi’nin logosu çalıştay program ve sitesinden kaldırılırken, Prof. Dr. Hülya Adak programdan çekildi. Sabancı Üniversitesi, kendi sitesinden bu çalıştaya ev sahipliği yapmadığını açıkladı. Çalıştay tarihleri 15-18 Eylül olarak değiştirildi. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi mensubu olan öğretim üyesi programdan çekilirken, Koç Üniversitesi programda mensubiyeti Koç Üniversitesi olarak gözüken öğretim üyesinin kendi üniversiteleriyle kurumsal bir ilişkisinin kalmamış olduğunu açıkladı. YÖK, Sabancı Üniversitesi’nin çalıştaya katılımı konusunda sorumlu bir tutum alarak görevini yerine getirdi. Vatan Partisi’nin müdahalesiyle kısa sürede elde edilen bu sonuçları olumlu bulmaktayız.

Hem çalıştayın değiştirilmiş olan programında Bilgi ve Kemerburgaz Üniversitelerinden olan katılımın hâlâ sürmesi nedeniyle, hem de üniversitelerimizin ‘vatana ve bilime sadakat yükümlülüğü’nün bundan sonra da çiğnenmemesini sağlama adına, çalıştaya ilişkin değerlendirmemizi milletimiz ve bilim topluluğumuzla paylaşmak istiyoruz.

Bu çalıştay, uluslararası hukuka aykırı bir önyargıyı dayatma toplantısıdır. ‘Ermeni Soykırımı’ önyargısını benimsemiş olmak, çalıştaya katılmanın önkoşuludur. Önyargı, Ortaçağ’a ait bir kavramdır. Bilim özgürlüğü, önyargılara karşı mücadele ederek kazanılmıştır. Önyargı, özgürlüğün değil, yasaklamanın aracıdır. Bilimde ‘önyargı özgürlüğü’ yoktur. Bu çalıştayda bilime tek bir işlev yüklenmektedir. O da bilimin ülkemizi zaafa uğratmaya yönelik bir siyasal propaganda aracı olan sözde ‘Ermeni Soykırımı’nı dayatmanın örtüsü olarak kullanılmasıdır. Çalıştaya Türk üniversitelerinden ya da Türk kökenli öğretim üyelerinin katılımına özen gösterilmesi de, bütünüyle bu örtüyü pekiştirmek amacıyladır.

Soykırım hukuki bir kavramdır. Parlamentolar, üniversiteler, çalıştaylar, ‘soykırım hükmü’ kuramazlar. AİHM Perinçek-İsviçre Davası Büyük Daire ve 2. Daire kararlarına göre 1915 olayları ‘Yahudi soykırımı’ sınıflamasına girmemektedir. ‘Soykırım hükmü’ ancak eylemin yapıldığı ülkenin yetkili mahkemesi veya yetkili uluslararası ceza mahkemesi tarafından verilebilir. Ortada böyle bir hüküm yokken, sanki varmış gibi ‘Ermeni Soykırımı’ndan söz etmek, ‘soykırım’ kavramının amaçlı olarak çarpıtılmasıyla uluslararası hukukun çiğnenmesinden başka bir anlam ifade etmez. Kavramları çarpıtmamak bilim ahlakının bir gereği olduğu gibi, hukukun üstünlüğü, en başta bir bilim topluluğunun özenle saygı göstermesi gereken bir insanlık kazanımıdır.

‘Ermeni Soykırımı’ yalanı, 1980’lerden bu yana sözde ‘Kürdistan’, özde ‘İkinci İsrail’in kurulması amacı için kullanılmaktadır. Bu psikolojik savaşın hedefi, Türk Ordusu’nun yaptırım gücü kullanmasını engellemek ve Türkiye’yi vatanını savunamaz hale getirmektir. Çalıştayın özellikle ‘Ermenilerin ve Kürtlerin kaderleri arasındaki kenetlenmeyi’ konu alan 5. Paneli, bu hedefin doğrudan ifadesinden başka bir şey değilidir. Çalıştayın, sözde ‘Kürdistan’ın Bağımsızlığı’ Referandumunun gündemde olduğu, ABD’nin PKK-PYD’yi ağır silahlarla donattığı ve ülkemizde iç cepheyi bölme çabalarını yoğunlaştırdığı bir dönemde düzenlenmesi, bu etkinliğin doğrudan Türkiye’ye karşı düzenlenmiş olduğunu çıplak biçimde gözler önüne sermektedir. Bu çalıştay Türkiye’yi olduğu gibi, Avrupa ülkelerinin Türkiye ile olan dostluğunu hedef almaktadır.

Üniversitelerimizde bilim ve Türkiye karşıtlığına özgürlük tanınamaz.
Bilim, vatan ve hukuk karşıtlığıyla malul böyle bir çalıştaya katılım, katılanların siciline kara bir leke olarak geçecektir. Biz, ülkemizdeki hiçbir üniversite ve öğretim üyesinin ne bugün, ne de yarın böyle utanç verici bir duruma düşmesini arzu etmiyor ve hâlâ çalıştay programında yer alan katılımcıları ve kurumlarını bu çalıştaydan çekilmeye davet ediyoruz.”
==================================

 

Sistematik ve Yaygın Tutuklamanın Görünmeyen Yüzü

Sistematik ve Yaygın Tutuklamanın Görünmeyen Yüzü

Sistematik ve Yaygın Tutuklamanın Görünmeyen Yüzü

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Büyükada’daki, Beşiktaş maçındaki, sosyal medyadaki ipe sapa gelmez tutuklamaları görünce ne kadar önemli bir şey dediğini anlıyorum. Evet keremaltıparmaksonbiliyoruz, insanlar benzer şeyler başkaları tarafından söylenmesin diye bir nevi vekaleten tutuklanıyor. Buna “chilling effect” (dondurucu etki) de deniyor. Ama bence sistematik ve yaygın tutuklamanın ilk bakışta görülmeyen ama çok önemli bir nedeni daha var, haksız tutuklamalara karşı çıkılmasını imkansız hale getirme.

“X yalnız değildir”, “Unutursak kalbimiz kurusun” diyoruz ama o kadar çok X ve o kadar çok unutulmayacak şey oluyor ki; kaçınılmaz olarak X yalnız kalıyor, kalbimiz de kuruyor. O nedenle, tutuklama kararlarına sadece susturma aracı olarak bakmamak lazım. Sistemli tutuklama aynı zamanda suyu bulandırma yöntemi. Ne kadar çok kişiyi anlamsız yere tutuklarsanız, her bir tutuklamayla tek tek mücadele o kadar anlamsız ve zor hale dönüşüyor.

Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklandığı zamanı hatırlayın, herkesin gözü o davanın üzerindeydi. Şimdi 200’e yaklaşan gazeteci tutuklu ve hiçbirinin davası Dündar/Gül davası kadar ilgi çekemiyor artık. Belediye başkanları, milletvekilleri, insan hakları savunucuları için de benzer hatta belki daha ağır bir durum söz konusu.

Bugün Yaman Akdeniz duruşmadan yazmış, Murat Aksoy ifade veriyor ve bir tane bile CHP’li vekil yok diyor. Murat Aksoy’un serbest bırakıldıktan sonra nasıl bir skandalla tekrar tutuklandığını düşününce, bir tek bu vaka olsaydı herhalde herkesin gözü üstünde olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Ama hangi birine yetişeceksiniz ki? Yağmur gibi geliyor.

Bu sistemi görmek lazım. Eğer devlet 10 kişiyi haksız yere atsa AİHM de afili bir kararla bunun ne kadar yanlış olduğunu söyleyecekti. Ama 100 bin kişiyi atınca, “kusura bakmayın ben bakamam” dedi.

O nedenle tutuklamaya sadece bir gözdağı olarak bakmamak lazım.

  • Sistemli ve yaygın tutuklama her şeyden önce adalet arayışının sulandırma aracı.

Bir başka deyişle birçok tutuklamanın asıl sebebi, başka tutuklamaları görünmez kılmak. Çok başarılı bir strateji olduğu kesin çünkü gerçekten bir süre sonra olağanlaşan tutuklamalar görünmez hale geliyor. Sorun bu stratejiye karşı ne yapmak gerektiğini düşünmekte.
==============================
Dostlar,

Sistematik ve Yaygın Tutuklamaların Psiko-Politik Dinamiği

Teşekkürler sevgili Yrd. Doç. Kerem Altıparmak
Evet, çoook haklısınız..

  • .. olağanlaşan tutuklamalar görünmez hale geliyor sistematik yaygın tutuklamalarla.. Ve bu bilinçli.. Sorun bu stratejiye karşı ne yapmak gerektiğini düşünmekte..Düşünmeliyiz, bir çare bulmalıyız, birşey (ler) yapmalıyız..
    Bu böyle dayanılır gibi değil… Kişileri ve toplumu ”öğrenilmiş çaresizlik” 
    (learned helplessness) ile teslim almak.. ‘‘Pes sendromu” ile diz çöktürmek.. A’sından Z’sine bilinçli olduğundan zerrece kuşku duymuyoruz. Yerli – yabancı Sosyal Psikoloji danışmanlarının akıl verdiğinden hiç kuşku yok..Bilimi insanlık düşmanı olarak kullanan zavallı – sefil ”uzmanlar’’ (!)

Bu seri – kitlesel tutuklama salvoları bize Çetin Altan‘ın 1973 Orhan Kemal Roman Ödülünü kazanan ve pek çok dile çevrilen Büyük Gözaltı kitabını anımsatıyor.

Anayasa hukuku profesörü Başbakan Nihat Erim’in 22 Nisan 1971 günü TRT’de yaptığı konuşmada

  • Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir..” sözlerini de!

Günümüz hukuk ucubeleri OHAL KHK’larından geri kalmaz dev gafı ile bir Anayasa Hukuku Profesörünün ”Makable şamil kanun çıkaracağız..” zırvalarını da.. (geçmişe yürürlüklü yasa..)

12 Eylül 1980 darbesinin kitlesel tutuklamalarını, gözaltında yitikleri, yargısız infazlarını,
Kenen Evren’in 1 sağdan – 1 de soldan idam itiraflarını da…. unutamıyoruz!

Ama Türkiye tüm bu gladyo – mafya – kontrgerilla kuşatmalarını, tuzakları aştı!
Epey şerbetli sayılırız.. Bu ”elde var 1” değil ”elde var epey..” demektir ki ciddi savaşım (mücadele) aracıdır..

Bu da geçer, bu da geçecek.. Bu kez sanırız epey bir bağışıklık – direnç de kazanacağız.

Bu kaçıncı yahuuu!??

Sevgi, saygı, kaygı ama tükenmeyen UMUT ile. 20 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Dini Nikah ve Din ve Vicdan Özgürlüğü

Dini Nikah ve Din ve Vicdan Özgürlüğü

Dini Nikah ve Din ve Vicdan Özgürlüğü

Resmi nikah kıyma yetkisinin müftülüklere verilmesiyle ilgili düzenleme sonrasında şöyle bir karşıtlığın doğduğunu gözlemliyorum. Düzenlemeyi savunanlar bunun bir din ve vicdan özgürlüğü konusu olduğunu söylerken, karşı çıkanlar bunun laik hukuk düzenine yönelik sistemli saldırının bir parçası olduğunu iddia ediyorlar.

keremaltıparmakİlk görüşü dile getiren hükümet sözcüleri birçok vakada olduğu gibi başka ülkeleri örnek verirken, bu görüş içinde en çok ilgiyi ve tepkiyi Nuray Mert’in yazısı çekti. Nuray Mert, bu düzenlemenin hayat tarzıyla ilgisi olmadığını o nedenle karşı çıkılmasının da doğru olmadığını söylüyordu.

Ben düzenlemenin tam da iddianın tersine sadece laiklik açısından değil din ve vicdan özgürlüğü açısından da sorunlu olduğunu ve hayat tarzıyla çok yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani düzenlemenin iddia ettiği özgürlük alanı açısından da faydadan çok zarar getireceği bence çok açık.

Türkiye’de gençler evlenirken çok istisnai durumlar dışında aile desteğine ihtiyaç duyuyor. O yüzden sadece evliliği değil tüm merasimini ailenin onayıyla yapıyor. Bu nedenle, birçok durumda zoraki imam nikahı kıyılıyor, ya da kıyıldığı söyleniyor. İmam nikahı merasimi düğün gibi herkese açık olmadığı için de kıydırılmasa da kıydırdık demek bile yeterli olabiliyor. Bir başka deyişle, birçok örnekte imam nikahı kıydırmak istemeyenler, damgalanmamak için imam nikahı kıydırıyor ya da kıydırdık diyor, nasıl olsa kaydı tutulmadığı için sorun da olmuyor. Bunu evlenen kişiler değil, ebeveynleri (AS: anababaları) istediği için ya da daha da ötesi ebeveynleri de değil ebeveynlerinin çevresi istediği için yapıyorlar. Kınanmamak, işsiz kalmamak, dışlanmamak için çoğunluğa dahil olduklarını göstermek zorundalar çünkü. Burada zaten başlı başına bir din ve vicdan özgürlüğü sorunu duruyor.

Dini nikah resmi hale geldiğinde, bu çok daha açık bir baskıya dönüşecek. İmam nikahı da kıydıran seküler resmi nikah sahiplerine “neden tek nikahta” işi halletmedikleri sorulacak. Müslüman değil misin, gel müftülükte kıldır nikahı denecek.

Bir paralellik kuralım. Nüfus cüzdanında din hanesini sildirip, başka inanç da yazdırabiliyorsunuz. Ama bunu yaptığınız zaman otomatik olarak damgalanıyorsunuz. Bu nedenle, inançsız olan veya farklı inançta olan çok az kişi gidip nüfus cüzdanındaki din hanesini değiştiriyor. Bu nedenle yapılması gereken din hanesinin değiştirilebilmesi değil, tümüyle kimliklerden çıkarılması.

Her şeyin açıkça dinsel referanslarla belirlendiği bir devlet ve toplum yapısında resmi dini nikahı yaptırmamanın aynı anlama gelmeyeceğini kim söyleyebilir? Resmi olmayan imam nikahını bile metazori yaptıran veya yaptırmış gibi yapan birçok insanın, resmi dini nikahtan kaçmaları mümkün olmayacak. Patronunu nikaha çağırmak isteyen kişi çocuğuna dini nikah yap diyecek. Belediyeyle ihale işi olan müteahhit, çocuğuna dini nikah yapacak. Ayrımcılığa uğramaktan çekindiği için Alevi olduğunun öğrenilmesini istemeyen kişi yine dini nikah yapacak. Örnekler çoğaltılabilir.

Kısaca, hali hazırda resmi nikah yanında dini nikah da kıydırabilenlere din özgürlüğü açısından belki çok kısıtlı bir fayda sağlayan bu düzenleme, inanmayan ve farklı inançta olanlara çok ağır bir yük getirecek. Nuray Mert’in dediğinin aksine sistemli bir şekilde yürüyen hayat tarzına müdahalelere yeni bir halka ekleyecek. Bunun içindir ki, resmi dini nikah sadece laiklik açısından sorunlu değil bizzat hizmet ettiğini iddia ettiği din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bir düzenleme.
====================================
İşte budur dostlar…
Nuray Mert hanımefendinin öngörüleri tümüyle temelsiz..
Üstelik Bayan Mert, söz konusu yazısında dinsel nikahın = müftü / imam nikahının kimi yararlarının da olacağını savlamak ölçüde ileri gidebilmekte..
Bunca “liberal – rahat” olabilmek için ne yapsak acaba??

Teşekkürler Sayın Yrd. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK..
(Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak. – Mülkiye, İdare Hukuku)

Sevgi ve saygı ile. 07 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

6 Mayıs 1972 – 6 Mayıs 2015.. 43 Yıl Sonra “3 FİDAN” a Özlemle..


6 Mayıs 1972 – 6 Mayıs 2016..
44 Yıl Sonra “3 FİDAN” a Özlemle..

3_Fidan_Deniz_Huseyin_Yusuf


 

 

 

 

 

Dostlar,

Geçen yıl ve önceki yıllarda 6 Mayıs günlerinde “3 Fidan” için yazdıklarımız aşağıda..
Bir yıl daha geçti.. 5 Mayıs 2015 günü, “3 Fidan” ın efsane Avukatı rahmetli
Halit Çelenk‘in 4. ölüm yıldönümü anmasına katılmıştık. Türkiye Barolar Birliği’nin
Balgat’taki tesislerinde düzenlenen etkinlik için ayrılan büyük salon doluydu.
Birkaç yüz katılımcı vardı. Bu kez merhum Av. Çelenk’in anması için ailesinin ödüller koyduğunu gördük. 1. lik ödülünü “GEZİ RAPORU” başlıklı çalışma ile
“Gezi Hukuki İzleme Grubu” kazandı. Bu Grubun başında Prof. İbrahim Kaboğlu var.
Prof. Beyza Üstün, Prof. Taner Gören (dönemin İstanbul Tabip Odası Başkanı), avukatlar, hekimler, Türkiye Barolar Birliği, İstanbul Tabip Odası, Çevre Mühendisleri Odası, DİSK kurumsal destekçilerden.. Çalışma oldukça kapsamlı ve 240 sayfa, tümüyle bilimsel nitelikli. Son bölümü biber gazının insan sağlığına kabul edilemez olumsuz etkileriyle iligili ve yasaklanması önerilmekte. Türkiye Barolar Birliği basımını üstlenmiş ve katılımcılara
ücretsiz dağıtıldı. Şu anda masamızın üstünde ve okumaya başladık bile.

Anma_5.5.2015_TBB

Merhum Av. Halit Çelenk’e en çok yakışan anma biçimi tam da böyle olmalıydı. 2. ve 3. lük ödülü alan çalışmalar da son derece değerli ancak basılı değil. Biri insan hakları ile ilgili bir tez, öbürü de ifade özgürlüğü bağlamında verilen hukuksal savaşım içindi
(AÜ SBF’den Y. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ve ark.).

İki saati aşan sunuyu merhum Av. Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç duygulu ama
kararlı bir tonla yaptı. Ardından verilen kokteyl cömert ikramlar ve Litai Otel’in emekçilerinin ustalığı – inceliği ile renklendi. Sohbetler de, konuklar da nitelikliydi. Ankara Üniversitesi
Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda çalışma arkadaşımız – oda komşumuz
merhum Av. Çelenk’in kızı Prof. Ferda Özyurda‘ya, eşi aynı Fakülteden Prof. Ümit Özyurda‘ya, Serpil Çelenk ve eşi Kaya Güvenç‘e (eski TMMOB başkanı), Merhumun eşi
Şekibe Çelenk‘e ve çok sayıda dosta veda ederek ayrıldığımızda saat 22:00’yi epey geçiyordu..

*****

Geçen yıla göre Türkiye, ne yazık ki daha da despotik bir ortama sürüklenmiş durumda.
Ekonomik göstergeler alarm vermekte ve Türkiye, İç Güvenlik Yasası ile hak ve özgürlükleri iyice kıskaca alınmış durumda 7 Haziran 2015 genel seçimlerine koşmakta.. (Yapıldı, AKP 258’de kaldı.. AKP – RTE bunu tanımadı! 1 Kasım’da seçim yinelendi ve AKP 316 ile gene iktidar!?)

3 Fidan’ın hukuk dışı – vicdansızca – zalimce idamından bu yana TBMM’den saygınlıklarını geriveren bir yasa gene çıkmadı!.. AKP iktidarında beklenir miydi böylesi insancıl bir girişim?

Yakın hedef, AKP iktidarına mutlaka son vermekten geçiyor..
Bunun da en etkili yolu VATAN PARTİSİ’nin TBMM’ye güçlü bir grup ile girmesi..
Mustafa Kemal ATATÜRK ideolojisinin ruhu “6 OK” u içtenlikle programına alan tek parti!

Sevgi ve saygı ile.
6 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

===============================================

“Adalet İçin Hukukçular, Halit Çelenk’i Anıyor”
toplantısına katıldık 3 Mayıs 2014 Cumartesi gün..
Çok önemli, tarihe not düşen 3 konuşma dinledik.
Ankara Barosu’nun Sıhhiye’deki konferans salonu doluydu.
Bu programı sitemizde sizlerle paylaştık.
(Bkz. http://ahmetsaltik.net/2014/05/06/adalet-icin-hukukcular-halit-celenki-aniyor/Adalet İçin Hukukçular, Halit Çelenk’i Anıyor)

devrimci Avukat Halit Çelenk, 3 yıl önce bu gün, 6 Mayıs 2011 günü
toprağa verilmişti.

5 Mayıs 2011 günü aramızdan ayrılmış, Deniz – Yusuf – Hüseyin‘in idam yıldönümleri olan
6 Mayıs günü (1972) yaklaşırken yüreciği daha çok dayanamamış ve aramızdan  
ayrılmıştı.
O devrim şehitleri gibi aynı gün, -ama 39 yıl sonra- toprağa verilmişti.

Bu gün O’nu ve 3 Fidan’ı gömütleri (mezarları) başında anacağız..
Şükran ve minnetimizi dile getireceğiz.

Bir kez daha yetkililerden bu

  • “3 Fidan” ın yasa ile saygınlıklarının geriverimini (iadesini) diliyor ve
  • Uygun yerlere yontularının dikilmesini istiyoruz.
  • Savaşımlarını gelecek kuşaklara aktarmak için anılarına bir Tarih Müzesi açılmasını istiyoruz. Yontuları bu müzenin bahçesinde dikilebilir örneğin..

Menderes – Polatkan – Zorlu‘ya İstanbul – Topkapı’da yapıldığı gibi..

DP Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın  27 Mayıs Devrimi sürecinde yargılanmaları sırasında, baskı altına alınan Yassıada Ağır Ceza Mahkemesi‘nde usul hukukuna uygun davranılmadığı
bir gerçek olmakla birlikte, sanık eylemlerinin Türkiye’ye ihanet sınırına dayandığı
hatta aştığı su götürmez bir gerçektir. (Bkz. 27 Mayıs 1960 Devrimi 53 Yaşında!  http://ahmetsaltik.net/2013/05/27/27-mayis-1961-devrimi-52-yasinda/)

Oysa “3 Fidan” hiç cana kıymamışlardı!
(6 Mayıs 2016 sabahı AKP iktidarı, binlerce can yitiğinden sorumlu değil mi??)

Eylemleri o zamanki TCK (Türk Ceza Kanunu) 146. md. kapsamında değildi.
Pekala TCK 141-142 kapsamında hapis cezası ile yetinilebilirdi.
Açıktır ki, Sıkıyönetim Mahkemesinin Askeri Savcısı ve Yargıçları da (Baki Tuğ,
Ali Elverdi vd.) tam bir mesleksel bağımsızlık içinde davranamadılar.. Yazık..

Görülüyor ki, YARGI BAĞIMSIZLIĞI yaşamsal önemdedir ve adaletin aracı olarak hukuk “bir gün” herkese gerekli olmaktadır.

Aradaki fark, ölüm – yaşam farkı denlidir!

Dolayısıyla, “Güçler Ayrılığına dayalı demokratik hukuk devleti” mutlaka korunmalı, üzerinde yaygın toplumsal uzlaşma sağlanarak dokunulmaz kılınmalıdır.
Bu kurumsal yapılanma ile büyük toplumsal yıkımlardan – yanlışlardan korunabiliriz.

12 Mart faşizminin gölgesindeki TBMM, ne yazık ki bu 3 idamı onayladı..
Hem de “3′e 3 – kana kan – cana can – intikaaam” ilkel çığlıkları içinde..

Bu yaranın sarılmasının zamanı artık gelmiş ve geçmiştir.
Günümüzde Anayasada ve dolayısıyla Ceza yasamızda ÖLÜM CEZASI yoktur.

6 Mayıs 1972′nin üzerinden 44 yıl geçmiştir..

Ülkemizin bu tür barışçı girişimlere çok gereksinimli, son derece gergin bir iklim içinde olduğumuz biliniyor.. Ne yazık ki siyasal ilktidar, bu gerilim – ayrıştırma – ötekileştirme hatta toplumu kutuplaştırma “tehlikeli” siyasetini bilinçli seçimiyle sürdürüyor ve ne acı ki “acı meyvelerini” de siyasal rant olarak devşirebiliyor! Ancak bu tablonun sürgit olamayacağını, durumluk (konjonktürel) olduğunu belirtmek isteriz.

Aslolan ADALET – ÖZGÜRLÜK – EŞİTLİK – GÖNENÇ‘tir…
Bunlar sağlanmadan toplumsal barış ve erinci kalıcı kılmak olanaksızdır.

Biz, Büyük ATATÜRK‘ün özlemini ve hedefini paylaşıyor ve savunuyoruz :

YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ!

Haydi, gerekli adımları atalım..

Gelecek 6 Mayıs’tan önce toplumsal vicdanı derinden yaralayan, adalet duygusunu yıkıma uğratan, güvensizlik doğuran…… çok olumsuz tabloyu onaralım..

TBMM‘de ortak önerge versin partiler..
Çok kısa sürede sorunu çözelim ve
Sosyal Psikoloji bakımından ciddi “travma sonrası stres bozukluğu” (PTSD) nedeni olan bu yakıcı tarihsel sayfaları çooook uzun yıllar sonra kin – nefret – şiddetten arınarak sevgi – barış – uzlaşma iklimiyle sarıp onaralım..

Bu çağrı bizden..

Devrim şehitleri “3 Fidan” ın, yılmaz ve bilge savunman Av. Halit Çelenk’in
sevgin (aziz) anıları önünde saygı ile eğiliyoruz..

Ve çoook özverili emekleri için, Deniz- Yusuf – Hüseyin’e annelik de yaptığı için…
“Şekibe anne” yi esenlik dileğiyle, saygıyla selamlıyoruz..

Bir şiirle bağlamak istiyoruz (cep telefonumuza gelmişti..)

divider_yesil_fiyonk

Bir Hıdrellez sabahı
6 Mayıs 1972 günü
3 Baharı yağlı urgana mahkum ettiler
Devrimcilerin 3 gülü
Deniz gülü;
Yusuf gülü
Hüseyin gülü
Darağıcında gömülü
Devrimcilerin 3 gülü
Gezmiş gülü
Aslan gülü
İnan gülü..
Ölümdür kimileyin kavganın tek ödülü
Öldürdünüz mü sandınız beni cellat, 6 Mayıs’ta?
Say bakalım o günden bu güne doğan çocukların adını?
Kaçı cellat, kaçı DENİZ??

divider_yesil_fiyonk

Sevgi ve saygı ile.
6 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com 

Not     :
Halit Çelenk ve eylemi -savaşımı hakkında kapsamlı bilgilere
http://www.halitcelenk.org/ web sitesinden erişilebilir..

Geçen yıl bu gün yazdığımız “3 Fidana Özlem : 41. yıl…”
başlıklı yazımız da sitemizde okunabilir..
(http://ahmetsaltik.net/2013/05/06/3-fidana-ozlem-41-yil/)

Önceki yıl (40, yıl, 6 Mayıs 2012) yazımız ise :
40. yılda Deniz’e, Yusuf’a, Hüseyin’e..”
http://ahmetsaltik.net/arsiv/2012/05/6_Mayis_2012_Deniz_Yusuf_Huseyin_40._yil.pdf

MİT TIR’ları Lahey’de

 

MİT TIR’ları Lahey’de

Uluslararası Ceza Mahkemesi,
Türk (AKP) hükümetinin Suriye’ye silah göndererek “savaş suçu” işlediğine
dair ihbarı incelemeye aldı.
Cumhuriyet, 30 Temmuz 2015 (Haber portalı)

Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM),
Suriye’ye silah taşıyan MİT TIR’larına ilişkin suç duyurusunu işleme aldı.
Mayısta (2015) Cumhuriyet’in yayınladığı görüntülerin ardından

Türk hükümetinin “savaş, saldırı ve insanlığa karşı suç” işlediğini
savunan Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) konuyu Lahey’e götürmüştü.

Savcılık Ofisi’nden gelen yanıtta,
– Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,
– Başbakan Ahmet Davutoğu,
– MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve
– eski İçişleri Bakanı Efkan Ala

hakkındaki suç duyurusunun incelemeye alındığı belirtildi.

Savcılık başvuruyu UCM’nin yetki ve görevlerini belirleyen Roma Statüsü çerçevesinde değerlendirerek soruşturma açılıp açılmayacağına karar verecek.

HKP Genel Sekreter Yardımcısı Avukat Tacettin Çolak, AKP Erzurum Milletvekili olan Ala’nın “devletin tanımadığı bir mahkemede aleyhine suç uydurmakla” itham ettiği HKP lideri Nurullah Ankut hakkında dava açtığını aktardı. Ankut Reuters’e mülâkatında

“MİT tırlarında silah taşınması sadece Erdoğan yönetiminin değil, ABD, İngiltere ve AB’nin de ortak işledikleri bir savaş suçudur. Biz de konuyu Lahey Savcılığı’na taşıdık ve savaş suçu ihbarında bulunduk. Bu başvurudan olumlu sonuç çıkma olasılığı yüksek.” demişti.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr.
Kerem Altıparmak ise başvurudan olumlu sonuç çıkma ihtimalini düşük buluyor.
Roma Statüsü’ndeki savaş suçu tanımında “başka bir ülkeye silah gönderme” unsurunun yer almadığına dikkat çeken Altıparmak, silahların Suriye’de işlenen savaş suçlarında kullanıldığına dair irade bağı kurulması gerektiğini ifade ediyor.

Dolayısıyla AKP hükümeti güney komşusuna silah göndererek uluslararası hukuku ihlal etmiş olsa bile, savaş suçuişlediğine hükmedilmesi için silahların siviller üzerinde kullanılması yönünde talimat verdiğini belgelemek gerekiyor.

HKP avukatlarından Doğan Erkan ise, UCM’nin hükümeti doğrudan yargılayamasa bile savaş suçu işlediği hükmüne varabileceğini vurguluyor.

=======================================

Dostlar,

AKP hükümeti Suriyeli isyancılara silah göndererek uluslararası hukuku ihlal etmiştir.
Bu silahların Suriye’de işlenen savaş suçlarında kullanıldığına ilişkin irade bağı kurulması gerekliliği aşılamayacak bir sorun olmayabilir. Suriye hükümeti bu bağlamda kanıtlara ulaşabilir ve HKP’ye verebilir. Böylece AKP’nin savaş suçu işlediğine ilişkin uluslararası hukukun (örneğimizde ICC- International Criminal Court, UCM – Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargılama yetkisini belirleyen Roma Statüsü!nün) öngördüğü suç ögeleri (unsurları) tamamlanabilir.

MIT_TIRLARI2_SILAH_DOLU_Cumhuriyet_29.5.12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MIT_TIRLARI1_SILAH_DOLU_Cumhuriyet_29.5.12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne yazık ki, Türkiye Roma Statüsü’ne taraf olmamıştır ve dolayısıyla UCM’nin yargı yetkisini tanımamıştır. Bu bakımdan eski İçişleri Bakanı Efgan Ala’nın itirazı yerindedir.

Öte yandan Anayasa md. 38 /son şöyledir :

(Değişik son fıkra: 7/5/2004-5170/5 md.) “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.”

Dolayısıyla Türkiye ileride Roma Statüsü’ne taraf olarak (imza koyarak ve TBMM’de onaylayarak) UCM’nin yargı yetkisini tanıdığında, geriye dönük olarak da bu kapsama giren suçların işleyenlerinin (faillerinin) Hollanda Lahey’deki bu Uluslararası mahkemede yargılanmasına engel çıkarılmaması beklenir. Burada suçun ve cezanın yasallığı evrensel ilkesine aykırı bir durum yoktur, failler açısından kazanılmış bir hak ileri sürülemez. Çünkü söz konusu suçlar halen Türk Ceza Yasasında tanımlıdır, failler iç hukuk kapsamında yargılanabilir. Sorun, adı geçen 4 kişinin (RT Erdoğan, A. Davutoğlu, E. Ala, H, Fidan) yargılanmak üzere UCM’ne verilip verilmeyeceği sorunudur. Bu da Anayasa md. 90 /son uyarınca Roma Statüsü‘ne hükümetçe taraf olunması ve uluslararası andlaşma metninin bir yasa ile TBMM’de uygun bulunmasını gerektirmektedir..

Gün ola harman ola…
Mazlumun ahı aheste aheste çıkarmış..
İlahi adalet er ya da geç yerini bulur.. dileriz.

Sevgi ve saygı ile.
30 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Kaynak :
Çetin, M. Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Türkiye’nin Durumu.
Ankara Barosu Dergisi Yıl:68 Sayı: 2010/3, syf. 335-360.