Onur Öymen : Tuncay Mollaveisoğlu’na verdiğim mülakat

Tuncay Mollaveisoğlu’na verdiğim mülakat

Onur Öymen
Tuncay Mollaveisoğlu’nun, Muğla Barosunun düzenlediği konferans vesilesiyle benimle yaptığı mülakat ilgili olarak 28 Ocak 2018’de Yeniçağ’da yayınlanan yazısını ve mülakatın TELE 1’de yayınlanan videosunun linkini aşağıda sunuyorum.
*******************
Üç yıl arka arkaya Yılın Hariciyecisi ödülünü aldı… Yılın bürokratı, yılın politikacısı… Abdi İpekçi Barış Ödülü…
İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca dillerini biliyor… NATO Daimi Temsilciliği görevini yaptı, Lefkoşe, Prag ve Madrid’de müsteşarlık, Kopenhag ve Bonn’da Büyükelçilik…
1964 yılında girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda 30 yıl sonra müsteşardı…
Dış politika ve siyasette 50 yılı aşkın bir tecrübe ile konuşuyorum…
CHP eski Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile birlikteyiz…
***
Öymen, Muğla Barosu’nun düzenlediği “Türkiye Nereye?” panellerinin ilkinde sorularımı yanıtlıyor…
Türkiye’nin en güçlü barolarından biri Muğla Barosu… Adına yakışır bir hizmet binaları var.
Konferans salonunda, devasa boyuttaki muhteşem bir Atatürk fotoğrafının önünde sıcak gündemi tartışıyoruz…
Zeytin Dalı Operasyonu” diyorum…
Zorunlu ve gerekliydi” diye yanıt veriyor Onur Öymen… Ancak diye ekliyor… Ciddi boyutlarda diplomasi eksikliği var… Keşke kurşun atmadan bu oluşuma engel olunabilseydi…
***
“PYD savaş suçlusudur”
Duayen Diplomat Onur Öymen, Uluslararası Af Örgütü‘nün bir raporunu hatırlatıyor:
“PYD’nin ele geçirdiği Suriye’nin kuzeyindeki topraklarda savaş suçu işlediği Uluslararası Af Örgütü raporlarında var. İşgal edilen köylerde yüzlerce ev yakıldı, yıkıldı. Kürt kökenli olmayanların evleri bir daha kullanılamayacak şekilde tahrip edildi. İsim isim kayıtları var. Rapor diyor ki; işgalin ardından bölgede yaşayanların geri dönmelerini ortadan kaldırmayı amaçlayan bu tahribat bir savaş suçudur, PYD savaş suçu işlemiştir.”

Onur Öymen AKP’nin, ABD başta olmak üzere müttefik ülkelere PYD’nin bir terör örgütü olduğunu anlatamadığını söylüyor. Türkiye ile ilgili her eleştiride Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarını gündeme getiren ABD’nin; PYD’nin savaş suçlusu olduğunu belgeleyen raporu bilmemesinin mümkün olmadığını ifade ediyor…
Türkiye bu raporu geç de olsa dünyanın gündemine getirmeli…
ABD’nin PYD konusunda samimi olmadığını belirten Öymen çarpıcı bir örnek veriyor;
“ABD eski Şam Büyükelçisi Robert Ford, PYD’nin PKK tarafından kurulduğunu ayrıntıları ile yazdı. Moskova’daki ofislerinin duvarında Öcalan’ın posterleri var. Ford, PKK’lıların PYD ile Suriye’de, PYD’lilerin de PKK ile Türkiye’de saldırılar yaptığını söylüyor.”
ABD Türkiye’nin baskılarına karşılık dünya kamuoyu önünde; “PYD ile PKK farklıdır” tezini ileri sürdü… Oysa kendi büyükelçileri iki örgütün de Kandil dağındaki protokolle kurulduğunu açıkladı.
İşte, Türkiye bunları dünyaya iyi anlatamadı. ABD ise süreci planladığı için “anlamak istemedi”!
***
Kardak, Yunanistan ve çarpıcı bir anı…
Ege’deki işgal edilen Türk adaları ile ilgili “Türkiye caydırıcı gücünü kullanmalıdır” diyen Öymen, Kardak krizi sırasında Türkiye’nin başarısını anlattı.
Yunanistan’ın kurulduğu günden bu yana asli amacının Türkiye aleyhine topraklarını karada ve denizde genişletmek olduğunu ve bunun unutulmaması gerektiğini belirten Öymen, “Türkiye emrivakilerle Ege’deki işgali sineye çekmiş gibi görüntü veriyor, bu kabul edilemez” dedi.
Yunanistan kara sularını 6 mil, hava sahasını ise 10 mil olarak değerlendiriyor… Öymen bu çarpık durumun dünyada örneği olmadığını, Erdoğan’ın Yunanistan ziyaretinde bu konuyu gündeme taşımasını beklediklerini ancak hiç söz edilmediğini söylüyor…
Öymen, Yunanistan’ın geçmişte Türkiye’yi işgal ettiğini, bunun unutulmaması gerektiğini, Kıbrıs’ta yıllardır uygulanan Enosis politikasının da aynı yayılmacı amaca hizmet ettiğinin altını çiziyor.
***
Kardak Krizi‘nin üzerinden 20 yıl geçtikten sonra BBC’nin kendisi ve Yunanlı meslektaşı Pangalos ile görüşme yaptığını bakın nasıl anlatıyor duayen diplomat;
“Pangalos Kardak krizinden 6 yıl sonra ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke ile yemeğe çıkmış. O görüşmede Pangalos; ‘Holbrooke beni yemeğe çağırdı, ben de Kardak’ta iki tarafın savaşın eşiğine geldiğini, can kaybı yaşanmadan olayın atlatılmasından memnun olduğumu söyledim.
Holbrooke ise bana; ‘Boşuna endişelenmişsiniz, isteseydiniz de savaşamazdınız. Çünkü biz Ege’ye iki adet elektronik harp gemisi yolladık. Birbirinize ateş açsaydınız Türk ve Yunan gemilerinin sistemlerine müdahale edecektik. Siz olsa olsa balıkları öldürürdünüz’ dedi…”

Bu anıyı paylaşan Öymen, bugün ABD’den aldığımız silahların, uçakların, gemilerin bu gerçek doğrultusunda yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor…
Duayen Diplomat Onur Öymen’e kulak vermeli… 50 yılı aşkın büyük bir birikim orada duruyor… TV ekranlarının “uzmanlardan” geçilmediği şu günlerde insan mesleğinden de utanıyor….
Sagılar, sevgiler,
https://www.youtube.com/watch?v=vDiqqDg2VVA

Terörle nasıl mücadele edilmeli? NATO’da kalmak mı, çıkmak mı Türkiye’nin yararına? Ege’de işgal edilen adalarla ilgili Türkiye ne yapmalı? Hepsi ve daha …

=====================================
Dostlar,

Çok başarılı ve yürekli gazeteci – yazar Sayın Tuncay Mollaveyisoğlu dostumuza ve yetkin diplomat Sayın Onur Öymen‘e bu emekleri için şükran borçluyuz.. Dileriz iktidar partisi yetkilileri ve Dışişleri yetkilileri de özenle okur ve gereğini yapmak için istekli olurlar..

Sevgi ve saygı ile. 02 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ALB. MUSTAFA ÖNSEL : FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI;
SON 16 YILIN FETÖ ve ERKETE ORTAKLARI’NIN KAHPELİK TARİHİ’NDEN ”KISA” BİR KESİT

http://www.toryburch-inc.net/wp-content/uploads/2016/10/gule-muhafiz-alay-komutani-fetocu-dedik-ama-580218e3026d3.jpg

E. KUR. ALB. MUSTAFA ÖNSEL

(Bilgiler, cezaevinde kaleme aldığım Silivri’de Firavun Töreni isimli kitaptan derlenmiştir. )

ODATV (30.09.2017)

Bu yaşananları bilmeden Fetullahçı Çete’nin ne yaptığını anlayamazsınız.

Önceki gün Odatv’de Balyoz davası kapsamında kumpas kurularak tutuklanan NATO’daki subaylardan bahsetmiştim. Tıpkı diğer isimli davalarda olduğu gibi Balyoz’da da kin ve intikam duygularının hukuka galebe çaldığı, kamuoyunun malumudur. Balyoz davasında hiçbir şey görüldüğü gibi değildir. Yine bu davada “tesadüf”lerin nasıl kutsal metinler gibi karşımıza çıktığını anlatmaya devam edeyim. Bu anlamda sayılarla ilgili örnekler vererek asrın iftirası “Balyoz Davası”nın nasıl yürütüldüğünü ifade edeyim. Biliyorsunuz bizler, CMK’nın 250. maddesi kapsamında terör suçlularının yargılandığı maddeden yargılandık. Tutuklu sanık sayısı nedir biliyor musunuz (2012 yılı itibarıyla)? Tam 250 kişi.

Temmuz 2010’da mahkeme, içerisinde benim de bulunduğum 102 sanık hakkında, hukuksuz bir biçimde, yakalama emri çıkartıldı. Peki, 102 rakamı bize neyi hatırlatıyor? Fetullah Gülen ile ilgili daha önce başlatılmış olan soruşturmada ki şüpheli sayısı olan 102’yi. 11 Şubat 2011 günü; Balyoz (1) davasında mahkeme, 163 kişi hakkında tutuklama kararı verdi. Bu sayı bize neyi hatırlatıyor? 765 sayılı eski TCK’da ki irtica ile ilgili 163. maddeyi.

Balyoz (2) ile ilgili, hakkında dava açılan sanık sayısı ne kadardır? 28 kişi. Peki, bu size neyi hatırlatıyor? Meşhur 28 Şubat’ı. Sonrasında Balyoz 3’ten de tamamı 143 kişiye dava açıldı. Bu sayıda da bir keramet aradık, çünkü sanık sayısı daha da fazla olabilirdi. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilen bir kısım personelle, sanık durumunda olanların arasında herhangi bir fark yoktu. Yaptığımız incelemede bir başka sayıya ulaştık ve 143’ün kerametini çözdük. Şöyle ki; Balyoz 1’de 196 kişi, Balyoz 2’de 28 kişi, Balyoz 3’te 143 kişi yargılanıyor. Bunun toplamı ne kadar ediyor? 367

Peki, 367 sayısı bize neyi hatırlatıyor? “Sözde değil özde Atatürkçü Cumhurbaşkanı” söylemleri arasında, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçiminde kriz çıkartan meclis yeter sayısını. Bunlara; sayıların gücü mü, hukukun gücü mü, bir başka güç mü, yoksa tamamen “tesadüf” mü diyelim? “Balyoz Davası”nda “tesadüfler” biter mi? O kadar çok ki. Biz birkaç tanesini daha vermekle yetinelim.
***
Ege’de; “Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıkların”, geçirdiği ekonomik kriz nedeniyle elindeki bazı adaları kiralamaya çalışan Yunanistan tarafından işgal edildiğine ilişkin haberlerin doğru olup olmadığı, 2012 yılı içerisinde bir soru önergesi ile Dışişleri Bakanı’na soruldu. Dışişleri Bakanı, verdiği yazılı cevapta işgalin olduğunu zımnen kabul etti.

  • Evet, Ege’de; Koyun, Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizcik, Bulamaç, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık ile Akdeniz’de Gavdos, Dhia, Dionisades ve Koyfonisi adaları Yunanların fiili işgali altındadır.

Hâlbuki dün (1996 yılında), bırakın adaları ve adacıkları, Kardak Kayalıkları için Yunanlılarla savaşın eşiğine gelmiş, bir oldubittiye asla sessiz kalmayacağımızı göstermiştik. Ne oldu da geçen 16 yıl içerisinde Yunanlılar, bırakın kayalıkları, adaları bile ellerini kollarını sallayarak işgal edebiliyorlar? Unutmadan ifade edeyim ki, 16 yıl önceki kararlılık gösterisinde, Kardak’a çıkan 2 SAT (Su Altı Taarruz) Tim Komutanı da “Balyoz ve Poyrazköy” iftiralarından, Hasdal Cezaevinde çile doldurdular. Bunlardan Ercan Kireçtepe yaklaşık 6 yıl, Ali Türkşen ise 3,5 yıl tutuklu kalmıştır.

Sadece bu kadar mı? Hayır! Balyoz 3’ten tutuklanarak içeri tıkılan bir savaş pilotu var. Adı Namık Sevinç. Kurmay Albay. SAT Komandoları Kardak Kayalıklarına çıkmadan önce ada üzerinde keşif yapması istenir kendisinden. Namık albayın o zamanki rütbesi üsteğmendir. Ada üzerine geldiğinde gördüğü manzara karşısında çok öfkelenir. Çünkü Yunan komandoları adalardan birini işgal etmişler ve Yunan bayrağı dikerek güya egemenliklerini ilan etmişlerdir. Namık Üsteğmen dayanamaz ve komandoların bulunduğu yere dalış yapar. Birçok açıdan büyük risk taşıyan bu dalışın amacı, Yunanlıları korkutmak, asıl önemlisi de çok kısa bir direğe çekili olarak yere sabitlenmiş olan ve egemenliği temsil eden Yunan bayrağını alaşağı etmektir.

Dalar Namık Üsteğmen, birkaç metre yere kadar koca uçakla. Yunanlılar bu delicesine dalış karşısında kendilerini son anda yere atarlar. Ama bayrak direğine çarpan uçak, direği devirir. Yunanlar o dalıştaki cesaretten bu adada fazla kalamayacaklarını anlamışlardır aslında. Bu olaydan yıllar sonra Namık Sevinç, hiçbir geçerli kanıt olmadan Balyoz Davası kapsamında tutuklanıp, 16 yıl ceza almıştır.

Yine Kardak’a müdahale sırasında helikopteri düşen ve yaralı olarak kurtarılan Üsteğmen Halil Vecihi İyigün, sonraki yıllarda Albay rütbesine yükselecek ve Van İl Jandarma Komutanı olacak, o da, teröristleri teslim aldıktan sonra öldürdüğü iftirası ile tutuklanıp Sincan Cezaevine kapatılacaktır (2 yıl yattıktan sonra beraat etti).
***
1996 yılında, yani Kardak Krizi ile beraber, Genelkurmay bünyesinde Yunanistan-Kıbrıs Daire Başkanlığı kurulur. Amaç; Yunanistan ve Kıbrıs ile ilgili, Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda stratejik çalışmalar yaparak, Dışişleri Bakanlığı’na tekliflerde bulunmaktır. Yunanistan’da da Türkiye ile ilgili bir masa vardır. Ve bu masada; yaklaşık 1.500 kişiden oluşan, içlerinde asker ve akademisyeninden, istihbaratçısına kadar pek çok uzmanın bulunduğu bir kadro görev yapmaktadır.

2012 yılında; Yunanlar, adaları sessiz sedasız ve tepkisiz bir şekilde işgal ederken, Genelkurmay da, sessiz sedasız söz konusu Daire Başkanlığını kapattı biliyor musunuz? Bu Daire Başkanlığı, memurlar da dâhil, en fazla 10 kişinin çalıştığı Şube Müdürlüğü seviyesine düşürüldü. Peki, söz konusu Daire Başkanlığını kuran ve görev yapanların başına neler geldiğini biliyor musunuz?

Anlatayım; asrın iftirası “Balyoz Davası” kapsamında; emekli amiraller Kadir Sağdıç, Deniz Kutluk, Özer Karabulut, Mücahit Şişlioğlu, Fikret Güneş Silivri Cezaevine; Koramiral Can Erenoğlu, Tümamiral Ali Semih Çetin ile Kurmay Albaylar Ümit Metin, Hüseyin Hançer, Derya Ön, Ali Türkşen, Hakan Mehmet Köktürk, Berker Emre Tok ise çeşitli askeri cezaevlerine tıkıldılar. Bunların hepsinin rastlantı olduğunu düşüneniz var mı bilmiyorum?
***
Yukarıda isimleri geçenlerin hepsi denizci. Denizcilerle ilgili bir ilginç rastlantı daha var. Yeri gelmişken onu da paylaşalım. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Genel Plan Prensipler Başkanlığı; özellikle Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz’deki ulusal çıkarlara odaklı stratejinin oluşturulduğu bir yerdir. Bu Başkanlık; Karadeniz’e çıkış için Montrö Antlaşmasını delmek isteyen ABD’ye, Ege Denizi’nde Yunan oldubittilerine ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin menfaatleri aleyhine Münhasır Ekonomik Bölgelerde doğal gaz aramalarına karşı uygulanan politikaların dış işleri ile koordineli planlamasını yapan ve bu politikaların uygulanmasını takip eden, bu anlamda çok önemli bir başkanlıktır.

Özellikle de Karadeniz’de sancak dolaştırmak isteyen ABD’nin en çok canını sıkan birim burasıdır. Yeri gelmişken bir bilgi vereyim: ABD’liler, dünyada hâkim olamadığı tek deniz olan Karadeniz’e bu nedenle ne demektedir biliyor musunuz? “Kara Delik.” ABD, bunun en büyük müsebbibi olarak Türk Deniz Kuvvetlerini görmekte, bunu da çeşitli uluslararası platformlarda dile getirmektedirler. Sonra ne olur biliyor musunuz? Burada görev yapan ve yukarıda belirttiğim politikalar doğrultusunda hareket edip, bu anlamda asla taviz vermeyen amiral ve subayların hepsi isimli davalar kapsamında tutuklandılar.

Asrın iftirası “Balyoz Davası”nda ilk tutuklananlar arasında bulunan ve tutuklandığında söz konusu Genel Plan Prensipler Başkanı konumunda bulunan Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz başta olmak üzere, aynı başkanlıkta çeşitli tarihlerde görev yapan amiraller; Can Erenoğlu, Lütfü Sancar, Kadir Sağdıç, Aydın Gürül, Deniz Kutluk, Engin Baykal, Serdar Okan Kırçiçek ile albaylar; Mehmet Örgen, Ender Kahya, Alpar Karaahmet, Dora Sungunay ve Bayram Ali Tavlayan çeşitli cezaevlerinde 2 ila 4 yıl arasında çile doldurdular ve tasfiye edildiler.
***
PKK ile mücadelede simgeleşmiş o kadar çok jandarma ve karacı subay vardır ki Balyoz’dan cezaevine konulan. Hepsini saymayalım. Kamuoyuna mal olmuş bir kaçından bahsedelim yeter. Bu sembol isimlerden biri Jandarma Albay Cemal Temizöz. Cizre’yi teröristten temizlemenin karşılığını, hem oradaki olaylardan, hem Balyoz’dan hakkında dava açılarak 5 yıldan fazla cezaevinde yatarak almıştır. Kamuoyunda A. Öcalan’ı sorgulayan subay olarak tanınan Jandarma Albay Hasan Atilla Uğur Ergenekon’dan yaklaşık 6 yıl cezaevinde kalmıştır.

Yine A. Öcalan’ın kaldığı adanın sorumluluk açısından bağlı olduğu Bursa Jandarma Bölge Komutanlığından Bölge Komutanı Tuğgeneral Levent Ersöz hem Ergenekon hem balyoz; orada kurmay başkanlığı görevinde bulunan bendeniz Mustafa Önsel ve Kurmay Albay Murat Özçelik Balyoz’dan 4 yıl cezaevinde kaldık.

Son olarak, PKK’nın 1984 yılında Eruh ve Şemdinli’deki baskınlarına değinelim. Malum PKK bu ilk saldırılardan sonra kuruluşunu açıklamış ve kanlı saldırılarını başlatmıştır. Saldırıya uğrayan ilçelerde yeterli kuvvet yoktur. Komşu şehirlerden takviye gönderilir hemen. Bakın takviyeye giden birliklerin başında kimler vardır? Sonradan general olacak olan, o an için tanışmayan, biri jandarma, diğeri karacı olan iki subay. O zaman için üsteğmen olan Ali Aydın Yüksekova’dan Şemdinli’ye, O zaman yüzbaşı olan İhsan Balabanlı ise Siirt’ten Eruh’a intikal ederek PKK’lı teröristlere müdahale ederler.

Eh onlar da yıllar sonra (27 yıl) cezaevinde buluşacak ve orada tanışacaklardır. Bu kadar olamaz diyorsunuz değil mi? Elin oğlu “not alıyor” sonra gereğini yapıyor, yaptırıyor. Maalesef diyelim ya da “tesadüf” deyip geçelim ne dersiniz. İsimli davalar toplum tarafından neden- sonuç ilişkisiyle tam olarak anlaşıldığında bugünleri anlamak daha kolay olacak.
***
Bu kumpasları emperyal istekler doğrultusunda gerçekleştiren Fetullahçı çetenin 15 Temmuz’da kendi halkına ateş açacak kadar çılgınlaşabileceği anlaşıldı. Bugün bazı şeyler biraz daha iyi anlaşılıyor sanırım. Zararın neresinden dönülürse kardır demişler. Fetullahçı çetenin dışarıda kalanları, sahte isimlerle özellikle sosyal medyada hala iftiralarına devam ediyorlar, onların tabiatı bu da; ben bunlarla mücadele ediyorum deyip hala, “Balyoz da (Mahkeme kararı olmasına rağmen) Ergenekon da yok diyemeyiz” diyen yetkilileri anlamaya, beyin kıvrımlarındakini bulmaya çalışıyorum. Ama…

Eski GIRGIR dergisinde Zihni Sinir tiplemesi vardı. O tiplemenin üretimi bir bulmaca gibi…

Not: Bilgiler, cezaevinde kaleme aldığım Silivri’de Firavun Töreni isimli kitaptan derlenmiştir.

Odatv.com
=================================
Dostlar,

İbretlik bir yazı.. Tarihe not düşüyor.
Ergenekon – Balyoz başta olmak üzere kumpasları emperyal istekler doğrultusunda gerçekleştiren Fetullahçı çetenin mağdurları mutlaka yazmalı yaşadıklarını. Bunlar birbirini doğrulayacak – yanlışlayacak ve tarihçiler hükümlerini kanıtlara dayalı olarak nesnellikle verebileceklerdir. Gelecek kuşaklar açısından vazgeçilmez bir çabadır söz konusu olan.

Sn. E. KUR. ALB. MUSTAFA ÖNSEL‘e hem geçmiş olsun diyoruz hem de ülkemize hizmetleri için kendisine şükranlarımızı sunuyoruz. 

Yargı süreçlerinin Yansız ve Bağımsız yürümesi, her şeye karşın mutlaka adil işlemesi ve suçlu bulunanların hak ettikleri cezalara çarptırılmaları doğal – haklı – tarihsel beklentimizdir.

Sevgi ve saygı ile. 01 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Uğur Dündar : Korkunç talanla geleceğimizi yağmalıyorlar!

Uğur Dündar

SÖZCÜ, 6 Mayıs 2015

Korkunç talanla geleceğimizi yağmalıyorlar!..

Kardak Krizi nedeniyle Ege’deki gerilim doruğa tırmanmış,Yunanistan’la savaşın eşiğine gelmiştik.

Suların bir türlü durulmadığı o yılın yaz tatilini Bozcaada’da geçiriyorduk.
Bol hışırtılı, kekik ve deniz kokulu rüzgarın Ada’ya uğramayı unuttuğu sakin gecelerin birinde, Belgin-Haluk Şahin çifti ve dostlarla limanda ailecek (AS: ailece) yemek yiyorduk.
Yemeğin sonlarına doğru aniden yıldırım düşmüş gibi bir gürültü duyduk.
Oysa gökyüzü berraktı ve yıldızlar uzanıp tutabileceğimiz kadar yakın duruyordu.
“Ne oluyoruz” demeye kalmadan iki F-16 savaş uçağı cayırtılarla geçip gitti.
Artık Ada’nın yerlisi olan Haluk “Merak edilecek bir durum yok. Bandırma’dan kalkan uçaklar, devriye görevi yapıyorlar. Saros’a doğru gidip tekrar dönecekler.
Kardak sonrası devriye uçuşları yoğunlaştı.”
dedi.

Nitekim çok geçmeden bir cayırtı daha koptu.
Geceyi gürültülerle delen F-16’lar bu kez çok daha alçaktan uçuyordu.
Bozcaada Kalesi’ne sürtünürcesine geçerken birini görür gibi olduğumuz pilotlar adeta
“Biz gökyüzü devriyeleriyiz. Vatanı ve sizi koruyoruz” mesajını verir gibiydiler.
Önümüzde oturanlar da bizim gibi düşünmüş olmalılar ki, bu zorlu görevi yapan pilotları
ayakta alkışlamaya başladılar.
Ardından yanımızdaki, sonra onların yakınındakiler, derken limandaki tüm masalar ayağa kalkıp, isimlerini ve rütbelerini bilemediğimiz o kahramanları dakikalarca  alkışladılar.
* * *
Aradan aylar geçti.
Kanal-D’de yayınlanan bir programda o gecenin anısını paylaşıp, canlı yayının ardından
odama çıktım. Biraz sonra yardımcım Türkan “Uğur abi, sizi, anlattığınız pilotlardan biri arıyor”dedi. Şaşırmıştım. Hemen bağlamasını söyledim.
Telefon hattının ucundaki ses kendini tanıtmaya başladı:

“Adım Sedat Timur. O geceki uçuşu yapan pilotlardan biriyim. Yüzbaşıyım.
Harp Akademisi’ni bitirirsem kurmay olacağım. Sizinle tanışmayı çok isterdim…”

Dündar Ailesi olarak Sedat Timur ve aile bireylerini yemeğe davet edip tanıştık.
Dostluğumuz hep sürdü. O hızla terfi ederek önce filo komutanı oldu, sonra da
Kurmay Albaylığa dek yükseldi. Washington Büyükelçiliğimizde ataşelik de yaptı.
Pırıltılı sicilinin doğal sonucu olarak generalliğe yükselmeyi beklerken,
ayak oyunuyla terfisi bir yıl ertelenince, onuruna yediremeyip Hava Kuvvetleri’nden
istifa etti. 
Şimdi özel bir havayolu şirketinde uçuyor.
* * *
Yaşamının hatasını, tüm birikiminin yanı sıra, borçlanarak -Atatürk Havalimanı’na yakın olduğu için- Ataköy’de Ayamama Deresi’nin kenarına inşa edilmiş konutların, deniz gören dairelerinden birini satın almakla yaptı. Hata diyorum, çünkü haberim olsaydı aldırmazdım.

Zira bu konutların inşa edildiği zemin dere yatağı olması nedeniyle hem büyük deprem riski taşıyor, hem de dünkü SÖZCÜ’de okuduğunuz gibi

Katarlılar (!), denizin dibine devasa beton ucubeler dikiyor.

Rantçılar halkın malı olan güzelim kıyı şeridini sit ilan etmek yerine,
vahşi yağmaya açarak talan ettiriyor.
Yani Katarlıların insafına bırakılmış Ataköy, “Betonköy” oluyor.
Bu durumda insanın aklına ister istemez “Bütün imar planı değişikliklerini Başbakan’ın (Tayyip Erdoğan) emri ve onayıyla yaptım” diyen eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın “Ataköy sahili milli sorumluluk. Tüm yapılanmaları durdurduk,
sahili halka açacağız”
şeklindeki taahhüdü geliyor!
Bir de Sedat Timur’un şu dizeleri:
* * *
Üzülme minik serçe,
Ataköy sahilindeki yuvam bozuldu diye…
Bozulan sadece yuvalar değildir,
Bu sahil, bu ırmak, bu denizdir…
Sadece onlarla kalsa yine iyi,

Bu soluk ve bu şehirdir…
Konuşturma beni fazla,
Lütfen ısrar etme,
Ben bugünlerden çoktan vazgeçtim,
Giderek kaybolan geleceğimizdir…

* * *
Ormanları, dereleri, kıyıları, rant gördükleri her alanı,
kısacası geleceğimizi yağmalıyorlar.
Beton perdeleri “Deniz İncisi” (!) (Sea Pearl) adıyla pazarlıyorlar!..