Covid-19 Bilim Kurulu bilimsel midir?

Covid-19 Bilim Kurulu bilimsel midir?

Covid-19 ölümlerinin ağırlıklı olarak 75 yaş üstünde toplandığından eminiz. Yani bu virüs salgını ağırlıklı olarak yaşlıları öldürüyor. 29 Mayıs tarihli “Aging” isimli bir dergide yayınlanan makaleye göre hastaneye yatırılmak zorunda kalanların %80’i 65 yaş üzerinde ve bu gruptaki ölüm 65 yaş altındakilere göre tam 23 kat fazla. Yaşa ve altta yatan diğer kronik hastalıklara bağlı olarak ölüm oranları yükseliyor. Batı toplumlarında yaşlıların ağırlıklı olarak bakımevlerinde ve rehabilitasyon merkezlerinde yaşaması dolayısıyla, ölümler bu merkezlerde yoğunlaştı. Ölümlerin %80’i bu merkezlerde yaşayan insanlardaydı ve bu kişilerin %90’ında Covid-19 enfeksiyonuna eşlik eden bir kronik hastalık; %70’inde de iki kronik hastalık mevcuttu. Covid-19 ölümlerinde eşlik eden kronik hastalıkları kalp hastalıkları, kanser, akciğer hastalıkları, felç, nörolojik hastalıklar, diyabet, böbrek hastalığı ve obezite şekilde sıralayabiliriz. Kısaca söylemek gerekirse enfeksiyon, yaşlı ve kronik hastalıklarda ölüme davetiye çıkardı.

Covid-19 ölümlerinde, vücudu ölüme götüren en önemli son noktanın kalp yetmezliği ve ritim bozukluğu olduğunu bilmek zorundayız. İşte tam bu noktada tedaviye yaklaşımda ve Covid sürecinin idare edilmesinde ülkeler bazında sıkıntılar olduğunu bilmek zorundayız. Buna ülkemizi de dahil edebiliriz.

Biliyorsunuz ülkemizde pandemi sürecini idare etmek, tavsiye niteliğinde kararlar vermek için bir bilim kurulu kuruldu. Kurulmasında hiçbir sakınca yoktu, belki de bilimsel duruş adına özlediğimiz bir görüntüydü. Ancak açıkça söylemek gerekirse bilim adına GÖRÜNTÜ sürecinin dışına çıkamadı. Zira her toplantı sonrası sosyal mesafeye uyun, ellerinizi yıkayın, maske takın, evinizde kalın dışında bilimsel bir argüman üretemedi ve tedavi sürecini tam olarak yürütemedi.

Neden mi? Bilimin ve pandemi sürecinin multidisipliner bir yaklaşımla yürütüleceğini bilemedi. Siyasiler multidisipliner yaklaşımın anlamını çözememiş, algılayamamış olabilirdi. Fakat bunu bilim kurulu olarak tanımlanan grubun bilmesi ve kurulu genişletmek üzere siyasileri uyarması gerekirdi. Kamuya yansıyan görüntülerde ve ifadelerde böyle bir yaklaşımın olmadığı görüldü. Multidisipliner yaklaşımı reddeden bilim kurulunun üzerinde bir şaibe oluştu.

Neden mi? Covid-19 ölümlerinde, vücudu ölüme götüren son noktanın en önemli ölçütlerinden birisinin kalp yetmezliği ve ritim bozukluğu olduğunu söylemiştim. Yapılan çalışmalar, Covid-19 ölümlerinde en önemli sorunun miyokard (Kalp adalesi) hasarı olduğunu ve enfeksiyonla gelen genel popülasyonun %17’sinde miyokard hasarının göstergesi olan TROPONİN isimli kalp kaynaklı bir enzimin hastanın kanında yüksek göründüğü tespit edilmiştir. Wuhan’da yapılan bir çalışmada, 191 hastanın %23’ünde kalp yetmezliği olduğu tespitlidir. Yine Çin’de yapılan bir çalışmada daha önce kalp sorunu olan hastaların %54,5 inde Troponin-T (TnT) isimli kardiyak enzimin yüksek bulunduğu ifade edilmiştir. Yine Wuhan’da gelen ağır hastaların, kalp kaynaklı ritim bozuklukları ve ağır miyokard hasarı ile geldiği ifade edilmiştir. Hastane takibi sırasında Troponin-T yüksek bulunan hastalarda solunum yetmezliği, ventriküler taşikardi ve fibrilasyon gibi malign aritmiler (ölüme götüren aritmiler), akut pıhtılaşma bozuklukları ve akut böbrek yetmezliği geliştiği tespitlidir. Kısaca söylemek gerekirse hastaları ölüme götüren son nokta kalp ve dolaşım mekanizması ağırlıklıdır. Hem tedavi öncesi hem tedavi sırasında Covid-19 pandemi sürecinin idaresinde dolaşım sistemi kaynaklı sorunların tespiti ve idaresi için standardizasyon gereklidir. Bunu bilim kurulunun bilmesi ve hem kamu bilgilendirmelerinde hem hekimlere gönderilen tedavi ve takip stratejilerinde açıkça yazılması gereklidir. Ancak yapılmamıştır.

Şimdi neler yapılmamıştır tek tek yazayım.

  1. Bilim kurulunda kamuya yansıdığı kadarıyla KARDİYOLOG yoktur; kurul ağırlıklı olarak enfeksiyon hastalıkları, göğüs hastalıkları, epidemiyoloji, çocuk enfeksiyon ve mikrobiyoloji uzmanlarından oluşmuştur.
  2. Hekimlere gönderilen koruyucu tedavi, standart tedavi ve takip şablonlarında standart EKG, EKOKARDİYOGRAFİ, Troponin seviyesi bakılması tavsiye edilmemiştir.
  3. Poliklinik seviyesinde gelen hastaların tamamında EKG ve diğer belirttiğim parametreler standart bakılmadan kalpte aritmiyi tetikleyen Hidroksiklorokin ve Azitromisin gibi ilaçlar verilmiştir. Bu insanların zeminde yatan ve aritmiyi tetikleyen QT uzunluğu gibi bir faktör olup olmadığının tespiti sonrası bu ilaçların verilmesi gerektiği dahi vurgulanmamıştır. Sadece koruyucu ve tedavi edici amaçlı Hidroksiklorokin verebilirsiniz denmiştir. Dozaj standartı, vermeden önce böbrek ve karaciğer hastalığı, takipte QT mesafesi ölçümü gibi standardizasyonlar sağlanmamıştır.
  4. Koruyucu ve tedavi edici yaklaşımda adeta ABD başkanı Trump’ın Hidroksiklorokin çok iyi ilaçtır referansı yeterli bulunmuş, bu ilaçların yarattığı veya yaratacağı sorunlar dikkate alınmamıştır.
  5. Zeminde kalp hastalığı olan, ritim bozukluğu olan  kişilere ayrı bir tedavi yaklaşımı standardizasyonu sağlanmamış, takipte bu ilacın etkisi ya da komplikasyonlarına ilişkin bilimsel yaklaşım yani bilimsel bir çalışma yapılmamış ve uluslararası literatüre sunulmamıştır.
  6. Türkiye’de Covid den ölenlerin hangi komplikasyonlardan öldüğü, neden öldüğü, tedavi edici olduğu savlanan ilaçların etkinliği, etkisizliği, komplikasyonları bilinmemektedir. Bilim kurulu hastanelerdeki sonuçları toplayıp bir çalışma çıkarmamıştır. Uluslararası literatürden topladıkları atraktif (cazibeli), infial yaratan ifadeler halkla paylaşılarak güya bilim yapılmıştır.

Bu maddeler hayli uzatılıp ağır bilimsel tartışmalar yapılabilir. Ancak Türkiye’de bilimsel düzey bu tartışmaları yapmaya müsait değildir. Zira multidisipliner yaklaşımı reddeden bir bilim kurulu ta baştan bu yaklaşıma mesafelidir. O nedenle bu tartışmalar abesle iştigal olarak kalmış ve kalacaktır.

Niye böyle olmuştur. En önemli neden Üniversite özerkliğinin kaybı ve sağlık sisteminin kapitalist ekonomik politikalara teslimiyetidir. Darülfünun kapatılmıştır diyerek 1933 Üniversiteler Rönesans’ını reddeden bir siyasi yapı üniversitelerde özerkliği sağlayamaz. Sağlık sistemi özelleştirilerek halk sağlığı korunamaz, pandemilerle mücadele edilemez, tedavi süreçleri bile tartışmalı hale gelir.

Hükümet yandaş akademisyenlerle bilimsel görüntü vermeye çalışıyor. Ancak bu bilim değildir. Halkın evlatlarını üniversitelerden atarak ya da almayarak üniversiteler kalkınmaz; ancak yandaş akademisyen üretilir. Yandaş akademisyen görüntüdür, zahiridir, suskundur, dilsizdir, kapitalist sağlık politikalarının uygulayıcısıdır, eleştiriye tahammülsüzdür, haksızlığa baş eğendir, maaşına ve muayenehanesine bakandır, geçerli siyasetle bilimi birleştirmeye çalışandır. Hepsi o kadardır…  

Daha öldürücü bir pandemi dalgası geliyor: Açlık!

Daha öldürücü bir pandemi dalgası geliyor: Açlık!

 

Arkadaşlarımla sık sık modern hayatın trajedileri üzerinde konuşur, trajedinin zemininde yatan komik şeylere gülüşürüz. Geçenlerde bir arkadaşım altı yaşındaki çocuğunun domatesin, biberin, patlıcanın, ekmeğin, peynirin marketlerde üretildiğini düşündüğünü söyledi. Aslında çoğumuz bu komik ayrıntının bilen tarafında görünsek de çocukların gerçeküstü düşüncelerini bizler besledik. Elimizde ederi hıyar, domates, ekmek olan para isimli bir kağıt parçasını cebimize koyup marketlere koştuğumuzda, ne ürün ne de üretim süreci hakkında düşündük. Hıyarın kütürtüsü ve lezzeti damağımızda patladığında, kokusu olfaktor traktustan (koku yolağı) beynimize ulaştığında, içimizdeki insanı ilkel insanın duyusal ve duygusal kontrolüne esir verdik. Bize neydi mazot fiyatından, tarımsal destekten, gübreden, ilaçtan, selden, erozyondan…

Covid salgını tüm gerçekçiliği ile gerçek dünyaya hızlı bir düşüşle inmemizi sağladı. Kafamızı, kolumuzu, kaburgalarımızı şöyle bir elimizle kontrol ettikten sonra etrafımıza bakınmaya başladık. Bu domatesin, biberin, hıyarın da bir üreteni varmış! Yok ya! Biz maaşla çalışanlar ya da emekliler için elimizdeki para hıyarın bedelini ödeyemiyorsa hıyarın suçu ne? Ya da markette artık domates kalmadıysa marketin suçu ne? Ya da elimizde para kalmadıysa kağıdın suçu ne?

Uluslararası İş Örgütü (ILO) diyor ki, Dünya çapında işsizlik oranı o kadar yükseldi ki dünyanın iş gücünün yaklaşık yarısı artık çalışmıyor. Tam 1.6 milyar kişi işsiz. COVID-19 pandemisi sonrası Nisan 2020 itibarıyla rakamlarına göre, kayıt dışı işçilerin kazançlarında %60 düşüş meydana geldi.

Peki ya çalışmayanlar, işini kaybedenler ya da atılanlar! Gerçek yaşamda bu insanların yiyebileceği bir lokma ekmek bulabilmesi, kirasını ödeyebilmesi için sokağa çıkması gerekiyor. Salgını yönetenler diyor ki dışarı çıkamazsın kardeşim. Bunu şöyle okuyabiliriz: Bu insanların, korunma, gıda bulma, ilaç temin etme hakları artık yok; açlığa ve ölüme mahkumlar…

Dünya’nın güney yarımküresinde milyonlarca insan mega şehirlerin kaldırımlarında açlık, sefalet ve hastalıklardan ölüyor. Bu ölümlerin Corona ile ilişkisi dolaylı. Bu insanlar hiçbir istatistik rakamının içine dahi girmiyorlar; hatta insan bile değiller, onlar dünyanın bir zaman diliminde yaşayanlar…

Dünya Gıda Programı (WFP) yöneticisi David Beasley, BM güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada diyor ki; “Virüsün yaşattığı sağlık riskleri bir yana,

  • birkaç ay içinde Dünya’da bir açlık pandemisi başlayacak ve günde 300.000 insan açlıktan ölecek.

Dünya Covid öncesinde dahi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük insani kriz içinde idi, açlığın tek nedeni Covid değildir, iç içe geçmiş sorunların devamıdır. Suriye, Yemen, Güney Sudan ve özellikle Afrika’nın doğusunda savaşlar, fırtınalar, sel felaketlerinin getirdiği ekonomik ve sosyal yıkımlar, coronavirüs salgınıyla birleşince açlık başladı, açlık artık üç düzine ülkeyi tehdit ediyor”.

Sadece üretim değil, hizmet sektörü ve gıda temin yolları da durma noktasına geldi. Taşımacılık sektörünün durmasıyla şehirler arası yaşamsal önemli malların nakil sorunu başladı. Güvenlik sadece kişiler kendilerini koruyabildikleri sürece mevcut. Her yerde görünmeyen bir düşmanın adı ve korkusu. Korku insan ruhunu esir aldı. Herkes bağırmaya başladı; “lütfen artık aşıyı bulun, yalvarırım bulun”. İşte tam bu noktada Bill Gates’in rüyaları gerçek oldu. Milyarlar aşılara teslim edilirken onun gücü yükselmeye başladı.

Bill Gates ve satın aldığı DSÖ, Dünya’yı Covid’den de yeni pandemilerden de koruyacak! Dünyayı kurtaran adam Bill Gates belki Nobel alacak belki biten ABD imparatorluğunun yeni başkanı olacak. 7 milyar insan aşılanacak, aşıların ne yan etkisini soracak, ne de öldürücü olup olmadığını bilecek.

Hükümetler ekonomi defterini kapatmak üzere olduklarının farkında ve yüklü miktarda paraya ihtiyaç duyduklarını açıklıyorlar. Sorular ise bu noktada başlıyor. Bu para nereden gelecek? Sonra esas soru! Alınan paralar nerelere gidecek?

Henry Kissinger’ın 1970 yılında sarf ettiği önemli sözü hatırlayalım. Diyor ki: “Kim gıda kaynaklarının kontrolünü elinde tutarsa insanları da kontrolünde tutar. Kim enerjinin kontrolünü ele geçirirse tüm kıtaları ve kim paranın kontrolünü ele geçirirse tüm dünyayı elinde tutar…”. İşte şimdi de toplumların sağlığını birilerinin ellerinde tutma siyasi hamlesi. Kapitalizmin insanların yumuşak karnını iyi bilmesi, insanlığın zaafları üzerinden hareket etmesi başlı başına iyi bir teorik bilginin pratiğe dökülmüş eylemler zinciri. Şaşıracak bir durum yok…

Ekonominin soğukkanlı katili IMF dünya ekonomisinin geleceğine dair tahminlerine başladı. Dünya ekonomisinin durumuna, sosyal krizlerden çıkarımına ve insan tabiatının kırılganlığına bağlı olarak IMF’nin sahneye çıkma zamanı geldi. IMF soruyor: “Kim borç ister?”

Bu Kurumdan merhamet dilenmek, ulusların kaderini ABD ve politikalarına sermaye bırakmak için yeterlidir. Sebep oldukları ekonomik krizler sonrası yaşadığımız ekonomik çöküşte IMF ve Dünya Bankası’nın merhametine mi sığınacağız? Sığınırsak pavyona sermaye olmak için borç kağıdına imza atan zavallı bir kadının ya da adamın durumuna düşmeyecek miyiz? Bağımsız olma umudu olan ulusal hareketimizi, ekonomi politikamızı, iç ekonominin düzelmesi için yapılacak girişimlerimizi, ulusal paramızı, bankacılık sistemimizi, merkez bankamızı, iş imkânı oluşturma, gıda, sağlık ve eğitim politikamızı IMF’ye teslim etmeyecek miyiz?

Diyeceksiniz ki ne yapalım?
– Tüm bu kirli senaryonun para ve egemenlik için yapıldığını algılamak, medyanın bilinçaltı, üstü, yanı saldırılarını insan bilinciyle yenmek zorundayız.
-Dünya’nın sahibi olmaya çalışan psikopat elitlerin elinden özgürlüğümüzü geri almak zorundayız.
– Zihni korkuya esir bırakılan insanların bedenlerinin esaretten kurtulamayacağını bilmek ve ona göre davranmak zorundayız.

  • Kısacası bir devrim yapmak zorundayız