TÜRKLER İÇİN TARİH, NEDEN SÜREKLİ TEKERRÜR ETMEKTEDİR?

TÜRKLER İÇİN TARİH, NEDEN
SÜREKLİ TEKERRÜR ETMEKTEDİR?

Konuk yazar        : G. Filiz Tuzcu    02.02.2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

TARİHİN HAYATİ ÖNEMİNİ – “BİR MİLLETİN HAFIZASI OLDUĞU GERÇEĞİNİ” – BIKIP USANMADAN, BİR KEZ DAHA VURGULAMAK İSTİYORUZ…

(Ancak dikkate alacağımız TARİH, 1938 öncesi “Bilge Büyük Atatürk‘ün” öngördüğü Tarafsız Tarih ve Tarih Kaynakları olmalıdır…) 

– Bir insanın bünyesini hastalandıran, onu zayıf düşürerek, organlarına zarar vererek, ölüme doğru sürükleyen sorunun/hastalığın ne olduğuna dair “kapsamlı bir araştırma yapılmaz ise, sorunun temeline inilmez ve hastalığa doğru teşhis konulmaz ise“, o insan için doğru tedavinin bulunması, o insanın iyileşmesi ve kurtulması elbette ki mümkün değildir.

– Tümüyle benzer biçimde,  toplumsal – sosyal sorunlara da “Doğru Teşhis” koymak, çözüm  ve kurtuluş yolu bulmak ve o toplumu kurtarmak için hayati derecede önemlidir. 

– O halde tarihten günümüze her seferinde Türk Milletinin bünyesini hastalandıran, onları felâketlere, kasırgalara maruz bırakan, kadim dilini, kimliğini, kültürünü, tarih bilincini, yuvasını – yurdunu, hatta gelecekteki varlığını  tehdit eden “soruna/hastalığa” da doğru teşhis konulmalıdır.

Evet tarihten günümüze Türklerin başına gelen tüm felâketlerin temelinde üç önemli husus olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz:

1.)  Her şeyden önce Türklerde “Tarih Bilinci Eksikliği” vardır; bu durum, koskoca bir milleti “hafızasını yitirmiş, dostunu – düşmanı bilemeyen, geleceği için plan – program yapamayan, şaşkın, çaresiz, kolayca etkiye ve kandırılmaya açık bir duruma” düşürmektedir!

2.)  Türklerde, kurdukları devletlerin, krallıkların, imparatorlukların vs… yönetimine duyarlıkla sahip çıkamama, kendi yönetimini – geleceğini yabancıların ellerine kolayca teslim etme sorunu vardır!

3.) Türklerin birbirine, yani “kendi soy ailesinden gelen kardeşlerine sahip çıkmamak” gibi son derece büyük bir eksiklikleri vardır. 

(Bir empati yapmamız gerekir; siz, ailenizi veya akrabalarınızı, “size tamamen yabancı, tanımadığınız, geçmişi, dili – inancı – düşünceleri başka olan bir yabancıyla” aynı tutabilir misiniz? Hatta evinizin – ailenizin  yönetimini, o yabancıya teslim eder miydiniz?

Ancak tarihten günümüze Türkler, bu ölümcül hataya hep düşmüşler, ve bu ölümcül hatalarının korkunç bedelini hep ödemişler, büyük kayıplar yaşamışlar, kendilerine olan saygılarını, evlerini – yurtlarını yitirmişler, hakaretlere – tecavüzlere maruz kalmışlar, katledilmişler, asimile olup, yok olup gitmişlerdir;  velhasıl hep zarar görmüşlerdir ve halâ da görmektedirler…)

Büyük Atatürk, Türk Milleti için hayati derecede önemli olan söz konusu bu eksiklikleri
görmüş ve bunları ivedilikle gidermek üzere ülke çapında – en ücra vatan köşelerine
kadar  “Milli Eğitim Seferberliği” başlatmış ve Türkleri,  başta kendilerine güven ve saygı
duymaları olmak üzere, kadim tarihleri olmak üzere, dinleri olmak üzere, ülkeleri olmak
üzere, ellerindeki toprakları ve kaynakları olmak üzere,  milletinin her bireyini  her hususta asgari derecede bilgilendirmeyi   ve bilinçlendirmeyi hedeflemiştir…

Ancak bir yanda yüzyıllarla ifade edilen, Türkleri baskılayan “baskıcı, duyarsız, karanlık, akıl ve bilim dışı – haksız uygulamalar”, diğer yanda sadece 15 yıl gibi son derece kısa bir zaman dilimi olan “Atatürk’ün Öncülüğünde Bilime ve Akla Değer Veren – Aydınlanma Çağı – En İleri Medeniyet Seviyesine Ulaşma Hedefi“…   

Ne yazık ki bu 15 yıl gibi çok kısa bir süre, böylesine büyük hedeflerin tümüne ulaşabilmek için elbette ki yeterli olamamıştır. Ayrıca 1938 sonrasında keskin bir “U Dönüşü” ile Büyük Atatürk’ün yolundan maalesef  geriye dönülmüş, böylece Onun Türk Milleti için lâyık gördüğü  “özgür, saygın, eğitimli, bilinçli, zengin ve güçlü bir millet; hukukun üstün olduğu, gelişmiş, çağdaş ve güçlü bir Türkiye olma”  hedefleri takip edilmediği gibi, maalesef ki tamamen terk edilmiştir!

O halde bizler Türkler, önce özeleştiri yaparak, eksikliklerimizi, tarihi hatalarımızı çok iyi anlamamız ve bir an önce bunları gidermemiz gerekmektedir…  Bunun için 10 Kasım 1938 – 1960 arası dönem, çok iyi tetkik etmemiz gereken bir dönemdir. Aksi takdirde şikayet etmenin, partileri eleştirmenin,  boş tartışmaların, yabancı ülkeleri, onların yönetici ve politikalarını suçlamanın bizlere hiç bir faydası olmamıştır ve olmayacaktır…

Bu bağlamda kanaatimce Türk Milleti olarak  her şeyden önce hafızamızı kazanmamız gerekir: Kendimizi çok iyi tanımamız,  gücümüzü ve değerimizi çok iyi bilmemiz gerekir. Bunun içinde temelden başlamamız, “Antik Tarihimizi” öğrenmemiz ve sahip çıkmamız gerekir.

Biz yabancıları taklit etmeyelim, onların dilini çat – pat konuşmak için çırpınmayalım; yabancılar bizi taklit etsinler; çünkü onlar bildikleri her şeyi bizim Antik Türk Atalarımızdan öğrenmişlerdir… O çok övündükleri  “Batı medeniyetinin” temelinde Türkler vardırbaşta Avrupalılar olmak üzere, dünyayı medeniyetle ilk kez tanıştıran antik kavimlerin gerçek torunları olduğumuzu öğrenelim ve dünyaya da öğretelim. (Yabancı hayranlığıyla, yabancıları taklitle, yabancıların tavsiyeleri ve direktifleriyle hiç bir yere varılamaz – Büyük Atatürk’ün deyimi ile “Tarih böyle bir şey kaydetmemiştir“)

Kendi “Milli Kimliğinin bilincinde olmayan, Milli Diline, Kültürüne ve Tarihine sahip çıkmayan, sadece ve sadece kendi gücüne ve kaynaklarına güvenmeyen, kendisine saygısı ve sevgisi olmayan, kendi yönetimini  – kendi eline almayan, tam bağımsızlığı ve özgürlüğü hayatının en temel ilkesi edinmeyen” bir millet,  hiçbir hedefe varamaz! Hiçbir gelişme gösteremez! Başka hiç bir milletin saygısını kazanamaz!  Refah ve mutlu bir hayat da yaşayamaz!  Böyle bir millet, ancak “başka milletlere av olur – köle olur.”
===================================
Dostlar,

web sitemizin değerli ve sürekli okur ve yazarlarından Tarihçi Sayın G. Fizili Tuzcu’nun önemli yazısını sevinçle paylaşıyoruz.. Tarih, elbette ondan ders alanlar için yinelenmez, yinelenemez. Çünkü tarihin yinelenmesi için gerekli koşullardan, bilimsel akılcılıkla kaçınılır..

Dünü anlamanın, günü kavramanın ve geleceği yordamanın (kestirmenin) başkaca etkili bir aracı var mı Tarih bilimi dışında??

Çocuklarımıza Devrim Tarihimiz başta olmak üzere Türklerin Tarihi ve Dünya Tarihi
ana atlarıyla ve özüne sadık kalarak mutlaka öğretilmelidir. Büyük ATATÜRK‘ün vasiyeti ve kalıtı (mirası) olan Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu birer devlet dairesi olmaktan çıkarılarak, Büyük Önderin vasiyetine uygun duruma dönüştürülmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 02 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

BOZKURT – LOTUS DAVASI (1926)

BOZKURT – LOTUS DAVASI (1926)

Konu Büyük Atatürk Türkiye’sinin “tam bağımsızlığını – özgür ruhunu, onur ve saygınlığını” uluslararası arenada ortaya koyan fevkalâde önemli bir dava;

– 2 Ağustos 1926 Salı gecesi kömür yükünü alan “Bozkurt Gemisi”  Mersin’e gitmek üzere yola çıkmıştır, bu arada Beyrut’tan İstanbul’a gelmekte olan “Masejeri Maritim” şirketine ait Fransız bandıralı “Lotus Gemisi” de Midilli yakınlarında, Sığrı limanı önünde saat 23:30’da Bozkurt gemisine ortadan çarparak,  Türk Gemisini ikiye ayırmış ve batırmıştır. Bu çarpışmada sekiz Türk denizci yaşamını yitirmiştir.

– Yoluna devam eden Fransız gemisi, İstanbul’a gelmiş, yükünü boşaltmış ve Fransa’ya geri dönerken, Deniz Şubesi Müdürü Câmi Bey olayla ilgili inceletme başlatmıştır.

– Kaza sırasında yakınlarını yitirenler savcılığa başvurmuş ve İstanbul Savcılığı olaya el koymuştur.

– Kaza sırasında Fransız Lotus gemisi kaptanı Jan Desmons ve Bozkurt’un kaptanı Hasan Kaptan ve üç Fransız tayfası sorgulanmış, heyet oluşturularak olay tetkik edilmiş ve her iki geminin kaptanı da suçlu bulunarak, tutuklanmışlardır.

– Hakimler Heyeti, kaptanların Ağır Ceza’da yargılanmalarına karar vermiştir.

– Lotus’un sahibi Fransız gemi şirketi, Fransız hükümetine başvurarak, Fransız kaptan Desmons’ın Türk mahkemesince yargılanmasının yasal olmadığını  iddia ederek,  Türk Hükümetine müdahale edilmesini ve Fransız kaptanın derhal serbest bırakılmasını istemiştir.

– Fransız kaptanın serbest bırakılmaması ve tanıkların dinlenilmesi için duruşmanın ertelenmesi, Fransız basının kullandığı dili sertleştirmiştir. Fransız dışişleri bakanı Briand, Türkiye Elçisi Fethi Beyi çağırıp, konuşmuştur.

– Ağır Ceza Mahkemesi,  kaptanın yargılanma süreci sonun kadar “tutukluluk halinin devamına” karar vermiştir.

Necmettin Sadak, Fransız basınının ve kamuoyunun çıkardığı gürültü ve korkuların temel nedeninin aslında”kapitülasyonları devam ettirememek kaygısı olduğunu“,  Türkiye’de yargının tam bağımsız olduğunu ve kapitülasyonların artık tarihe gömüldüğünü vurgulamıştır. (Tabii ki Fransa, 1535’ten beri Osmanlıdan aldığı ticari ve adli ayrıcalıkları – yani kapitülasyonları ısrarla  ve koyu inatla devam ettirmek istiyordu!)

– Türkiye’de kimi gazeteciler ve hukukçular (Osmanlı zihniyeti taşıyanlar…), “kaptan Desmons’u serbest bıraksak daha iyi olur vs…” demeye başlamışlardır, (alışmışlar güdülmeye – emir almaya…)

Ancak Mahmut Esat (Bozkurt), bu davadan çekilmenin, Türkiye’nin uluslararası saygınlığını sarsacağına ve Lozan’da  çetin ve kararlı müzakerelerle  kaldırılan kapitülasyonlara yeniden kapıları açacağına dikkat çekerek, sonuna dek direnilmesini savunmuştur… 

Mustafa Kemal Paşa, Mahmut Esat’ı yanına çağırarak bu olayı onun ağzından dinlemiştir;

Mahmut Esat şöyle konuşmuştur: “Paşam, La Haye Adalet Divanı‘na gidelim, kimin haklı olduğu orda belli olsun. Ben haklılığımıza ve kazanacağımıza inanıyorum. Müsaade ederseniz davamızı ben savunayım. Kaybedersem, yurduma bir daha geri dönmem. Fakat kazanacağız. Hem Adalet Divanına gitmeden Fransız hükümetinin dediğini yapacak olursak, Fransız devletinin gözdağı karşında boyun eğmiş olacağız. Bu da öbür sorunlarda aynı gözdağını bize vermeleri için onları yüreklendirecektir. Divana gittiğimizde, davayı kaybetsek bile, hiç değilse uluslararası bir mahkemenin kararıyla kaybetmiş oluruz, bu da bir şerefsizlik olmaz, aksine büyük bir şeref olur.

Mustafa Kemal Paşa‘nın yanıtı: “Güle güle git, kazanacaksın. Kazanamasan da bu millet seni bağrına basacaktır.”

– Davada Türkiye’nin haklı olduğuna ilişkin inancı tam olan Mahmut Esat gerekli hazırlıklarını ve araştırmalarını yapmış ve La Haye Adalet Divanına giderek davayı, Türkiye hükümeti adına azimle savunmuş ve kazanmıştır.

Lahey Adalet Divanı 2 Ağustos 1927’de Bozkurt – Lotus davasını görüşmeye başlamıştır: Divan, yaptığı görüşme ve oylamanın ardından 7 Eylül 1927’de Türkiye’nin tezini (davasını) haklı bulmuştur.

Böylece Genç Türkiye Cumhuriyeti uluslararası hukukta, tüm tam bağımsız devletlerle eşit olduğunu, hiçbir devletten emir ve direktif almayacağını, Osmanlı tarzı kapitülasyonların (yargı ayrıcalıklarının) artık tümden tarihe gömüldüğünü tüm dünyaya kanıtlamış ve ilân etmiştir.

– Takdire değer – gerçek bir devlet adamı olan Mahmut Esat Bey için gerçekten çok gurur verici – fevkalâde büyük bir zafer olmuş ve bu dava ona “BOZKURT” soyadını da kazandırmıştır. Ne mutlu adını tarihe böyle şerefle kazıtanlara…

G. Filiz Tuzcu
Tarihçi