Fosil yakıt teşviklerine hayır!

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 21.03.2018

Fosil yakıt teşviklerine hayır!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İklim değişikliği mücadelesi her zamankinden daha acil. Dünya üzerindeki sağlıklı yaşamı korumak için küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2 C derece altında tutmamız gerekiyor. 2015 Paris Anlaşması’nın bu temel hedefine ulaşmamız ancak küresel emisyonlardaki artışı 2020 yılından önce durdurmamızla mümkün.” 
“Fosil yakıtlara verilen kamu teşviklerinin sonlandırılması, Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmanın en etkin yollarından biridir. Teşviklerin kaldırılması aynı zamanda G20 ülkeleri tarafından 2009 yılında verilen ama halen tutulmamış bir sözdür.” 
Yukarıdaki satırlar Sağlık ve Çevre Birliği (Health and Environmental Alliance – HEAL) örgütünün 2017 Ekimi’nde yayımlamış olduğu “Gizli Maliyet: Fosil Yakıt Teşviklerini Sonlandırmanın Sağlık Faydaları” başlıklı raporundan alındı. HEAL, çevre kirliliğinin ve özellikle karbondioksit ve öbür sera gazlarının insan sağlığı üzerine etkileri konusunda çalışmalar yürüten, Avrupa’nın önde gelen sivil toplum kuruluşlarından biri. Yetmişi aşkın üye kuruluşuyla birlikte Avrupa’nın sağlık çalışanlarını, yurttaşlarını ve çevre uzmanlarını temsil ederek, sağlık ve çevre kirliliği üzerine sürdürmekte olduğu bağımsız çalışmalarla tanınıyor. 
HEAL’in 2017 raporu, G20 üyesi ülkelerin 2014 yılında fosil yakıtlara tanımış olduğu teşviklerin kamu maliyetinin 444 milyar doları bulduğunu, ancak fosil yakıt kullanımının yarattığı hava kirliliği nedeniyle yaratılan sağlık maliyetlerinin 2.76 trilyon dolara (teşviklerin altı katı!) ulaştığını vurguluyor.

Türkiye’de fosil yakıt teşviklerinin yarattığı yıllık sağlık maliyetleri 19.4 milyar dolar, iklim değişikliği maliyetleri ise 13.2 milyar dolar olarak hesaplanmış. Bu rakam ölçülebilen teşvik miktarının on katına ulaşmakta olup Türkiye’nin 2014 itibarıyla genel devlet bütçesinden yaptığı 22 milyar dolarlık sağlık harcamasını aşıyor. Fosil yakıt teşviklerinin sonlandırılmasının gerekçeleri raporda net olarak açıklanmış. Rapordan okumaya devam edelim:

“… fosil yakıtların kullanılması havayı solunamaz hale getirirken hava kirliliği birçok yeni hastalığa ya da var olan hastalıkların kötüleşmesine, erken ölümlere neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl 6.5 milyon insan hava kirliliği nedeniyle yaşamını yitiriyor. Fosil yakıtların neden olduğu hava kirliliği ayrıca kayıp işgünlerine, çalışma veriminde düşüşe ve hastalıkların tedavisi için harcanan yeni sağlık maliyetlerine neden oluyor. Bu olumsuz sonuçlardan en çok çocuklar, gebe kadınlar, yaşlılar ve yoksullar etkileniyor.”
***
Dünya Enerji Ajansı verilerine göre gezegenimizin atmosferine bir yılda salınan CO2 emisyonu yaklaşık 30 giga ton (bin milyar ton). Bu sonucu ülkeler düzeyinde değil de, küresel üretim zincirinin baş aktörleri olan ulus-ötesi şirketler açısından değerlendirdiğimizde, aslında yalnızca yirmi enerji üreticisi ve dağıtıcı tekelin bu rakamın % 30’undan sorumlu olduğunu görüyoruz. Aşağıdaki tablo ilk dört şirket bakımından bu durumu bir çırpıda özetliyor.

[Haber görseli]

Kapitalizmin merkezindeki ulus-ötesi tekeller, fosil yakıt teşviklerinin sürüp gitmesinden en fazla kazançlı çıkan ana aktörler. “Her ne pahasına olursa olsun daha fazla kâr” dürtüsüne dayalı kapitalist birikim sistemi, yaklaşmakta olan çevre felaketinin suçlusu olduğu gibi, bedelini de tüm insanlığa ödetmekte…
==================================================
Dostlar,

Dün (21.3.18) Ankara Üniv. Tıp Fak. Dönem 3 öğrencilerine “Hava Kirliliği ve Sağlık”  konusunu 2 saat süreli ders olarak sunduk. ayın Yeldan’ın çok değerli yazısında yer verdiği kimi bilgileri biz de öğrencilerimizle paylaştık.. Hep yapageldiğimiz gibi, bu ders yansılarımızı da pdf olarak web sitemizde yayınlayacağız; salt öğrencilerimiz değil, geniş kitleler yararlansın diye..

Çok sayıda görseli derste değerlendirdik. Yandaki posterde çok çarpıcı sonuçlar var:

  • Akciğer kanseri ölümlerinin %36’sı, inme ölümlerinin %34’ü ve kalp hastalıklarından ölümlerin %27’si hava kirliliği ile ilişkili.

Sayın Prof. Yeldan’ın bu sitede, konuya ilişkin çok önemli bir yazısına daha yer vermiştik :

Nüfus artışının hızla ve mutlaka yavaşlatılması, giderek durdurulması kaçınılmazdır!
Yaşamın her alanında, en üst düzeyde tasarruflu yaşayarak dünyaya yükümüzü azaltmak zorundayız..

Sevgi ve saygı ile. 22 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Amerika’da ticaret savaşı çığlıkları

 Amerika’da ticaret savaşı çığlıkları

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet 07.03.18

Amerika Başkanı Donald Trump uluslararası arenada yepyeni bir gündem oluşturdu: ABD’nin çelik ithalatına %25; alüminyum ithalatına da %10 ithalat vergisi koyacağını duyurdu. Trump’ın gerekçeleri “yıllardır sürdürülen haksız ticaret anlaşmaları nedeniyle Amerikan işçilerinin büyük zarara uğradığı ve işsiz kalmakta olduğu” savlarına dayandırılmaktaydı.
Gerçek şu ki; kapitalizmin bu merkez hegemonik gücünün söz konusu kararının ardında, aslında sistemin tıkanmışlığını ve Amerika’nın gerek teknolojik ilerleme, gerekse sanayi tasarımı yarışında geri kalma endişesini örtbas etme çabaları yatmaktadır. Amerikan üst yönetimince, “etrafı Kızılderililerce sarılmış mağdur kovboy” imajı ardına gizlenmeye çalışılan bu gerçek, siyasi ve iktisadi açıdan yapılacak sağduyulu bir değerlendirme karşısında tüm çıplaklığıyla ortaya dökülüveriyor.
Öncelikle vurgulamak gerekir ki; Amerika’nın başta Çin ve Almanya olmak üzere, küresel mal piyasalarında vermekte olduğu dış ticaret açığı, “ABD aleyhine yapılmış olan haksız ticaret anlaşmalarından” ya da “ABD düşmanlarının zekice tasarlanmış ticaret hilelerinden” ziyade, Amerika’nın aşırı tüketime dayalı tasarruf – yatırım dengesizliklerinden kaynaklanmaktadır. Neredeyse yüzde sıfıra yaklaşan özel tasarrufları ve devasa bütçe açıkları ile Amerikan ekonomisi, ulusal düzeydeki iç dengesizliklerini uluslararası ticaret dengesizlikleri olarak yaşamakta.
Dahası, %4.5 düzeyine inmiş olan işsizlik oranı nedeniyle neredeyse tam istihdam noktasına yaklaşan Amerika işgücü piyasalarında, ithalat korumacılığı altında yeniden istihdam edilebilecek bir yedek işsiz ordusu yeterince büyük değil. Dolayısıyla, ithalat koruması altında istihdam artışlarından ziyade, mevcut istihdam koşullarında ücret maliyetlerinin artması daha gerçekçi bir olasılık olarak gözüküyor. Bunun da ötesinde, artan çelik ve alüminyum fiyatlarının bu ürünleri kullanan üreticiler için daha yüksek maliyetler içerecek olması nedeniyle de, bu adımın nihai olarak üretim maliyetlerini yükseltmesi ve enflasyonu tetiklemesi kaçınılmaz olacaktır. Bütün bunların anlamı ise Federal Reserve’in, hadi “piyasaların” anladığı dilden uyaralım: o çok korkulan “FED faizleri artıracak mı?” endişelerini haklı çıkaracak adımların uygulamaya konulması olacaktır.
Konunun bir de uluslararası siyaset ve güvenlik boyutu var, kuşkusuz. Trump yönetimi söz konusu kararını uluslararası diplomasi merkezlerinde meşru kılabilmek için, WTO’nun serbest ticaret ilkelerinin istisna öğelerine dayandırmaya çalışmakta. Bunlar da, ABD’nin bir “savaş ve güvenlik tehdidi altında olduğu”; “kendi yerli çelik sanayii zayıf olursa yeterince silah ve savaş teçhizatı üretememe riski doğurduğu” gibi retoriksel savlar içermekte. WTO’nun (AS: World Trade Organisation – Dünya Ticaret Örgütü) ancak bir savaş hali durumunda uygulamaya konulmasını uygun bulduğu bu istisnai yöntemler, dolaylı olarak ABD’nin küresel düzeyde bir savaş konjonktürü içinde olduğunu belgeliyor.
Bu gözlemler, bizim daha önceleri bu satırlarda sık sık dile getirdiğimiz kapitalizm artık dünya ekonomisini savaş konjonktürü olmadan idare edemez durumdadır” savımıza da yepyeni bir örnek oluşturuyor.
***
Yarın 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Tüm kadın emekçilere kutlu olsun.

Dünya Ekonomik Forumu uyarıyor

Dünya Ekonomik Forumu uyarıyor

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 31.01.2018

Zenginler kulübü diye de anılan Dünya Ekonomik Forumu’nun (DEF) yıllık toplantıları geride kaldı. 1971’den bu yana toplanan örgütün bu yılki toplantılarının ana teması Parçalanmış Bir Dünyada Ortak Bir Gelecek Tasarlamak şeklinde belirlenmiş idi. Toplantıların ana vurgusu da bir yanda küresel kriz sonrası elde edilen yüksek büyüme hızları, bir yanda da gelir dağılımı ile etnik ve cinsiyet ayırımcılığına dayalı fırsat eşitsizliklerinin yarattığı sosyal dışlanma ve artan şiddet olguları idi.
* Yani: hızlı büyüyen, ancak parçalanmış bir dünya… 
Dünya ekonomisinin 2018’de, yani 2008 krizinden on yıl sonra, ilk kez potansiyel büyüme hızına ulaşacağı tahmin ediliyor. Ekonomik büyümenin yeniden sağlanmış olmasına karşın, sosyal kalkınma göstergelerinde izlenen çözülme ve gelir eşitsizliğindeki artış Forum katılımcıları kadar, tüm sosyal bilimcilerin de geleceğe yönelik endişelerini artırmakta. Bu bağlamda Dünya Ekonomik Forumu’nun bu seneki en önemli katkısı yeni geliştirilen bir sosyal göstergenin paylaşımı oldu: 
Kapsayıcı Kalkınma Endeksi (*) (Inclusive Development Index) ulusal ekonomileri salt gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) göstergesi ile değil, geliştirdiği 11 adet sosyal gösterge ile değerlendirmeyi amaçlıyor. 

– Büyüme,

– kalkınma, 
– kapsayıcılık,
– sürdürülebilirlik ve 

– nesiller arası eşitlik 

ana başlıklarından oluşan bu on 11 gösterge aracılığıyla milli gelir büyümesinin ötesinde daha gerçekçi ve anlamlı bir veri seti sunulmakta.  DEF Raporu’na göre sadece GSYH verilerine dayanan değerlendirmeler, yıllarca biriken sosyal eşitsizlik, çevrenin tahribatı ve gelecek nesillere miras bıraktığımız dünya kaynaklarının savurgan biçimde israfı gibi tehditleri göz ardı etmekte ve insanlığın gerçek sosyal refah kayıplarını gizlemekte. Bu sakıncaları bertaraf etmesi açısından söz konusu endeksin anlamı önemli -hele hele yerkürenin zenginleri tarafından iletilmekteyse…

***
Forum Raporu’na göre son beş yılda dünya ekonomisinin milli gelirler toplamı bağlamında “büyüme” gösteriyor olmasına karşın, söz konusu kalkınma endeksine göre 29 gelişmiş ülkenin 20’sinde sosyal kapsayıcılık göstergelerinin gerilediği; 74 kalkınmakta olan ülkenin 56’sında ise nesiller-arası eşitsizliğin artmış olduğu gözlenmekte. 
Kalkınma Endeksi verilerine göre, dünyada en kapsayıcı gelişmiş ülke olarak Norveç nitelendirilmekte. Öte yandan yükselen piyasa ekonomileri diye anılan ve hızlı büyüme sergileyen 30 ülke arasında sadece altısı “sosyal kapsayıcılık” göstergesinde ilerleme kaydetmiş; on üçünde mevcut durum korunmuş; on ülkede ise daha da kötüleşme yaşanmış. Birçok ülkede söz konusu endeksin alt bileşenlerinde çarpıcı farklılıklar gözlenmekte. Örneğin, “büyüme ve kalkınma” göstergesi bakımından ABD’nin 29 ülke arasında 10. sırada, ancak “kapsayıcılık” bakımından yirmi sekizinci, “nesiller arası eşitsizlik” bakımından da 26. sırada yer aldığı gözleniyor. 
Yükselen piyasa ekonomilerinde de benzer biçimde derin farklılıklar var. Örneğin Türkiye, Meksika, Endonezya ve Filipinler “nesiller arası eşitsizlik endeksi”nde daha olumlu sıralarda yer alırken; “kapsayıcılık”, “gelir eşitsizliği” ve “sürdürülebilirlik” göstergeleri bakımından gerilerde gözüküyor. 
Sonuç: Dünya Ekonomik Forumu, gezegenimizde sosyal refahın paylaşımı bakımından en önemli sorunun, ekonomistler ve siyasetçiler tarafından bir ulusun zenginliğini ölçmenin tek göstergesinin milli gelir verilerinden ibaret olarak gösterilmesi olduğunu vurguluyor. 
Büyüme, ne pahasına? 
(*) World Economic Forum,
https:// www.weforum.org/reports/theinclusive- development-index-2018

Bitcoin robotlara karşı

Bitcoin robotlara karşı

Prof. Dr. Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 03 Ocak 2108
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

2018’in ilk günleri… 21. yüzyıl nereye gidiyor? Bu yazıda dünya kapitalizminin 21. yüzyıldaki devinimini belirleyen iki ana eğilimi tartışmaya çalışacağım: Finansallaşma ve sanayide otomasyonFinansallaşma kavramı ile küresel ekonomide ve izdüşümü siyaset mücadelesinde finans sermayesinin ve finansal aktivitelerin reel ekonomi- politik değerlerin önüne geçmesi olgusunu kastetmekteyiz. Finans kapitalin aşırı kısa dönemci, hiper-akışkan ve spekülatif rantiyer beklentilere dayalı değerler sistemi, reel mal üretiminin ve sabit sermaye yatırımlarına dayalı sermaye birikiminin önüne geçmiş durumda. Finans sermayesinin ulusal sınırların dışına taşarak en kısa sürede, en yüksek getiriyi elde edeceği finansal ürünlere (döviz, borsalar, repolar, türev ürünler, Bitcoin türleri, vs. vs…) yönelebilmesi için ulus devletlerin ve merkez bankalarının her türlü denetiminden, kısıtlamasından ve düzenlemesinden (regülasyonlarından) kurtulması, özgürleşmesi gerekiyor. (Bu sürecin küreselleşme diye adlandırılarak, sanki bir çağdaşlaşma öyküsü gibi pazarlandığını biliyoruz). 
Bitcoin’in de dahil olduğu kripto (dijital; elektronik nakit para) sisteminin bu sürecin an itibarıyla son halkası olduğunu düşünüyorum. Bitcoin ilk olarak 2008’de Satoshi Nakamoto (takma bir adı) çevresinde toplanan bir grup “yatırımcı” tarafından kullanıldı. Ana amaçları devletlerin (ve dolayısıyla merkez bankalarının) denetim ve kurallarından bağımsız; “özgür” bir para sisteminin kurgulanması idi. (2008, küresel finans balonunun en şişkin ve patlamak üzere olduğu yıl idi; unutmayalım). Bitcoin “üretimi”, matematiksel bir algoritmayı işletme becerisi ve gerekli bilgisayar donanımına sahip “madenciler” (miners –teşbihte hata yok) tarafından sürdürülüyor. Bitcoin üretiminde gerekli bilgisayar donanımının ve karmaşık algoritmasının getirdiği elektrik enerjisi yükünün, örneğin İrlanda’nın bir yıllık enerji tüketimine eşdeğer olduğu ve dolayısıyla başlı başına bir çevre felaketi habercisi olduğu sıkça dile getiriliyor. 
Bitcoin’in günümüzdeki sermaye değeri 3.2 milyar doları aşmış olmasına karşın, toplam potansiyel para arzı önceden belirlenmiş durumda (kabaca 21 milyon adet Bitcoin) ve her bir yeni “Bitcoin” üretimi bu toplam arzın eritilmesi anlamına geliyor. Tahminler, Bitcoin üretiminin mevcut temposu sürdürülürse toplam arzının 2140 yılında sıfırlanmış olacağı yönünde. Toplam potansiyel arz tutarının sabit olduğu bu kurgu altında, artık merkez bankalarının veya başka bir para otoritesinin “para ihraç etmesine” de ihtiyaç kalmıyor. Ancak bu arada bir not ekleyelim ve mevcut Bitcoin adedinin neredeyse yarısının 1000 “büyük” Bitcoin kullanıcısı tarafından kontrol edilmekte olduğunu vurgulayalım. Tekelci yoğunlaşma ve buna dayalı siyasi gücün olası kullanım biçimleri, Bitcoin sisteminin “demokratik” bir kazanım olduğu yönündeki efsaneleri de çürütüyor. 
Bitcoin, “kripto” para sisteminin tek ürünü değil. Rakipleri arasında Ethereum (ETH), Ripple (XRP), Nem (XEM) gibi almaşık sanal ürünler de var. Kapsam alanları farklılıklar gösterse de, ortak özellikleri “kişiye özgü” ve “denetimekapalı” oluşları ve fiyatlarında da çok yüksek oynaklık (volatilite) içermeleri. Bu son özellikleri nedeniyle de yüksek risk taşıyarak, spekülatif vurgunlara (ve kayıplara) çok açık oldukları gözleniyor.
***
Küresel ekonominin sanayi mal ve hizmet üretiminde otomasyona dayalı teknolojik dönüşümleri 21. yüzyılın bir diğer ana dalgası. “Sanayi 4.0” diye de anılan bu süreçte robotların giderek işgücünde söz sahibi olacağı ve yapısal nitelikli işsizliğin ana nedenini oluşturacağı sıkça dile getirilmekte. Örneğin McKenzie tarafından yapılan bir araştırmada, sanayide mevcut eğilimler altında otomasyonun küresel ekonominin yüzde 50’sini etkileyeceği; bunun 1.2 milyar çalışanın ve 14.6 trilyon dolar tutarında ücret gelirinin etkilenmesi anlamına geleceği vurgulanmakta (*). 
Birleşmiş Milletler UNCTAD örgütünün 2017 Ticaret ve Kalkınma Raporu sanayide kullanılan robotların yıllık kurulum temposunun (istihdamının-?) 250 bine ulaştığını ve birikimli stokunun 1 milyon 630 bini aştığını belirtiyor. Gelişmiş ülkeler bu toplamın yaklaşık yarısına sahipken, küresel ekonominin yeni üretim atölyelerini oluşturan Asya ülkelerinin bu rakamların üçte birine sahip olduğu gözleniyor. “10 bin işçi başına düşen robot” sayısında 400’e yakın kurulum ile Kore ve Japonya dünya otomasyon yarışında başı çekiyor. 
Ancak buradaki sorun, robotların günün birinde işçilerin işini ellerinden alması ve onları işsiz bırakması söylemi kadar basit değil. Teknolojik gelişme, nihayetinde, önüne geçilemez bir süreç. Buradaki tehdit, bir yanda otomasyon ile dijital ve enformatik iş tanımlarının gerekli kıldığı beceri ve bilgi donanımına sahip çok sınırlı bir teknisyen aristokrasisi yanında, bu eğitime ulaşamayan mavi yakalı geniş kitlelerin ve çocuklarının giderek göreceli olarak vasıfsızlaştırılması ve sosyal açıdan dışlanmış işsizler ordusu saflarına katılması tehlikesine dayanıyor. Bir yanda piyasalaştırılmış eğitim ve teknik donanıma ulaşabilen teknokratlar, diğer yanda vasıfsızlaştırılmış geniş yığınlar, fırsat eşitsizliğinin ve gelir dağılımındaki çarpıklıkların ana öznesi haline geliyor. 
Öte yandan, finans kapitalin öncelikleri küresel tasarruf fonlarının finansal spekülasyon oyunlarında çar çur edilmesine yol açarken; “istikrar”, “mali disiplin” ve “kemer sıkma” (austerity) içeren neoliberal ekonomi politikaları da küresel ölçekte sabit sermaye yatırımlarının çok düşük tempoda sürmesine neden olmakta. Sorun, teknolojik ilerlemede değil, teknolojik ilerlemeye koşut kurumsal altyapıların gelişimini engelleyen piyasa biçimlerinde. Ya da daha açık ve net söyleyelim: kapitalizmin birikim şemasının ta kendisinde.

(*) https://www.mckinsey.com/ technologyjobs- and-the-future-of-work/__
==================================
Dostlar,

Son derece nitelikli bir irdeleme Sayın. Prof. Yeldan’dan. Teşekkür eder, kutlarız önce.

Finans kapital tam bir kumarhane batağında..
İki kilo domates bile üretemeden tümüyle spekülatif yöntemlerle paradan para kazanma peşinde.
Bu kez para kazanma için elde somut paraya da pek gereksim yol anlaşılan.
BIT COIN, küresel kumarhanenin yeni sanal araçlarından.
Borsalar cebirsel toplamı SIFIR olan toplumsal kumarhanelerdi..
Ölçek büyütüldü; küresel kumarhanenin pey akçeleri “bit coin” ler sahnede.

Kapitalizm giderek yabanıllaşmış, tüm dünyayı avuçlarına alarak emperyalistleşmişti.
İnsanlık bu beladan nasıl kurtulacak sorunsalı ortada dururken, 21. yy’da artık can çekiştiği söylenen kapitalizm, yeni “oyuncakları” ile uzatmaları uzatıyor..

Ortalama yurttaşı / dünyalıyı korumak, uyarıp kollamak gerek.

Sevgi ve saygı ile. 04 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Küresel Tarihçe, 1945-79

Küresel Tarihçe, 1945-79

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 06 Aralık 2017
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Yordam Kitap, ODTÜ İktisat Bölümü emekli öğretim üyesi, değerli hocamız Prof. Dr. Oktar Türel’in Küresel Tarihçe, 1945-79 başlıklı eserini yayımladı. Oktar Hoca’nın kaleminden çıkan üç yüz elli sayfaya ulaşan bu dev katkı, uzak/ yakın tarihimizden bugüne, güncelden geleceğe ilişkin dev bir entelektüel çabayı okurlarla buluşturuyor. Temel amacı “II. Dünya Savaşı’nın bitiminden1970’li yılların sonuna kadar uzanandönemdeki uluslararası ekonomileriincelemek ve yorumlamak” olarak sunulan bu zengin tarihçe, Oktar Türel Hoca’nın bizlere muştuladığı üzere, Ocak 2018’de yayımlanması planlanan ve Küresel Tarihçe, 1980-2009 ile sürdürülecek. Oktar Hoca’nın bu devasa emeği bizlere uzun yirminci yüzyılın belgelere dayalı, heyecanlı bir serüvenini bir solukta sunuveriyor.

***
Uzun yirminci yüzyılı anımsayalım. Öncelikle, kalkınma kavramı… “İktisadi kalkınma” kavramının küresel kapitalizmin 1913-sonrasında tökezlemesi sonucunda bir ara olanak şeklinde doğduğunu söyleyebiliriz. 20. yüzyıla artan işsizlik, yoksulluk ve faşizmin yükselişi ile giren kapitalizm, küresel ölçekte bir bunalım içinde idi. Öte yandan, 20. yüzyıl boyunca peşi sıra gelişen sosyalist devrimler, bu ülkelerdeki sosyalist planlama deneyimleri ve bağımsızlıklarına yeni kavuşan eski sömürgelerin sanayileşme yolundaki yeni arayışları ile birlikte kalkınma ideolojisinin de altyapısı oluşturmaktaydı. Bu konjonktür 1950’li ve 60’lı yıllarda gelişmiş kapitalist metropollerde, güçlenen sosyalizm alternatifinin de baskısıyla, refah devletinin genişlemeci politikaları ile birleşince insanlık tarihinin en yüksek büyüme hızlarına tanık olunan “altınçağ” yaratılmış oldu. 
Ancak bu dönem uzun sürmedi. Kapitalizmin anarşik yapısı, azalan kârlılık ve emek hareketinin görece güç kazanması ile birlikte “altın çağ”ın iktisadi ve sosyal temelleri 1970’li yıllardan itibaren sermaye açısından sürdürülemez ve kabullenilemez bir niteliğe büründü. Finans sermayesinin 20. yüzyılın son çeyreğindeki yükselişi, artık sadece üretim sürecinde kalarak yeterli kâr elde edemeyen ve dolayısıyla birikimini sürdüremeyen küresel kapitalizmin kendisine yeni kâr olanakları arayışının bir sonucuydu. Böylece 1980’lerden başlayarak, yüksek reel faiz ve sermayenin serbest dolaşımını sağlayacak yapısal düzenlemeler, kapitalizmin finansal küreselleşme aşamasının ana ögeleri haline dönüştüler. 
Bu süreçte “kalkınmakta olan ülkeler” de bir grup olarak “yükselen piyasalar” diye adlandırılır oldu. Bu ülkeler birbiri ardına küresel kapitalizmin yeni işbölümü içinde kendilerine verilen görevleri yerine getirmekle koşullandırıldılar. “Washington mutabakatı” ve “ardılı-(genişletilmiş) Washington mutabakatı” kavramları böylece ortaya çıktı. Azgelişmiş ülkeler, bir yandan dış ticaretlerinin ve kambiyo rejimlerinin serbestleştirilmeye zorlanması sonucunda birer ithalat ve ucuz işgücü deposu haline dönüştürülürken, bir yandan da özelleştirme ve “doğrudan yabancı yatırım” fetişleri altında kamusal varlıklarına yok pahasına el konuldu. Söz konusu ülkelerin zaten çok genç ve zayıf olan demokratik kurumları “istikrar önündeki bürokratik engeller” olarak gösterilirken, “bağımsız üst kurullara dayalı denetim ve yönetişim” gibi makyajlanmış politikalar altında ulus-ötesi şirketlerin ve uluslararası finans sermayesinin doğrudan denetimi altına sokuldular.
***
Oktar Hoca’nın her biri beşer bölüm olarak kurguladığı iki kısım altında, söz konusu tarihçe, önce soğuk savaş ve iki kutuplu dünyanın dönemeçlerini, sonra da kurumları ve iktisadi öğretilerini özgün veriler aracılığıyla bizlere aktarılmakta. Kapitalist “merkez” ile “çevre”si arasındaki derinleşen uçurum, Keynesgil iktisadın yükselişi ve çöküşü; “çevre”den gelen aykırı seslerin yoğunlaşması… 350 sayfalık bu heyecan dolusu serüven için emeklerinize sağlık Oktar Hoca.
===================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Oktar Türel’i 1999’da ODTÜ’de bir bilimsel toplantıda sunumunu izlerken tanımış ve hayran kalmıştık. Ardışık birkaç oturumun özet bireşimini (sentezini) sunma görevimi üstlenmişti ve büyük bir yetkinlik ve sistematik yaklaşımla, adeta Metaanaliz yaparcasına tablolar ve sayısal verilerle 8-10 sunumdan çıkarsanabilecek bütüncül sonuçları yer yer tümevarım (endüksiyon) yer yer tümdengelim (dedüksiyon) yöntemlerini kullanarak başarmıştı. Bilimsel yöntem ve us yürütme (reasoning) ancak bu denli ustalıkla kullanılabilirdi. ODTÜ boşuna ODTÜ değildi ve Prof. Oktar Türel de boşuna bu üne erişmiş değildi. Sonraki yıllarda Oktar hocayı izlemeye çabaladık. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ürünüydü Oktar Türel de.

Oktar Türel ile ilgili görsel sonucu80’lerini bulan Sn. Türel bilimsel etkinliğini sürdürüuyor. Emekli olduğunda Bölüm arkadaşları ve Doktorasını yaptığı Ankara Üniv. SBF’nden çalışma arkadaşları O’na ve kendisi gibi ODTÜ İktisat Bölümü’nün ustalarından (duayenlerinden) Sn. Prof. Yakup Kepenek’e -ki Cumhuriyet’te haftalık makaleler yazıyor- ortak bir Armağan yayınladılar. Bu “Armağan” geleneği çok hoş ve çok yararlı. Gelişerek ve yaygınlaşarak sürdürülmesi çok gerekli. Oktar hocaya biz de Küresel Tarihçe 1945-79 ve 2. cildi olarak Küresel Tarihçe 1980-2009 adlı dev yapıtları için engin teşekkür borçluyuz. KÜRESELLEŞME, gerçekte

  • KÜRESELLEŞTİRME, 21. yy. insanının en büyük karabasanı olarak tanımlanabilir.

    Bu “bela” ile başedebilmek için süreci doğuran ve sürdüren dinamikleri çok iyi kavramak gerekiyor. Kitleleri acı gerçekler karşısında eğitmek ve yaşantılarını kavrayabilmek – anlamlandırabilmek için desteklemek aydın sorumluluğu kapsamında. Anılan 2 kitap,

    * Küresel sermayenin Dünyayı kuşatması ve postmodern köleleştirmesi – sömürgeleştirmesi sarmalı ile savaşımda çok değerli araçlar olacak 21. yy. şafağında.

Sevgi ve saygı ile. 07 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com