12 Eylül’ün Din Dersi ve AB


12 Eylül’ün Din Dersi ve AB

portresi_resmi


Emre KONGAR

Cumhuriyet, 22.2.15

 

 

AKP iktidarı sürekli olarak darbe karşıtı söylemde bulunuyor ama,
12 Eylül askeri darbesinin demokrasiye getirdiği bütün sınırlama ve kısıtlamaları da
tepe tepe
kullanıyor:

– Seçimlerde her türlü temsil adaletini engelleyen %10 barajını titizlikle koruyor…
– Partilerdeki lider sultasını olanaklı kılan Siyasal Partiler Yasası aynıyla devam ediyor…
– Parti programlarında kaldıracaklarını ilan ettikleri YÖK, üniversiteleri denetlemek ve
susturmak için kullanılıyor…


Ve 12 Eylül’ün eğitimde zorunlu hale getirdiği din dersi de aynen devam ediyor!

***

Din kültürü ve ahlak bilgisi adı altında okutulan mecburi din dersi esas olarak
Sünni mezhebine
dayalı bir içeriğe sahip…

Böyle bir dersin zorunlu olarak bütün öğrencilere okutulması Sünni mezhebine inananlar dışındaki ailelerin çocukları için ciddi bir baskı oluşturuyor…

Bu duruma tepki gösterenler konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürdüler
ve AİHM’den dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasına ilişkin karar aldılar.


Türkiye bu karara itiraz etti ve AİHM, bu itirazı da reddederek kararını kesinleştirdi.


Şimdi top Milli Eğitim Bakanlığı’nda.

Çünkü bilindiği gibi AİHM kararları bağlayıcı.

***

AİHM’de 9 yıl yargıçlık yapan, ocak ayında AİHM Yargıçlar Birliği Başkanı seçilen
CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen de, Türkiye’nin bu kararı uygulamak zorunda olduğunu belirtiyor…

Ayrıca üniversite ve liseye giriş sınavlarında din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinden
soru çıkmaması gerektiğine de işaret ediyor.


Hürriyet’in haberine
göre Türmen şunları söylemiş:


“… Bazı çevrelerde
AİHM’ni bu kararının ‘din dersi’ ile ilgili olduğu ama Türkiye’de
‘din dersi’nin değil, ‘din kültürü ve ahlak bilgisi dersi’nin zorunlu olduğu söyleniyor…


AİHM bu kararı verirken,
‘din kültürü ve ahlak bilgisi dersi’ni ve müfredatta yapılan değişiklikleri inceleyerek verdi.

Zorunlu olmaktan çıkarılması gereken ders, din kültürü ve ahlak bilgisi dersidir.
Ders zorunluluktan çıkartılırsa üniversite ve liseye giriş sınavlarında da din kültürü ve ahlak bilgisi sorusunun çıkmaması gerekiyor…”

***

AKP iktidarı, artık Avrupa Birliği standartlarındaki demokrasiyi rafakaldırmakta kararlı görünüyor… Ama zorunlu din dersi konusunda atması gereken adımlar var…
Bu konunun AB ile ilişkilerimizi nasıl etkileyeceği gerçekten merak konusu!

===================================

Dostlar,

Yetti artık…

Kaldırın şu zorunlu dayatma din derslerini!.

Birazcık demokrat olun..

Birazcık hukuk tanıyın..
Bu kaçıncı kararı AİHM’nin…

Müslüman olun.. Kuran’da “dinde zorlama olmaz” yolundaki hükümleri anımsayın..

İnsaf edin…

Eyy AB… ve Avrupa Konseyi..  
Siz de ikiyüzlülüğü bırakın ve kararın gereğinin yerine getirilmesi için gerekeni yapın..

Sevgi ve saygı ile,
23.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

BAŞKANLIK VE FEDERASYON


BAŞKANLIK VE FEDERASYON

portresi_resmi

 

Emre KONGAR
Cumhuriyet,
13.2.15

 

AKP’nin 2015 seçim kampanyasını “Başkanlık rejimi” üzerine kuracağı ve
propagandanın tarafsızlık yemini etmiş olan Erdoğan tarafından yapılacağı anlaşıldı.

Bu model gerçekleşirse Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor acaba?

***

Birinci olarak, önümüzdeki soru “Nasıl bir Başkan?”
Erdoğan’ın bizzat kendi sözlerine bakıldığında, savunulan bu “Başkanlık Rejimi”nin
dünyadaki hiçbir siyasal sisteme benzemediği, yargı erkinin gücünü yok etmek üzerine kurgulandığı açıkça görülüyor…

Milletvekilleri de parti lideri tarafından belirlendiğine göre,
Meclis zaten çoğunlukla seçilecek olan “Başkanın” denetiminde olacak…

Böylece, Erdoğan’ın savunduğu modeldeki “Başkan”, hiçbir dengelemeye ve denetime
tabi olmadan istediği gibi at oynatacak, yine O’nun sözleriyle
“İstediğini asacak istediğini kesecek!” bir yönetici oluyor…

Ali Sirmen dün bu rejime bir de isim bulmuştu:

“Güçlendirilmiş Başkan Baba Zulmü düzeni.”

Bu düzenin liderine siyasal bilimlerde “Diktatör” denir…
Bunların bazıları, yine yapılan oylamalarla “hayat boyu Başkan” seçilirler!
 Türkiye şimdilik bu öneriyle karşı karşıya değil…
Ama, hele bir anayasayı değiştirelim, yeni Başkanımızı seçelim,
onun becerikli ve şefkatli elleri ile uzun süre bir yönetilelim…

Görev süresinin sonuna doğru bu “Ölene kadar Başkanlık” seçeneğini de düşünürüz elbette!

***

İkinci olarak önümüzdeki soru “Nasıl bir Devlet?”

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı devam edecek mi?..
Yoksa dünyadaki hemen hemen bütün başkanlık rejimlerinde görülen bir
federasyon veya konfederasyon mu söz konusu olacak?

Federatif devlet tartışmaları, daha Özal zamanında, onun girişimiyle gündeme girmişti…
Türkiye’nin Kürt sorununu çözmek için “Osmanlı Eyalet sistemini” örnek alan bir yönetim biçimini uygulayabileceği, bizzat AKP yöneticileri tarafından kezlerce dile getirilmiştir.
Kürt politikacılar da, federasyon modelini bir çözüm olarak kezlerce belirtmişlerdir.

Bütün bunlara ek olarak, ülkenin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde şu anda,
üniter (AS: tekil) devlet modeli ile bağdaşmayan pek çok uygulama görülmektedir.

***

AKP ve Erdoğan, “Başkanlık rejimi” ile birlikte bu rejimin dayandığı
“Federasyon Modelini” de ortaya getirseler,
tartışmalar daha gerçekçi bir zeminde yapılabilir.

Cinayet, Adalet ve Demokrasi!?


Cinayet, Adalet ve Demokrasi!?

Emre Kongar

24 Ocak – 31 Ocak haftası: Siyasal cinayetleri simgeleyen bir hafta…
“Adalet ve Demokrasi Haftası” deniyor…
Türkiye’nin yakın siyasal tarihindeki siyasal cinayetlerden hareketle,
adalet, özgürlük ve demokrasi özlemini dile getiren bir simge…

Demokrasiyi, adaleti, özgürlüğü, bu uğurda can vermiş olan aydınları anarak arayan bir ülkedeki “demokrasi tarihinin” sefilliği!

***

24 Ocak 1993 Uğur Mumcu’nun katlediliş tarihi…
31 Ocak 1990 Prof. Muammer Aksoy’un katledilişi…

Kamuoyu, bu iki tarih arasındaki haftayı, hem katledilenleri anma, hem de demokrasiyi,
adaleti, özgürlüğü vurgulama haftası olarak belirlemiş.

Bana kalsa, 1 Şubat 1979’da katledilen Abdi İpekçi’nin ölüm tarihine kadar,
bir gün daha uzatırdım bu haftayı.

***

Türkiye bugünlere kendiliğinden gelmedi…
Getirildi:
İktidar kötüye kullanılarak…
Temel hak ve özgürlükler sınırlanarak ve kısıtlanarak…
Demokrasi, çoğunluk baskısı ile yozlaştırılarak…
Din istismar edilerek…
Eğitim gericileştirilerek…
Direnen gerici feodalite ve emekleme aşamasındaki kapitalizm ile
gözü dönmüş emperyalizmin ortaklaşa çabalarıyla…

Askeri darbelerle…
Ve sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi:
Demokrat, laik, Atatürkçü, kamuoyu lideri aydınların, gazetecilerin, yazarların,
öğretim üyelerinin teker
teker katledilmesiyle…

***

Yakın tarihimizde iki farklı cinayet dalgası var:
Birinci dalga, 1970’lerde ortaya çıkan ve tüm ülkeyi pençesine alan, adına “sağ-solçatışması” denilen dönemdir.
Aralarında Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Abdi İpekçi, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil ve Ümit Kaftancıoğlu gibi aydınların bulunduğu ilk dalgadaki cinayetler 1980 yılında son buldu.
1990 yılında 31 Ocak’ta Prof. Muammer Aksoy’un öldürülmesiyle,
1980 darbesinin cesaretlendirdiği radikal dinci akımların etkisi altında, yeniden başladı.

Aksoy’un ardından 1990 yılında Çetin Emeç, Turan Dursun, Doç. Bahriye Üçok öldürüldü.
1993 yılında Uğur Mumcu, 1999 yılında da Prof. Ahmet Taner Kışlalı,
2002 yılında Dr. Necip Hablemitoğlu katledildi.

***

Bugün Türkiye’yi “Saray Yönetimi” aşamasına getiren sürecin önemli bir öğesi
bu siyasal cinayetlerdir…

Unutmayın, unutturmayın!

==========================================

Dostlar,

Tüm AYDINLANMA şehitlerimizi sonsuz bir şükran, minnet, özlem ve saygı ile anıyoruz..

Tetikçilerinin ve ardındaki ulusal – uluslararası katil sorumlularının bulunmasını ve yargılanmasını istiyoruz..

  • Devlet tüm yurttaşlarının can güvenliğini
    her durumda ve özürsüz sağlamalıdır.

Bu gün 1 Şubat… Aydınlık yazar (Milliyet başyazarı) Abdi İpekçi 36 yıl önce bu gün katledildi.

Aynı gün, Fransız havayolu Air France, yıllarca Fransa’da siyasal sığınmacı olarak saklanan, Fransa hükümetince korunup kollanan İmam Humeyni, Tahran’da Şah’a karşı yapılan darbe sonrası Devlet Başkanı olmak üzere Tahran’a uçurulmaktaydı..

Rastlantı mı acaba??

Şah Batı hayranı ve müttefiki değil miydi?
Emperyalizm at mı değiştirdi?
Yoksa gücü mü yetmedi İran’da olup bitene..
ABD toprakları yıllarca bu kez Şah ve ailesine mi sığınma yurdu oldu??

Ey insanlık düşmanı lanetli Emperyalizm; kanlı ellerin kırılsın e mi…
İnsanlık onuru seni de yenecek elbet bir gün.. Çok kalmadı, bundan eminiz..

T.C. Devleti, egemen devlet olduğunu aklından asla çıkarmamalı ve yurttaşlarına dönük
bu tür kanlı katil olaylarını mut-la-ka aydınlatarak şaibeden kurtulmalıdır.
Tersi, kaldırılamaz ölçüde ağırdır, utanç vericidir, ızdırap doludur..
Olasılıkları soru olarak sıralamak bile son derece kaygı vericidir :

– TC. Devleti bu cinayetleri önlemekten aciz midir?
– TC. Devleti bu cinayetleri aydınlatmaktan aciz midir? 
– Katil şebekeleri Devletin resmi kurumları içinde mi yuvalanmıştır?
– T.C. Devletinin eli “dışarıda” kanlı mıdır ki, içeride misillemeye muhataptır?
– T.C. devleti ele geçirilmiş ve acizleştirilerek felç mi edilmiştir de bizler habersiziz??
– T.C. devleti ASELSAN’daki yüksek zekalı mühendis vatan evlatlarını niçin korumuyor??
– T.C. İsparta uçağında çok değerli 6 fizikçisinin ölümüne / öldürülmesine yol açan kazayı
   / sabotajı neden aydınlat(a)mıyor??
– T.C. devleti, Jandarma Genel Komutanı katındaki bir orgeneralinin (Eşref Bitlis) uçağının            düşürülerek şehit edilmesinin üzerindeki kanlı örtüyü neden kaldır(a)mıyor??
– …..

Lütfen uzattırmayın, suç sayılabilecek soruları sordurmayın..
ve en birinci görevinizi yapın;

  • CAN GÜVENLİĞİMİZİ HER DURUMDA SAĞLAYIN..

İçişleri Bakanı iken Mehmet Ağar’ın, katledilen Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu‘ya

  • “Tuğlayı çekersem duvar yıkılır ve hepimiz altında kalırız..”

söyleminin anlamını bize / Ulusa açıklayın ve gereğini yapın..

Sizde hiç ar – namus, vicdan – adalet duygusu, Allah korkusu yok mu??

Size etkili eylem – söylem nedir, söyler misiniz, hiç yoktan bilelim..

Sevgi ve saygı ile,
01.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Dersim / Tunceli: Ders Almak!


Dersim / Tunceli: Ders Almak!

portresi_resmi

 

Emre KONGAR
Cumhuriyet,
7.12.14

 

 

Dersim/Tunceli olaylarının önemi, bugünkü Kürt ve Alevi sorunlarıyla bağlantılı oluşundadır…

Kürt konusu başlı başına, kendi içinde ayrı gelişmiş ve ayrı ele alınmış bir sorundur.
Bu nedenle bugün sadece Aleviler üzerinde duracağım.

***

“Geçmiş bugünü, bugün de geleceği belirler” denir.
Ama otoriter rejimler, hem bugünü hem de geleceği biçimlendirmek için geçmişten işe başlarlar:
Toplumu, kafalarındaki ideolojik modele göre düzenlemek istedikleri için, hem bugünü değiştirmeye, hem de tarihi yeniden yazmaya çalışırlar…
Otoriter iktidarlar, tarihi yeniden yazarken, gelecek için düşledikleri modelden etkilenir, tarihi buna uygun bir biçimde saptırırlar.
Dersim/Tunceli olayları, farklılıklarla birlikte yaşayacağımız demokratik bir toplum için yol göstermek amacıyla mı gündeme getirilmektedir…
Yoksa AKP’nin popülist seçim stratejisi olarak da kullandığı, ama asıl, kamplaştırma, düşmanlaştırma yoluyla inşa etmek istediği bir din toplumuna yol açmak için mi?

***

Dersim/Tunceli olaylarının, aşiretlerin ayaklanmasının ve devletin burada yaptığı zulmün artık saklı-gizli bir tarafı kalmamıştır:

General İzzettin Çalışlar’ınki de dahil, devletin pek çok gizli raporu, o dönemde emniyet müdürü olan Çağlayangil’in anıları, tanıkların anlattıkları, sürgünler, kayıp kızlar gibi sorunlar, olaylar, kitaplaştırılmış, kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.

Daha 1969 yılında, 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamında, Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları adlı kitabında, 1938’i yaşamış olan Hayri Koç’un anılarını, bütün vahşeti ve dehşeti aktaran bir biçimde yazmıştır.
Bu konuda, ayrıntılı araştırmalar da yapılmıştır…

Hemen aklıma gelenler arasında Rıza Zelyut’un “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği”, Yalçın Doğan’ın “Savrulanlar Dersim 1937-38 Hatta 1939”, Mahmut Akyürekli’nin “Dersim Kürt Tedibi, 1937-1938”, Suat Akgül’ün, “Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler” adlı kitapları var.

Konu edebiyata da yansımış, Murathan Mungan, “Bir Dersim Hikâyesi” adı altında çeşitli yazarların öykülerini kitaplaştırmıştır.

***

Olay esas olarak, din-tarım toplumu aşamasında kalmış olan feodal yapı ile laik endüstri toplumunun sonucu olan ulusal devlet kurma aşamasındaki merkezi otoritenin çatışmasıdır…

Ama ne yazık ki egemen Sünni kültürünün, azınlık Alevi kültürünü baskılaması ve yok etmesi sürecinin bir parçası olmuştur.

***

Bence Dersim/Tunceli olaylarından alınacak en büyük ders, Alevilere bugün de uygulanan ayrımcılığın ve zulmün sona erdirilmesi olmalıdır…
Elbette farklılıklarımızla birlikte yaşayacağımız demokratik bir toplum inşa etmek istiyorsak!

=======================================================

Dostlar,

Yapılacak ilk iş, Dersim sorununu siyasilerin istismar etmelerini önlemek sanıyoruz.

Sonrasını, serinkanlılıkla değerlendirmek üzere namuslu bilim insanlarına bırakmak gerekiyor..

 

Sevgi ve saygıyla.
07.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

 

Karşıtından Değil Kendinden Kork


Karşıtından Değil Kendinden Kork

portresi_resmi

 

Emre KONGAR
Cumhuriyet,
11.11.14

 

Hiç kimse bir insana kendisi kadar kötülük yapamaz…

Çünkü hiç kimse, kimsenin sağlığını, işini, yaşamını, imajını kendisi kadar bozamaz!
Bu söz politikacılar, özellikle de otoriter eğilimli politikacılar için evleviyetle geçerlidir:
Tarihe ve günümüze baktığımızda, Sezar’dan Napolyon’a, Saddam’dan Mursi’ye kadar bunun pek çok örneğini görüyoruz.

***

Önyargılarla, yanlış hedeflerle yola çıkan bir politikacı,
genellikle kimseyi dinlemez…

Eleştirilere kulaklarını tıkar…
Zaman içinde, kendini eleştirenleri çevresinden uzaklaştırır…
Muhaliflerini zaten hainlikle suçlamaktadır…
Gittikçe yalnızlaşır…
Yalnızlaştıkça hataları artar…
Yalnızlığını gidermek için yanına yeni isimler, özellikle de eski muhaliflerini alır…
Böylece kendini aldatır…
Çünkü yanına gelen muhalifler, kişiliklerinden soyundukları için ona güç katmaz,
tam tersine, baskının, yozlaşmanın arttığını, daha da yalnızlaştığını gösterir.

***

Türkiye’nin ağır aksak işletmeye çalıştığı demokratik düzeni,
kendini bir türlü sağ iktidarların otoriter eğilimlerinden kurtaramamıştır:

Sağ eğilimli partiler, demokrasinin bir temel hak ve özgürlükler rejimi olduğunu genellikle bilmezden gelirler…
İktidara oturduklarında her şeyi yapabileceklerini, aldıkları oyun her eylemlerini meşrulaştıracağını düşünürler…
Demokrasiden çok demagojiye (halkın duygularını istismar etmeye) yönelirler…
Din gibi, mezhep gibi, ırk gibi, milliyet gibi, kimlik değerlerini ve kutsal değerleri, gerekirse bağlamlarından da koparıp yozlaştırarak kullanırlar.

***

  • AKP’nin “İleri Demokrasi” diye halkın ve özellikle eski solcularla
    liberal geçinenlerin gözünü boyadığı rejimin artık otoriter bir mezhepçiliğe yöneldiği iyice açığa çıkmıştır.

Üstelik bütün otoriter rejimlerde olduğu gibi bu yönetim de büyük bir
legal ve illegal sömürüye ve talana dayanmaktadır…

Hukuk kuralları geçerliliklerini yitirmiş görünmektedir…
Cepler doldurulur, yandaşlara büyük paralar ödenirken, geniş kitleler yoksulluk içinde, sadaka ekonomisine mahkûm edilmiştir…

Tam bu ortamda, bütün yargı kararlarına karşı, “Güçleri yetiyorsa gelsinler yıksınlar”  denilerek, yeşil katliamına dayalı,

Atatürk’ün anısını tahrip eden 1000 odalı bir sarayın,

bütün debdebesi ve ihtişamıyla gündeme gelmesi,
ancak “basiret bağlanması” ile izah edilebilir…

Üstelik şimdi bu debdebe, bu ihtişam, insanların iyice gözüne sokulacak biçimde
halka da açılacakmış…

Rahmetli annem, böyle durumlar için “Allah şaşırtmasın” derdi!

=========================================

Teşekkürler üstad Emre Kongar,

Zavallılaşan birilerine ancak bu denli yardımcı olunabilir..

Doğallıkla tümüyle kör – sağır olunmadı ise..

Eski deyimle “encamları hayrola..” diyelim ama ne deni dilesek de hiç öyle olacağa benzemiyor.. Ülkeye çok ağır zarar veriyorlar, diyeti de o ölçüde ağır olacak..

Bir kez daha biz de yazmış olalım..

Sevgi ve saygıyla.
11.11.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net