Keşke doğru olsa!

Keşke doğru olsa!

portresi_resmi


Prof.  Dr. Emre KONGAR
Cumhuriyet
, 26.08.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

  • Dünkü Cumhuriyet’te Duygu Güvenç’in Cerablus haberi, Suriye’de üst üste yapılan sistematik yanlışlardan dönüleceği umudunu yaratıyordu; dilerim doğru çıkar!
    Önce haberin öğelerini bir kez daha anımsayalım:

    Harekât Rusya’yla koordineli:

    Türkiye’nin yurtdışındaki
    misyonları başta BM olmak üzere bilgilendirmelere devam ederken, operasyon başlamadan önce Rusya’ya da bilgi verildiği öğrenildi.

    Şam’la koordinasyon niyeti:

    Cumhuriyet’e konuşan kaynaklar ise “Suriye’de terör karşıtı eylemler hiç olmadığı kadar önemli” derken, Türkiye’nin operasyonlarını Şam ile koordine etmesi gerektiğini savundu.


    Bölge insanının geri dönmesi
    amaçlanıyor:


    Askeri kaynaklar operasyonun
    tamamlanmasının ardından amacın “terör ve teröristlerden arındırılmış bölge” oluşturarak buraya bölge insanının yerleşmesinin hedeflendiğini belirtti.


    Suriye’nin toprak bütünlüğü
    amaçlar arasında:


    Operasyonun 3 amacı şöyle
    açıklandı:

    1. Sınır güvenliğini sağlamak,
    2. IŞİD ile mücadele kapsamında koalisyon güçlerine destek vermek,
    3. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak.”

***
Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasında 5 büyük sistematik hata yapıldı:

1) Ülkelerin içindeki iktidar mücadelelerine ve iç savaşlara doğrudan taraf olunması:
Irak’ta görece uzak duruldu, Mısır’da kapısından dönüldü, Suriye’de gırtlağa dek girildi.
2) Üç yanlış ideolojiye saplanılması:
a- “Kadim kültürümüz” ve “Neo-Osmanlıcılık” söylemleri ve hayalleri ile…
b- “Ilımlı İslam” modeli çerçevesinde…
c- “Mezhepçi çizgide”…
Ortadoğu bölgesinde egemenlik kurulmak istendi.
3) İç politikanın dış politikada, dış politikanın da iç politikada kullanılması:
“Ilımlı İslam” projesine dayalı iç ve dış siyaset, “One minute”, Mavi Marmara, Gazze, seçim sonuçlarının bile İslam Âlemi referanslarıyla kutlanması, Gezi Direnişi’nin bile dışa bağlanması, Rus uçağının düşürülmesi, PKK-PYD-YPG ilişkileri, IŞİD, bombalar, vs.
4) Dünya ve bölge dengelerinin dikkate alınmaması:
Dünya dengeleri açısından, İran ve Rusya yok (ve hatta düşman) sayıldı, ABD’ye de“kraldan çok kralcı” davranıldı.
Bölge dengeleri açısından, oralardaki Kürt, Türkmen, Arap, Nusayri, vb gibi kimlikleri tanımak yerine, Sünni İslam kimliği öne çıkarıldı.
5) Kişilere endeksli politikalar izlenmesi:
Saddam, Kaddafi ve Esad karşıtlığı, Mursi yandaşlığı, Sisi karşıtlığı gibi saplantılara teslim olundu.
***

“ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı” kitabımda; Türkiye’nin, İran ve Rusya ile olan iyi ilişkilerine ve NATO üyeliğine gönderme yaparak mevcut krizde CİDDİ BİR UZLAŞTIRICI ROL oynayabileceğine işaret etmiştim. Duygu Güvenç’in haberi bana bu konuda “Acaba” dedirtti… Yine de, baştaki kadrolara, bugüne dek izlenen yanlış politikalara, yapılan ısrarlı hatalara bakınca ve “Mercidabık” naralarını duydukça pek de umutlu olamıyorum!

==========================================

Dostlar,

AKP – RTE’ye serinkanlılık, sağduyu diliyoruz bir kez daha..
En küçük “yeni” hataların birikimli (kümülatif – sinerjistik) etki yüzüden çok daha ağır yeni ve stratejik olabilecek bedeller doğurabileceğinin hep ama hep hesaba katılması gerek..

TBMM anlamsız – akıl dışı tatilini bırakıp derhal açılmalı..
AKP’nin bu “Meclissiz OHAL” dayatması kökten despotik olup aşılmalı..

Anayasa md. 93/2-3 şöyle :

  • Meclis, … ara verme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağrılır.
  • Meclis Başkanı da doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı istemi üzerine, Meclisi toplantıya çağırır.

Laiklik düşmanı Kahraman Başkan’ın içine siniyor mu Başkanı olduğu TBMM’nin OHAL döneminde “yok hükmünde” olması?? OHAL Kararnameleri TBMM İçtüzüğü gereğince (md. 128) görüşülmeden, “Komisyon yerinde yok” gerekçesi ile komik olunarak tatile çıkılması..

Ayıptır efendiler, ayıptır.. biraz utanmak gerekir.
Hele AKP Meclis grubunun oylarıyla “15 Temmuz Darbe Girişimi” nin TBMM tarafından incelenmesi önerisinin reddedilmesinin akla sığar zerre yanı bulunmaz.

Bu gidiş,“AKP – RTE aynı, değişen hiçbir şey yok.” değerlendirmelerine haklılık kazandırıyor. Oysa AKP – RTE’nin kökten rota değiştirmesi ve eski hatalarını zerrece yinelememesi gerekiyor.

Çare; Cumhuriyetin temel değerlerine sıkı sıkıya sarılmak ve başta TBMM, devlet kurumları ve düzeneklerini (mekanizmalarını) çalıştırarak danışan – katılımcı ulusal politikala üretmek ve saydamlıkla uygulamaktır..

Hala ders alınmazsa, çöküntünün (enkazın) yutacağı ilk kişi RTE, kurum ise AKP olacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
27 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AB – ABD raporları ve sivil darbe

AB – ABD raporları ve sivil darbe

Emre Kongar
r

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Raporu ile Avrupa Birliği’nin Türkiye raporu aynı günde açıklandı.
Olayın güncel öneminden dolayı Kürt sorunu konusundaki okur mektuplarına ara veriyorum.
Her iki rapor da Türkiye’de demokrasinin yozlaştırıldığına ilişkin göstergelere işaret ediyor ama esas soruna, Yargıyı siyasal iktidarın emrine veren, Parlamenter rejimi bekleme odasına alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayansivil darbeye yeterince yer vermiyor!
***
ABD’nin raporu 1 Kasım seçimlerini adil görmüyor.
Ama 7 Haziran’ı kabul ediyor.
2015’teki en önemli insan hakları sorunlarının başına ifade özgürlüğüne müdahaleyi” koyuyor.
Hükümetin LGBTİ karşıtı, Ermeni karşıtı, Alevi karşıtı ve anti-Semitik söylem kullandığını belirtiyor.
Hükümetin veya bağlı birimlerinin keyfi ve hukuka aykırı öldürmeler yaptığına dair güvenilir iddialar olduğunu söylüyor.
Erdoğan’ın 1 Haziran 2015’te Iğdır’da düzenlediği mitingde kadınların protesto olarak arkalarını dönmesi üzerine yaşananlara yer veriliyor.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Tom Malinowski raporu “Endişe verici” olarak niteledi.
***
Avrupa Parlamentosu’nun yıllık olağan Türkiye raporunda ise Türkiye’de demokrasinin ve hukuk devletinin gerilediğine işaret ediliyor.
Medya özgürlüğü alanında yaşanan gelişmeler “kaygı verici” diye tanımlanıyor.
Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin sözleri eleştiriliyor.
Yolsuzlukla mücadeleye öncelik verilmesi, terörle mücadele alanındaki yasal mevzuatın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarıyla uyumlu hâle getirilmesi isteniyor.
Güneydoğu’daki gelişmeler “kaygı verici” olarak değerlendiriliyor, Türkiye’nin terörle mücadele hakkı meşru kabul edilmekle birlikte, bu mücadelenin insan hakları ve hukuk devletine saygı çerçevesinde yapılması ve orantılı olması gerektiği ifade ediliyor.
Türkiye’nin yargı bağımsızlığı, insan haklarına saygı gibi konularda Kopenhag ölçütlerinden uzaklaştığı belirtiliyor.
Akademisyenlerin tutuklanması ve kadına şiddet gibi güncel konular da raporda yer alıyor.
AB Bakanı Volkan Bozkır, Ermeni Soykırımı iddialarından dolayı, raporun iade
edileceğini belirtti.
***
ABD ve AB raporlarında belirtilen bu olumsuz göstergelerin bir “Sivildarbe”den kaynaklandığı ya görülmüyor, ya da görmezden geliniyor…
Bu sivil darbeyi simgeleyen olaylar şöyle                           :

1) 12 Eylül 2010’da yargıyı siyasetin emrine veren referandum.

2) Başbakan’ın görevinden istifa etmeden girdiği haksız ve eşitsiz koşullarda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi.
3) Tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa’ya aykırı olarak sahalara inip herkesten çok, yoğun ve şiddetli bir propaganda yaptığı 7 Haziran 2015 seçimleri.
4) 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı’nın keyfi uygulamalarla yeni hükümeti kurdurmaması ve seçimlerin yenilenmesi kararından sonra ortaya çıkan şaibeli terör olayları ile yapılan baskılarla gidilen 1 Kasım 2015 seçimleri.
5) Rejimin meşruiyetinin temellerinden biri olan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının, Cumhurbaşkanı tarafından tanınmamasına ilişkin demeçler ve yargının bağımlı davranışları.

=============================

Dostlar,

Cumhuriyet gazetesi önemli doğrultu yitirdi ancak yine de çok değerli yazarlar var kadrosunda. Biz de seçici olarak bu Cumhuriyetçi – Ulusalcı – Atatürkçü yazarlardan alıntılar aktarıyoruz.
Sayın Prof. Dr. Emre Kongar da bu seçkin – saygın tutarlı yazarlardan biri.. Yukarıda aktardığımız değerlendirmesi önemli. Konuyu biz de birkaç gün önce kapsamlı olarak işlemiştik:

  • Avrupa Parlamentosu ‘Türkiye İlerleme Raporu’ – 2016
    http://ahmetsaltik.net/2016/04/14/avrupa-parlamentosu-turkiye-ilerleme-raporu-2016/

    Son sözü – çizgiyi üstad Musa Kart‘a bırakalım… (16.4.16, Cumhuriyet)

    Sular iyice ısındı görünen.. Bu arada Tayyip bey, devasa egosuna karşın Suudi Kralını havalanında karşıladı.. Niye acaba??

    Sevgi ve saygı ile.
    18 Nisan 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Emre Kongar “Diktatöre milli irade ve anayasa dersleri” ve çağrışımlarımız..

Diktatöre milli irade ve anayasa dersleri

Prof. Emre Kongar

Bütün diktatörler baskı rejimlerini sözde “Millî İrade” kavramına dayarlar!
Unutmayalım, Sovyetler Birliği çökmeden önce Komünist Parti, güya serbest seçimlerde,
daima %90’dan çokoy alırdı.
***
Türkiye “Millî İrade” kavramı ile, İsmet İnönü sayesinde, ülke Çok Partili Rejim’e geçtiğinde tanıştı.
Demokrat Parti, “Millî İrade” sayesinde iktidara geldi; ama ne yazık ki,
Demokrasi’yi hazmedemedi…

Demokratik bir rejimde, bir iktidarın, başta ifade, muhalefet ve basın özgürlükleri olmak kaydıyla, bütün temel hak ve özgürlüklere uygun davranması gerektiğini kulak arkası etti:
Demokrat Parti ve onun çizgisini izleyen sağ iktidarlar hiçbir zaman kendileri gibi düşünmeyenlerin temel hak ve özgürlüklerine inanmadılar;
demokrasiyi yalnızca kendileri için istediler:

Seçilmiş olmayı, her istediklerini yapabilmek, özellikle de ifade, muhalefet ve
basın özgürlüklerini sınırlamak ve kısıtlamak için yeterli saydılar ve sürekli olarak
Demokrasiyi yozlaştırdılar.

Sağ iktidarların bu eksiği, 1961 Anayasası’nın getirdiği kuvvetler ayrımı, yargı bağımsızlığı ve Anayasa Mahkemesi gibi güvencelerle giderilmek istendi ise de, yine sağ iktidarlar ve
1961 Anayasası’nı beğenmeyen askerlerin ittifakı ile bu Anayasa, 1971’de hacamat edildi
(AS: 35 maddesi değiştirildi “..bu Anayasa bol geldi..” anlamında sözler ettiği için..)
80’de ise tümüyle devreden çıkarıldı.
***
1980 darbesi bir kâbus gibi ülkenin üzerine çöktüğünde, Aziz Nesin’in öncülük ettiği bir grup aydın, sonradan “Aydınlar Dilekçesi” adı ile anılacak bir metin hazırladı ve
bunu dönemin “Seçilmiş Diktatörü” Kenan Evren’e verdi.

Evrensel değerlere göre hazırlandığı için her zaman geçerliliğini koruyan ve koruyacak olan
bu metin, özellikle bugünlerde yeniden gündeme getirilmeyi hak ediyor.

Bakın sağ iktidarlar tarafından saptırılan “Millî İrade” kavramını nasıl tanımlamışız bu metinde:

  • “Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder.
    Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın
    dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür.

    Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.
    Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır.
    Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.
    Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini
    güvence altına almaktır.

    Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir.
    Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa,
    demokrasinin engeli olur.
    ***
    Bu “Millî İrade” ve “Anayasa” anlayışı, yalnızca bugüne değil, yeni anayasa dayatmaları bağlamında, yarına da ışık tutmaktadır!

=============================================

Evet dostlar,

Prof. Emre Kongar üstadımız, Kürsüde ders verircesine ya da bir bilimsel metin (Kitap, makale) yazarcasına demokrasi ve özgürlükler kuramı ile diktatörlük bağlamını çok özlüce ve
ustaca işlemiş.

Dileyelim, Türkiye’de de yazının muhatapları gerekli iletiyi alsınlar..

Tayyip bey, gündemden düşmek istemiyor.. Ne pahasına olursa olsun gündemi elinde tutmak ve kendi belirlemek istiyor. 37 yurttaşımızın yaşamına mal olan (ayrıca 100+ yaralı!) korkunç olaydan ve istifayı gerektiren çok ağır sorumluluktan da sıyrılıyorlar “hamdolsun“. (!).

Hemen ardından “terör” tanımını genişletmeyi gündeme getirdi.. Vahşettir bu öneri!
Türk Ceza Yasasında ve Terörle Mücadele Yasasında yer alan tanımların neresi yetersiz??
Bu yasalarla TSK’nın emekli Genelkurmay Başkanı, muvazzaf orgeneralleri bile
“terörist” yaftası ile hapishanelere tıkılmadı mı??

Ağzını açan, “terör örgütüne destek – terörü teşvik” suçlaması ile hapse atılmıyor mu??
Son olarak İstanbul’dan 3 akademisyen, Tayyip beyin hedef gösteren konuşmasının ardından tutuklanmadı mı?? Nerede kaldı ifade özgürlüğü?? Bu 3 akademisyenin görüşlerini
kesinlikle paylaşmıyoruz ancak, yaklaşık 250 yıl önce kadim Voltaire‘nin vurguladığı üzere;

– Görüşlerinizi paylaşmıyorum ama onları dile getirme özgürlüğünüz – hakkınız uğruna
canımı bile verebilirim..

İşte Fransa’yı Fransa yapan, Büyük 1789 Devrimini hazırlayan bu özgürlükçü kavrayıştır.

Bu 3 yurttaşımız, serbest bırakılmalı ve eğer yargılanmayı gerektiren bir durum varsa tutuksuz yargılanmalıdırlar. Demokrasi, en aykırı görüşlere bile tahammül göstermeyi ve özgürce
ifade edilmelerini güvencelemeyi gerektirir.
Tayyip bey, bilinçaltındaki baskıcı özlemeleri gemleyememekte, dışavurmaktadır.

Ayrıca, 24 Temmuz’dan bu yana TSK ve polisin PKK’ya karşı verdiği yurtsever, özverili ve
çok başarılı savaşımın (mücadelenin) 300’ü aşan şehidini de istismar ederek “muazzam bir başarıdan” söz etmek ve kalkıp bu başarıyı ancak Kurtuluş Savaşı veya Çanakkale Zaferi ile karşılaştırılabilir ilan ederek kendine pay çıkarmak, akıllara seza bir faciadır. Erdoğan,
öyle anlaşılıyor ki, son zamanlardaki çok olumsuz gelişmelerden ciddi travma almıştır ve zedelenen egosunu onarma gereksinimlidir.
PKK’ya AÇILIM İHANETİ ile göz yummak değil midir bu PKK kalkışmasının ve bunca şehidin ve yıkımın??
Uydu politikalarla Suriye’de iç savaşa körüklemek değil midir turizm ve Rusya’ya dışsatımda, ortadoğuyla (komşularla) ticarette çöküşün nedeni ve
Suruç – Reyhanlı – Sultanahmet ve 3 kez Başkentteki katliamların nedeni??
Bunların sorunluları, ne yaparlarsa yapsınlar yargıda hesabını vereceklerdir;
büyük panik ve telaş bundandır ama boşunadır.. Hesap mutlaka görülecektir..

Bu çok ağır suçun yasal ve politik hesabını vermek gerekirken bir de olağanüstü pişkinlikle muazzam başarı edebiyatı ile halkı yönlendirmeye çalışmak, ancak kendine özgü AKP –
R.T. Erdoğan mantığı ve kişiliği ile olanaklı olsa gerektir!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu‘nun,

  • Terör örgütü PKK’ya yardım ve yataklık yapan asıl sizsiniz!
    içerikli haykırışları, tarihe gerekli notu düşmüştür..
    *****
    Tayyip bey, Azerbaycan heyetiyle görüşmede “fiilen Başkan” gibidir. Başbakan ortada yoktur. Varılan anlaşmaları teknik düzeyde ayrıntılarıyla açıklayan ve Bakanlarla imzalayan,
    12. CB Erdoğandır.. Başbakan’ın yetki gaspı artarak ve yerleştirilerek sürdürülmektedir. Anayasada olmayan yetkileri sorumsuz Cumhurbaşkanı fiilen (de facto) kullanmakta ve
    Güçler Ayrılığına dayalı parlamanter rejimi bilerek ve isteyerek başkalaştırmaktadır.
    Bu açıkça Anayasayı çiğneme (ihlal) suçudur. Çünkü hiç kimse kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz!
  • “..Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” 
    (Anayasa md. 6/son)Göz yuman ve suça katılanlar da birlikte sorumludurlar… Başta Başbakan ve ilgili Bakanlar..
    *****
    Erdoğan, şu üniversite diplomasını, eğer varsa, neden göğsünü gere gere ortaya koymuyor??
    Marmara Üniversitesi neden “kişisel veridir” diye kamuoyunu yakından ilgilendiren bu soruyu yanıtlamaktan kaçıyor?? Çok mu baskı altında?
    YSK neden resmen sormuyor ve gereğini yapmıyor??
    TBMM, Yargıtay C. Başsavcılığı, birkaç yiğit savcı, Türkiye Barolar Birliği,
    muhalefet partileri??Sular giderek ısınıyor ve AKP – RTE kaçınılmaz sona sürükleniyor..

    Kulaklarımızda Ludwig van Beethoven’in ünlü 5. Senfonisinin perküsyonları uğulduyor..

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

PKK kime hizmet ediyor?

Emre Kongar

PKK kime hizmet ediyor?

Cinayetlerin ve terörün 7 Haziran seçimlerinden sonra tırmanması ne anlama geliyor?

AKP’nin iktidardan gitmemek için, seçmene şantaj yaptığını,
“Biz gidersek terör tırmanır, ekonomide kaos olur” dediğini biliyoruz…

Peki, nasıl oluyor da PKK terörü, AKP’den emir almışçasına, seçim sonuçlarının AKP’ye
tek parti iktidarı vermemesi üzerine tırmanıyor?

***

Önce 7 Haziran seçimlerinden önceki duruma doğru tanı koymak gerekir:
AKP iktidarının çelişkili ve güvenilmez politikaları çerçevesinde sık sık adı değiştirilen
bu süreç, kamuoyunda en son “Çözüm süreci” diye anılıyordu.

Neydi bu “Çözüm süreci”, var mı bilen?

PKK ne istiyordu? AKP ne veriyordu?

Dün Ali Sirmen harika bir çözümleme yayımladı…

Onun can alıcı bölümlerinden birinde şöyle diyordu:

“Çözüm süreci, barış değil, olsa olsa, ‘çatışmasızlık hali’ deyişinden de anlaşılabileceği gibi, bir savaşmama halidir.

Savaşmama hallerinde ise kalıcı barışın öğeleri bulunmaz.

Onlar savaş ve barış kıyıları arasında köprü gibidirler. Sizi iki kıyıdan birine bağlarlar.

Köprü çözümün mekânı değil, çözüm mekânına ulaştıran bir vasıtadır. Köprünün üzerinde ilanihaye sürtmek mümkün değildir. Kıyılardan ya birine ya öbürüne geçeceksiniz.

Barış kıyısına geçmek için ise kalıcı barışın zorunluluklarını göze almak gerekir.
Çözüm sürecinde ise taraflardan hiçbiri oraya kadar varmayı göze almış değildi.”

***

Evet konu bu denli basittir:

AKP de PKK de, hem ulusal ve uluslararası kamuoylarına, hem de birbirlerine karşı, “Oyalama” taktiği çerçevesinde top çeviriyorlardı…

Her iki tarafın da amaçları farklıydı:

AKP, siyasal iktidarını pekiştirerek sürdürmeyi, PKK ise, askeri ve siyasi gücünü koruyarak arttırmayı hedefliyordu!

***

Sonuç ne oldu?

AKP siyasal iktidardaki gücünü yitirdi…

PKK ise askerlerin devre dışı bırakılmasından ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki
yanlış politikasından dolayı
 hem askeri hem de siyasal gücünü arttırdı!

Yani bu “Barış süreci” maskaralığından AKP zararlı, PKK kârlı çıktı!

Şimdi kâğıtlar yeniden dağıtıldı ve oyun yeniden başladı…

Üstelik bu kez oyuncular arasına Demirtaş, yani HDP de katıldı.

7 Haziran’dan bugüne dek olanlara bakınca öyle anlaşılıyor ki,
bu yeni oyunda
 PKK, HDP’yi ve Demirtaş’ı rakip, AKP’yi ise ortak görüyor!

Emre KONGAR : Suikast İddiası ve Sorular…

Dostlar,

Üstad Emre Kongar’da ardışık 2 makaleyi paylaşmak istiyoruz..

Özenle okunmalı, düşünülmeli, paylaşılmalı..

Ve de Emre hocanın sorularının yanıtı istenmeli…

Sevgi ve saygı ile,
01.03.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

*****

Suikast İddiası ve Sorular…

portresi_resmi

Emre KONGAR
Cumhurşyet, 27.2.15

Dün, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile kim olduğu bilinmeyen Fuat Avni adlı bir Twitter hesabı arasındaki yakışıksız polemiği,
bu polemiğin dayandığı iddiaları anlatmış ve yazımın sonunda dört soru sormuştum…
(AS : Söz konusu makaleyi bu yazının altında veriyoruz..)

Sevgili okurlarım o yazıdaki açıklamaları ve soruları yeterli bulmamışlar ki aşağıdaki konulara dikkat çekmemi istediler:

1) “Medyaya Erdoğan’a destek vermek için girdiğini” ifade etmiş olan bir işadamına ait olan gazetelerde yayımlanan suikast iddiaları, Twitter üzerinden yapıldığı öne sürülen, gerçekliği tartışmalı yazışmalara dayalı. Yazışmaların belgesi olarak sunulan şeyler Twitter görüntüleri bile değil, daktilo ile yazılmış bazı kâğıtlar.

2) Belge diye yayımlanan metinlerden bazıları Twitter’ın 140 vuruş kuralını aşan sayıda, 150, 180 vuruşluk yazıları içeriyor. Bu teknik olarak olanaklı değil.


3) Bu yazışmaların Twitter’ın Direkt Mesaj (DM) hizmeti üzerinden yapıldığı belirtiliyor. Direkt Mesaj haberleşmesi ancak birbirlerini izleyen hesaplar arasında olabilir. Oysa, birbiriyle yazıştığı iddia edilen bu hesaplar arasında böyle bir ilişki yok.


4) İddia edilen diyaloglar, kişilerin kimliklerine ve kültürlerine uygun değil.


5) Bu gazeteler, Fuat Avni hesabının Emre Uslu’ya ait olduğunu iddia etti. OysaErdoğan, konuşmasında hesabın kimliğinin belirlenemediğini kabul etti. Böylece iddiaları yalanlamış oldu.


6) Erdoğan’ın meydan okumasında, Fuat Avni hesabından daha önce duyurulmayan, ancak iktidar yanlısı gazetelerde yayımlanan yazışmalarda görülen suikast iddiaları yer aldı. Erdoğan gazetelerdeki bu iddialara inanmakta ve onlara destek vermekte midir?


7) CHP, MİT içinde sahte olarak hazırlandığını öne sürdüğü bu iddialardan Başbakan Davutoğlu’nun haberi olmadığını söylemiştir: Bunlardan kimin haberi vardır; eski MİT Müsteşarı’nın bu konudaki rolü nedir; MİT bu iddialar hakkında ne demektedir?


8) Polemiğin “Delikanlılık” üzerinden gitmesi, AKP iktidarının cinsiyet ayrımcılığını yansıttığı için ayrıca kınanmalıdır.

***

AKP’ye yakın medya tarafından ortaya atılmış olan Erdoğan’ın kızına suikast iddiası son derece ciddidir…

Gerçekse de gerçek değilse de, başka başka nedenlerle, ama herhalde, alçakça bir planı yansıtmaktadır…


Gerçek mutlaka ortaya çıkarılmalıdır:


Bakalım AKP tarafından hallaç pamuğu gibi atılmış olan güvenlik güçleri ve yargı,
bu sınavı başarıyla atlatabilecekler midir?

=============================================

DELİKANLILIK TARTIŞMASI

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/221797/Delikanlilik_Tartismasi.html

Emre KONGAR
Cumhurşyet, 26.2.15

Erdoğan 21 Şubat’ta Malatya’da yaptığı konuşmada, Twitter’da “Fuat Avni” kod adıyla AKP içinden haber veren ve gerçek kimliği belirsiz olan bir hesaba hitaben şöyle dedi:

“Ben, ailem ve şimdi
kızımla ilgili tehditlerle ortaya çıkan bir isim var. Ya delikanlıysan çık ortaya. Sende yürek varsa, delikanlılık varsa kod adıyla, mod adıyla ortayaçıkma. Sen terör örgütünün mensubusun, bunu biliyoruz. Varsa elinde bir şey onu da ortaya koy.

Fuat Avni kod adlı hesap bu çıkışa, Twitter’dan şöyle bir yanıt verdi: “Delikanlıadam kızının arkasına saklanmaz. Delikanlıysan, kızının arkasından çık.”

Geçmiş süreçleri
bilmeyenler için pek de anlam taşımayan bir olaydı bu:


Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca Cumhurbaşkanı, Twitter’da gerçek kimliği bilinmeyen bir hesapla polemiğe giriyor…


Ve elbette hiç de yakışık almayan bir manzara ortaya çıkıyordu!

***

Fuat Avni adlı hesap uzun bir süredir AKP iktidarı içinden haber veriyordu:

Gülen Cemaati ile AKP’nin arasındaki ittifakın bütünüyle çöktüğü 17 ve 25 Aralık, 2013 Rüşvet ve Yolsuzluk operasyonlarından beri, iktidarın atacağı adımlarla ilgili olarak çok kritik bazı bilgileri önceden dışarıya sızdırıyordu…


17-25 Aralık operasyonunu “darbe”, Cemaati de “darbeci” diye suçlayan AKP iktidarı, bu hesabın gerçek sahibini veya sahiplerini bulmaya çalışıyor ve bulamıyordu…


Son olarak iktidara yakın gazetelerde hesabın sahibinin şu aralar ABD’de olan Emre(Emrullah)

Uslu adlı eski bir polis müdürü olduğu iddia edildi…

Bununla da yetinilmedi,
yine bu gazetelerde, Emre Uslu ile CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran arasında, Twitter üzerinden Erdoğan’ın kızına bir suikast planı yapıldığı, ayrıca İş Bankası’nın da bu ikili arasındaki ilişkilerdekullanıldığı gibi dehşet verici iki iddia öne sürüldü!

CHP bu iddiaların,
Davutoğlu’nun haberi olmaksızın, MİT içinden dört kişi tarafından sahte biçimde üretildiğini söyledi, yasal olarak şikâyette bulundu…

***

Şimdiye kadar bu konuda suskun olan Erdoğan’ın birdenbire bu“Delikanlılık” çıkışı, şu soruları gündeme getirdi:

1) Hiçbir ciddi belgesi olmayan ve acemice üretildiği için Twitter’ın işleyiş kurallarına bile uymayan yazışmalara dayandırılan bu iddialar acaba kimin emri üzerine hazırlandı?


2) MİT Başkanı Hakan Fidan tam bu iddiaların kamuoyuna yansımasından önce istifa edip aday oldu; acaba bu iddialardan haberi var mıydı?


3) AKP’nin tümüyle denetlemeye çalıştığı yargı, bu iddialarla ilgili nesnel, adil ve gerçeklerin ortaya çıkmasına yol açacak bir süreç izleyebilecek mi?


4) Sonuçta, sorumlular bulunup cezalandırılacak mı?