Etiket arşivi: Emre Kongar

Cumhurbaşkanının atayacağı AYM’ye Hayır!

Emre Kongar, 
Cumhuriyet, 17.3.17

Cumhurbaşkanının atayacağı AYM’ye Hayır!

“Hayır” için iki genel nedenimiz var:

1) Artık iktidar tarafından bile bütün yetkileri tek kişide topladığı belirtilen;
hükümeti, Meclis’i, yargıyı tek kişiye bağlayan Anayasa değişikliğinin niteliği, “Diktatörlükr”. İşte bu nedenle, 16 Nisan’da yapılacak Referandumda “Hayır” denmelidir!

2) Ayrıca, bu Referandumun, Olağanüstü Hal koşullarında, “Hayır” diyecek olanlara karşı
türlü baskının uygulandığı, “Evet” için bütün devlet olanaklarının seferber edildiği, adaletsiz, eşitliksiz, şeffaf olmayan, antidemokratik bir ortamda yapılmakta oluşu bile “Hayır” denmesi için yeterli nedendir.
***
Bu iki genel neden “Hayır” demeniz için yetmiyorsa, buyurun bir de özel neden:
Öneriye göre Demokratik rejimin koruyucusu olan ve gerekli durumlarda Cumhurbaşkanını yargılama yetkisine sahip kılınan Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’sini Cumhurbaşkanı seçiyor :
Madde 146 – (Değişik: 7/5/2010-5982/16 md.) (1)
Anayasa Mahkemesi on beş üyeden kurulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulu’nun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden… Bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer… Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden… En az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulu’nun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden… Dört üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer.
***
Sevgili okurlarım,
Zaten bugünkü rejim bunalımına:

Silivri trajedilerinde yaşanan, Adaletin ve Hukuk Devleti’nin ayaklar altına alınmasıyla…
12 Eylül 2010 Referandumunda yargının tümüyle siyasetin emrine sokulmasıyla
Parlamenter Rejim’e rağmen cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesiyle…
Başbakanın, görevinden istifa etmeden cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasıyla…
Tarafsız cumhurbaşkanının seçim zamanlarında doğrudan parti propagandası yapmasıyla…
Seçim sonuçlarından memnun olmayan cumhurbaşkanının hükümet kurulmasını önlemesi ve seçimleri tekrarlatmasıyla… (AS: Haziran 2015 seçiminde AKP %41 oyla 258 vekile düşmüş ve tek başına iktidarı yitirmişti..)
Olağanüstü Hal ilan eden iktidarın Olağanüstü Hal ile ilgisi olmayan Kanun Hükmündeki Kararnamelerinin denetim dışı bırakılmasıyla…
Geldik!
Bir de Cumhurbaşkanı tarafından atanmış bir Anayasa Mahkemesi ile nerelere kadar gidebileceğimizi iyice düşünenlerin HAYIR demekten başka seçenek göremeyeceklerini sanıyorum.
===============================
Dostlar,

Biz de ekleyelim : Cumhurbaşkanının vatana ihanet suçlaması ile Yüce Divan‘a (AYM) sevki için şimdiki Anayasada 1/3 vekilin önerisi yeterli, bu sayı 550/3 = 184..
Yeni değişiklikte bu sayı 600/2 = 300’e yükseltilerek zorlaştırılıyor..
Yürürlükteki Anayasa ile Yüce Divan’a sevk üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla, 413 oy ile olabiliyor..

Değişiklik önergesinde verilen önergenin görüşülebilmesi için 360 oy, Yüce Divan’a sevk için ise 400 oy gerek.

AYRICA; Yürürlüktek anayasada Yüce Divan’a sevkedilen Cumhurbaşkanının görevi (ve ünvanı) sona ererken, yeni biçimiyle görev ve ünvanını koruyarak yargılanıyor. Üstelik 15 üyenin 12’sini kendisi atamış iken.. Cumhurbaşkanlığının düşmesi ise herhangi bir ceza alması ile değil ancak Cumhurbaşkanı seçilmeye engel bir suçtan hüküm giymesine bağlanıyor.. Açıkçası neredeyse olanaksızlaş(tırıl)ıyor..

  • Zaten sözde “yeni anayasa” nın canalıcı amacı yargılanmayı nerdeyse olanaksız kılmak!
  • Yani saklanan – gizlenen bir AF YASASI olması aynı zamanda..

Buna bir de TBMM’nin Cumhurbaşkanına hiçbir soru soramayacağı, gensoru ile bir Bakanın / Hükümetin düşürülmesi olanağının kaldırılmasını da eklerseniz…
Neredeyse padişah yetki ve dokunulmazlık zırhına sokuluyor Cumhurbaşkanı..
Sonrasında da diyalektik olarak ver elini TİRANLIK!

Cumhuriyet’ten tiranlığa!??
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilanı; 16 Nisan 2017’de Tiranlığa dönüş öyle mi?
Böylesine dev genlikli sarkaç tarihte nerede ve ne zaman görüldü, örneği var mı?
Yok öyle yağma!
21. yüzyılın şafağında hem zamanın ruhu bu ham hayale elvermemektedir hem de Türkiye’nin kadim birikimi böylesi bir ilkel dayatmayı ayaklarının altına alarak parçalayacaktır..

Sevgi, saygı ve UMUT ile. 19 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltilk@gmail.com

PARTİ DEVLETİNE HAYIR

PARTİ DEVLETİNE HAYIR


Emre KONGAR

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bir devletin bir partiyle özdeşleştirilmesi, tüm bir devlet aygıtının, yargısıyla, yasamasıyla, yürütmesiyle bir partinin emrine verilmesi, Faşizmin en net ve en saf biçimlerinden biridir:
Yakın tarihte Avrupa’da, Almanya’da ve İtalya’da çok kanlı bir biçimde yaşanmıştır!
Ne yazık ki, 16 Nisan’da referanduma sunulacak olan Anayasa değişiklik önerileri, Türkiye’de de, Cumhuriyet rejimini bitirecek ve yeni bir Parti Devleti kuracak maddeler içeriyor:
1) Cumhurbaşkanı partili olacak; elbette sıradan bir “partili” değil, bir partinin lideri,
Genel Başkanı olacak.

2) Partili Cumhurbaşkanı, yardımcılarını kendisi atayacak ve atanmış olan bu kişiler
gerekli olduğunda seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kullanarak bizi yönetecek.

3) Partili Cumhurbaşkanı’nın seçtiği bakanlar (AS: sekreterler!), Meclis tarafından denetlenemeyecek.
4) Partili Cumhurbaşkanı, ülkeyi Meclis’in çıkardığı kanunlara gerek duymadan kararnameler ile yönetebilecek.
5) Partili Cumhurbaşkanı, devletin bütün yöneticilerini atayacak, yeni vilayetler kurabilecek.
6) Partili Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi üyelerini ve HSK üyelerini seçecek.
Seçtiği HSK üyeleri de yargıçları tayin edecek. Anayasa Mahkemesi ve HSK ile birlikte Danıştay ve Yargıtay da, yani tüm adalet mekanizması da partinin emrine girecek.
***
Türkiye bu noktaya nasıl ve neden geldi?
1) Çok partili düzene geçildiğinde Demokrasi’den yararlanacak olan sermaye sınıfı ve işçi sınıfı gelişmemişti. İktidara toprak ağalarının temsilcisi olan Demokrat Parti geldi ve temel hak ve özgürlükleri sınırlayıp kısıtlayarak Demokrasiyi yozlaştırdı.
2) 1950’den beri Türkiye’yi yöneten sağ parti ve askeri darbe liderleri demokrat olmaktan çok demagogdular. Temel hak ve özgürlükleri savunmak yerine halkın duygularını okşayarak çoğunluk baskısı oluşturdular.
3) Muhalefet hakkı ve özgürlüğü, ifade hakkı ve özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin, sınıfsal destekten yoksun olması, Demokrasiye inanmayan iktidarların önünü açtı.
4) Toplumun mevcut değerler sisteminin, çok hızlı değişmesi, bir Anomi durumunu (değersizlik, kuralsızlık durumu) doğurdu, bu durum iktidarların siyasal/ ahlaki değerleri kolaylıkla yozlaştırmalarına yardımcı oldu.
Bu 4 maddede özetlediğim gibi, “Parti Devleti” önerisi, uzun dönemli sınıfsal gelişme, siyasal ve kültürel/sosyo- ekonomik kalkınma, eğitim ve örgütlenme yetersizliklerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır!
***
Parti Devleti önerisi, başarısız olduğu için gittikçe zayıflayan bir iktidarın, kendisini güçlendirmek için attığı son bir adım olarak ülkenin önüne konmuş izlenimi veriyor.
15 yıldır iktidarda olanların artık ülke sorunları için önerebilecekleri hiçbir yeni çözüm kalmadığı için de, kişisel iktidarlarının güçlendirilmesine yönelik değişiklik önerilerinin halka açıklanması ve anlatılması yerine, “Hayır” diyenlerin suçlanması gibi çok yanlış ve tehlikeli bir yol seçilmiş görünüyor.
Türkiye’deki demokrasi bilincinin, insanlık tarihinde bir kara leke olan, “Parti Devleti” önerisine “Hayır” diyecek bir düzeye eriştiğini düşünüyorum.
==========================
Dostlar,

Sayın Kongar’ın siyasal irdelemesine ve öngörüsüne büyük ölçüde katılıyoruz.
Halkımız sağduyusu ile önüne konan deli gömleğini giymeyi rededecektir.
16 Nisan 2017 gece yarısına doğru “HAYIR” lı sonucu alacağız ve AKP – RTE’nin ülkemizi doladığı kördüğüm çözülmeye başlanacaktır. Bu sonuç AKP – RTE için de “hayırlı” olacaktır. Kampanyayı uygarca götürmek, ulusu kamplaştırmamak büyük önem taşıyor.
Bu arada da sabırla bu Anayasa değişikliğinin ülkemiz için ne büyük yıkımlar ve riskler doğurabileceğini halkımıza, birbirimize anlatmayı sürdürmeliyiz.

Oy sandıklarına sahip çıkmamız da vazgeçilmez görev.. Sandık sayım sonuçlarını fotoğraflamak, oy torbasını ilçe seçim kuruluna teslim edene dek sandık kurulu başkanına
eşlik etmek, teslim tutanağının da örneğini almak ve partilere iletmek gerek..
YSK da önceki seçimlerde olduğu gibi 160 bini aşkın sandığın sonuçlarını teker teker
web sitesinde yayımlamalı, partiler tarafından sandık temsilcilerinin getirdiği tutanaklarla karşılaştırılmalıdır.

AKP – RTE’yi de mert ve dürüst, adil, eşitlikçi bir oylama için gereğini yapmaya çağırıyoruz.

Bu akıl dışı oylamayı geri çekmek için AKP – RTE’nin hala olanağı var…
Kamuoyu yoklamalarında yitireceklerini kesin olarak gördüklerinde bile..
Yeter ki halka “iç savaş” şantaj ve tehdidi yapmayın; “terörist”, “PKK’lı”, “FETÖ’cü” vb. suçlamalarla milleti kutuplaştırmayın..

Sevgi ve saygı ile. 17 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Öğretim üyeleri tasfiye edilirken Erdal İnönü’yü anmak

Öğretim üyeleri tasfiye edilirken
Erdal İnönü’yü anmak

Prof. Emre KONGAR
Cumhuriyet, 09.02.1017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kendi besledikleri iktidar ortaklarıyla birlikte…
Önce tasfiye ettikleri sonra yeniden yapılandırdıkları TSK içinde…
Kritik noktalarda konuşlanmalarına destek oldukları veya göz yumdukları
FETÖ mensuplarının…
Giriştikleri 15 Temmuz Kalkışmasını bahane eden iktidar…
İlan ettiği OHAL çerçevesinde… Yayınladığı KHK’lerle…
Bütün bürokraside ve üniversitelerde geniş çaplı tasfiyelere devam ediyor.
                                                            ***
Mahkeme kararlarına dayanmayan ve adalet mekanizması tarafından da denetlenmeyen bu tasfiyeler, sadece idari kararlarla yapılıyor. Bu KHK’lerin sonuncusu, artık Fethullah Gülen Terör Örgütü, FETÖ diye andıkları Cemaat mensuplarını ve sempatizanlarını da aşarak, demokrat, solcu, Atatürkçü, barışçı, laik akademisyenleri de kapsamına aldı.
                                                            ***
7 Şubat 2017’de yayımlanan 686 sayılı KHK ile 4464 kamu görevlisi tasfiye edildi.
Yüksek Seçim Kurulu’ndan 10, Yargıtay’dan 10 kişi… Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, aralarında emniyet müdürleri de olan 417 personel, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan 893, Sahil GüvenlikKomutanlığı’ndan 3 asker… Sermaye Piyasası Kurulu’ndan 1, Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’ndan (TOKİ) 2, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’ndan (TRT) 80, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden 2 personel… Milli Eğitim Bakanlığı’ndan 2 bin 585 öğretmen…
Avrupa Birliği Bakanlığı’ndan 3, Dışişleri Bakanlığı’ndan 48, Ekonomi Bakanlığı’ndan 15, İçişleri Bakanlığı’ndan 49, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 16 kişi…
Çeşitli üniversitelerden, 115’i Barış Bildirisi’ni imzalayan olmak üzere,
330
akademik personel…  
Kamu görevinden çıkarıldı.
Bu tasfiyeler “yandaş kalemşörlerin” bile tepkisini çekti.
                                                          ***
Görevden alınan akademisyenler arasında pek çok ünlü ve değerli isim var ama
benim en çok dikkatimi, öğrencim/meslektaşım olan, kendisinden çok şey öğrendiğim
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Ana Bilim Dalı Başkanı
Prof. İbrahim Kaboğlu çekti:
Yüzlerce akademisyen, binlerce kişi elbette çok önemli ama tek başına O’nu görevden almanın bile hukuki ve vicdani hesabını kimse veremez!
12 Eylül 1980 darbecileri, tasfiyeyi 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nı kullanarak yapmışlardı; bu nedenle o dönemde görevden alınan yüzlerce kişiye “1402’likler” denildi. Ama bu “KHK’zedelerin” sayısı “1402’likleri” kat be kat aştı!
Bu vesile ile, 1402’liklerin tümünün görevlerine dönmüş olduğunu da anımsayalım..
                                                        ***
Bu korkunç ortam içinde yarın 10 Şubat Cuma günü, bir akademisyen, bir politikacı,
bir büyük insan, Erdal İnönü anılıyor:
Türkiye’nin övündüğü üniversitelerden biri olan İstanbul Kültür Üniversitesi’nin
Akıngüç Oditoryumu’nda saat 15’te, 10’uncu kez düzenlenen bir toplantı düzenlenmiş.

MIT öğretim üyesi Dr. Canan Dağdeviren “Hep ‘Sevinç’liydi Erdal Hoca” başlıklı bir konuşma yapacak.
12 Eylül 1980 darbecilerinin lideri Evren’in “Kemalizm” yerine ikame ettiği
(Sevgili Ali Sirmen’in unutulmaz deyimi ile) “Kenanizm” çerçevesinde, Erdal İnönü de, 1984 seçimlerinde adaylığı Askeri Cunta tarafından veto edilen politikacılar arasındaydı!

Siyasal kariyerini tehlikeye atarak SODEP ile Halkçı Parti’yi birleştirmiş, 1991 seçiminde de Kürt sorununun barışçı çözümü için, Kürt politikacıları kendi listesinden Meclis’e sokmuştu.
“Bu dehşet günlerinin” de geçici olduğunu, belki “O dehşet günlerini” yaşamış olan
Erdal Bey’i anarken daha iyi anlar ve geleceğe ilişkin olarak umudumuzu koruyabiliriz!
=================================
Dostlar,

Sayın Kongar’ın yazdıklarını paylaşıyoruz.
Biz de 12 Mart, 12 Eylül askeri darbelerini, Sıkıyönetim ortamında gözükara tasfiyeleri yaşadık. Fakat sayıca ve ölçü bakımından bunca hukuksuz olanını ve “insafsızcasını” anımsamıyoruz.
Üstelik sıkıyönetim yok, OHAL yürürlükte.. Erdoğan dilerse sıkıyönetim de ilan edebilir (Anayasa md. 104/B). Bir fakat daha; pervasızca – meydan okurcasına AKP – RTE,
bu OHAL KHK’leri ile hiçbir anayasal sınır tanımadan yaşamın tüm alanlarını keyfi biçimde, TBMM devre dışı tutularak düzenliyor ya da düzensizleştiriyor..

AYM kendini yadsıyarak tatil etti.. OHAL KHK’lerini açıkça anayasayı çiğnemelerine karşın CHP’nin başvurusunda “yetkim yok” diyerek incelemedi ve geri çevirdi (AY md. 148).
2 üyesini FETÖ suçlamasıyla sessiz sedasız kurban verdi. Anayasa değişikliği halkoylamasından geçerse, yeni AYM’ye 15 kişinin 12’sini RTE seçecek. 3’ünü de RTE güdümündeki TBMM.. Dolayısıyla “uslu” durmakta yarar var bir kez daha o göreve atanabilmek için.. Bu yüzden, hemen hiç kimse, anayasa değişikliğini CHP AYM’ye götürürse iptal umudu taşımıyor hatta boşuna bir girişim olarak görüyor. Dahası, iptal reddedilirse AKP’nin elini güçlendireceğini..

Somut 2 örnek verelim : Yük ve insan taşıyan motorlu kara araçlarının kar lastiği takması zorunluğunun OHAL ilanını gerektiren nedenlerle en küçük bir bağını kurabilen var mı?

İkincisi rektör atamaları : 676 sayılı OHAL KHK’sı ile rektör atama yetkisi tek başına RTE’de! (29.10.2016)
Anayasa md. 104/b : “Üniversite rektörlerini seçmek..” diyor.. “atamak” değil!
Anayasa md. 130 : “Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca.. seçilir ve atanır.”

Değinilen OHAL KHK’sı ile rektör ataması doğrudan Cumhurbaşkanı yetkisine bırakıldı. Böylece hem 2547 sayılı Yükseköğretim yasası (md. 13/a) hem de Anayasa’nın yukarıda belirtilen 2 maddesi doğrudan çiğnendi.. 18 yaşındaki çocuk milletvekili yapılacak ama üniversite hocaları rektörlerini seçmeyi bile beceremiyorlar AKP – Erdoğan’a göre..
Ne denli hazin çelişki değil mi?

Bir başka dehşet verici durum, sayıları 20’yi geçen (667-787) OHAL KHK’larının (1-2’si dışında) TBMM’de yasalaştırılmaması.. TBMM bu anayasal görevinden de alıkonuluyor. AKP’nin TBMM grubundan kuşku mu duyuluyor?? Neden bunca hukuksuzluk segileniyor?

Bu tam keyfilik – hukuksuzluk neden ve nerden güç alınarak yapılıyor?
Pek çok idari işlem, gerçek anlamıyla HUKUK KARŞISINDA YOKLUKLA SAKATTIR!
686 sayılı OHAL KHK’sı 330 akademisyenin ile görevlerine son verilmesi de..
Elbette bu Fetret dönemi de geride bırakılacak, mağdur edilen insanlar haklarını alacaktır.
Bunca ölçüsüz ve pervasız, gözü kara hukuksuzlukları yapanlar da her halde hesap verecektir.
İşte bam teli burada : Suçlar öylesine çoğaldı ve ağırlaştı ki, yapıp edenler mutlaka ama mutlaka hesap vermekten kurtulma, kendilerini güvenceye alma çabasında, kavgasında, savaşında…
Son anayasa değişikliği aynı zamanda bir AF YASASI ve ilgililerden yasal hesap sormayı olanaksız kılıyor. Bunca abanma ve akıldışı anayasa değişikliği içeriğini böylesine cansiperane, seçeneksiz, çaresiz, el mahkum savunmanın, “evet”e kilitlenmenin ve ülkeyi mahkum etmeye çırpınmanın altında da bu muazzam korku – panik yatıyor.

AKP-RTE “evet”e mahkum!

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. –  Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-1

Prof. Dr. Emre Kongar

Önce Temel Tanımı Anımsayalım: Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra ortaya çıkan Küreselleşme, ya da yabancı terminoloji ile, “Globalleşme” biri siyasal, biri ekonomik, biri de kültürel olarak üç boyutlu bir kavramdır.
Küreselleşme’nin siyasal ayağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal egemenliği ve dünya üzerindeki siyasal jandarmalığıdır.
Küreselleşmenin ekonomik ayağı, uluslararası sermayenin egemenliğidir.
Küreselleşmenin kültürel ayağı, birbirinden farklı hatta, biri ötekine zıt iki ayrı oluşuma işaret eder.
Birinci oluşum, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Küreselleşmenin kültürel ayağının ikinci sonucu, özellikle tüketici davranışını etkileyerek, dünya çapında kültürel birörnekliğin önünü açmış olmasıdır.
***
Birinci Safha, Sahte Cennet:
1991’de Sovyetler Birliği resmen çöktükten sonra “Tarihin sonu geldi” , “Sınıf çatışmaları ve ulus devletler arası savaşlar bitti, sınırlar kalkacak”, “Silahlara akıtılan fonlar refahı arttıran üretime gidecek” gibi sonradan hepsinin palavra olduğu anlaşılan birçok beklenti dile getirildi.
Oysa bu Sahte Cennet söylemleriyle dolu olan safhada, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da devlet yapıları yıkıldı ama yerlerine mikromilliyetçilik ve mikrodincilikten etkilenen, yıkılanlardan daha “ulusal devletler” kuruldu.
Üstelik de Huntington’un kuramsal olarak dile getirdiği, Batı-İslam uygarlıkları çatışması evresi, bizzat ABD’nin yarattığı Radikal Siyasal İslam Terörizmi uygulayan örgütlerle tüm dünyaya egemen oldu; böylece 10 yıl süren Birinci Safha bitti.
İkinci Safha, Küresel Terörün Yaygınlaşması ve Eşitsizliklerin Artması:
Başlangıcı 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısı ile simgelenen İkinci Safha, Küreselleşme rüyasının hiç de pazarlandığı gibi olmadığını gösterdi.
Düşmanı Sovyetler çökünce hedefsiz kalan askeri olarak örgütlenmiş olan Radikal Siyasal İslam, tüm dünyada ABD’ye ve Batı’ya karşı saldırıya geçti.
Buna karşılık, liderliğini ve egemenliğini, değişen dünya koşullarında Avrupa ve Rusya ile paylaşmak istemeyen ve arkadan hızla gelen Çin’e karşı korumak isteyen ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “Arap Baharı” denilen bir illüzyonla kana buladı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca mülteci, uygar dünyanın sorunu oldu.
Bu arada gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark da açılıyor, insanlık daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu.
Küreselleşmenin, insan ve uyuşturucu ticaretini engelleyemediği, yoksullukla başa çıkamadığı ve uluslararası terörizme dur diyemediği anlaşılmış, yeniden ulus devlet modeline geri dönülmesi gündeme gelmişti.
Bütün bu olumsuzluklar, dünya halklarının Küreselleşmeyi savunan mevcut yönetimlere karşı, mikrodinci ve mikromilliyetçi eksenlerde tepkiler oluşturmasına yol açtı.
Böylece Küreselleşme, kendi içinde, askeri/siyasal ve ekonomik ayağıyla, kültürel/ideolojik/siyasal ayağı arasında çelişkiler yaşamaya başladı ve bu bizi üçüncü safhaya getirdi.
Üçüncü Safha, Mikromilliyetçilik ve Mikrodincilik Küreselleşmeye Karşı;
Brexit ve Trump.

Her yeni toplumsal, kültürel ve siyasal oluşumun tohumları bir önceki dönemde atılır; Üçüncü Safha için de böyle oldu…
Tohumları Soğuk Savaş döneminde atılmış olan ve Birinci ve İkinci Safhalarda güçlendirilen, ABD tarafından pompalanan mikrodinci ve mikromilliyetçi akımlar, Küreselleşmenin olumsuz sonuçlarına karşı tepki duyan halkların bu tepkilerini kanalize eden ideolojiler oldu.
Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Avusturya’da Heider, Fransa’da Le Penn, Avrupa’da yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı süreçleri, bu mikrodinci ve mikromilliyetçi akımların sonuçları olarak dünya sahnesine çıktılar.
Birleşik Krallığın (İngiltere’nin) Avrupa Birliği’nden çıktığı ve ABD’de Trump’ın seçildiği 2016 yılı, bu Üçüncü Safhanın başlangıç tarihi olarak görülebilir.
===================================

Trump ve küreselleşmenin üçüncü safhası-2

Batı dünyası (yani ABD), Sovyetler Birliği’ne karşı olan Soğuk Savaşta, dinciliği ve milliyetçiliği etkin ideolojik ve siyasal silahlar olarak kullandı.
1991’de Sovyetler resmen dağılınca, bu birikim, “mikromilliyetçilik” ve “mikrodincilik” olarak Küreselleşme sürecine damgasını vurdu, devletleri parçaladı, sınırları değiştirdi
Ortaçağ’daki Din/Tarım toplumunun dinci/mezhepçi ve Yakınçağ’daki Endüstri Devrimi’nin Irkçı/milliyetçi kimlikleri…
“Neoliberal Neoemperyalizmin”, “Küreselleşme” adı altında dayattığı “Yeni Dünya Düzenine” ideolojik/siyasal açıdan egemen oldu…
İnsanlar ve devletler arası ayrışmanın, yabancılaşmanın, düşmanlığın temellerini oluşturdu.
***
Sovyetler’in dağılmasıyla hem zafere ulaşmış görünen hem de düşmansız kalan Radikal Siyasal İslamcı örgütler:
ABD/Suud tarafından kurulmuş olmalarına karşın…
Arap-İsrail savaşından hareketle…
Huntington’un ileri sürdüğü kültürel/ideolojik “Uygarlıklar Çatışması” çizgilerinde…
İnsanların ve devletlerin, din/ mezhep ve ırk/milliyet ayrımlarında düşmanlaştığı bu ortamda… Teröre başladılar.
***
Küreselleşme ise, insanlığa, barış, refah, adalet ve güven yerine…
Savaş, yoksulluk, sömürü ve güvensizliğin egemen olduğu…
Zenginin daha zenginle
ştiği, yoksulun daha yoksullaştığı siyasal/askeri/ekonomik bir düzen getirdi.
Bu düzen, özellikle de, ABD’nin değişen dünyada liderliğini sürdürebilmek amacıyla başlattığı Ortadoğu savaşıyla her yere yayılan terör ve mülteci sorunları, bütün dünyayı tedirgin etti.
Bu durum, dünya halklarının, gözden geçirilmiş yeni liberalizmin ürettiği, gözden geçirilmiş yeni Küresel emperyalizmin, yani “Neoliberal Neoemperyalizmin” savunucuları olan iktidarlara karşı tepkiler oluşturmasına yol açtı:
Ekonomik sorunların, terör, güvenlik, sömürü ve adalet sorunlarıyla bütünleştiği bu tepkilerin kanalize olduğu ideolojiler ise zaten sürekli pompalanmakta olan “mikromilliyetçi” ve “mikrodinci” çizgiler oldu.
***
Önce Ortadoğu’da ve Avrupa’da kendini gösteren bu Anti Küresel tepkiler, sonunda Kıta Avrupası’nı da aşarak Brexit ile Britanya’ya ve en sonunda da Atlantik ötesine, Trump ile ABD’ye ulaştı.
Böylece Küreselleşme kendi yarattığı çelişkiler içinde çırpınan bir süreç haline geldi.
Küreselleşme sürecini başlatan ve bu süreçten en büyük yararı sağlayan ülke olarak ABD’nin, Küreselleşme karşıtı tepkilere hedef olması doğal ve olağandı…
Ama aynı Amerika’nın Trump’ı seçerek, “mikrodinci” ve “mikromilliyetçi” ideolojik çizgilerde “korumacı bir ekonomiye” dönüş işaretleri vermesi…
Sonuç olarak, kendi başlattığı ve en büyük yararı sağladığı bu Küreselleşme sürecinin doğurduğu “karşı tepkilere”, kendi iç politikasında teslim olması tam bir çelişkiyi yansıtmaktadır.
Trump’ın iç ve dış politikada ne yapacağının pek kestirilememesinin önemli nedenlerinden biri, söylemlerindeki aşırılık kadar bu nesnel çelişkidir.
===========================
Dostlar,

KüreselleşTİRme = Yeni emperyalizm ilginç bir tarihsel aşamaya erişti.
Özellikle son çeyrek yüzyılda neredeyse tüm dünyada derin altüst oluşlara neden oldu.
Demokrasi, barış, eşitlik, gönenç vb. değil tam tersine

– savaş ve kan
– ölüm ve gözyaşı
– ülke ve halkların bölünüp parçalanması
– demokrasi değil otoriter-totaliter rejimler
– insan hakları değil eşitsizliklerin derinleşmesi
– ekonomik gönenç değil yoksulluğun küreselleşmesi………

gibi çok ağır tersinir sonuçlar doğurdu.
“Küresel akillerin” tüm bu tersine gelişmeleri öngör(e)mediği söylenebilir mi??
Çeyrek yüzyılı aşan bir “küresel fetret devri” belki de “küresel deney” insanlığa dayatılmıştır. Fatura gerçekten çok ağırdır.
Şimdilerde “Olmadı, pardon..” denebilir mi Erdoğan’ın ülkemize ödettiği bunca ağır faturadan sonra “Milletim ve Allah bizi affetsin..” dayatması kabul edilebilir mi??

Biz kendi adımıza çeyrek yüzyıldır bu sürecin adının

  • “Küreselleşme” değil ama “küçük” bir “TİR” hecesi eklemesi ile “KüreselleşTİRme” olduğunu ısrarla yazıp söyledik.

Çok sayıda makale yazdık, konferans verdik, Tıp Fakültesinde “KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” dersleri koyduk ve bu konuda tıpta uzmanlık tezleri yaptırdık…

Güzelim Türkçemizin hünerinden yararlanarak o minik “TİR” hecesi ile

  • söz konusu Küreselleşme sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığını,
  • tersine, bu süreci dayatan küresel emperyalist odakların kendilerini saklamak için
    kurgu içinde olduklarını,
  • algı yönetimi yaparak bu kuşatma sürecine direnç örgütlenmesini engellemeye çabaladıklarını,
  • retorik tuzakla zihinleri yöneterek utanmaksızın beyin iğfaline yöneldiklerini
  • 500 yılın vahşi kapitalizmi ile biriktirilen, insanlıktan alınan KAN VE CAN VERGİSİ ile yığılan sermaye dağlarının politikleştirilerek dünya hegemonyası için kullanıldığını,
  • gerçekte “Küreselleşme” sözcüğünü yıpranmış “emperyalizmin” imaj yenilemesinin aracı olduğunu,
  • Samuel Huntigton gibi siparişle yazan sefil ajan-yazarların “The Clash of Civilisation” adlı sözde tez ve kitaplarının kınanmasını ve ciddiye alınmaması gerektiğini,
  • “Tarihin sonu geldi” diyerek kendinden geçen kimi öforiklerin (Japon Francis Fukuyama gibi) hezeyan içinde olduklarını..
  • küresel toplumun görülmemiş ölçek ve derinlikte bir küresel şizofreniye sürüklendiğini..
  • ………………..
  • Reddettik pek çok öneriyi, dayatmayı, çıkarı, fonu, bursu, projeyi…. vs.

Ve insanlık tarihinin bu en büyük kumpasının tarihe, insanlığın ve yaşamın doğasına, diyalektiğe, tarihin olağan akışına, konjonktüre ve 21. yy’dan insanlığın beklentilerine….  uymadığını, SÜR-DÜ-RÜ-LE-ME-YE-CE-Ğİ-Nİ… sabır ve ısrarla, gelişmeleri nesnel olarak gözleyip somut verilere dayalı olarak analiz ettik..

Bu “karabasan” bitmiş değil elbette.. Davul çalınacak aşamada değiliz. İnsanlık emperyalistleşen yabanıl (vahşi) kapitalizm ile savaşımını sürdürecek. Post-modern sömürü yöntemlerini tanıyıp deşifre edecek ve mahkum edecek.

Selam olsun AYDIN SORUMLULUĞUNU ateşten gömlek giyerek yerine getirenlere!

Günümüzde “Kumarhane kapitalizmi” batağına saplanan finans-kapital, artık risk alarak yatırım yapmak üretimle, istihdamla reel “kâr” lar elde etmek yerine spekülatif moneter baskıcı araçlara yönelmiş bulunuyor. Bu da sürdürülemiyor doğallıkla ve diyalektik olarak kendi sonunu hazırlıyor..

YENİ DİN – YENİ TANRI yaratma gibi en ağır silahlarını çekse de!

Post-modern sömürü yöntemleri de duvara dayandı..
Ha gayret insanoğlu, post-modern sömürünün/sömürgenlerin
post-modern proleterya ile devrilmesi pek uzak olmasa gerek..

Tarih ya da tarihsel zaman epey hızlandı; Zamanın kanatlarını rüzgarlamanın vaktidir.

İNSANLIK SÖMÜRGECİLİĞE MAHKUM DEĞİL!

“ Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine
uluslar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve
uyum çağı
egemen olacaktır.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
04 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi demokrasiyi korumazken…

Anayasa Mahkemesi demokrasiyi korumazken…

portresi_resmi

Prof. Dr. Emre KONGAR
Cumhriyet, 8.11.16

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Anayasa mahkemeleri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Faşizm felaketini yaşamış olan Avrupa’da, halk desteğiyle diktatörlük kurulmasını engellemek için yaygınlaştırılmışlardı! Seçim ve halk desteği, demokrasinin önkoşuludur ama asla yeterli değildir…

Bir rejimin “Demokrasi” olabilmesi için                  :

1) Mutlaka temel hak ve özgürlükleri koruması…
2) Başta ifade ve muhalefet özgürlükleri olmak üzere, bütün temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan anayasalara sahip olması…
3) Seçilmiş iktidarın yaptığı bütün işleri, anayasa mahkemeleri başta olmak üzere, yargı ile denetlemeye tabi tutması…
4) Yani bir “Hukuk Devleti” düzenine sahip olması gerekmektedir.

Türkiye’de de Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası ile, seçilmiş iktidarların demokrasiyi tahrip etmelerini önlemek için kurulmuştu. Ama ne yazık ki, “Demokrasi”nin ve “Demokrasi”nin temel taşlarından biri olan “Hukuk Devleti”nin genleri ile oynayan AKP/Erdoğan iktidarı, Türkiye’nin ikinci 12 Eylül felaketi olan 2010 referandumu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısını da yozlaştırdı.
***
Türkiye, AKP/Erdoğan iktidarının “Allah’ın Lütfu” diye nitelediği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ile yepyeni bir döneme girdi; iktidarın Olağanüstü Hal, OHAL ilan etmesi ile ülke, kanun hükmünde kararnamelerle, KHK’larla yönetilmeye başlandı! Mantıken de evrensel hukuk kurallarına göre de KHK’ların:

1) OHAL ilanına yol açan kriz konularının dışına çıkmaması…
2) OHAL dönemini aşmaması…
3) Ve elbette temel hak ve özgürlüklerin özüne aykırı olmaması gerekiyor.

Nitekim Anayasa Mahkemesi AYM, bu gerekçelerle 1991 yılında bir içtihat kararı almış ve KHK’ları denetlemişti. 15 Temmuz sonrasında, KHK’larla, sivil ve askeri bürokraside, yargıda, ekonomide temizlik yapıldı; yüz bini aşkın kişi görevlerinden alındı, kimisi hapsedildi, milyarlarca liralık sermaye el değiştirdi. Bu arada OHAL’in ilan edilmesine yol açan olaylarla ilgisi olmayan, üniversitelerin rektör seçimleri de bir KHK ile değiştirildi; böylece iktidar açıkça KHK yetkisini istismar etti.

Ayrıca savunma hakkı ile ilgili yargı süreçlerinde, OHAL dönemini de aşan, kalıcı değişiklikler yapıldı. Bu açık hukuk ihlallerine karşı CHP, Anayasa Mahkemesi, AYM’ye başvurdu. Bu başvuru üzerine, 12 Eylül 2010 referandumu ve onu izleyen son değişikliklerden sonra yapısı iyice bozulmuş olan AYM, eski içtihat kararını reddederek, OHAL dolayısıyla çıkarılan KHK’ların Anayasa’ya uygunluk denetimini yapamayacağına karar verdi! Böylece, zaten zedelenmiş olan ve kör topal yürütülmeye çalışılan Hukuk Devleti’nin artık son bulmuş olduğunu onayladı. Zaten daha önce de, Yüksek Seçim Kurulu YSK, Erdoğan’ın, Başbakanlıktan istifa etmeden Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmesini adil bulmuştu! Tarih,

Türkiye’de Demokrasinin, bir kez daha, politikacıların önderliğinde, yüksek yargının desteğiyle tahrip edildiğini yazacak!
=========================================
Dostlar,

Deneyimli ve birikimli yazae sayın Emre Kongar.. Birisi aşağıda..

  • Türkiye’nin ikinci 12 Eylül felaketi olan 2010 referandumu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısını da yozlaştırdı.

Bu halkoylamasında 1982 Anayasasının 26 maddesi blok olarak oylandı!. Yurttaşa maddelere ayrı ayrı evet / hayır oy vere olanağı sağlanmadı. Maviler ve kırmızılar birlikte onandı. Kimi suret-i haktan “aydınlar” ‘yetmez ama EVET” kampanyaları yürüttü.

Geldiğimiz yer burası.. AYM’nin 17 üyesinin 14’ünü Cumhurbaşkanı, kalan 3’ünü TBMM seçiyor.. ve sonuç böyle oluyor.. Akıllı – Uslu, uysal… bir Anayasa Mahkemesi.. Haddini biliyor Tayyip beyin sık sık parmak sallayarak gözdağı vermesinin gereğini yapıyor. “Yetkim yok” diyebiliyor Anayasa’nın hkümlerini çiğneyerek değiştiren OHAL Kararnamalerine bile..

AYM de TBMM gibi sürgünde..

Sevgi ve saygı ile.
09 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Cumhuriyet’e operasyon günü

Cumhuriyet’e operasyon günü

portresi_resmi

 

Emre KONGAR
Cumhuriyet
, 1 Kasım 2016

 

75 yaşına geldiğinde, daha 19 yaşında üniversite birinci sınıf öğrencisiyken, demokrasiyi askıya alan DP iktidarının polisi tarafından, fakültesinde üzerine ateş açılan çilekeş bir akademisyen-yazar… Gazetesine operasyon yapıldığını, yöneticilerin, yazarların gözaltına alındığını duyunca ne yapar?
***
Gözaltına alınacağı ihtimalini düşünerek hazırlanır:
Hemen aceleyle, her sabah almak zorunda olduğu ilaçlarını içer…
Duşunu yapar… Giyinir…. Gözaltına alınırsa, yanında götürmesi gereken ilaçlarını toparlar… Ve bilgisayarının başına oturur, o günkü yazısını düşünmeye başlar.
Aslında sonucu belirsiz ve ne işe yaradığı da pek bilinmeyen bir çabadır bu:
Yazıyı bitirebilecek midir? Bitirebilirse gazeteye yollayabilecek midir?
Yazı gazeteye ulaşsa, Cumhuriyet yarın sabah çıkabilecek midir?
Yarın gazete çıksa, yazı da yayımlansa Türkiye’de ne değişecektir;
40 yılı aşkın yazı yaşamında yazdığı kitaplar, makaleler, köşe yazıları ne işe yaramıştır?
Ama sonra silkinir ve kendi kendine mırıldanır:

“Ben yazılarımı, bütün yaşamımla bile bu dünyada hiçbir şeyi etkileyemeyeceğimi bilerek umutsuzca, ama tek bir makale ile tüm dünyayı değiştirebilecekmiş gibi bir sorumlulukla yazıyorum.” (Demokrasi ve Laiklik, s.87)
***
Bu yazıyı yazarken, bir an, Deja vu” denilen “Ben bunu yaşamıştım hissine kapıldım: 28-29 Nisan 1960, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 24 Ocak 1993, 2 Temmuz 1993, 21 Ekim 1999 ve daha nice unutulmaz uğursuz günler, böyle olayları toplumcak yaşadığımız ve benim iliklerime kadar etkilendiğim tarihlerdi. Derken, 31 Ekim 2016 sabahı, 21 Mart 2008 tarihinde, Cumhuriyet Gazetesi’nin Vakıf Yönetim Kurulu Başkanı ve İmtiyaz Sahibi, sevgili dostum İlhan Selçuk’un Silivri davaları dolayısıyla evinden gözaltına alındığı gün hissettiklerimi aynıyla yaşadığımı fark ettim:

Hukuk ve adalet adına büyük bir isyan… Gözaltına alınanlar adına büyük bir üzüntü… Rejim adına büyük bir hüzün! O zaman İlhan Bey’in sağlığı için endişelenmiştim… Şimdi çok ciddi hastalıklar geçirmiş ve geçirmekte olan Hakan Kara, Aydın Engin ve HikmetÇetinkaya’nın sağlıkları için kaygılanıyorum.
***
Özgürlüğümden mahrum bırakılma olasılığını hissedince önce mideme kramp giriyor, sonra garip şeyler üşüşüyor zihnime:
Hay Allah keşke sigarayı bırakmış olmasaydım.
Kahve içmem gerek, evde yeterince kahve var mı?
Yarın ay başı, nerelere hemen ödeme yapmalıyım?
Eşim uzakta, şimdi çok telaşlanır. Çocukların üzülmesini nasıl önlerim?
İlaçlarım yeter mi, yedek kaç kutu ilaç almalı?
Eve aramaya gelirlerse avukat çağırmalı mı; ama gazetenin avukatlarını da tutukladılar galiba? Bugünkü yazıyı ne yapmalı; bu durumda yazı yazılır mı?
Bir sürü randevu vardı, hepsini iptal etmeli; sonra insanlara ayıp olur!
Götürürlerse yanıma okumak için hangi kitabı almalıyım?
15 Temmuz üzerine yazmaya başladığım son kitabımı bitirmeye fırsat olacak mı acaba?

İlhan Başgöz olsa “Bu kaçıncı tehdit yahuuu” derdi; yeter artık be!
Gözaltına alınanlar arasında hastalar var, yazık, çok yazık! (Sağlamların gözaltına alınması yazık değil mi???) Yani abuk sabuk, garip, takıntılı düşünceler işte!
***
Hayır; bu, demokrasi filan değil…
Bu, FETÖ veya PKK terör örgütleriyle mücadele filan da değil…
Bu, yıllardır yazdığım, vurguladığım, toplumu uyarmaya çalıştığım gibi, resmen demokrasiye yapılan sivil bir darbenin ta kendisi!
======================================

“Bu da geçer” Saygın Aydınlanmacı Prof. Dr. Emre Kongar.. “Bu da geçer”
Dayan yüreğim dayan…

Dayan Cumhuriyet gazetesi,dayan!
Sonra da köklerine sıkı sıkıya sarıl; senin adını koyan Mustafa Kemal Paşa‘nın rotasına gir; tirajın 30-40 bin değil 130-140 bin olsun en az; o zaman sana dokunmak kimin haddi?

Sevgi ve saygı ile.
01 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

CHP orkestrasının şefi: Kılıçdaroğlu ve sorunları

CHP orkestrasının şefi:
Kılıçdaroğlu ve sorunları

portresi_resmi

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 23.10.16

CHP bir kitle partisi: İçinde, en sert Atatürkçülükten en hoşgörülü Sosyal Demokratlığa, en katı Avrupa Birliği taraftarlığından en ödünsüz milliyetçiliğe kadar, kimi zaman birbirine ters bile düşebilecek olan, birçok görüş barındırıyor… Bu ton ve hatta renk çeşitliği bir kitle partisi için kaçınılmaz bir yazgı! Üstelik Türkiye, Batı’nın sınıfsal mücadele tarihini yaşamadı: Sınıf mücadelesinin ürettiği siyasal kurum ve kavramları, ter, kan ve gözyaşı dökerek kazanmadı… Atatürk Devrimleri ve İsmet Paşa’nın Çok Partili Düzen’e geçmesi sayesinde demokrasiyi, temel hak ve özgürlüklere tepeden inme sahip oldu… Bu nedenle başta Demokrasi olmak kaydıyla, hiçbir kavram ve seçim mekanizması dahil, demokrasinin hiçbir kurumu tam yerleşmiş değil. İktidar partileri bu karmaşayı, iktidarın nimetlerini paylaştırarak biraz yönetebiliyorlar. (AKP-Cemaat savaşında olduğu gibi, bazen iktidarda da paylaşım kavgası çıkıyor.) Ama muhalefet partileri, hele CHP gibi Cumhuriyeti kurmuş ve onu Çok Partili Düzen’le taçlandırmış olan ama bunları sınıfsal gelişme olmadan yaptığı için, Cumhuriyetin de, Demokrasinin de yıpranmasına yol açmış olan çok özel bir ana muhalefet partisi, bu kargaşadan kendini kurtaramıyor.
***
Geçen cuma günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile baş başa, bütün bu konuları ve parti içi sorunları konuştuk. Toplumda CHP’ye yöneltilen eleştirileri, bütün açıklığı ve sertliği ile kendisine aktardım: Türkiye’yi yönetenlerin, en haklı ve doğru eleştirileri bile susturdukları, sansürledikleri, hatta kimi zaman cezalandırdıkları, sadece çanak soru soranlarla muhatap oldukları bir ortamda, bir politikacı ile bu açıklıkta konuşmak galiba ancak muhalefet partisi lideri ise olanaklı! Ama Kılıçdaroğlu’nun hakkını da teslim etmeliyim: Karşımda, Demokrasiyi gerçekten özümlemiş, gerçekten temel insan hak ve özgürlüklerine inanan bir politikacı vardı. Zaten CHP orkestrasının da bir türlü ahenkli ve çarpıcı bir senfoni icra edememesi, galiba bu orkestrayı yöneten liderin parti içi ilişkilerde de fazla saygılı, aşırı demokrat tavrından kaynaklanıyordu. Benim sıraladığım eleştirileri herkes biliyor:

1) Parti içindeki farklı görüşlerin birbirleriyle çatışır görünümü ve bu görünümün, partinin hem kimliğini belirsizleştirmesi, hem de programını olumsuz etkilemesi; farklı hiziplerin birbirini suçlaması ve partiyi yıpratması…

2) İktidarın rejimi yozlaştırmasına, temel hak ve özgürlükleri ihlal etmesine karşı yeterince enerjik muhalefet yapılamaması; halkla yeterince bütünleşilememesi…

3) Demokrasinin temelini oluşturan Cumhuriyet değerlerine, Atatürk Devrimlerine, Laikliğe, Sosyal Devlete, Hukuk Devleti’ne yeterince sahip çıkılamaması, sağa kayan bir izlenim verilmesi…

4) Örgütün dağınık ve eylemsiz olması, tembellikle suçlanması…

5) İktidarda olunan Belediyelerdeki parti içi rekabet sorunları ve Genel Merkezle eşgüdüm eksikliği…

6) Parti, haksız yere etnikçilik ve mezhepçilikle suçlandığında, bunlara karşı enerjik bir yanıt verilememesi…

7) Ve en önemlisi: BÜTÜN BU KONULARDA BAŞ SORUMLUNUN ORKESTRA ŞEFİ, YANİ Lİ- DER, YANİ KENDİSİ OLDUĞU!
***
Dedim ya, karşımda, bugüne kadar Erdoğan-AKP iktidarının bütün kışkırtmalarına karşın etnikçilik ya da mezhepçilik tuzağına düşmemiş, gerçekten demokrat, demokrasiyi sadece kendisi için değil, bütün toplum için isteyen bir politikacı vardı. Bütün eleştirilerimi sükûnetle dinledi ve her birini tek tek irdeledi. Verdiği bazı özel bilgileri ve yaptığı bazı eleştirileri, kayıtdışı oldukları için, burada paylaşmıyorum. Ama bütün netliğiyle, çevresindeki bütün olumsuzluklardan bizzat kendisinin sorumlu olduğunu ifade ettiğimde, bunu gayet açık yüreklilikle kabul etti…. Liderliğinin biraz sevgili Erdal İnönü’yü andırdığını belirttim ve onunla olan deneyimlerimizden de örnekleri konuştuk.
***Elbette burada açıkça yazılabilecek bazı bilgiler de verdi  :

1) Parti içi hizip çatışmalarına, partinin genel politikalarına aykırı ifadelere
artık kesinlikle izin yok.
2) Kitlelerle diyalog kurmak için toplantı ve mitingler başlatılıyor.
3) Belli konularla yerel halkla birlikte yürüyüşler düzenlenecek.
4) Demokrasiye, Atatürk Devrimlerine, temel hak ve özgürlüklere,
daha enerjik olarak sahip çıkılacak, bunların ihlaline karşı ısrarla direnilecek.
5) Milletvekilleri seçmenle yakın temas kuracak, Genel Başkan’ın Salı konuşmaları
seçim bölgelerine sistematik olarak aktarılacak.
6) İktidarın baskılarıyla susturulmuş olan ve baskı altında bulunan Kitle iletişim araçlarıyla, Sivil Toplum Kuruluşlarıyla, bütün güçlüklerine karşın bire bir temas kurulmaya çalışılacak.
7) Örgütler sıkı bir denetime ve eğitim programına tabi tutulacak,
bunlara yeni bir atılım ruhu kazandırılmaya çalışılacak.
8) Partinin güçlü olduğu yerlere, özellikle kaybedilmiş olan kıyı kentlerine özel ağırlık verilecek.
***
Türkiye yeni bir darbe girişimi atlattı ve hem dış hem de iç savaş olarak iki kriz birden yaşıyor.

– İktidar zaten sorumlu olduğu bu darbe girişimini ve tırmandırdığı savaş krizlerini, rejimi değiştirmek, tek adam yönetimini yerleştirmek için kullanıyor.

Buna karşı, demokrasiyi, insan haklarını etkili olarak savunabilecek tek örgütlü siyasal güç CHP!

Kılıçdaroğlu’nu bu kez kararlı gördüm…

Dilerim CHP, ülkemizin tümüyle karanlığa gömülmesini önlemekte başarılı olur!
======================================
Dostlar,

Biz de Sayın Kongar’ın saptama, dilek ve önerilerine bütünüyle katılıyoruz..
CHP Türkiye’nin umudu ve öncüsü olmalıdır; toplumsal muhalefeti birleştirmelidir.
Kurucusu Büyük Atatürk‘ün yüklediği tarihse özgörevi (misyonu) sadakatle, azimle yerine getirmelidir. Kendisnin de Türkiye’nin de varlığını -güçlenerek- sürdürmesi buna bağlı.

Sevgi ve saygı ile.
24 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Barışa bomba gösteriye gaz

Barışa bomba gösteriye gaz

portresi_resmi
Emre Kongar
10 Ekim 2015, Türkiye’de iktidarbelirleyen bir katliamın tarihidir: Seçmen, 7 Haziran 2015 seçimlerinde, iktidardaki AKP’yi azınlığa düşürmüştü. Fakat gerek Saray entrikaları, gerekse muhalefet partilerinin farklı telden çalmaları, AKP dışında bir hükümetin kurulmasını önlemişti… AKP ile kurulabilecek bir hükümet ise yine entrikalarla engellenmiş ve adeta zorla, seçimlerin 1 Kasım’da tekrarlanması kararı alınmıştı.

Tarihe “Ankara Barış Mitingi” veya “Ankara Gar Katliamı” olarak geçen miting esas olarak, tam 1 Kasım seçimleri arifesinde, AKP iktidarına karşı düzenlenmişti…
Esas tema “Suriye savaşına hayır” idi ve miting “Emek, Demokrasi, Barış” sloganları altında HDP ile DİSK, KESK, TMMOB, TTB gibi sivil toplum kuruluşları ve CHP milletvekilleri tarafından destekleniyordu.
Adının “Barış mitingi” olması, sadece Suriye Savaşı’na değil, Türkiye’yi yıllardır pençesine almış olan PKK terörüne de karşı bir duruşu simgeliyor ve tüm AKP karşıtı muhalefetin Türkiye genelindeki oylarındaki artışı sürdürmeyi veya en azından korumayı hedefliyordu.
Ne yazık ki, sonradan yapılan soruşturmalarda, güvenlik güçlerinin ihmali olduğu açıkça ortaya çıkan bu miting, IŞİD bağlantılı teröristlerce bombalandı107 kişi hayatını kaybetti ve AKP’yi iktidardan düşüren 7 Haziran süreci tümüyle tersine döndü; 1 Kasım’da AKP yeniden iktidarını korudu:
Bomba ile, barış ve demokrasi beklentileri kana bulanmış, barış süreci savaşa dönüşmüş, şahinler tarafından desteklenen AKP’nin çatışmacı, kavgacı, düşmanlaştırıcı, içte ve dışta savaşa dayalı stratejisi yeniden taraftar kazanmıştı.
Dönemin Başbakanı Davutoğlu açıkça, bombalama olayından sonra AKP oylarında yükseliş olduğunu söylemişti.
Nitekim, sadece 20 gün sonra yapılan seçimlerde AKP, olayın etkisiyle, 5 milyon daha fazla oy almış, 7 Haziran seçimlerindeki oylarını yaklaşık dörtte bir oranında artırarak, % 40’tan %49’a yükseltmişti.
HDP ise, yaklaşık 1 milyon kadar oy kaybetmiş, %13’ten %10’a düşmüştü.
***
Dün Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu mitingi ve mitingde hayatını kaybedenleri anma toplantıları düzenlendi ve hepsi polisin sert müdahalesi ile karşılaştı…
1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra yeniden inişe geçmiş olan AKP, bu kez de 15 Temmuz 2016 kalkışması ile yeniden güçlenmiş ve üstelik Olağanüstü Hal ilan ederek ülkeyi, Meclis’i de devre dışı bırakarak Kanun Hükmünde Kararnamelerle idareye başlamıştı.
***
Bugüne kadar AKP/Erdoğan iktidarı hep çatışmadan ve sertlikten beslendi…
Ama artık toplum tahammül sınırlarını aşmış görünüyor… Bundan sonrası Barışın, Demokrasinin, Temel Hak ve Özgürlüklerin zaferi olacaktır.
=================================
Dostlar,

Ülkemizde artık tipik bir “faşizm” yönetimi yaşıyoruz.
Hemen hemen tüm veriler faşist rejimlerin özelliklerini yansıtıyor.
Erdoğan ve bitmeyen ihtirasları – hırsı ile peşinden felakete sürüklediği AKP – Türkiye melul -mahzun, adeta öğrenilmiş çaresizlik / pes sendromu içinde kurban konumunda..

Katliamda ölenleri anmaya izin yok!
Polis, CHP’li vekillerle tartıştı, biber gazıyla müdahale etti

10 Ekim 2015’te Ankara’da gerçekleşen canlı bomba saldırısında yaşamını yitiren 107 kişiyi anmak için toplananlara polis, Talatpaşa Bulvarı üzerinden biber gazıyla müdahale etti. Müdahale sırasında çok sayıda kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Anma etkinliğine katılmak için Ulaştırma kavşağından alana girmek isteyen, aralarında CHP milletvekilleri Veli Ağbaba ve Ali Şeker’ in de olduğu gruba polis, önce dağılın uyarısı yaptı, ardından biber gazı ve basınçlı suyla müdahale etti.

[Haber görseli]

Ankara’da geçen yıl Gar Kavşağı’nda meydana gelen ve 107 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlerce kişinin de yaralandığı bombalı terör saldırısının yıldönümünde, yaşamını yitirenleri anmak için Ankara Tren Garı önünde toplanmak isteyenlere polis, biber gazı ve basınçlı suyla müdahale etti. Ankara Garı, Talatpaşa Bulvarı, Ulaştırma Kavşağı ve Kızılay’da gerçekleşen müdahaleler sırasında çok sayıda kişi gözaltına alındı. Polis saldırının gerçekleştiği tren garına giden yolları da sabah erken saatlerde kapattı.

Terör örgütü IŞİD mensubu 2 canlı bomba tarafından 10 Ekim 2015’te “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” için yüzlerce kişinin toplandığı Ankara Garı önünde gerçekleştirilen saldırıda yaşamını yitirenlerin anısına düzenlenen program için alana girmeye çalışan  gruplara, polis ekipleri biber gazı ve tazyikli su engel oldu.

[Haber görseli]

Biber gazı, 45 derece açı ile havaya sıkılmak gerekirken, rütebli polisin açıkça hedef göstererek silah gibi kullandığı görülüyor. Bu suçtur. Kolluk adeta “düşmanca” tutum ve davranış içne girmiştir. Oysa karşısındakiler, politik görüşlerini paylaşmasanız da T.C. yurttaşlarıdır. Bu tablo ülkemize asla hayır ve birlik getirmez; bunu sakın unutmayın!

Üstteki 2 kareyi, dünyada herhangi bir demokratik hukuk devletinde görmek olası mı?

AKP – RTE ayırdında değil mi bu katı, ağır, baskıcı – ayrıştırıcı politika nereye varır??

OHAL yetmedi, sıra sıkıyönetimde mi?
Irak ve Suriye’de savaş eşiğine sürüklenmek, seçmeni aldatıcı, kanlı, sanal Musul zafer senaryosu ve sonra da seçimleri öne almak ya da kesin yenilgi ardından genel seçimi ertelemek mi plan?

Çizmeden YukarıMusa Kart (Cumhuriyet, 11.10.16)

Nereye, nereye??
Bu kritik soruların ilk muhatabı, AKP’ye son seçimde (1 Kasım 2015) 23,5 milyon oy akıtan muhterem – necip – 15 Temmuz’da AKP – RTE uğruna canlarını bile feda etmekten kaçınmayan “kahraman” yurttaşlarımızadır..

Ama sakın unutulmasın; hepimiz aynı gemideyiz ve gemi hızla kayalıklara sürülmekte!

Sevgi ve saygı ile.
11 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Keşke doğru olsa!

Keşke doğru olsa!

portresi_resmi


Prof.  Dr. Emre KONGAR
Cumhuriyet
, 26.08.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

 

  • Dünkü Cumhuriyet’te Duygu Güvenç’in Cerablus haberi, Suriye’de üst üste yapılan sistematik yanlışlardan dönüleceği umudunu yaratıyordu; dilerim doğru çıkar!
    Önce haberin öğelerini bir kez daha anımsayalım:

    Harekât Rusya’yla koordineli:

    Türkiye’nin yurtdışındaki
    misyonları başta BM olmak üzere bilgilendirmelere devam ederken, operasyon başlamadan önce Rusya’ya da bilgi verildiği öğrenildi.

    Şam’la koordinasyon niyeti:

    Cumhuriyet’e konuşan kaynaklar ise “Suriye’de terör karşıtı eylemler hiç olmadığı kadar önemli” derken, Türkiye’nin operasyonlarını Şam ile koordine etmesi gerektiğini savundu.


    Bölge insanının geri dönmesi
    amaçlanıyor:


    Askeri kaynaklar operasyonun
    tamamlanmasının ardından amacın “terör ve teröristlerden arındırılmış bölge” oluşturarak buraya bölge insanının yerleşmesinin hedeflendiğini belirtti.


    Suriye’nin toprak bütünlüğü
    amaçlar arasında:


    Operasyonun 3 amacı şöyle
    açıklandı:

    1. Sınır güvenliğini sağlamak,
    2. IŞİD ile mücadele kapsamında koalisyon güçlerine destek vermek,
    3. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak.”

***
Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye politikasında 5 büyük sistematik hata yapıldı:

1) Ülkelerin içindeki iktidar mücadelelerine ve iç savaşlara doğrudan taraf olunması:
Irak’ta görece uzak duruldu, Mısır’da kapısından dönüldü, Suriye’de gırtlağa dek girildi.
2) Üç yanlış ideolojiye saplanılması:
a- “Kadim kültürümüz” ve “Neo-Osmanlıcılık” söylemleri ve hayalleri ile…
b- “Ilımlı İslam” modeli çerçevesinde…
c- “Mezhepçi çizgide”…
Ortadoğu bölgesinde egemenlik kurulmak istendi.
3) İç politikanın dış politikada, dış politikanın da iç politikada kullanılması:
“Ilımlı İslam” projesine dayalı iç ve dış siyaset, “One minute”, Mavi Marmara, Gazze, seçim sonuçlarının bile İslam Âlemi referanslarıyla kutlanması, Gezi Direnişi’nin bile dışa bağlanması, Rus uçağının düşürülmesi, PKK-PYD-YPG ilişkileri, IŞİD, bombalar, vs.
4) Dünya ve bölge dengelerinin dikkate alınmaması:
Dünya dengeleri açısından, İran ve Rusya yok (ve hatta düşman) sayıldı, ABD’ye de“kraldan çok kralcı” davranıldı.
Bölge dengeleri açısından, oralardaki Kürt, Türkmen, Arap, Nusayri, vb gibi kimlikleri tanımak yerine, Sünni İslam kimliği öne çıkarıldı.
5) Kişilere endeksli politikalar izlenmesi:
Saddam, Kaddafi ve Esad karşıtlığı, Mursi yandaşlığı, Sisi karşıtlığı gibi saplantılara teslim olundu.
***

“ABD’nin Siyasal İslam’la Dansı” kitabımda; Türkiye’nin, İran ve Rusya ile olan iyi ilişkilerine ve NATO üyeliğine gönderme yaparak mevcut krizde CİDDİ BİR UZLAŞTIRICI ROL oynayabileceğine işaret etmiştim. Duygu Güvenç’in haberi bana bu konuda “Acaba” dedirtti… Yine de, baştaki kadrolara, bugüne dek izlenen yanlış politikalara, yapılan ısrarlı hatalara bakınca ve “Mercidabık” naralarını duydukça pek de umutlu olamıyorum!

==========================================

Dostlar,

AKP – RTE’ye serinkanlılık, sağduyu diliyoruz bir kez daha..
En küçük “yeni” hataların birikimli (kümülatif – sinerjistik) etki yüzüden çok daha ağır yeni ve stratejik olabilecek bedeller doğurabileceğinin hep ama hep hesaba katılması gerek..

TBMM anlamsız – akıl dışı tatilini bırakıp derhal açılmalı..
AKP’nin bu “Meclissiz OHAL” dayatması kökten despotik olup aşılmalı..

Anayasa md. 93/2-3 şöyle :

  • Meclis, … ara verme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağrılır.
  • Meclis Başkanı da doğrudan doğruya veya üyelerin beşte birinin yazılı istemi üzerine, Meclisi toplantıya çağırır.

Laiklik düşmanı Kahraman Başkan’ın içine siniyor mu Başkanı olduğu TBMM’nin OHAL döneminde “yok hükmünde” olması?? OHAL Kararnameleri TBMM İçtüzüğü gereğince (md. 128) görüşülmeden, “Komisyon yerinde yok” gerekçesi ile komik olunarak tatile çıkılması..

Ayıptır efendiler, ayıptır.. biraz utanmak gerekir.
Hele AKP Meclis grubunun oylarıyla “15 Temmuz Darbe Girişimi” nin TBMM tarafından incelenmesi önerisinin reddedilmesinin akla sığar zerre yanı bulunmaz.

Bu gidiş,“AKP – RTE aynı, değişen hiçbir şey yok.” değerlendirmelerine haklılık kazandırıyor. Oysa AKP – RTE’nin kökten rota değiştirmesi ve eski hatalarını zerrece yinelememesi gerekiyor.

Çare; Cumhuriyetin temel değerlerine sıkı sıkıya sarılmak ve başta TBMM, devlet kurumları ve düzeneklerini (mekanizmalarını) çalıştırarak danışan – katılımcı ulusal politikala üretmek ve saydamlıkla uygulamaktır..

Hala ders alınmazsa, çöküntünün (enkazın) yutacağı ilk kişi RTE, kurum ise AKP olacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
27 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AB – ABD raporları ve sivil darbe

AB – ABD raporları ve sivil darbe

Emre Kongar
r

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnsan Hakları Raporu ile Avrupa Birliği’nin Türkiye raporu aynı günde açıklandı.
Olayın güncel öneminden dolayı Kürt sorunu konusundaki okur mektuplarına ara veriyorum.
Her iki rapor da Türkiye’de demokrasinin yozlaştırıldığına ilişkin göstergelere işaret ediyor ama esas soruna, Yargıyı siyasal iktidarın emrine veren, Parlamenter rejimi bekleme odasına alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayansivil darbeye yeterince yer vermiyor!
***
ABD’nin raporu 1 Kasım seçimlerini adil görmüyor.
Ama 7 Haziran’ı kabul ediyor.
2015’teki en önemli insan hakları sorunlarının başına ifade özgürlüğüne müdahaleyi” koyuyor.
Hükümetin LGBTİ karşıtı, Ermeni karşıtı, Alevi karşıtı ve anti-Semitik söylem kullandığını belirtiyor.
Hükümetin veya bağlı birimlerinin keyfi ve hukuka aykırı öldürmeler yaptığına dair güvenilir iddialar olduğunu söylüyor.
Erdoğan’ın 1 Haziran 2015’te Iğdır’da düzenlediği mitingde kadınların protesto olarak arkalarını dönmesi üzerine yaşananlara yer veriliyor.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Tom Malinowski raporu “Endişe verici” olarak niteledi.
***
Avrupa Parlamentosu’nun yıllık olağan Türkiye raporunda ise Türkiye’de demokrasinin ve hukuk devletinin gerilediğine işaret ediliyor.
Medya özgürlüğü alanında yaşanan gelişmeler “kaygı verici” diye tanımlanıyor.
Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin sözleri eleştiriliyor.
Yolsuzlukla mücadeleye öncelik verilmesi, terörle mücadele alanındaki yasal mevzuatın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarıyla uyumlu hâle getirilmesi isteniyor.
Güneydoğu’daki gelişmeler “kaygı verici” olarak değerlendiriliyor, Türkiye’nin terörle mücadele hakkı meşru kabul edilmekle birlikte, bu mücadelenin insan hakları ve hukuk devletine saygı çerçevesinde yapılması ve orantılı olması gerektiği ifade ediliyor.
Türkiye’nin yargı bağımsızlığı, insan haklarına saygı gibi konularda Kopenhag ölçütlerinden uzaklaştığı belirtiliyor.
Akademisyenlerin tutuklanması ve kadına şiddet gibi güncel konular da raporda yer alıyor.
AB Bakanı Volkan Bozkır, Ermeni Soykırımı iddialarından dolayı, raporun iade
edileceğini belirtti.
***
ABD ve AB raporlarında belirtilen bu olumsuz göstergelerin bir “Sivildarbe”den kaynaklandığı ya görülmüyor, ya da görmezden geliniyor…
Bu sivil darbeyi simgeleyen olaylar şöyle                           :

1) 12 Eylül 2010’da yargıyı siyasetin emrine veren referandum.

2) Başbakan’ın görevinden istifa etmeden girdiği haksız ve eşitsiz koşullarda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi.
3) Tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa’ya aykırı olarak sahalara inip herkesten çok, yoğun ve şiddetli bir propaganda yaptığı 7 Haziran 2015 seçimleri.
4) 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı’nın keyfi uygulamalarla yeni hükümeti kurdurmaması ve seçimlerin yenilenmesi kararından sonra ortaya çıkan şaibeli terör olayları ile yapılan baskılarla gidilen 1 Kasım 2015 seçimleri.
5) Rejimin meşruiyetinin temellerinden biri olan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının, Cumhurbaşkanı tarafından tanınmamasına ilişkin demeçler ve yargının bağımlı davranışları.

=============================

Dostlar,

Cumhuriyet gazetesi önemli doğrultu yitirdi ancak yine de çok değerli yazarlar var kadrosunda. Biz de seçici olarak bu Cumhuriyetçi – Ulusalcı – Atatürkçü yazarlardan alıntılar aktarıyoruz.
Sayın Prof. Dr. Emre Kongar da bu seçkin – saygın tutarlı yazarlardan biri.. Yukarıda aktardığımız değerlendirmesi önemli. Konuyu biz de birkaç gün önce kapsamlı olarak işlemiştik:

  • Avrupa Parlamentosu ‘Türkiye İlerleme Raporu’ – 2016
    http://ahmetsaltik.net/2016/04/14/avrupa-parlamentosu-turkiye-ilerleme-raporu-2016/

    Son sözü – çizgiyi üstad Musa Kart‘a bırakalım… (16.4.16, Cumhuriyet)

    Sular iyice ısındı görünen.. Bu arada Tayyip bey, devasa egosuna karşın Suudi Kralını havalanında karşıladı.. Niye acaba??

    Sevgi ve saygı ile.
    18 Nisan 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com