Etiket arşivi: Emin Çölaşan

İrticayı ve Kubilay’ın kesik başını unutmayın

İrticayı ve Kubilay’ın kesik başını unutmayın

Emin ÇÖLAŞAN
SÖZCÜ, 22.12.19
EMİN ÇÖLAŞAN.jpg
Sevgili okurlarım, bu gün yine aynı geleneksel Kubilay yazımla karşınızdayım. O’nun feci bir biçimde şehit edilmesini her yıl, olayın yıl dönümünde anmayı bir görev bilirim. Türkiye Cumhuriyeti bundan tam 89 yıl önce, 23 Aralık 1930 günü korkunç bir irtica olayına tanık olmuştu. O sabah İzmir’in Menemen ilçesinde tuhaf şeyler oluyordu. Sabahın erken saatlerinde dördü silahlı, altısı çember sakallı yobaz Menemen belediye meydanında tekbir getirerek dolaşmaya başladı.

Çember sakallıların başlarında sarık, sırtlarında cübbe vardı.
Atatürk dönemi idi. Devrimler yapılıyordu.

Bu altı kişi “Biz şeriat ordusuyuz” diyerek meydandaki Müftü Camisine girdiler. Elebaşıları olan Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini “Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi. Arkalarında 70 bin kişilik bir Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine dek şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini tebliğ etti.

Derviş Mehmet isimli sapık ve arkasındaki yobazlar, camideki yeşil bayrağı alıp uzun bir sopaya taktılar. Yoldan geçen birine meydanda bir çukur kazdırıp bayrağı oraya diktiler. Yobazlar bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye ve zikir yapmaya başladılar. Bir yandan da bağırıyorlardı:

  • “Şapka giyen kafirdir. Yakında yine şeriata dönülecektir… Bize kurşun işlemez…”

İşin acı yanı, Menemen ahalisinden bazıları bunlara alkış tutmaya başlamıştı!
★★★
Olaylar ilçedeki askeri birliğe duyuruldu. Alay komutanı, emrindeki yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ı bir manga askerle birlikte oraya gönderdi. Silahlarında mermi yoktu. Süngü takıp olay yerine gittiler. Kubilay askerlerini meydan girişinde bıraktı ve yobazlara “Teslim olun” çağrısı yaptı. İşte o anda yobazlardan biri silahını çekip ateş etti ve asteğmen Kubilay yaralanıp yere düştü. Ayağa kalkıp cami avlusuna doğru kaçmaya çalıştı ama gücü tükenmişti. Orada tekrar yere düştü. Çevredeki kalabalık ise paniğe kapılmış, kaçıyordu.

Derviş Mehmet ve yobaz güruhu işte o anda Kubilay’ın başına çöktüler. Mehmet çantasını açıp testereli bağ bıçağını çıkardı… Ve yaralı yedek subay Kubilay’ın başını oracıkta kıtır kıtır kesip gövdesinden ayırdı.

Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay…

Saçlarından tuttuğu kesik baş, şimdi Derviş Mehmet’in elindeydi. Yeşil bayrağın sopasına kesik başı dikmeye çalıştılar ama bir türlü başaramadılar. Bunun üzerine birileri bunlara ip getirdi. Kesik baş yeşil bayrağın takılı olduğu sopaya iple bağlandı.

Bütün bunlar olurken yine tekbirler getiriliyor, “Ey ahali din elden gidiyor, şeriat isterük” sesleri Menemen’de yankılanıyordu.
★★★
Silah seslerini duyan mahalle bekçisi Hasan olay yerine yetişti, ateş edip yobazlardan birini yaraladı. Hemen ardından yobazlar ateş etti, Hasan şehit edildi. Arkadaşının yardımına koşan bekçi Şevki de açılan ateşle şehit düştü.

  • Menemen’de birkaç dakika içinde üç şehit verilmiş, bir baş kesilmişti.
    ★★★
    Bir süre sonra ilçedeki askeri birlik olay yerine yetişti. Manzara korkunçtu.  Kubilay’ın kesik başı yeşil bayrağın sopası üzerinde asılı durmakta, üç şehit yerde yatmaktaydı. Askeri birlik ateş etti. Yobazlardan bazıları yere serilirken, bazıları kaçtı. Daha sonra hepsi birden yakalandı.

(Mustafa Fehmi Kubilay 1906 doğumlu, Giritli bir ailenin çocuğu, Cumhuriyet öğretmeni idi. Menemen’de askerlik görevini yedek subay olarak yapıyordu. Olay günü 24 yaşındaydı.)
★★★
1930 Menemen irtica olayı, genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Kürtçü-şeriatçı Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayıdır. Benzer olayları Milli Mücadele döneminde bile yaşammaıştık. Yunan ordusuna karşı savaşan Mehmetçiği arkadan vuran, düşmanla iş birliği yapıp Konya, Yozgat, Düzce, Gerede gibi yerlerde ordumuza karşı isyan eden hep onlardı. Kubilay olayında Türkiye’de “DEVLET” vardı. İrtica henüz iktidar olmamıştı ve bir gün olacağını da hiç kimse aklına bile getirmezdi!
★★★
Menemen’de derhal sıkıyönetim ilan edildi. General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Harp Divanı kuruldu. Olaya doğrudan ve dolaylı katılanlarla birlikte destek verenler de yargılandı.  18 gün süren mahkeme sonucunda 40 kişi sorumlu görülmediği için salıverildi, 27 sanık beraat etti, 41 sanık çeşitli hapis cezaları aldı. 36 kişiye idam cezası verildi. Ancak bazılarının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezası ağır hapse çevrildi. 28 yobaz ve destekçileri, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de, Kubilay’ın başını kestikleri yerde asılarak idam edildi. Adalet yerini bulmuştu. Asılanlar arasında bir de Musevi vatandaş, Hayim oğlu Josef vardı! Katilleri alkışlamış, onlara yardım etmiş ve bu yüzden canından olmuştu.
★★★
Atatürk, Menemen olayına çok kızdı. Söylendiğine göre Menemen’in haritadan silinmesini emretti. Daha sekiz yıl önce Yunan çizmesi altında inleyen bir ilçede yobazların bu yaptığı ve halktan bazıları tarafından onlara destek verilmesi, Atatürk’ü çileden çıkarmıştı. Sonra çevresi tarafından ikna edildi. Atatürk olay sonrasında açıklama yaptı:

  • “Büyük ordumuzun kahraman genç subayı ve Cumhuriyet’in idealist öğretmen kadrosunun kıymetli üyesi Kubilay Bey, temiz kanı ile Cumhuriyet’in hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiştir.”
    ★★★
    Olayın ardından Menemen’de devrim şehitleri yedek subay asteğmen Kubilay, bekçi Hasan ve Şevki adına görkemli bir anıt dikildi. Üzerinde şöyle yazar:
  • “İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”

Yarın (23 Aralık 2019), Menemen’de gerçekleşen irtica olayının 89. Yıl dönümü. İrtica yılanının başı, aradan geçen 89 yıla karşın henüz ezilemedi. Yılan pusuda bekliyor. Başını bazen gömülü olduğu yerden kaldırıp tıslıyor, bazen şöyle bir boy gösteriyor, bazen de Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetiyor!
★★★
İzmir ve Ege’nin Atatürkçü, laik, yurtsever insanları ve çok sayıda sivil toplum örgütü yarın Menemen’de devrim şehitlerini bir kez daha anacak, onların önünde saygı duruşunda bulunacak, “Hükümet kararıyla yok sayılan (!)” irticayı bir kez daha lanetleyecek. Devrim şehitlerimiz yedek subay Kubilay, bekçi Hasan ve Şevki’ye Allah rahmet eylesin. İyi ki bugünleri görmediler.
★★★
Emin Çölaşan’ın notu: Menemen’deki kanlı vahşetin tüm ayrıntılarını, olayın geçmişini, sanıkların duruşma aşamasını ve idam kararlarını iyice öğrenmek istiyorsanız, çok ilginç bilgi ve belgelere dayalı bir kitabı okumanızı öneririm. Sanıkları yargılayan Harp Divanı zabıtlarını, savcılık iddianamesini ve olayın perde arkasını Osman Selim Kocahanoğlu’nun kitabından öğrenebilirsiniz: “Menemen ve Kubilay Olayı. Cumhuriyet’in En Zor Devrimi Şapka. (Temel Yayınları. Tel: 0212 516 23 52)

Şeker olayının perde arkası… Cargill rezaleti

Şeker olayının perde arkası…
Cargill rezaleti

Emin ÇÖLAŞAN
SÖZCÜ, 09 Mart 2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Sevgili okurlarım, hükümet 14 şeker fabrikasını daha “Özelleştirme” bahanesinin ardına sığınarak satmaya, başka bir deyişle yandaş kişi ve kuruluşlara ölmüş eşek fiyatına devretmeye karar verdi. Bu kararla on binlerce şeker pancarı üreticisini ve binlerce fabrika çalışanını aç bırakacaklar ve piyasayı sağlığa zararlı nişasta bazlı şeker üreten bir ABD firmasına terk edecekler. Bu olayın perde arkası çok önemlidir. Şeker sektöründeki bu rezaleti, kovulmadan önce Hürriyet Gazetesi’ndeki çeşitli yazılarımda dile getirmiş ve üstelik tümünü belgelemiştim. Şimdi 16 Haziran 2006 tarihli yazıma dönüyorum. Başlığı “Cargill Olayını Deştikçe!” İşte o yazıdan alıntılar:
* * *
“Cargill Türkiye’de üretim yapıyor. Bursa’nın Orhangazi İlçesi’nde yüzlerce dönüm tarım arazisinde kurulan, halen çalışan ve raporlara göre çevreye büyük zarar veren tesisleri var. Bu dünya çapında firma gücünü ABD yönetiminden alıyor ve ABD siyasetinde etkili. Gelmiş Türkiye’ye yatırım yapmış. Türk çiftçisini, özellikle pancar ekicilerini mahvediyor ve çevre kirliliği yaratıyor.”
* * *
Şimdi rezaletin asıl önemli olan boyutunu görelim: “Cargill,  sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları tarafından kezlerce mahkemeye verildi. Mahkemeler tesisin kapatılması doğrultusunda kararlar verdi. Fakat gelin görün ki, iktidar bunu yapamıyor… Çünkü Cargill’in arkasında ABD var. Cargill’in korunması, Recep Tayyip Bey‘in ABD gezilerinde de o ülkenin en üst düzey yetkilileri tarafından kendisine söylendi. ABD bir şey isteyecek ve Türk hükümeti tersini yapacak! Elbette olacak şey değil!”
* * *
12 yıl önceki yazım şöyle devam ediyor: “Çarşamba günkü yazımda bir Başbakanlık belgesi açıklamıştım. Başbakan adına imzalanan 20 Nisan 2006  tarih ve 3020 sayılı yazıda Cargill’le ilgili yargı kararlarının hükümsüz kılınması ve tesisin işletmeyi sürdürebilmesi için ‘Yeni bir kanun çıkarılması’ Tarım Bakanlığından istenmişti. Başbakanlık bir yabancı firmanın avukatlığına soyunmuş, onu kurtarmak için çaba harcıyordu. Kanun teklifi  bir AKP – milletvekiline- imzalatıldı ve TBMM’de Tarım Komisyonunda görüşüldü. Alt komisyona havale edildi. İşi o yolla kotarmaya karar verdiler!” (Sonra kanun kabul edildi.)
* * *
Şimdi işin öteki boyutlarına kısaca göz atalım. “Dün elime bir yazı daha geçti. Başbakanlık tarafından Çevre ve Orman Bakanlığı’na yazılan 6 Haziran 2003 tarih ve 2504 sayılı yazı. Son iki cümlesini aynen yazıyorum:
‘…Cargill’e ait fabrikanın işletilmesine devam edilmesi kararlaştırılmıştır. Söz konusu Bakanlar Kurulu Prensip Kararı halen yürürlükte olduğundan, uygulamanın prensip kararına göre yapılması hususunda gereğini rica ederim.’ Peki bu yazının altında kimin imzası var? Recep Tayyip Erdoğan. Başbakan!” (Cargill’e ilgili mahkeme kararlarını uygulamayın diyor!)
* * *
İşin nerelere gittiğini görüyorsunuz. “Türkiye Cumhuriyeti” hükümeti bir yabancı firmayı korumak için yargı kararlarını yok sayıyor, o kararları geçersiz kılıp Ülker  firmasının ortağı olan Cargill’i kurtarmak amacıyla kanun teklifi verdiriyor. Hem de resmi yazılarla!.. Çünkü  ABD yönetimi, bizim hükümete baskı yapıyor. İznik Gölü çevresine verdiği zarar, 195 bin metrekarelik birinci sınıf tarım arazisi üzerine kurulu tesis, zeytinlikler üzerindeki olumsuz etkileri yanında Türk pancar çiftçisine vurduğu darbeler… Şirketin piyasaya sürdüğü fruktoz şurubunun sahte bal üretiminde kullanılması. Ve Cargill’i kurtarmak için, uygulanmayan yargı kararları… Başbakanlık’ta yapılan toplantılar, yazışmalar, işi kılıfına uydurma çabaları… Cargill Türkiye’yi uzaktan kumandayla -ama tam içimizden- yönetiyor. İnanılır gibi değil.
* * *
Ülkemin böyle -bir sömürge gibi- yönetilmesini içime sindiremiyorum. Pek çok sahipsiz-torpilsiz-hükümette arkası ve adamı olmayan firmanın batmasına göz yumulurken, gücünü yabancılardan, Arap şeyhlerinden, AB ve ABD’den alan böylelerinin hukuku bile çiğneyerek korunup kollanmasına isyan ediyorum. (Taa 2006 yılında bunları yazmışım. Aradan 12 yıl geçmiş, yargı tarafından verilen iptal kararları çöpe atılmış, 14 şeker fabrikası olayında Cargill ve nişasta bazlı şeker dümeni yeniden karşımızda!)
* * *
Soner Yalçın bu rezaleti Sözcü’deki 21 Mart 2017 tarihli yazısında bir kez daha irdeledi. Benim yukarıdaki yazımdan alıntı yaptıktan sonra özetle şöyle diyordu:

Cargill dünyanın en büyük 12. şirketi. Yıllık geliri 136 milyar dolar. Nişasta bazlı şeker üretiyor… Bursa İdare Mahkemesi açılan davalarda yürütmenin durdurulması kararı verdi, Danıştay 6. Dairesi bu kararı onadı. Hukuk böyle diyordu ama Cargill’in arkasında ABD vardı. 2004 yılında Erdoğan ile Bush ABD’de görüştü. Bush, Cargill sorununun çözülmesini rica etti. Yeni toprak ve arazi kullanımı yasası değişikliği Meclis’te (AKP çoğunluğu tarafından) kabul edildi. Yine ABD ve Cargill’in isteği ile bu arazi ‘Özel endüstri bölgesi’ kabul edildi. Sonuçta, anayasaya aykırı olmasına rağmen Meclis’te Cargill’e ayrıcalık sağlayan yasal düzenlemeler yapıldı… Ve Cargill, hakkında yedi adet olumsuz mahkeme kararına rağmen işlerine devam etmeyi sürdürdü. Şeker Kanunu değiştirildi, Türk firmalara kota varken Cargill’in kotası kaldırıldı… Cargill ABD’de ürettiği GDO’lu mısırları Türkiye’ye getirerek, elde ettiği zararlı tatlandırıcıları herkese yedirmeye devam ediyor.”
* * *
İşte sevgili okurlarım, şimdi elden çıkarmak üzere olduğumuz yerli ve milli 14 şeker fabrikası olayının perde arkasında bunlar var. Türkiye kaybedecek, Cargill kazanacak. Dönemin başbakanı Recep Tayyip boşuna talimat vermiyordu “Bu davada verilen mahkeme kararları uygulanmayacaktır.” diye!
===========================================
Dostlar,

Can-ı gönülden dileriz ki neciiiiiiiiiip mi necip milletimiz bu acı gerçekleri görsün; din sömürüsünün ve laf cambazlığının, rant paylaştırılmasının… duygu sömürüsünün, türlü yollarla sürdürülen vahşi algı yönetiminin… ardına saklanan yabancıya peşkeşin, yoksullaştırılmasının, acımasızca sömürülmesinin … ayırdına varsın ve artık haklarını savunsun, “oy” unu doğru kullansın. İvedi olarak da ŞEKER FABRİKALARININ SATILARAK KAPATILMASINA dirensin, engel olsun..

8 Mart 2018 gecesi Halk TV’de bu yakıcı sorunu Sn. Rahmi Aygün’ün Kritik programında işledik. Sn. Prof. Erol Manisalı, Doç. Dr. Gökhan Günaydın ve biz değişik boyutlarını sergiledik acı sorunun.. Program kayıtları youtube’a 2 bölüm olarak 45 + 45 = 90 dakika kondu. Biz de erişkelerini (linklerini) sitemizin manşetinde verdik.. İzlenmesini, paylaşılmasını dileriz ki gerçekler yaygın olarak öğrenilsin..

Somut bir öneri ile bağlayalım :

Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığının başında bir tıp doktoru var: Dr. A. E. Fakıbaba. Sağlık Bakanlığı ile işbirliği yapsınlar,

  • Tüm gıda maddelerinin ambalajları üzerine yalnızca “şeker” değil “nişasta bazlı şeker vardır” diye miktarıyla birlikte yazsınlar.

Halkı eğitsinler.. Halkın “bilme” hakkına saygılı olsunlar.. Piyasayı etkin ve saydam denetlesinler, yargı kararlarına uysunlar..

  • Halkın sağlığını yabancı sermayeye kurban ve feda etmesinler!

Anayasa’nın 56. maddesinin açık gereklerini yerine getirsinler :

  • Her-ke-sin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı vardır! (Anayasa md. 56)

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Dünya liderimiz geçmişte ne dediğini unutmuş!

Dünya liderimiz
geçmişte ne dediğini unutmuş!

Emin ÇÖLAŞAN
SÖZCÜ, 19 Şubat 2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..) 

Sevgili okurlarım, insanoğlu unutkandır. Hepimiz belli şeyleri,
bazen en önemli konuları bile unuturuz. Bizim dünya liderimiz de herhalde öyle!
Bazı önemli konuları ya unutuyor, ya da işine gelmediği için gerçek dışı beyanlarda bulunup hadiseyi saptırmaya kalkışıyor.
Önceki gün Kahramanmaraş mitinginde kürsüye çıktı…
Tarafsız kalacağı konusunda namusu ve şerefi üzerine ettiği yemini bir kez daha çiğneyip ahaliye propaganda yaptı. Bakınız neler dedi:
“Cumhurbaşkanlığı projesi (yani şimdi getirmek istediği tek adamlı başkanlık sistemi)
şahsımın projesidir. Belediye başkanlığımdan bu yana savunduğum bir reformdur. Ülkemize ve milletimize faydalı olacağına inandığım için bu sistemin mücadelesini verdim ve veriyorum. Savunduğum, ısrar ettiğim bir reformdur.”
Demek ki böyle imiş haaa! Şimdi işin biraz geçmişini kurcalayalım, bakalım bu konuda neler diyormuş.
*  *  *
Elimde bir kitap var. Adı “2. Cumhuriyet Tartışmaları Röportajları.”
Hazırlayanlar Metin Sever ve Cem Dizdar. (Başak Yayınevi.)
1993 yılında çıkan kitapta çeşitli kimselerle yapılan söyleşiler yer alıyor.
Onlardan biri de Recep Tayyip Erdoğan. Beyefendi o sırada Refah Partisi İstanbul İl Başkanı.
1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilecek. Başka bir deyişle henüz
dünya liderimiz olma yolunda adımlar atmaya başlamamış!
*  *  *
Bugünkü baskıcı kafa yapısını ve özlemini taaa o günlerde dile getiriyor:
“Eğer halk totaliter (baskıcı) bir rejim istiyorsa ona saygı duymalıyız!..”
Ve sonrasında inciler saçmayı sürdürüyor:
“Şu anda Türkiye’de 27 etnik grup var. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekir. Türkiye Türklerindir gibi tezler yanlıştır.”
Oh ne güzel! O halde, bundan sonra şöyle demeliyiz: Türkiye 27 etnik grubundur!
“Türk milliyetçisi (!)” olan Bay Devlet Bahçeli, günümüzde işte bu kafaya destek veriyor.
*  *  *
Şimdi gelelim işin temel noktasına… Kendisine soruluyor. Kitaptan aynen aktarıyorum:
“Başkanlık sistemi için neler söyleyeceksiniz?” İşte verdiği yanıt:
“Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu, ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesidir.
Aynen böyle diyor!.. Ya özenti, ya da Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye bir tavsiyesi.
*  *  *
Yıllar önce hem de siyasetçi kimliği ile bunları söyleyen şahıs şimdi başkanlık sistemi istiyor.
Bu nasıl oluyor? Üstelik Kahramanmaraş’ta yaptığı konuşmada bir hususu daha ısrarla vurguluyor: “Belediye başkanlığımdan beri bu fikri savunuyorum!”
Belediye başkanlığına 1994′te seçildi, partisi 2002′de iktidar oldu, kendisi 2013′te başbakanlık makamına oturdu, sonra cumhurbaşkanı falan seçildi. Burada kendisine sormak gerekiyor:
Bütün bu yıllar içerisinde başkanlık sistemini ne zaman ve nasıl istemişti bu beyefendi?
Bu konuda bildiğimiz kadarıyla pek konuşmazdı. 
Acaba biz mi unuttuk, kendisi mi unuttu?
*  *  *
Şimdi tam zamanıdır. Bu konuda arşivi açtırsın ve sözlerini ortaya çıkarsın,
doğru söylediğini kanıtlasın. 
1994 yılından beri başkanlık sistemini ısrarla savunuyormuş!
Hayır, böyle bir durum yok. Tam tersine, eğer partisiyle birlikte kendisinin de stepnesi ve kurtarıcı meleği olan Bay Devlet Bahçeli bir süre önce piyasaya çıkıp “İlle de başkanlık sistemi isterük” diye bağırmaya başlamasaydı, kendisine can simidi atmasaydı, bu konu günümüzde de gündeme gelmeyecekti. Şimdi bu durumda dünya liderimiz bir özentinin peşinde mi koşuyor, yoksa Amerikan emperyalizminin oyununa mı geldi!
Başta da demiştim ya, insanoğlu unutkandır!
Dünya liderleri bile bazen unutur, gerçekleri saptırmaya kalkışır!
==============================
Dostlar,

Erdoğan’ın “unuttukları” (!?) bunlarla sınırlı değil.. Geçtiğimiz haftalarda Boğaziçi’nde imar yapılanması ile ilgili söyledikleri tam anlamıyla “kaygı” vericidir. Burada not düşmek istiyoruz :

Belediye Başkanlığını bıraktıktan sonra da Boğaziçi özellikle olmak üzere, İstanbul’da özel imar planları Erdoğan’ın bilgisi, izni ve onayı olmadan yürütülmüş değil iken, şimdilerde Erdoğan’ın bu imar planlarını sert biçimde eleştirmesi, haksız rant elde edildiğinden yakınması,
bunun durdurulması gerektiğini belirtmesi ancak kendisini kimsenin dinlemediğini.
. vurgulaması anlaşılır gibi değildir ve ciddi bir kaygı kaynağıdır.. Daha önce de yazdık ve sorduk;

  • Erdoğan’ın belleğinde boşluklar mı oluşmuştur?
    Tıbbi deyimle “retrograd amnezi” sorunu mu vardır?

Eğer bu sorunun yanıtı “evet” ise, ülkemizin esenliği – güvenliği bakımından ciddi bir risk ile karşı karşıyayız demektir. Gelişmiş ülkelerde Devlet Başkanları dahil, önemli kamu görevlerinde bulunanların yıllık sağlık kurulu raporu alıp kamuoyuna sunmaları yerleşik bir uygulamadır hatta mevzuat gereğidir. Ne yazık ki ülkemizde bu bağlamda bir devlet geleneği oluşturulabilmiş değildir. Bu konunun / sorunun yazılıp çizilmesi Erdoğan ve fanatik yandaşlarını çileden çıkarmaktadır. Ancak bir biçimde tıkanmanın da aşılması gerekmektedir. Eğer Erdoğan’ın belleğinde boşluklar yok ise, kendisinin bilgisi – izni – onayı ile yapılan Boğaziçi imar uygulamalarından son haftalarda yüksek düzeyde rahatsızlığını belirtmesi, derin çelişkisi nasıl açıklayabilir?? Bu durum “retrograd amnezi” den de önemli – ağır bir sağlık sorunu olabilir.

Anayasanın 104. maddesinde uzun uzun saymakla bitmeyen olağanüstü yetkilere sahip Erdoğan, bununla da yetinmeyerek TEK ADAM SULTASI YETKİLERİ istemektedir. Benzetmek
uygun ise, asıl sahibi olan Ulusumuzdan ülkenin tapusunu (Ulusal Egemenliği) istemektedir!? Büyük Atatürk tarafından Osmanlı Padişahından alınıp halka verilen egemenlik, 23 Nisan 1920’den 97 yıl sonra yeniden Saraya – Erdoğan’a mı verilecektir? Asla! Egemenlik bağsız koşulsuz Ulusun asli yetkisidir ve hiçbir kişiye, zümreye, sınıfa…. devredilemez!

Asla oylanmaması gereken hukuk dışı bu Anayasa değişikliklerinin akıl dışı halkoylamasına “evet” denmesinin nasıl ciddi ve dönüşümsüz bir kumar olduğu, bir yığın öbür gerekçelere
ek olarak ortadadır. Tarih, olağanüstü yetkili devlet yöneticilerinin kaçınılmaz biçimde diktatörleştiğini ya da diktatörleşme niyeti olanların sınırsız yetkiler istediğinin örnekleri ile doludur. Böylesi vahim bir tarihsel hata, 21. yy’ın şafağında Türkiye’de yaşanmamalıdır.

  • Halkoylamasında “HAYIR” oylarının kazanması yalnızca demokratik Cumhuriyetimizi
    ve TBMM’yi korumakla kalmayacak; AKP ve Erdoğan’ı da kurtaracaktır.

AKP – Erdoğan, hala bu meş’um (uğursuz, lanetli) halkoylamasını geri çekebilir, çekmelidir. Ayrıca Erdoğan’ın yıllık resmi sağlık raporları alıp kamuoyuna sunma geleneğinin ülkemizde de yerleştirilmesi için öncülük edebilir, etmelidir. Bunca ağır unutma ile devlet yönetimi olur mu??

Sevgi ve saygı ile. 19 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

CİNDORUK UYARIYOR..

CİNDORUK UYARIYOR..


Emin ÇÖLAŞAN

Yılların deneyimli siyasetçisi, TBMM eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk‘un Milli Merkez Başkanı kimliği ile dün yaptığı yazılı açıklamayı biraz kısaltarak ve üzerinde hiçbir yorum yapmadan sizlere iletiyorum. İçinde önemli bilgiler ve görüşler var. İşte Cindoruk‘un sözleri:
“Türkiye Cumhuriyeti bugün yeni kurulmakta olan bir devlet değildir. Yaklaşık yüz yıldır giderek güçlenen ve değerlenen çok köklü bir devlettir.
Devletlerin de, anayasaların da soyağaçları vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucu iradesi, kökü, tarihi ve gerçekleri ilk günkü gibi yaşıyor ve yaşayacaktır.
Cumhuriyet’in kurucusu, bir İstiklal Savaşı’nı yöneten Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.
İsminde “Türkiye” vurgusu olan ve biz Türklerin kurduğu son Türk devletidir. Milli devlettir.
Cumhuriyetimiz, bugün yürürlükte olan anayasamızın önsözünde ayrıntılı biçimde tarif edilmiştir.
Yürürlükteki anayasanın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini “başlangıçta belirtilen temel ilkelere” gönderme yaparak açıklamaktadır.
Anayasanın 4. maddesi ise Cumhuriyet’in niteliklerinin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini söylüyor ve yasaklıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliği, TBMM’nin kurucu iradesine dayalı hukuk düzeni, Atatürk’ün belirlediği inkılâp (devrim)ve ilkeleri de parlamenter rejimdir.
Bizim anayasalarımızda Atatürk bir şahıs değil, Cumhuriyet’in asli kurucu iktidarının belirleyici kurumu olarak yer almıştır.
* * *
Son anayasa değişikliği Meclis’i Cumhuriyet’in üst organı olmaktan çıkarıyor ve bir Danışma Meclisi işlevine indiriyor. Bu, Kenan Evren modelidir. 1980-1983 döneminde Kenan Evren’in atadığı bakanlar hiç denetlenmeden yürütme organını üstlenmiş,
(Konsey üyesi) beş kişi bir yandan kararnameler çıkarmış, partiler kapatmış, vetolar, yasaklar getirmiş ve kurulan Danışma Meclisi’ne de kısıtlı yasa ve anayasa hazırlama görevi vermiştir.
* * *
Bugünkü Anayasa değişikliği teşebbüsü bir Kenan Evren modelidir.
– Başbakan ve Bakanlar Kurulu kaldırılmıştır.
– Cumhurbaşkanı, yürütmeyi kendi belirleyeceği sekreterler eli ile alır götürür.
– Güvenoyu ve güvensizlik olanağı yoktur.
– Gensoru ve Meclis soruşturması askıya alınmıştır.
– Cumhurbaşkanı, 600 kişilik Meclis’te yüksek oy oranları ile korumaya alınmıştır.
– Cumhurbaşkanı yasa hükmünde kararnameler çıkarır.
Bunların ne farkı var Evren döneminden?
* * *

  • Bu anayasa bir AF kanunudur. Geçmişte görev alan Başbakan ve bakanlar hakkında Meclis’in soruşturma yapma ve Komisyon kurma hakkı yok edilmektedir.
    Mevcut anayasa maddelerinde yer alan Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri için soruşturma hakkı Meclis’ten alınmaktadır.
    Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım bu anayasa değişikliği ile ibra edilmek istenmektedir.
    Aynı şekilde geçmiş hükümetlerde görev alan bakanların da, görevleri nedeniyle takipsizlik kararı almalarına imkân getirilmektedir.
    Böylece 17/25 Aralık (yolsuzluk) dosyaları da Meclis arşivine kaldırılmaya çalışılmaktadır.

* * *
Anayasa bir üst kanundur. Torba maddelerle değiştirilemez. Bu biçimi ile anayasa değişikliği halk oylamasına sunulamaz. Tam bir şekil bozukluğudur. Üstelik bu teklifin ilk iki maddesinde bir kelimelik değişiklikler bile ayrı ayrı maddelere bağlanmıştır.
Torba madde ile anayasa değişikliği şeklen geçersizdir. Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabidir.
Bu anayasa paketi ile çok partili düzen ve siyasi partiler “düzen” dışına çıkarılmıştır. Partiler, “Kongre partilerine” dönüşmüş olacak, siyasi program ve ideolojilerini iktidara taşımak, bir hükümet ve yürütme gücüne kavuşturmak olanağını yitireceklerdir.
* * *
Siyasi iktidar bir Cumhurbaşkanı otoritesine devir ve teslim ediliyor. Bu bir “Adrese teslim” belgesidir.
Yürürlüğe girerse, bugünkü Cumhurbaşkanı hemen devlete el koyacaktır. Yürürlük maddeleri açıktır.
Bunları bir sistem veya rejim değişikliği olarak görmek mümkün değildir çünkü dünyada benzeri yoktur.
Bu gidişat bir kamp ve cephe değiştirme, çağdaş batı demokrasilerinden ayrılma, din devletine kapı açma ve Avrupa Konseyi’nden çıkarılma planıdır. Adalet Bakanı ifade ediyor, “Artık sadece muhafazakârların yönettiği bir ülke olacağız” diyor.
Halbuki muhafazakârlıkla, yobazlık ve bağnazlık arasında dağlar kadar fark vardır.
* * *
Türkiye bir asırdır yaşadığı büyük siyasi birikiminden, bir uygarlık ve demokrasi cephesinden sinsice uzaklaştırılmak ve koparılmak istenmektedir.
Cumhurbaşkanına verilmek istenilen yetkiler bir “Kuvvetler birliği” düzenidir.
Milli Merkez olarak Cumhuriyet’in ve ülkemizin bölünmez bütünlüğünü ve demokrasiyi korumak için özellikle milliyetçi, yurtsever, demokrat ve insan haklarına bağlı tüm kurum, kuruluş ve yurttaşlarımızı uyarmayı sürdüreceğiz.” (SÖZCÜ, 19.01.2017)
==========================
Dostlar,

Sn. Cindoruk’un açık mektubunun tümü için lütfen tıklayınız..
Anayasa değişikliği halkoylaması için mektup Ocak 2017

Sevgi ve saygı ile.
30 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Her şey 9 Eylül günü başladı

Her şey 9 Eylül günü başladı

portresi

 

Emin ÇÖLAŞAN
SÖZCÜ, 09 Eylül 2016

 

Sevgili okuyucularım, ne acıdır ki yakın tarihini bilmeyen ve öğrenmek istemeyen bir millet haline dönüştük.
Milletçe elde ettiğimiz bağımsızlık, bugünkü iktidar tarafından özellikle örtbas edilmek isteniyor.
Ulusal bayramlarımızın kutlanması bile artık yasak!..
Çünkü Türkiye’de ulusalcılığı değil ümmetçiliği yaygınlaştırma peşindeler.
Bugün 9 Eylül… İzmir’in kurtuluşu
Sadece bir kentimizin değil, ülkemizin kurtuluşu anlamına gelen bir gün.
* * *
1914-1918 arasında dört yıl boyunca Birinci Dünya Savaşını yaşadık. Müttefikimiz Almanya ile birlikte bu savaştan yenik çıktık ve teslim olduk. Irak, Suriye, Ürdün, Filistin elimizden çıktı.
30 Ekim 1918: Osmanlı, Mondros teslim anlaşmasını imzaladı. Silahları bıraktık…
Hemen ardından Osmanlı’nın başkenti İstanbul İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildi.
Düşman orduları Anadolu’nun dört bir yanına girdiler ama bu da hızlarını kesmiyordu.
15 Mayıs 1919: Gücünü İngiltere ve Fransa’dan alan Yunan ordusu İzmir’i işgal etti. İşgal giderek bütün Ege bölgesine yayıldı.
19 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Paşa işgalden dört gün sora Samsun’a çıkıp milli mücadeleyi başlattı. 23 Nisan 1920: Ankara’da Büyük Millet Meclisi açıldı.
* * *
Yunan ordusuyla İnönü ve Sakarya’da kanlı savaşlar, meydan muharebeleri oldu.
Elinde hiçbir olanak olmayan yeni Türk devleti artık savaş alanlarında boy gösteriyordu.
Garp cephesi kuruldu. Ordu düzeni şöyleydi:
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Garp cephesi komutanı İsmet Paşa.
Emrinde iki ordu var. Birinin komutanı Yakup Şevki Paşa, ötekinin komutanı sakallı Nurettin Paşa. Ordumuzda sakallı olan tek general. (Sonraki yıllarda Atatürk‘e düşman oldu!)
* * *
Ankara hükümeti büyük bir gizlilik içinde büyük savaşa, büyük taarruza hazırlanıyor. İlk amaç düşman işgali altındaki Afyon’u kurtarıp oradan İzmir’e doğru atılmak.
Taarruz 26 Ağustos 1922 günü Kocatepe’den topçumuzun atışlarıyla başladı.
Yunan ordusu direniyordu ama bu direniş çok kısa sürdü. Ordumuz ilerlemeye başladı.
Üçüncü gün çok önemli bir gelişme oldu ve başta Trikupis olmak üzere düşman ordusunun bütün komutanları esir edildi.
Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa esir komutanlarla görüştü. “Savaşta olur böyle şeyler, üzülmeyin. Siz görevinizi yaptınız” dediler ve kılıçlarını almadılar.
30 Ağustos 1922: Yapılan son meydan muharebesini ordumuz kazandı.
Mustafa Kemal Paşa‘nın “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emri yerine getirilmeye başlanmıştı. Yunan ordusu İzmir’e doğru kaçıyor, arada kısa direnişler oluyor, ancak geçtiği her yeri yakıp yıkıyordu.
* * *
Hızla ilerleyen Türk askeri bir rekor kırıyordu. 30 Ağustos günü yürüyüş başlamıştı. Ele geçirdiğimiz Afyon’dan İzmir’e askerimiz sadece dokuz günde ve yürüyerek yetişti.
9 Eylül sabahı İzmir’e girildi. İlk birliğimiz Konak meydanındaki hükümet binasına bayrağımızı çekti, kentteki binlerce Yunan bayrağı indirildi. Komutanlarımız iki gün sonra geldiler. İzmir’deki yabancı konsoloslar ve limandaki düşman işgal gemilerinin komutanları hemen başkomutanın ziyaretine gelip barış şartlarını görüşmek istediler. Zaferi kazandığımızı, artık geriye dönüş olmayacağını, karşılarında Vahdettin gibi satılık bir padişah olmadığını en sonunda görmüşlerdi.
* * *
11 Eylül günü İzmir’in Ermeni mahallesinde korkunç bir yangın çıktı. Elde yeterli itfaiye örgütlenmesi yoktu ve İzmir cayır cayır yanıyordu. Bugünkü kordon ve fuar alanı tümüyle yandı. Kentin yarısı yok oldu. Yangını kimin çıkardığı hiçbir zaman anlaşılamadı.
* * *
Sakallı Nurettin Paşa İzmir askeri valiliğine atanmıştı. Yunan ordusu İzmir’i işgal ettiği zaman Yunan bayrağı ile kutsayıp takdis eden militan papaz, Rum’ların dini lideri, baş piskopos Hrisostomos’u yanına çağırdı, azarladı. Yaptıklarının hesabını vereceğini söyledi. Sonra onu askerler eşliğinde bir yere gönderdi. Yürüyerek ve kelepçeli gidiyordu. Ahali onu yolda linç etti.
* **
Mustafa Kemal Paşa yangından sonra karargahını İzmir’in önde gelen ailelerinden Uşşakizade
lerin Göztepe semtindeki evine taşıdı. Ailenin kızı Latife Hanım’la orada tanıştı. Yurt dışında okumuş, üç dil bilen aydın bir Türk kadını idi. Bir süre sonra evlendiler ama bu evlilik yürümedi.
* * *
9 Eylül 1922’de İzmir’in ele geçirilmesi aslında Türkiye’nin gerçek kurtuluş günüdür.
Vatanın düşman ordularından arınma sürecinin son noktasıdır. İşgalci güçler bir süre sonra vatan toprağından temizlendi.
* * *
Artık yeni bir devletin temelleri atılıyordu. Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı, kapitülasyonlar kaldırıldı. Silahla kazanılan bağımsızlığımız ve egemenliğimiz bütün dünya tarafından onaylanmış oldu. 29 Ekim 1923… Cumhuriyet ilan edildi ve işte bu günlere geldik. O günlerde hiç kimsenin aklına bazı şeyler gelmezdi… Örneğin birileri çıkıp İstiklal Harbi kahramanlarından “İki ayyaş” diye söz edecek!.. Ulusal bayramlar tu kaka ilan edilecek ve kutlamalar yasaklanacak!.. Türkiye’de birileri din devleti kurma hayallerine kapılacak!.. Ama oldu. Bu da elbet geçecek.

===========================================

Dostlar,

Cumhuriyetimizin yetiştirdiği aydınlık kişiliklerden biri de hiç kuşku yok çoook başarılı gazeteci – yazar Sayın Emin Çölaşan‘dır..

Pek çok yazısı gibi bunu da çok anlamlı ve değerli bulduk ve 9 Eylül 1922 tarihli görkemli zaferimizin 94. yılında kendisine teşekkür ederek paylaşmak istiyoruz..

Biz de ekleyelim ki, Büyük ATATÜRK‘ün öncülüğünde Türk Milleti olarak bu büyük utkumuz (zaferimiz), o dönemin dünya devi ve jandarması, günümüzün ABD’sinin rolündeki İngiltere’de Başbakan Lloyd George‘un istifa etmek zorunda kalması sonucunu da doğurmuştu..

Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa.. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş ve kuruluşunda temel harcını koyan 2 kahraman asker ve deblet adamı.. Saymakla bitmez ülkemize hizmetleri..  Bu 2 saygın tarihsel kişiliğe sonsuz bir vefa, saygı ve şükran duyması gereken, onların sayesinde Başbakanlık koltuğuna erişen R.T. Erdoğan’ın 2013’te kullandığı “2 ayyaş” nitelemesini hazmedemiyor ve bağışlayanıyoruz.. Aradan 3 yılı aşkın zaman geçti, hala özür dilemedi.. dilemeli oysa.. Kendisinin yerine biz utanıyoruz ve 2 ulusal kahramanımız Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa’dan bu değerbilmezliğe, çok ağır saygı kusuruna gülüp geçmesini, O’nu mazur görmesini istirham ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
09 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com