EKONOMİDE ÇÖZÜM : ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİĞİ

EKONOMİDE ÇÖZÜM :
ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİĞİ

Mustafa SOLAK
Tarihçi-yazar

Dolar 4.90 TL’yi aştı. Sonra Merkez Bankası’nın faiz oranını 3 puan artırmasıyla düştü. Cumhurbaşkanını ve AKP’yi emperyalizm güdümlü para spekülatörleri iktidara getirmişti. Erdoğan her ne kadar anlaşma yollarını arasa da PKK, PYD’ye tavır alması, ABD’nin egemenlik alanı Suriye’ye girmesi, Astana Süreci’nde yer alması ve Avrasya’ya yanaşmasından dolayı ABD’nin hedefindedir. Dolar bu nedenlerle yükseliyor. Türkiye Suriye, Ege, Kıbrıs, Avrasya sorunlarında ABD’ye tam teslim olmadıkça, PYD’ye düşman oldukça da yükselecek. Cumhurbaşkanı, Doların yükselişini üst akılda arıyor. Doğru ama, AKP’nin gelişi de böyleydi. Ekonomiyi onların üst akıl, bizim deyimimizle emperyalizmin yönlendirebileceği şekilde kırılgan hale getirirseniz döviz yükselir elbet.

Üretimden vazgeçtiniz, kaynakları inşaata yönelttiniz. Fabrikaları, madenleri satıyorsunuz. Niye Çin ABD’nin hedefinde olduğu halde orada ekonomik kriz yaratamıyorlar? Çünkü Çin Atatürk’ün devletçi ekonomi modelini uyguluyor. Yalnızca bir döviz krizi değil ekonomik kriz var. Üretimden vazgeçmenin neden olduğu, emperyalizmin kendine bağlı banka ve spekülatörler aracılığıyla yönlendirdiği bir kriz.

EKONOMİK KRİZİN TEMEL NEDENİ SİYASAL

Kimileri dövizin yabancı yatırımcıya güven verecek demokratik, istikrarlı bir ortam olmadığından söz ederek yükseldiğini ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından indirmesiyle sona ereceğini söylese de, krizin temel nedeni belirttiğimiz üzere siyasal, emperyalizmin etkisi var. AKP ülkemizi krize dayanıksız duruma getirdi, vebali de büyük. Belirttik ama krizi, emperyalizme milli duruşumuzu göstermek ile aşabiliriz.

Salt anti-emperyalist siyasi duruş da yeterli değil, ekonomimizin emperyalist müdahaleye açık yapısını da düzeltmeliyiz. Atatürk’ün devletçi, kamucu ekonomisini uygulamalıyız. Yabancı mal tüketiyoruz, yerli üretimi teşvik etmeliyiz. Üretim ve ürettiğimiz pazarlamak için İran, Suriye, Irak, Rusya, Türk Cumhuriyetleri, Çin ile ucuz enerji ve pazar olanaklarını değerlendirmeliyiz.
“Avrasya’da, Çin’de demokrasi yok” dediğinizde dünya pazarının 1/4’ünü dışlarsınız.

Genel ve yerel seçimler, Suriye’de PYD üzerinden ABD’ye karşı verilen mücadele, üretim yerine tüketim, döviz, borsa rantının tercih edilmesi, 450 milyar $ dış borç, dış ticaret açığının 100 milyar $ olması ekonominin belirsiz kalmasına neden oluyor ve dövizin yerinde durmasını önlüyor. Her sıkıntıyı faiz lobisine bağlayanlar şimdi lobiye teslim oldu. Dövizin artışını ancak faizleri artırarak engelleyebildiler. Çıkış lobide değil, Atatürk’ün devletçi ekonomisinde.

ATATÜRK’ÜN EKONOMİYLE HARP AKADEMİSİ SIRALARINDAKİ İLGİSİ

Emperyalist etki ne denli olursa olsun üretime, cari dengeye dayanmayan borcu borçla çeviren anlayışın geleceği yer buradaydı. Oysa çözüm tarihimizde; Atatürk’ün devletçi ekonomisi uygulayarak krizden kurtulabiliriz.

Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra “nasıl bir ekonomi politikası?” sorusuna yanıt aramak için 4 Şubat 1923’de İzmir’de İktisat Kongresi toplanmıştır.

Atatürk, sürekli borçlanmanın, kapitülasyonların ülkeyi bağımlı hala getirerek Osmanlının parçalanmasına neden olduğunu biliyordu. Kimilerinin “Atatürk ekonomiden anlamazdı” savına karşı Atatürk, daha Harp Akademisi sıralarındayken ekonomiyle ilgilenmeye başlamıştı.  Gazeteci-yazar Taylan Sorgun “Devlet Kavgası (İttihat Terakki)” kitabında İttihat Terakki içinde yer almış kişilerin anlattıklarından Atatürk’ün ekonomiye ilgisine ilişkin şunları aktarıyor:

“Mütegallibe denilen zümre ile çok az sayıdaki bir zümre ve Saray çevresi hayatın imkânlarından faydalanmaktadırlar. Başımızda kapitülasyonlar denilen bir iktisadi bela vardır. Peki, bununla neler olmuştur? Avrupa zenginleşti, Avrupa milletleri fabrikalarını yaptılar, fakat kapitülasyonların getirdiği iktisadi durum bunları yapmamızı engelledi. Avrupa devletlerinin egemen oldukları topraklardaki öteki milletlerin bireyleri de Avrupa milletlerinin bireyleri için üretim yapmaktadır. Bugünkü mevcut topraklarımız içindeki öteki milletler Avrupa’nın kendi emelleriyle tatbik edecekleri siyaset ile kendi vaziyetlerini tayin etmek siyasetini güdeceklerdir.”

Görüldüğü gibi Atatürk kapitülasyonlardan saray çevresindeki belli bir azınlığın yararlandığını, kapitülasyonların fabrika yapmamıza engel olduğunu belirlemiştir. Harp Akademisi 1. sınıftayken bir gün yine kapitülasyonların zararlarından söz ederken 2. Abdülhamit’in hafiyelerince gözaltına alınarak Yıldız’daki mahkemeye götürülür. Mahkeme heyeti sorar:

“Siz askersiniz. Kapitülasyonları tenkit etmişsiniz. Siyasete karışamazsınız. Neden öyle konuştunuz?”

Atatürk ise “Erkânı harp [subay] olacağız. Bir kumandan memleketinin siyasi ve iktisadi meselelerini bilmezse harpte muvaffak olamaz.” diye yanıtlayarak mahkeme heyetini ikna eder.

Mezun olup sürgünE gönderildiği Şam’da ekonomiye ilişkin düşüncelerini arkadaşlarına şöyle açar: “Avrupa devletlerinin devletin idaresini ele aldıkları ortadadır. Mali vaziyetimiz, iktisadi halimiz hepsi onların elindedir. Peki, biz bu vatan topraklarında neyiz?

Mustafa Kemal’in bu sözleri Tıbbiyeli Mustafa’yı şaşırtmıştır. Çünkü onlar kendi dünyalarındaki tartışmalarda sadece Meşrutiyet’in ilanından söz etmişlerdir. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Meşrutiyet’in ilanından sonrasını düşünmektir. Bilmektedir ki; ülkelerin bağımsızlığı ve kalkınması, hatta Meşrutiyet’in varlığı bile ekonomiye dayanır. Onun için “Hürriyet’in ilanı ama onun sonrası, onun kadar mühimdir” demektedir. Devrimin ordusunun silahlanmasını, maliyeyi Avrupa’nın elinden kurtarmayı, fabrika açmayı düşünmesi gerektiğine dair şunları söyleyecekti:

“Memleket kargaşa içinde. Makedonya’daki vaziyet malumdur. Avrupa devletleri bir paylaşma için neredeyse birbirleriyle bile harp edeceklerdir. İktisadi ve siyasi menfaatlerini temin için bizi bölüşmek gayretindedirler. Harici siyasetin kötülüğü meydandadır. Taht kendi telaşındadır. Elimizden çıkıp giden vatan toprakları bu harici siyasetin ne olduğunu meydana koymaktadır. Araplar, Avrupa’da gizli gizli kongreler yaparak aleyhimizde çalışmaktadır. Kapitülasyonların milleti nasıl perişan ettiğini görmeyen kör beyinler vardır. Ordunun vaziyetine bakınız. İhmaller elimizde vuruşacak silah bırakmamıştır. Maliye idaresi yabancıların elinde değil midir? Eşkıyası, mütegallibesi milletin başında beladır… Mütegallibe sırtını Saray’a dayamıştır. Saray kendi vaziyeti için mütegallibeyi mansıplara boğmaktadır. Ya millet, fakir… Avrupa kendi iktisadi vaziyetini fabrikalarla kuvvetlendirmiştir. Bizim kaç fabrikamız vardır, söyler misiniz? İşte İnkılabımız bunları düşünmelidir.”[1]

Atatürk, Harp Akademisi sıralarında dile getirdiği bu görüşleri İzmir’de İktisat Kongresi’nde de açıklayarak “ordumuzun kazandığı zaferler ne kadar büyük olursa olsun, bunlar iktisadi zaferlerle tamamlanmadıkça eksik kalırlar” diyecektir. Türkiye hızla üretime ağırlık verecektir.

DEVLETÇİLİK NEYDİ?

Yerli sanayiyi teşvik için 1927 yılında Sanayii Teşvik Kanunu çıkarılmış; fakat özel sermayenin yetersizliğinin anlaşılması üzerine 1931 yılında toplanan CHP Kurultayı’nda ekonomide devletçilik modelinin uygulanmasına karar verilmiştir. Atatürk 21 Nisan 1931’deki verdiği demeçte devletçiliği şöyle ele alıyordu:

“Ferdî iş faaliyetini esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi mamurluğa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alâkadar kılmak prensibimizdir.”

Devletçiliğin “liberalizmden başka bir sistem” olduğunu da belirtiyordu. Liberalizm açık pazar olmaya, bağımlılığa itmişti.

KÖYLÜ ÜRETİCİ HALİNE GETİRİYOR

Köylüye gerekli olan destek kredisi Ziraat Bankası aracılığıyla sağlanacaktır. Kaya, Ziraat Bankası Kanunu’yla ilgili olarak Meclis’te yaptığı konuşmada toprağın verimliliğinin artırılması için Ziraat Enstitülerine gerek olduğunu belirtmişti. Bunun yanında sendika, kooperatif adı altında birleşik, kombine yapılar oluşturularak bilimin sağladığı kolaylıklardan çiftçinin de yararlanması sağlanmalıydı:

“Bunu yapmazsak, çiftçiyi toprağa esir ederiz. Halbuki biz köylüyü bu memleketin efendisi olarak ilan ettik. Biz köylüyü toprağa değil, toprağı köylüyü esir etmeğe mecburuz ve bunu yapacağız. Zaten topraktan azami randıman alınmadığı takdirde toprak nankör bir anadır; yer.”[2]

1937 yılında anonim şirket olan Ziraat Bankası devletleştirilmiş, Tarım Kredi ve Satış Kooperatiflerinin kurulmasına hız verilmiştir. Zirai Donatım Kurumu kurulmuştur.

Yabancı sermayeye ülkemizin kalkınmasına yararlı olacak ve bağımlılığa sokmayacak biçimde izin verilmiştir.

SANAYİLEŞMEYE GİDİLDİ

Sanayileşmeye, üretme hız verildi. 19 Nisan 1925 tarihli 633 sayılı kanunla kurulan Sanayi ve Maadin Bankası, sanayide devletçiliğinin kurumsallaşmasında başlangıç adımlarındandı. 1929’da yürürlüğe giren korumacı tarife ve ithalat kısıtlamaları ile yerli üretici yabancıya karşı korunuyordu.

1923 yılında 3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923’te üretilmeyen şeker, 1927’de 5.184 ton; 1932’de 27.549 ton üretildi. 1927-1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona, kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 tona çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle, 1923’te ithal edilen kösele ve un, 1932’de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı %37, deri ithalatı %90, çimento ithalatı %96.5, sabun ithalatı %96.5 oranında azaldı.

Türkiye 1923 yılında 36 milyon $ dış ticaret açığı verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin $’a düşürüldü. 1930-37 arasındaki dönemde sürekli olarak dış ticaret fazlası sağlanmıştır. 1936’da Türkiye 20.1 milyon $ dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’nde 26,107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon $ döviz stoku vardı.

Enflasyon 1922-25 arasında yıllık %3.2; 1925-27 arasında %1’di. Osmanlı’dan devralınan Düyun-u Umumiye borçları ödendi.”

  1. ve 2. Beş yıllık kalkınma planları hazırlanmıştır. Kömür ve maden ocakları işletilmiştir. Ağır

endüstriye önem verilmiştir. Zonguldak ve Karabük havzasında fabrikalar kurulmuştur. Karabük Demir- Çelik Fabrikaları önemlidir. Şeker fabrikaları, bez kombinaları kurulmuştur.

1924-1929 yıllarının ortalama GSMH artışı % 10.9 olmuştur.

BÜTÇE DENKLİĞİ

Maliye politikası denk bütçe esasına dayanır. Yıl içinde ek ödeneklerle denkliğinin bozulmasına karşıdır. Bugünkü yöneticiler gibi bütçe denkliğinin iç ve dış borçlanmadan sağlanan gelirler ile sağlanması kabul edilmez. Zorunlu olmadıkça borçlanmaya gidilmemiştir.

Atatürk 1 Kasım 1937 Meclis açış konuşmasında bütçenin denk olmasını şöyle açıklar:

“Cumhuriyet bütçelerinin belirlenen ve daima kuvvetlenmesi gereken ortak özellikleri, yalnız denk oluşları değil, aynı zamanda koruyucu, kurucu ve verici işlere her defasında daha fazla pay ayırmakta olmalarıdır.”

TÜRK LİRASI DEĞERLİ KILINDI

Para politikasının temel esası, devlet harcamaları ile gelirler arasında sürekli bir denklik sağlanması, bu yolla enflasyonun önlenmesidir. Harcamalar ile gelirler arasında dengenin paranın değeri üzerinde etkili olduğunu düşünüyor ve Türk Lirasının değerini güçlü tutmaya çalıştığını şu sözleriyle vurguluyordu:

“Samimi bir bütçeye ve hakiki bir ödemeler dengesine dayanan paramızın fiilî istikrar vaziyetini kesin surette muhafaza edeceğiz.”

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkaran Atatürk gibi, döviz, para arzı ve dolaşımını denetim altına aldı.  Karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca denk bütçe gerçekleştirilmiştir.

Türk Lirası’nın İngiliz Sterlin’i karşısındaki değeri 1921’de 615 kuruş iken, 1930’da 1032 kuruşa kadar düşmüş ama 1938’de yeniden 620 kuruş düzeyine yükseltilmiştir. 1927’de 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’da 7.7 kuruşa; 187 kuruş olan ABD Doları, 127 kuruşa düştü.

Türk Lirasının değerini korumak için dış alım ve satımın dengede olmasına çalışarak cari açık verilmemeye çalışılıyordu. Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensibin, “dengemizin aktif (fazla veren) karakterini muhafaza etmekte” olduğunu söylüyordu. Nedeni ise “ödemeler dengesinin en mühim esası” olmasıydı.

Atatürk Türk Bankacılığını millileştirmeye çabalaşmıştır. 1920’de mevduatın % 32’sini elinde bulunduran milli bankalarımız, 1937’de mevduatın % 81’ni toplamışlardı.[3]

Özetle; Devletçi ekonomi; Bütçesi Dengesi, Gelir-Gider Dengesi, Dış ödemeler Dengesi üzerine dayanıyordu.

BUGÜNÜN İHTİYACI: PLANLI VE KARMA EKONOMİ

Kalkınmayı ve bölgeler arasında dengeleri sağlayan Planlı ve Karma Ekonomi, ülkemiz için esaslı çözümdür. Serbest piyasanın kaleleri sayılan Avrupa ekonomisinde bile devletin ekonomideki payı yarı yarıyadır. Borcun borçla çevrilmesinin, dış ticaret açığının, dövizdeki yükselişin önüne geçecek biricik formül üretmektir. Hem kamu hem de özel yatırımcılık teşvik edilmelidir. Kendi ülkemizde üretilebilecek hiçbir ürünü dışarıdan almamalıyız. Türkiye samanı bile dışarıdan ithal edebilir mi!

Zonguldak kömür ocaklarına yatırım yapılarak dışarıdan kömür alımına son verilmelidir. Atatürk’ün millileştirme politikası gibi enerji, ulaştırma, iletişim, haberleşme, bilişim ve gıda güvenliği gibi stratejik sektörlerde özelleştirilen Kamu İktisadi Teşebbüsleri kamulaştırılmalı ve verimli işletilmelidir. Faize, ranta, dolar ve borsa vurgununa giden kaynakları sanayi, tarım, maden, gibi üretim alanlarına yönlendirilmelidir. Gecelik vurgun amaçlı ülkemize giren dövizlerin giriş çıkışları denetime alınarak döviz fiyatlarında ani dalgalanmalar önlenmelidir. İç ticarette döviz değil Türk Lirası kullanılmalıdır.

https://odatv.com/ekonomideki-tek-cozum-ne–29051837.html 29.05.2018

Kaynaklar

[1] Taylan Sorgun, Devlet Kavgası (İttihat Terakki),  7. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, s.43, 58, 70-71.
[2]Mustafa Solak,  Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, 1. Basım, İstanbul, 2013, s.218.
[3 Esat Çelebi, Atatürk’ün Ekonomik Reformları ve Türkiye Ekonomisine Etkileri (1923-2002),
Doğuş Üniversitesi Dergisi. 2002(5), s.29-30.