Cumhur, bayramını kutlamak için izin mi alır ? Bu ne biçim iktidar??

29 Ekim 2012, Pazartesi saat 11:00’de
Ankara Ulus’ta, Cumhuriyeti ilan eden
1. TBMM’nin önündeyiz… 
Bütün “Cumhur”u = Halkı bekliyoruz..

Harbiye Marşı’nı dinlemek için lütfen tıklar mısınız ??

HARBIY~1

Sevgi ve saygı ile.
28.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

ADALETSİZLİĞİN MATEMATİĞİ


Dostlar,

ADD Bilim Kurulu Başkanı Sayın Prof. Ali Ercan hocamızın gelir dağılımı hk. bir değerlendirmesini sitemizde size aşağıdaki başlıkla sunmuştuk :

Gelir dağılımı ve Gini katsayısı..
(http://ahmetsaltik.net/gelir-dagilimi-ve-gini-katsayisi/)

Aradan 2 hafta geçti.. İlgililerinden hiç yanıt yok..
Yazı daha da genişletilmiş ve çok öğretici bir içeriğe ulaşmış (6,5 sayfa).

Temel İktisat dersi gibi..
Word’deki özgün biçimini korumak üzere pdf olarak sunujyoruz..

Okuyalım ve okutalım mı?? Lütfen tıklar mısınız??

ADALETSİZLİĞİN  MATEMATİĞİ 

 

Gelir_dagilimi_Gini_katsayisi_Lorenz_egrisi_2012

Sevgi ve saygı ile.
28.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 

DİNSİZ KAFİR FAMİLYASINDAN AHMET ve MEHMET ALTAN

Dostlar,

Sayın Rıza Güner, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlere yaklaşık 3 yıl önce yazdığı mektubu ulaştırdı. Güncelliğini koruduğunu düşünüyor yazdıklarının.

Görünürde muhataplar, kadim Çetin Altan‘ın “ünlü mü ünlü” 2 oğlu Altan kardeşler de olsa, ben kendi adıma, “kızım sana söylüyorum, gelinim anla..” çıkarımı yapıyorum.

Mektupları paylaşmak istedik.

Sevgi ve saygı ile.
27.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

 

Rıza GÜNER
ALEVİ YAZAR ve DÜŞÜNÜRÜ
4-07-2009,   0536 625 78 06

 

DİNSİZ KAFİR FAMİLYASINDAN AHMET ve MEHMET ALTAN

Ahmet Altan 3-Temmuz-2009 tarihindeki yazısını, en azgın holiganların kafasıyla yazmıştı, insanlık ve uygarlık adına utanç verici fikirler ileri sürmüştü. Aleviliği ağzına alması da, çok iğrenç bir sahtekarlıktı.

Ahmet Altan, demokrasiyi Sünni din adamlarının Türkiye Cumhuriyeti üstünde kuracakları Engizisyon Baskısında arıyordu. Din adamlarının kendi idealleri ve programları olduğuna akıl erdiremeyen “din adamlarının arkasına takılan” 1970’lerdeki İran’ın aydınları gibi düşünüyordu. Onlar; “Şah giderse demokrasinin geleceğini,” sanacak kadar ahmakça, budalaca ve aptalca düşünmüşlerdi..

Şah gidince demokrasi yerine din adamları gelmiş, kendi ideallerini gerçekleştirmeye ve kendi programlarını uygulamaya başlamışlardı. Bu nedenle; ayaklarına köstek olabilecek Ahmet Altan gibi adamları herkesten önce astılar, kurşuna dizdiler ya da kör bıçakla kestiler. Demokrasi rüyası korkunç bir kabusla bitti.

Ahmet Altan gibi demokrat kişiler, köprüyü geçtikten sonra; hiçbir davanın adamı olmayan üçkağıtçılar olarak muamele görürler. Sünni din adamları, böyle adamlara,
bir düşünme zamanı tanımazlar. Ya bir duvarın önüne çekerek, ya bir ağacın altına götürerek, ya boğazına çöküp yere yatırarak olduğu yerde işlerini bitirirler…

Bugün ne diyor Ahmet Altan?..

“Dindarlar yobaz,
Aleviler mum söndü yapan ahlaksız,
Kürtler bölücü,
Solcular hain gösteriliyormuş…”

Bunu da “Oligarşik Cumhuriyet” yapmışmış…

Cumhuriyet, Ahmet Altan’ın deyimiyle Oligarşik Cumhuriyet, dindarlara yobaz demek şöyle kalsın, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile herkesi dindar yapmaya çalışmış, istisnasız bütün Sünni din adamlarına itibar, mevki, unvan dağıtarak hazineden beslemiş ve hatta devlet memuru yapmıştır.

  • İmam Hatipliler ve İlahiyatçılar adıyla YENİ İKİ DİN ADAMI SINIFI YARATMIŞ, Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla dünyanın en büyük Halifelik Örgütünü kurmuştur.

Bundan sonra Sünni din adamlarının kendi ideallerini gerçekleştirmeye, kendi programlarını uygulamaya çalışmaları, eşyanın doğası gereğidir.

Sünni din adamlarının, “önce; Kıyamete kadar sürecek bir din ve mezhep davaları var!.. Sonra; bu dava için zorunlu idealleri ve siyasi programları var… Sistemin zayıflıklarından yararlanıp güç kazanmaları, en büyük siyasal güç olmak için çalışmaları hakları.. En büyük siyasal güç olduktan sonra ideallerini gerçekleştirip siyasal programlarını uygulamaları doğal. Kimseye; “sen  elindeki gücü kullanma, benim zayıflığımı değer haline getiren bir demokrasi kur ya da benim zayıflığım 1920’lerdeki Cumhuriyeti savunmamı gerektiriyor, ona göre hareket et!… Kendi ideallerini gerçekleştirme, kendi programını uygulama..” diyemezsiniz.

Ahmet Altan, Sünni din adamlarından şunları yapmalarını bekliyor:

Oligarşik Cumhuriyet’i tasfiye etmelerini…

Oligarşik Cumhuriyet, tasfiye edildikten sonra da;

– “Ben Kürdüm diyen bir Cumhurbaşkanı,
– ben Aleviyim diyen bir Başbakanımız,
– Cuma namazlarını kaçırmayın diyen bir Genelkurmay Başkanımız…”
olmakla kalmayacak,
– “ben Marksistim” diyen bir meclis başkanımız olacakmış…

Azınlığın sultası sona erecekmiş…

Ahmet Altan’ın kafası, Sünni Yezitçi din adamlarının demokrasiye aykırı bir şey yapacaklarına ermiyor… Alevilere, “Rafızi ve dinsiz kafir,” denildiğini, Marksistlerle, Ahmet ve Mehmet Altan gibilerin; “Ateist dinsiz kafir” diye damgalı olduğunu bilmiyor. Sünni Yezitçi Siyasal Sistemin yalnızca Müslüman dediği Sünnilere yaşama hakkı tanıdığını, İran Şiileri ile Vehhabi’lere bile “bidat ehli diye” sert ve hoşgörüsüz davranmayı emrettiğini hayal bile etmiyor. Hırıstiyan ve Yahudilere “Kitaplı Kafir,” denildiğini, diğer dinlerin mensuplarının “Kitapsız Kafir!” diye damgalı olduğunu aklına getirmiyor. Hitler’le Musollini’nin zulüm ve zorbalıkta; Yezitçiliği örnek aldığını hiç düşünmüyor… Sünni yezitçi din adamlarının, demokratlığından hiç kuşku duymuyor; böylece, kendisi de demokrat oluyor!

Ahmet Altan’ın Sünni Yezitçi din adamlarının demokrasi kuracaklarına inanan kafası benim aklıma, Kazak Abdal’ın bir şiirini getirdi :

  • Eşeği saldım çayıra 
  • Otlaya karnın doyura 
  • GÖRDÜĞÜ DÜŞÜ HAYIRA 
  • YORANIN DA  …

Batıda, Cumhuriyet Sisteminin iki büyük temel hatası olduğu, biri İyi’nin Kötü’ye üstünlük kuramadığı, diğeri devletin gerçek bir sahibinin olmadığı, Fransa ve Amerika’daki iç savaştan sonra kabul edildi. Sistemin hata ve yanlışları, 1870’den itibaren, Balzac’ın eleştirileri doğrultusunda düzeltildi. Demokratikleşme de bu düzeltmenin eseri oldu.. Türkiye ise; Cumhuriyet’in 1789’daki hatalarına İslam Ülkeleri’nin hatalarını ekleyerek, başörtüsü seviyesinde Engizisyon baskısı altında kaldı.

Batıda Rönesans ve Reform Hareketleriyle, Hırıstiyan Engizisyonu yenilgiye uğratılmış, ruhban sınıfının gücü kırılmış, Engizisyon faaliyetinde bulunmanın koşulları ortadan kalkmıştı.

Kemalizm; Engizisyonu, eğitimle, aydın din adamı yetiştirmekle, düzeltilecek bir cehalet hali sanmış, diğer yanlışlarıyla birlikte kuvvetli olanı haklı çıkaran bir sistem öngörmüştür. Bu nedenle, iyi kötüye, üstünlük kuramamış… Eline bir güç geçiren her kişi, kendini başkalarından üstün tutmuş, eşit ve özgür insan olmanın düşmanı olmuştu..

Ahmet ve Mehmet Altan’ı medyaya salanlar, “Kemalizm’in kuvvetliyi haklı çıkaran özelliğinden yararlanarak,” dünyanın en büyük Halifelik örgütlerini kurmuşlar, dünyanın en büyük Halifelerini yetiştirmişler; yalnızca oligarşik Cumhuriyeti (!) değil, Afganistan’daki Talibanlar gibi bütün uygarlığı yok edecek korkunç bir güç kazanmışlardı.

Halifeliğin resmen ilanı için Holiganlara ihtiyaç duyulması; demokrasiden, hukuktan, insan haklarından holiganlar gibi söz etmeyi gerektirmişti  Lafta herkes demokrattı.

  • Ama gazetelerde, hem günah olduğu, hem efendileri  izin vermediği için,
    Alevi bir köşe yazarı yoktu.

Bu nedenle; “Bir Alevi başbakan olacak,” demek, ya düpedüz aptallıktı, ya da buna inanacak kadar aptal Alevi aramaktı… Sünni Yezitçi din adamları, Türkiye’ye demokrasiyi getirirlerse; bir Alevi’yi Başbakan yapacaklardı; ama, demokrasiyi savunmak üzere kurdukları gazetelerde bile Alevi bir köşe yazarına izin vermiyorlardı.

  • Sünni Engizisyonu’nun Ak Partisi, çok titiz bir Sünnileştirme programı izliyordu.

Devlet ve devlet örgütleri içindeki Alevi oranı gittikçe düşüyordu.

  • Aleviler, artık çöpçülük gibi işlere bile alınmayarak %100 Sünnileştirme hedefleniyordu..

Çoğu Ak Partili belediyede, %100 Sünnileştirme gerçekleştirilmiş durumdaydı!..

Medya ise Taraf’tan Cumhuriyet’e kadar, oto sansür yoluyla %100 Sünnileştirmeyi gerçekleştirmiş, Engizisyon Cellatlığına kendiliğinden soyunmuştu.

Ak Parti’nin sözde ve sözüm ona demokrasi programı, devlet ve belediye personelini, önce Sünnileştirmekle, Sünnileşmiş personele Yezid’in dört mezhebine göre ibadet ettirmekle, Cennet’te mekan sahibi yapmakla, sonra da Halifeliği ilan etmekle sınırlıdır.

Halifelik ilan edildikten sonra; Ahmet ve Mehmet Altan gibi demokratlara artık ihtiyaç kalmayacak, bunlara Cehennem’in dibinde yer bakılacaktır… Başka bir hak ve hukuk tanınması Halifeliğin ideallerine ve siyasal programına aykırıdır.

Halifeliğin ilanından sonra; “Cuma namazını kaçırmayın!..” diyen bir Genelkurmay başkanı olacağına kuşku yok. Bunu söylemekte Ahmet Altan çok haklı.. .Bunu söyleyen bir genelkurmay başkanı olduğu an; bu işin holiganlarına duyulan ihtiyaç ortadan kalkacaktır… Ve Sünni Yezitçi (ya da Engizisyoncu) din adamlarının arkasında demokrasi arayanlara, “halkın iradesine tabi demokratik Cumhuriyeti” daha rahat kurabilmeleri için Cehennemin dibinde yer gösterilecektir.

Hangi demokratik ülkede; askerlik sanatının en yüksek aşamasında örgütlenmiş, kurumlaşmış, eğitilmiş, disipline edilmiş güçlü bir ordu yoktur ?

Hangi demokratik ülkede; vatan toprakları üstünde var olan canlı ve cansız her şeye sahip çıkan bir ordu yoktur ?

Hangi demokratik ülkede; “doğruya doğru, eğriye eğri!..” demeyi ilke edinmiş, “İyi’nin Kötü’ye üstünlük kurmasına yardımcı olan,” bir ordu yoktur?..

Hangi ülkede; orduyu basit, pasif ve etkisiz bir seyirci durumuna düşürmekle demokrasi kurulmuştur?

Ordunun dünyanın en güçlüsü olduğu ABD’de, ikinci en büyüğü olduğu Birleşik Krallık’ta, üçüncü en büyüğü olduğu Fransa’da demokrasinin olmasının hiç önemi yok mudur ?

Halifeliğin yeniden kurulmasının, Ahmet ve Mehmet Efendiler gibi holiganlara ihtiyaç göstermesi, bu işin ustalarının büyüklüğü, yiğitliği ve kahramanlığıdır!.. Buna alet olanların zerre kadar katkısı yoktur. Bu nedenle, demokrasiyi, insan haklarını, Aleviliği öne sürerek Holiganlık yapanlara ödenecek bir diyet borcu asla olmayacaktır.

Holiganların, Alevilikten, Demokrasiden, İnsan Haklarından söz etmesi, yalnızca; bu kavramların içini boşaltmak ve kirletmek içindir. Söz ettiğimiz yazıda, Ahmet Altan, Aleviliğin, Demokrasinin, İnsan Haklarının içini boşaltmış ve bu kavramları kirletmişti.

Sünni Engizisyonuna göre; her şeyi kirleten, elini sürdüğü her şeye pislik bulaştıran, ağzına aldığı her şey haram eden bir dinsiz kafirdi. Halifeliğin ihtiyacı gereği kullanılmasının kendisine zerre kadar yararı olmayacaktı.. Halifelik mücadelesi, Ahmet ve Mehmet Atlan gibi yüzlerce dinsiz kafir kandırmayı gerektirir. Kandırılmak, aldatılmak, aptal yerine konulmak isteyenlerin bu arzusunu yerine getirmek de suç olamaz.

===============================================

Sayın Mehmet Altan,

İslam ülkelerinde, demokrasinin kurulması ne kadar zor ise; Modern ordunun kurulması da o kadar zordur. Çünkü; modern ordu da inançlardan bağımsız bir laiklikle, hatta matematik gerçeklikle kuralların belirlenmesini gerektirir. Bu nedenle; çoğu İslam Ülkesi’nde Modern Ordu da kurulamamıştır.

Osmanlı, 1299’da, batı ülkelerinden bin yıl ilerde olan Aleviliğe göre kurulmuş,
bir “bu dünyanın devleti,” idi… Osmanlı’da, modern ordu bu nedenle kurulabildi.
Türkiye ise; bu dünyanın devleti olamadı… Cumhuriyet döneminin yanlış politikalarıyla her bakımdan gerileyerek, büyük bir cennete adam gönderme bürosuna dönüştü.

1950’li yıllarda; her zengin ‘Müslüman’ın ON DAVA ADAMI yetiştirmesine karar verildi.

1960’lı yıllarda, yetişen dava adamları, Alevilere karşı, “AHLAK MÜCADELESİ,” yapmaya başladılar: Örneğin bir öğretmene uyuşturucu verip bayıltarak penisini kestiler ve “bir erkek öğrencisine tecavüz etmek isterken…” diyerek bugünün belgesi gibi kamuoyuna duyurdular!

Kemal Abbas’ın penisi ile ahlak mücadelesi kazanılmış oldu,”
ve Manevi Kalkınma Seferberliği başladı; özellikle babanız Çetin Altan’a atılan dayaklarla ve “Moskova’ya…” diye koparılan bağırtılarla bu mücadele de kazanıldı; komünistler, sosyalistler, devrimciler de Alevilerle birlikte devlet ve toplum hayatından silindiler.

1980’li yıllara doğru, AĞIR SANAYİ HAMLEMİZ DÖNEMİ BAŞLADI. Yeşil sermaye grupları oluştu, büyük sermaye gruplarının gücü kırıldı, devletin temel çekirdeği değişti. Merkez sağ ve merkez sol partilerin altı oyuldu ve bu partiler, güvenirliklerini yitirdiler.

12 Eylülcü’lerin “gençler ilerci düşüncelerden uzak dursun diye,” dine yaklaşması, “SESSİZ VE DERİNDEN GİTME HAREKETİNİ” doğurdu ve iktidara yürüyüş başladı.

1990’lı yıllarda, sözde, “ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ MÜCADELESİ’yle” Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi iktidar oldu… Ve Halifeliğin resmen ilanı için fırsat kollamaya başlandı.. Ve buna bağlı olarak; Sünni Yezitçi din adamlarının ve Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi’nin arkasında demokrasi arayan sizler ortaya çıktınız.

  • Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi’nin “demokrasicilik” oynayan sizlere,
    artık ihtiyacı kalmadı.

Demokrasi hayaliniz, Kemal Abbas’ın penisi gibi elinizde kalabilir ..
Ama, gerçekleşme şansı hiç yoktur.
Halifelik Harekatının size vereceği bir değer de…

Bilginize…

2009-07-04

Rıza GÜNER
ALEVİ YAZAR VE DÜŞÜNÜRÜ
536 625 78 06

 

Neo “Şerif Hüseyin” Barzani?!

Dostlar;

Hayrullah Mahmud Özgür‘den müthiş bir yorum :

Neo “Şerif Hüseyin” Barzani?! 

Mutlaka okunmalı..

Sevgi ve saygı ile.
27.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net


Neo “Şerif Hüseyin” Barzani?!

Hayrullah Mahmud Özgür

 

“Biz dünya  medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz.
Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.” 

Başkumandan (Mareşal) Mustafa Kemal Atatürk
http://www.ataturktoday.com/ataturksozleri.htm

Star Wars?!
Eksen Savaşları?!
Acem HAARP’i?!
Avrupa’da derin işsizlik, ekonomik bunalım!?
Yaşlı kıtada Neo Nazi rüzgarları?!
Neo II. Dünya Savaşı süreç’i?!

Bu kapsamda birkaç satır daha…

Osmanlı nasıl parçalandı?!

Bu kapsamda birkaç basit soru: Bugünün; Lawrence’leri kimler?!

Bugünün; Vahideddin’leri, Damad Ferid’leri, Ali Kemal’leri, Dürizade fetvacıları kimler?!

Bugünün ve/veya Neo Milli Mücadele’nin Mustafa Kemal’leri, Mehmed Akif’leri, İsmet İnönü’leri, Fevzi Çakmak’ları, Kazım Karabekir’leri kim ya da kimler?!

Demem o ki: Bugünün Şerif Hüseyin’leri kim ya da kimler?!
Bugünün Kuşçubaşı Eşref’leri kim ya da kimler?!

Demem şu ki: Bugünün hikayesi geçmişte yazıldı.
Bugünün Kuşçubaşı Eşref’leri, o günün Kuşçubaşı’ları gibi değil!
Neo Şerif Hüseyin’leri indirmek için izin istemiyor!

Sözün özü:

Ben Devlet’im!
Ben Millet’im!
Ben Atatürk’üm!
Biz Atatürk’üz.

Kısa ve net mesajımız şudur:

Vatanı bölmek, parçalamak isteyen, “İngiliz casusu”nun uşağı Şerif Hüseyin’in seslendirdiği “Arap Devletleri Federasyonu”nun bir benzeri proce’yi, “Büyük kürt devleti” proce’sini seslendiren Barzani ve tayfasını bir gecede sorgusuz sualsiz indiririz.

“Beş yıldız”lı bir “dünya”nın içindeyiz.
Emir almayız, soru sormayız, emir veririz, ihtiyaç hasıl olursa anında defter düreriz.
Çekilmemesi gereken taşları, büyük satranç tahtasından tek tek çekeriz, düşürürüz.
500 yıllık hesabı bir gecede kapatırız.
İshak Alaton sana söylüyorum, İsak Haleva sen anla!
ANKA.
Nokta.

2013 Şita bağlamında, stratejik aklı olmayan siyasal dincilere 100 puanlık uzman sorusu: II. Dünya Savaşı sonrasında, İsrail devleti kurulmamış olsaydı, Londra tarafından yönlendirilen “Sünni Müslüman” coğrafyave/veya Suudi tarzı devletçikler İngiliz Krallığı’na karşı “cihad” ilan ederler miydi?!

Elcevap: ?!

O halde, soru ortada!

İsrail’e duyulan öfke kadar, Londra’ya da benzer bir öfkenin duyulması gerekmez mi?!

So what?!

Sözün özü: Neo Osmanlı coğrafyasına iliştirilmiş “İsrail” demek, Müslüman coğrafyasının Londra tarafından yönlendirildiğini ayıktırmak için Allah tarafından yapılmış “ilahi” bir uyarı demek!

Peki ya İsrail olmasaydı, Şerif Hüseyin’in torunlarını kim uyandıracaktı, ayıktıracaktı?!

Misal, Abdullah Gül?!
Kraliçe’nin yanında ne işi var?!

Netice: İshak Alaton sana söylüyorum, İsak Haleva sen anla!

ANKA.
Nokta.

Allah isteseydi tüm inanmayanları yok ederdi?!
Yok etmediğine göre bir bildiği olsa gerek!

Bu kapsamda enaniyeti azmış Erdoğan’ın Zerdüşt söylemi hakkında ne düşünmeliyiz?!

a. Allah ile aldatanlardan olmaktansa, saf inanmayanlardan olmak daha evladır.
b. Kul hakkı yiyenlerden olmaktansa, ateist olmak daha evladır.
c. Kula kulluk edenlerden olmaktansa, Allah’ı arayanlardan olmak daha evladır.
d. Hasan Sabbah’ın, Muaviye’nin torunlarından olmaktansa, insan olmak daha evladır.
e. Hepsi.

Sözün özü: Allah isteseydi yok ederdi.
Bakınız, Lut kavminin sonu ve/veya Nuh Tufanı!
Allah ile aldatanlar için “Kıyamet” zaman’ı?!
Nokta.

Kaddafi’yi tokatlamak isteyen yüksek demokrat (!), yüksek delikanlı (!)
Hüseyin Gülerce için birkaç iç gıcıklayıcı soru:

* Abdullah Öcalan neden infaz edilmedi, paketlenip Türkiye’ye teslim edildi?!
* Öcalan’ı asmayıp besleyen düzen, Saddam, Kaddafi, Ladin’i neden assın, infaz etsin?!
* Adı geçen bu isimlerin, kendilerini asmak, infaz etmek isteyen sistem hakkında kozmik sırları olamaz mı?!
* Batı içinden bu isimlerle iş yapan ve/veya bu isimlerden rüşvet alan istihbaratçı, siyasetçi, asker, medya mensubu, işadamı var mıdır?!
* Var ise asmak o kadar kolay mıdır?!
* Saddam, Ladin, Kaddafi öldükten sonra ortaya çıkan çok büyük bir belge var mıdır?!

Kaldı ki, Sarkozy sadece bir mesajdı, belge değil!

Demem o ki: Hayalet başka ölmek başka!

Demem şu ki: BOP’un hayaletleri işbaşında ve kendilerini ‘satan’lardan öç/intikam alacaklar!

Neo Roma’da yaşanan iç HAARP bağlamında, Öcalan’ın elinde kendini astırmayıp besletecek kadar belge, bilgi, arşiv olduğuna göre, diğer isimler hakkında daha derin düşünmek gelmez mi?!

Sözün özü: Bumerang zamanlar.
Nokta.

Ar’sız!?
F’arsız?!
Çalık’ın, Gül’ün küfreden ağzı Engin Ar’sız demiş ki:
Sansür, işten attırma falan yok!
Şöhret olmak isteyen böyle yapıyor!
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2012/10/22/beni-basbakan-mahvetti

Olabilir!
Star’dan bizleri çıkardıklarında da benzer şeyler söylemişti.
Kolpacı olduğu için her daim yazar!?

Demem şu ki: Elma’nın denenmesi yenmesidir.
Çok merak ediyorsa kendini sınayabilir!
RTE ve/veya Gül ya da Gülen’i eleştirsin de akibetini görelim!

Serencebey’in kapısında hela bekçisi yapıyorlar mı yapmıyorlar mı anlayalım?!

Sözün özü: Ardıç, insan zekası ile alay edip Gül’ü, Gülen’i koruyor, Erdoğan’ı övüyor adı altında yeriyor.

Vs.

Ar’sız’a, Kasımpaşalı’dan güz bonus’u!?
http://www.uzmantv.com/vibrator-nedir
Nokta.

Ve.. Son olarak…

Demem o ki: Küresel aks’ta alakart zamanlar?!

2013 Şita bağlamında,

  • Neo Şerif Hüseyin Barzani’nin günahlarının faturasını yüklenecek takkeli/kippalı aranıyor?!

Demem şu ki: DİRİLİŞ?!
Bumerang zamanlar!?

Sözün özü:

“Derin U dönüşü” yaşanan ‘Neo Roma’da ortak menfaat:
Yeniden Atatürk, yeniden Laik Türkiye, yeniden çağdaş Türkiye!

Nokta.

(Hayrullah Mahmud Özgür, 26.10.12)

 

‘Vicdanınız kaldıysa’ okuyun!..

Dostlar,

Bir kitap tanıtımı sunalım..
Hızla edinip okunmalı.
Bayramda da açok kitapçılar elbette var..

Ahmet Şık’ın “PUSU” sunu tanıtan Aykut Küçükkaya’nın vurguladığı koşulla :

‘Vicdanınız kaldıysa’

Sevgi ve saygı ile.
26.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

 ===================================================

‘Vicdanınız kaldıysa’ okuyun!..

‘Pusu’yu okurken bazen isyan ediyor, zamanzaman da öfkeleniyorsunuz’ Silivri’de yaşananları, Odatv davasındaki yaşananlar silsilesini okudukça irkiliyorsunuz.
aykutkucukkaya@gmail.com

AKP iktidarıyla birlikte derin devleti ele geçirme savaşında muhalif avına dönüşen Ergenekon süreci güzelim medyamızın tüm maskesini indirecekti. Türkiye’de bir anda özel yetkili mahkemelerle birlikte özel yetkili gazeteciler türeyecekti. Bu süreç adım adım iktidar partisi AKP ve cemaatin yeni medyasını yeni baştan dizayn edecekti. İşte bizim de yeni baştan dizayn edilen malum medyamıza ve iktidar nezdinde çok değerli bazı basın mensuplarına küçük bir tavsiyemiz olacak. Ahmet Şık’ın son kitabı Pusu‘yu okuyun, tabii, vicdan denilen şeyden hâlâ zerrecikler taşıyorsanız!..

‘1 yıl 11 gün 15 saat” Bu hesap meslektaşımız Ahmet Şık’ın eşinden, kızından, ailesinden, sevdiklerinden, mesleğinden kısacası özgürlüğünden çalınan takvim yaprağının toplamı. Şık, ‘kendilerine dindar Müslüman diyenlerin komplosuyla hayatının bir yılının çalındığı’ Silivri Cezaevi’nden çıkarken tarihler 12 Mart 2012’yi, saatler 21.00’i gösteriyordu. Devletin yeni sahiplerinin kaleme alındığı Pusu da o tarihten önce çoktan cezaevinde yazılmaya başlanmıştı’

Esaret bittikten sonra da Şık’ın keskin kalemi kitabını yazmaya devam etti.
Ve ortaya Pusu / Devletin Yeni Sahipleri çıktı.

Cezaevi çıkışında ilkeli duruşundan geri adım atmayan Şık kitabında da geri adım atmayacak, birileri gibi köşesine çekilmeyecekti. Öyle ki Başbakan Erdoğan’ın basılmamış kitabını bombaya benzettiği A. Şık ‘Pusu’da kendisinin hedef alınmasına yol açan belgeyi korkmadan yayımlamayı tercih edecekti. Aslında bu onun gazeteciliğinin tercihiydi. ‘İmamın Ordusu‘nu yazarken cemaatin polisteki fişleme kayıtlarının peşinde olan Şık, kendisini Silivri zindanında bulacak; cezaevinden çıktıktan sonra bu belgelere ulaşacak ve bu belgeleri Pusu’da sayfalarca yayımlayacaktı. Kısacası hiç kimse onu bu belgeleri bulup yayımlamaktan vazgeçiremeyecekti!..

Fişleme belgelerini gören var mı?

Sahi!.. Şık’ın bu belgeleri yayımlamasından sonra bu ülkede taşların yerinden oynaması gerekmez miydi? Ancak başta da belirttiğim gibi yeni baştan dizayn edilen Türk basını iş cemaatin fişlemesine gelince bu belgeleri görmezden gelecekti. Hadi cemaatsever medyamız bu belgeleri görmezden gelmeyi tercih etti. Peki!.. Türk savcıları nereye gitti? Yoksa bu belgeler daha önceden ellerine ulaşmış, birileri tarafından çoktan sumenaltı mı edilmişti?

Evet’ Bu soruların yanıtlarını Pusu’da okuyacaksınız, biz devam edelim. Pusu, devletin yeni sahiplerini ortaya koyarken çıplak gözlemlere dayanıyor. Pusu sadece Şık’ın tutuklandığı Odatv davasındaki hukuksuzluklara değil 2002 yılından sonra yaşanan sürece parmak basıyor.

Şık,

  • bir cemaatin 12 Eylül darbesinden sonra devlet içinde
    nasıl örgütlendiğini
    ,
  • emniyet teşkilatını nasıl ele geçirdiğini,
  • karşı çıkanların komplolarla nasıl tasfiye edildiğini,
  • kapalı kapılar ardında birilerinin nasıl delil yarattığını yazıyor.

Pusu’da ‘Şık bir gazetecilik yapılmış’ tabiri tam de yerine oturuyor’
‘Savcı Zekeriya Öz’le öyle bir diyalog ki’

İnsan Pusu’yu okurken bazen isyan ediyor. Zaman zaman da öfkeleniyor’ Silivri’de yaşananları, Odatv davasındaki saçmalıklar silsilesini Şık’ın kaleminden okudukça irkiliyorsunuz. Ama Şık’ın anlattığı öyle bir diyalog var ki Ergenekon süreci ve Odatv soruşturmasındaki yaşananları bir çırpıda özetliyor’

‘Sorguya başlamadan önce Savcı Zekeriya Öz avukatlarımdan Akın Atalay ile ilginç bir diyalog yaşamıştı. Avukat Akın Ağabey suçlandığım iddiaların benimle alakası olamayacağını anlatırken Ergenekon konusunda yazdığım bir kitabımın bulunduğunu da aktardığında, Savcı Öz haberinin olmadığını söyledi. Öz’ün haberinin olmadığını söylemesi üzerine dışarıda bekleyenlerden rica ettik ve evde bulunan kitabım da getirildi. Savcı bir yandan sorular soruyor, bir yandan da kitaba göz gezdiriyordu. Sonra da ‘Kitabı ilk kez gördüm’ dedi. Akın Atalay da şaşırarak ‘Gerçekten mi ilk kez duydunuz, gördünüz’ diye sorunca Savcı Öz Ergenekon soruşturmalarını kimin yürüttüğünün itirafı olan yanıtı verdi: Ben bu gözaltı ve aramalarda kaç kişi ile ve kimlerle ilgili yakalama ve aranma istendiğini bilmiyorum. >Ahmet >Bey’in de ismi var mı yok mu dikkat etmedim. Biliyorsunuz emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman imzalayarak mahkemeye havale ediyoruz.’

Yıl: 2001, Şık Ergenekon belgesini görüyor!..

Şaşırdınız değil mi? Şık, Pusu’da bizi de şaşırtmaya devam ediyor. Bu kez tam 11 yıl öncesine götürüyor’ Daha Ergenekon başlamadan, AKP iktidara gelmeden, cemaat güçlenmeden 2001 yılında karşılaştığı bir belgeye… Okuyalım’

‘Tahminen 2001 olmalı. Aynı zamanda Ergenekon ile tanıştığım tarihti bu. Soruşturmalar başladıktan sonraki dönemde artık internetten kolaylıkla erişilebilen ve Ergenekon’un temel dokümanı olarak kabul edilen ‘Lobi’ isimli bir belge yapılan aramalarda ev ve işyerlerinde bulunan hemen herkesi sanık yaptı. Henüz bu gelişmeler olmamışken, bu belgeyi ilk kez zaman zaman göz attığım bir internet sitesinde fark ettim. Belgede yer alan iddialar yenilir yutulur cinsten değildi. Her ne kadar kuşkulu olsa da bir çıktısını alıp, o dönem Radikal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan İsmet Berkan’a verdim. ‘Ağabey şuna bir baksana ilginç şeyler yazıyor’ diyerek verdiğim belgeyi okuyan İsmet Berkan, ‘Deli saçması şeyler. Hem nasıl doğrulatacağız. Emin olamayız. Adamların reklamını yapmayalım’ dedi. Aslında iddialar doğru da yalan da olsa haberdi. Mesele iki yanından da ele alınabilirdi. Ne yalan söyleyeyim doğruluğundan da kuşkulanmamıştım. Bir süre sonra da dediğim gibi önce Fehmi Koru, ardından da Aksiyon dergisi yazdı. Ancak ilginçtir, buna rağmen hiçbir şey olmadı. Tartışılmadı bile. Ergenekon soruşturmalarında akıl, sınır ve objektiflik tanımayan cemaatin vurucu gücü Zaman gazetesi ve yazarları bile uzak durdu konuya. Belli ki süreç olgunlaşmamıştı. Bir dizi kanlı, karanlık ve provokatif olaylar zincirinden sonra da yeterli şartların sağlandığına kanaat getirilmiş olmalı ki Ergenekon soruşturmaları başladı. Bu tür soruşturmayı yürütecek entelektüel ve siyasi bilinçten yoksun olmasına karşın kendisine kutsal bir anlam yüklemeye çalışan savcı Zekeriya Öz elindeki Ergenekon belgesini, nedense bu soruşturmanın sanığı yapılmayan, Tuncay Güney‘in 2001’de verdiği ve doğrulatılamayan ifadeleriyle birleştirmişti. Sonra da suçladığı her kişiyi bu belgeye göre örgütte bir yere yerleştirmişti.’

‘İstersen ağlayabilirsin, ben de eşlik ederim sana’

İşte böyle’ Şık’ın, Pusu’sunda yazdığı gibi ‘Yaratılan havanın sivilleşme ve demokratikleşme illüzyonundan öte bir şey olmadığını gösterecek’ bir kitap yazılmalıydı. Pusu’yu okurken zaman zaman öfkeleniyorsunuz demiştim. Bazen de duygulanıyorsunuz’ Bir babanın kızına duyduğu sevgiyi, eşine olan inancını ve büyük aşkını da görüyorsunuz Pusu’da. Hele hele Ahmet Şık’ın kızı Mina’ya olan büyük sevgisini okurken siz de oturup Silivri zindanındakiler için ağlıyorsunuz

“Ben Ahmet’i pek tartışmam”

Ben, Ahmet Şık’ı tanıdığımda ikimiz de İstanbul Üniversitesi’nde okuyorduk. Beyazıt’taki Basın Yayın Yüksekokulu’nda. O bizim üst sınıfımızdaydı. Yani biz çömezdik!.. 1994’te Cumhuriyet’te gece muhabiri olduğumda Ahmet Şık’ın objektifinden fotoğraflar, haberler gazetenin sayfalarında çoktan yer alıyordu. Aynı gazetenin muhabirleri olarak Gazi olaylarını olayların başladığı saatlerden itibaren beraber izledik. Şık’ın o dönemde yaptığı gazeteciliği aradan 17 yıl geçtiği halde hâlâ unutamam. Belki de bu yüzden Ahmet’in Pusu’sunu okurken meslektaşımın sayfalar boyunca kendisini savunmak zorunda kalmasını içime sindiremedim. Umur Talu’nun Pusu’nun başında yazdığı gibi:

‘Ben Ahmet’i pek tartışmam.

Siz elbette kitabı tartışabilirsiniz.’

Pusu, Devletin Yeni Sahipleri
Ahmet Şık
Postacı Yayınevi/ 416 s.

 (Cumhuriyet Kitap Eki, 25.10.12)