​E. Org. Saldıray Berk : NATO Türkiye için açık tehdit

​NATO Türkiye için açık tehditNATO Türkiye için açık tehdit

AYDINLIK, 22.9.2017,
https://www.aydinlik.com.tr/nato-turkiye-icin-acik-tehdit-soylesiler-eylul-2017-1

Aydınlık, Türkiye’nin NATO’ya girişinin 65. yılında, süreci Türk Ordusu’nun seçkin komutanlarına sordu (Berk ÖZER / USMER Uluslararası İlişkiler Sorumlusu)

Kuzey Atlantik Paktı NATO, ABD öncülüğünde 4 Nisan 1949 günü kuruldu. 12 ülkenin katılımıyla kurulan örgüt, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan dengelerde Sovyetler Birliği’ne karşı geniş bir cephede, ABD çıkarlarını savunmak ve sözde müttefiklerini korumak için görev yaptı. Bugüne kadar da bu cepheye bir saldırı olmadı. Ülke sayısı 28’e çıktı. Türkiye, NATO’ya 20 Eylül 1951 günü üye olmak için başvurdu. 18 Şubat 1952’de üyeliği kabul edildi. Aradan geçen 65 yıl içinde NATO, Türkiye’de hep sorgulandı. Atatürk’ün bağımsızlıkçı dış politikasına uymadığı ve Türkiye’nin içişlerine karıştığı, komşularıyla ilişkilerini de kısıtladığı ileri sürüldü. Türkiye bu dönemde 12 Mart ve 12 Eylül ABD-NATO destekli iki darbe yaşadı. Darbelerin gerçekleşmesi için, NATO-Gladyo bağlantılı terör olaylarını yaşadı. Binlerce aydın ve gencini buna kurban verdi. Bu iki darbeyle dönüşüm yaşandı. 15 Temmuz 2016 darbesiyle de bu dönüşüm tamamlanacaktı ancak, ordu millet birlikteliği bunu püskürttü.

DARBECİLERİN KARARGAHI OLDU

Bu girişimde ABD, NATO ve AB bağlantısı bütün açıklığıyla ortalığa saçıldı. Mahkeme kayıtlarına da girdi. Darbeciler, ABD ve AB ülkelerinde karargâh kurdu. Bir tanesi bile iade edilmedi… Artık Türkiye’de, NATO müttefikliği daha yüksek sesten tartışılmaya başlandı, hatta “Ne işimiz var. Artık çıkalım” diyenlerin sayısı arttı. NATO’ya girişimizin 65. yıldönümünde konuyu, Türk Ordusunda uzun yıllar hizmet vermiş generallerimize sorduk. Onlarda da ortak fikir; ‘NATO döneminin bittiği ve yükselen Avrasya içinde yeni arayışlara girmemiz gerektiği” şeklinde…

Dizimizde ilk olarak E. Orgeneral Saldıray Berk’in görüşlerine yer vereceğiz. Berk, 1948 yılında Erzurum’da doğdu. 1969 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu ve Türk Ordusu’nun çeşitli kademelerinde görev yaptı. 2007 yılında 3. Ordu Komutanlığı’na atandı. İsmi FETÖ’nün Ergenekon tertibinde geçti. Yıpratılarak görevden alınmasına çalışıldı. 2011 yılında da emekliye sevk edildi. 2015 yılında “Ülke bütünlüğü ve tam bağımsızlık idealine sahip çıktığı için” diyerek Vatan Partisi’ne katıldı. E. Org. Berk, sorularımıza şu yanıtları verdi:

| Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve riskler dikkate alındığında, NATO üyeliğinin bu tehdit ve riskleri bertaraf etmede bir katkısı var mıdır? Nasıl?

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ona karşı denge unsuru olarak kurulan NATO, 1990’ların başından itibaren (AS: bu yana) yeni bir misyon arayışına başlamış, aradan geçen yirmi yıla yakın bir zamanda genel olarak terörle mücadele stratejisi olarak adlandırdığımız bir misyonda ABD stratejileri ve politikaları dışında başka önemli faaliyette bulunmamıştır. Üstelik son yıllarda NATO, üyesi olduğumuz halde, ülkemizin birlik ve beraberliği için açık tehdit haline gelmiştir. Şu anda NATO ve AB’yi birbirinden ayırmak zordur. Ülkemize yönelen tehditlere baktığımızda (Güney Doğu, PKK, PYD, Suriye’nin kuzeyinde yürütülen ABD ve koalisyon güçleri faaliyetleri, Irak’ın kuzeyi, Kıbrıs, Karadeniz ve Ege adaları sorunları gibi) tamamen NATO (ABD) kaynaklıdır. Dolayısı ile, hali hazırda NATO’yu dost olarak görmek zordur. Bu nedenle şu anda NATO üyesi olmamızın bu tehditleri bertaraf etmede bir faydası yoktur. Bir NATO üyesi olarak, birlik ve bütünlüğüne yönelik tehditleri gidermede Türkiye yalnızdır ve yalnız bırakılmıştır. Üstelik hayret derecesinde ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen bu unsurlara, kendi topraklarımızda üsler vererek kullandırmaktayız. Böyle bir durum dünya tarihinde görülmemiştir. Ülkemizi bölmek isteyenleri kendi içimizde barındırıyoruz.

| NATO üyeliğini sürdürmek ne gibi avantaj veya dezavantajlara yol açar?

Kanaatimce bugün için NATO demek, ABD ve AB demektir. Türkiye bu oluşumun dışında bırakılmıştır. Ülkemizin NATO üyeliğinin bir anlamı kalmamıştır. Ancak NATO’da alınacak kararlar oy birliği ile alınacağı için, 5-10 yıllık süre zarfında NATO’da bulunmamız ülkemizin aleyhine alınabilecek kararları veto etmek adına yararlı olabilir. Bu süreçte de NATO’nun askeri faaliyetlerindeki katkımızı azaltmak ve 5 yıl içerisinde de NATO’nun askeri kanadından tamamen çıkmak ülkemizin bekası açısından uygun olacaktır.

Sonuç olarak, kaynağı ABD ve NATO olan tehditlerin, NATO tarafından bertaraf edilmesi olanaksızdır. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine aykırı olarak, gerek o zaman ülkeyi yönetenlerin basiretsizliği, gerek o zamanki dış politika yanlışlıkları nedeniyle Batı’nın kucağına oturtulan Türkiye’nin, tekrar tam bağımsızlığına kavuşması için gerekli zaman gelmiştir. Bugünkü dünyada bir askeri bloğa bağlı olmanın bir anlamı kalmamıştır. Türkiye bu yalnızlığını bölge ülkeleri ve Avrasya ile iyi ve karşılıklı yarar esasına dayalı olacak şekilde gidermek için en uygun zamanı ve fırsatı yakalamıştır. Zaman ve ortam Türkiye’nin yararına ve çok uygundur. Yeter ki ülkeyi yönetenler bunu görebilsinler.

SALDIRAY BERK’TEN SATIR BAŞLARI

| NATO 1990’dan sonra önemli faaliyette bulunmadı.

| NATO, üyesi olduğumuz halde, ülkemizin birlik ve beraberliği için açık tehdit haline gelmiştir.

| Ülkemize yönelik tehditler NATO kaynaklıdır.

| NATO’yu dost olarak görmek zordur.

| Türkiye tehditlerde yalnız bırakıldı.

| Bizi bölmek isteyenlere içimizde üs veriyoruz.

| Ülkemizi bölmek isteyenleri kendi içimizde barındırıyoruz.

| Ülkemizin, NATO üyeliğinin bir anlamı kalmamıştır.

| 5 yıl içinde NATO’nun askeri kanadından tamamen çıkmak, ülkemizin bekası açısından uygun olacaktır.

| ABD ve NATO kaynaklı tehditlerin, NATO tarafından bertaraf edilmesi olanaksızdır.

| Türkiye’nin, tekrar tam bağımsızlığına kavuşması için gerekli zaman gelmiştir.

| Bugünkü dünyada, bir askeri bloğa bağlı olmanın bir anlamı kalmamıştır.
============================================
Dostlar,

Biz de çooook çaba harcadık ilişki kurabildiğimiz komutanlarımıza NATO’nun akrep içyüzünü anlatabilmek için. Doğrusu çok zorlandık. Özellikle NATO karargahlarında görev yapmış ya da eğitim almış generallerimiz için işimiz epey, epey zordu. Yer yer bizlere “solcu ağzı” nitelemesi yapıldığı bile oluyordu. Oysa ülkemizde nice kanlı tertipler NATO maskesi gerisinde üslerde tezgahlandı ve örtüldü, korunup saklandı.. Bunca ağır bedellerden sonra gerçeklerin görülebilmesi gene de bir teselli. Emeklilikte de olsa E. Org. Berk’e bu çıkışı için teşekkür ederiz.

Saldıray Paşa tüm açıklığı ve vurgulayıcılığıyla özetlemiş. Türkiye gereğini artık yapmalı. Büyük ATATÜRK‘ün dış politikadaki altın ilkesini, 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanlığı yapan meslek büyüğümüz tıp doktoru Tevfik Rüştü Aras özetlemişti:

  • Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz fakat kimseye karşı ittifak ve bloklaşmaya gitmek istemeyiz..

80-90 yıl sonra hala geçerliğini koruyan ilkeler.. İşte uzgörü (vizyon) budur. Kemal Paşa çalışma arkadaşlarına güveniyordu. En zor yıllarda ülkemizin dış politikasını Dr. Tevfik Rüştü Aras’a emanet emişti. 12 yıl da değiştirmeden.. Erdoğan ise Türk Dışişlerinin muazzam birikimini “monşerler” diye aşağılayarak çok değerli ve çok zor erişilen kurumsal bir birikimi küçümsemiş, dışlamıştı. Ülkemizin ağır dış (+iç!) politika çıkmazları ortada.. Irak’ın kuzeyinde siyonist emperyalizmin güdümünde, Kürt kardeşlerimizi bu iğrenç politikalara alet eden kanlı oyun bağlamında sözde halkoylaması yapılabilir duruma gelir miydi bu fahiş hatalar yapılmasa??

AKP = RTE NEDEN İKBY – BARZANİ’ye KESİN – NET “HAYIR – YAPAMAZSIN” DİYEMİYOR ?
BARZANİSTAN HALKOYLAMASI; NE YAPMALI?
2 makalemizi okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Sevgi ve saygı ile. 25 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Her saray bir labirenttir – Prof. Dr. Zeliha Etöz 

Her saray bir labirenttir

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

William Beckford’ın Vathek adlı novellası, güce doymayan ve mutlak güce ulaşabilmek için önüne engeller oluşturduğunu düşündüğü herkesi, her şeyi gözünü kırpmaksızın katleden, yakıp yıkan bir hükümdarı anlatır.

Dokuzuncu Abbasi halifesi olan Vathek, öylesine bir güç düşkünüdür ki yeterince görkemli ve göz kamaştırıcı bulmadığı için seleflerine taht olan zelihaetöz2Samerra şehrindeki sarayı bile, her biri bir duyunun tatminine hasredilmiş beş kanatlı bir saraya dönüştürür. Ama bunu da yeterli görmez ve gücüne güç katacağını düşündüğü bilgilere sahip olabilmek için Babil kulesinin bir benzerini inşa ettirir. Onbirbin basamaklı bu kulenin tepesinden gökyüzünü her seyredişinde “görünmez maddenin bile amaçlarına hizmet ettiği” düşüncesiyle kendinden geçer adeta. Seyrettiği gökyüzünden gezegenlerin sahip olduğu sırlara vâkıf olacağını sanır ve kendisine mucizevî, muhteşem şeyler yaşayacağının müjdelerini verdikleri hayaline kapılır.

Güce ve ihtişama gark olmuş olayları başlatacak olan şeyin bilinmeyen bir ülkeden gelecek olan bir yabancı sayesinde olacağı müjdesini verdiğine inanır yıldızların. Handiyse bedeninde kan yerine bu vehmin dolaştığı Vathek, tüm gelen yabancılara karşı şehrin tüm sakinlerini uyarmaları için adamlarını salar her köşe bucağa. Gelen hiçbir yabancı alıkonulmayacak hemen saraya getirilecektir. Ve günlerden bir gün Samerra’ya bir tüccar gelir, yüzü bakılamayacak kadar korkunçtur. Hükümdarın huzuruna çıkarılır ve heybesinden ne hükümdarın ne de maiyetindekilerin daha önce gördüğü nadir olağanüstü nesneleri sunar hükümdara. Sunulan nesnelerden özellikle kılıçlar dikkatini çeker hükümdarın, keskin mi keskin ağızlarından bakanı adeta kör eden, gözleri kamaştıran ışıklar çıkmaktadır. Hükümdar, kılıçların karşılığı olarak hazinenin tüm altınlarını tüccarın önüne serer ve ne kadar isterse çekinmeden alabileceğini söyler, tüccar, hükümdarı şaşırtır ve çok az altın alır.

Kılıçların üzerinde hükümdarın okuyamadığı tuhaf harflerle bir şeyler yazmaktadır. Ve yazılanları okuyan biri çıkar en nihayetinde. “Her şeyin en iyi biçimde yapıldığı yerde meydana getirildik; her şeyin harikulade ve dünyanın en büyük hükümdarına layık olduğu bir ülkenin harikalarının en küçük parçasıyız biz” diye yazmaktadır kılıçların üzerinde. Ancak tuhaf olan bir şey vardır, çünkü ikinci kez okunmaya kalkındığında bu cümlenin yerine “Vay haline, bilmemesi gerekeni bilmek isteyenin ve gücünü aşan bir işe girişen gözüpek kişinin” yazılıdır kılıçların üzerinde artık. Ve bu ikinci cümle, oburcasına ve gözü dönmüşçesine gücün peşine düşen Vathek’in en nihayetinde kendisinin de düşeceği, ama kendisiyle birlikte ülkesinin insanlarını da yuvarlayacağı karanlığı özetler adeta. Yabancı tüccarın vaat ettiği “Yeraltı Ateşi Sarayı”nda hazinelerden, yeryüzünü dize getirecek tılsımlardan, “Adem’den önceki sultanların, Süleyman Peygamberin taçları”na kadar her türden servet ve güç alametleri vardır. Vathek bu saraya da sahip olabilmek için, zaafları ve hırslarına kapılıp gitmiş adamlarının işini çokça kolaylaştıran biatları sayesinde her bir adımda daha bir güçlenen sanrılarıyla birçok kanlı eyleme imzasını atar. Ve sonuçta bütün bu kanlı eylemlerden yüreği kapkara halde Yeraltı Ateşi Sarayı’na kavuşmuş olan Vathek’in gözlerinde sadece “tiksinti ve umutsuzluk” vardır.

Vathek, siyasal iktidarın mutlakiyetçi görünümünün fantastik edebiyat türünde en iyi dile getirildiği yapıtlardan biridir. Her biri birer metafor olarak değerlendirilmesi gereken sarayları, kuleyi ve buralarda olup bitenleri betimleyişiyle, yabancı tüccar aracılığıyla kifayetsiz muhterislere her koşulda cazip gelecek iktidar araçlarının usta pazarlamacısını resmedişiyle Beckford, iktidar namzetine gerçekten iktidar sahibi sanıp biat edenlerin budalalığı ve budalalığın ödediği ve ödettirdiği bedeller kadar, Vathek’te cisimleşen iktidarda olanın kendisini gerçekten iktidar sahibi sanmasındaki zır deliliği ve bunun korkunç sonuçlarını anlatır bizlere.

Yeraltı Ateşi Sarayı bir cehennemdir aslında, ancak Borges’in ifadesiyle bir ceza olarak değil, yanı sıra günaha teşvik eden bir cehennemdir. Ama bu kadar da değil, anlatının bize hatırlattığı bir şey daha vardır, o da Samerra’daki beş duyu sarayının ve kulenin söz konusu cehennemin eşiği olduğudur. Bu üç yerin tümü birden iktidarın uzamıdır, iktidar namzetince inşa edilmişlerdir elbette ama, iktidara yaşam öpücüğü sunarlar, biçim verirler. Her yürünen koridor, her çıkılan merdiven, her yükselen duvar; adımlara, bakışlara kudretin nefesini üfler adeta. İktidarın aurası olan bu binalar, buralarda dolaşıp duran bedenlere değişken postürlerini kazandırır, arzu ve iştahlarını kabartır. Budalalığın ve zır deliliğin vücut bulmasına ve güçlenmesine yardım eder her bir adımda.

Anlatıdaki her üç uzam da kötü olayların geçtiği yerler değil, doğrudan doğruya kötü ve korkunç yerlerdir adeta. Kötülüklere yol açan ilişkilere sahne olan bir yer değildir buralar çünkü, kötülük yaratan, her bir taşından kötülüğün fışkırdığı ve buraları arşınlayanların bu kötülüklerden kendini sıyıramadığı tam tersine teslim olduğu yerlerdir. Dolayısıyla da kötü olaylar geçtikten sonra ‘temizlenerek’ kullanılmaya devam edilecek yerler değildir buralar, kanla gözyaşıyla karılmıştır harçları ve tam da bu yüzden lanetlenmişlerdir, bu nedenle de tümden yıkılması gereken ya da yıkılmaya bırakılması gereken yerlerdir. Aksi takdirde ne içlerinde olanı ne de etraflarında dolaşanı beladan azade kılmak olasıdır sanki.

Bu yapıların her biri bir labirente benzer, daha doğrusu tümü birden bir labirentler kompleksine benzer, girişi olan ancak çıkışı olmayan bir labirent kompleksine. Yeraltı Ateşi Sarayı’na ulaşabilmek için daha öncekilerden geçmek gerekir, oralarda soluklanmadan, telaşlı gidiş gelişlerin parçası olmadan, didişip kakışmaların girdabına dâhil olmadan Yeraltı Ateşi Sarayı’nda asılı olanın tadı ve lezzeti nasıl tahayyül edilebilir ve arzulanabilir der demektedir yapıt. Üstüne üstlük Beckford’ın özellikle beş duyu sarayına ve Yeraltı Ateşi Sarayı’na ilişkin betimlemeleri, iktidar yolculuğunun kendisinin bizzat bir labirentteki yol alış olarak ele alınıp alınamayacağı ve böylesi bir yolculuğun gerçekleştiği her yeri bir labirente dönüştürüp dönüştürmediği sorularını aklımıza getirir.

Girişi ve çıkışıyla farklı ve çeşitli sapakları, çıkmazları, dolambaçları olan şeydir labirent dediğimiz en basitinden. Ve fakat iktidar yolculuğunun bir metaforu olarak ele alacaksak eğer labirenti, o zaman girişi olan ancak çıkışı olmayan bir labirenti düşünmeliyiz sanki, hedefinde arzuların en çekicisi ve imkansızı durduğu için özellikle tabii ki. Yapıtın sunduğu ipuçlarını da hiç küçümsemeden ve fakat ayrıca iktidar ve işleyişinin dinamiklerini kabaca şöyle bir gözden geçirdiğimizde, böylesi bir çıkarımda bulunmamız için epeyce gerekçelere sahip olduğumuz söylenebilir. Bir kez adım atılınca çıkışının olmadığı veya imkânsıza yakın olduğu, içine girenlerin bir kısmının nefesleri kesilerek yarı yolda kaldıkları, kaldıkları yerle ‘yarabbi şükür’ diyerek yetinenlerinin olduğu ya da yetinmeyip ahla vahla gerginlikten bitap düşenlerinin bulunduğu, bir kısmının tam hedeftekini avucuna aldığını zannederken hedefte asılanın daha bir uzağa düştüğünü gördükleri bir durum değil midir iktidar peşine düşmek ya da en hafif deyimiyle onunla haşır neşir olmak? İktidara kenetlenmek neredeyse bitimsiz bir baş dönmesine benzemez mi, tıpkı özellikle bazı labirentlerde yaşandığı gibi? Ve iktidar tekinsiz olanın yurdu değil midir? O tekinsizlik ki en çok da labirente uyan bir sıfattır hattı zatında. Burada iktidarın tekinsizliğinin en iyi timsalinin saraylar olduğu gerçeğini söylemeden de geçmeyelim, o saraylar ki bu tekinsizliği örtbas etmek üzere kurulmuşlardır aslında.

Ha bir de şu dikkate değer ayrıntıyı ekleyeyim söze noktalı virgül koyarak: Yolları Çatallanan Bahçe’de gerçek labirentin düz bir çizgi olduğunu söyleyen Borges’e kulak verirsek nasıl bir iktidar yorumuna varırız acaba?
(http://www.gazeteduvar.com.tr ‘den alınmıştır)

===============================
Dostlar,

Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak. – MÜLKİYE‘den (bizim de mezun olduğumuz) OHAL KHK’sı ile uzaklaştırılan saygın öğretim üyelerinden Sn. Prof. Dr. Zeliha ETÖZ meramını ne denli ustalık ve derinlikle yazıya dökmüş değil mi?
İlgililer gerekeni iletileri alırlar mı acaba?
Ya da, endişe ederiz ki, yazının düzeyi ve bir parça soyut metaforarı vb. ağır gelir de sıkılır okumaz, olur anlamazlar mı??
Vakar mısınız aydın sorumluluğunun ağırlığına ve kapsamına..
Egemen ama entelektüel fukaralara ileti verirken yazdıklarınızı onların zeka – birikim düzeyine göre ayarlayacaksınız, basitleştirecek, Dilinizi ustalıkla kullanarak onu da geliştirecek yetkinlikte kullanmayacaksınız! Buna bile katlanacaksınız.. Zeliha hoca son noktada ödün vermemiş galiba.. Muhataplarn işleri ve bizim işimiz zor dostum zor..

Sevgi ve saygı ile. 16 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Akademi ve Üniversitelerin Geleceğini Mühürleyen Tasarı Yasalaştı!

Akademi ve Üniversitelerin Geleceğini Mühürleyen Tasarı Yasalaştı!

Akademi ve Üniversitelerin Geleceğini Mühürleyen Tasarı Yasalaştı!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda görüşülen tasarı, geçtiğimiz Pazar günü (18.06.2017) Meclis Genel Kurulunda kabul edildi.

Genel Kurul’da yasalaşan tasarıyla, güvencesiz istihdamın kristalize hali olan 50/d ile istihdam araştırma görevlileri için temel istihdam haline getirilmekte, doktoralı araştırma görevlilerinin yalnızca %20’si yardımcı doçentliğe yükselebilmekte, “doktora sonrası araştırmacı” adı altında esnek ve güvencesiz istihdamın kapıları ardına dek açılmakta, performans denetimi akademik yükselmenin temel ölçütü olmakta, fen ve mühendislik bilimlerindeki son sınıf lisans öğrencilerinin özel sektörde çalışması zorunlu kılınmaktadır. Ayrıca söz konusu düzenleme ile yükseköğretim alanında geri dönüşü zor bir yola girilmiştir. Bu kapsamda;

  • YÖK, üniversitelerin farklı alanlarda ihtisaslaşması için yetkilendirilmiş,
  • Üniversitelerin bünyesinde “teknoloji transfer ofisi” adı altında sermaye şirketleri kurulması sağlanarak, üniversitelerin özgürce gerçek arayışı ve bilimsel bilgi üretme çabasından çok “kar getirisi” olan işlere öncelik vermesi sağlanmış,
  • Kurulan “Yükseköğretim Kalite Kurulu” ile üniversitelerin şirketleşmesi, öğrencilerin müşterileştirilmesi, akademik ve idari personelin de işçileştirilmesi hızlandırılmış,
  • Meslek liselerindeki dönüşüme paralel biçimde gençlerin işçileştirilmesini hızlandırmak amacıyla yükseköğretim alanının ikinci YÖK’ü, Meslek Yüksekokulları Koordinasyon Kurulu kurulmuş,
  • Organize sanayi bölgelerinde, organize sanayi bölgesi veya devlet üniversiteleri tarafından kurulan meslek yüksekokullarında öğrenim gören her bir öğrencinin işçileştirilmesi için
    eğitim desteği adı altında kaynak aktarılmasının önü açılmış,
  • Eğitim programları ve kontenjanlarının planlanması amacıyla bünyesinde TOBB’un da bulunduğu Yükseköğretim Eğitim Programları Danışma Kurulu kurularak, eğitim alanındaki sorunlara çözüm üretmek yerine sorunların sürdürülebilir düzeyde tutulması amaçlanmıştır.

Belirtmek isteriz ki bu yasanın sonuçları, üniversiteler ve akademi açısından yıkım olacaktır. 2547 sayılı yasada yapılan söz konusu değişiklikler, üniversitelerin ve akademinin geleceğini yakından ilgilendirmesi, araştırma görevlilerinin emeğini, haklarını, geleceğini yok sayması ve yoksul ailelerinin çocuklarını işçileştirerek geleceklerine ipotek koyması nedeniyle başta muhalefet partileri olmak üzere tüm toplumun karşı çıkması gereken niteliktedir. Üstelik böylesine yaşamsal düzenlemeler, söz sahibi olması gereken akademisyenlerin, sendikaların, öğrencilerin iradesi yok sayılarak yapılmıştır. OHAL hukuksuzluğu sürerken ve üniversiteler susturulmuşken yasalaştırılan tasarının kabul edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, ilgili yasanın hızla Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi için çeşitli girişimlerde bulunacağımız bilinmelidir. (http://egitimsen.org.tr/akademi-ve-universitelerin-gelecegini-muhurleyen-tasari-yasalasti/, 22.6.17)
=========================================
Dostlar,

“SANAYİNİN GELİŞTİRİLMESİ VE ÜRETİMİN DESTEKLENMESİ AMACIYLA BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” (Yasa no 7033, kabulü 18.06.2017, CB Erdoğan’a yollanması 22.06.2017) TBMM Genel Kurulundan geçti. Sanayinin desteklenmesi adına, toplumun öbür katmanlarına ek akçal (mali) yükümlülükler getirildi. EĞİTİM-SEN yukarıda eleştirilerini özetliyor, katılıyoruz biz de. YÖK düzeni, 12 Eylül rejiminin Türkiye’ye belasıdır ve AKP 15 yılda bu bağlamda bir demokratikleşmeye adım atmadığı gibi daha da despotik kılmıştır. Erdoğan’ın Rektör atamaları skandal düzeyindedir.. Hele Boğaziçi Üniversitesine, oyların %86’sını alan kadın adayı atamayıp aday bile olmayan bir bıyıklıyı ataması utandırıcı bir eylemdir.. Başkaca olumsuz örnekler de hiç az değil.

Yine bir ucube ile, dünyada örneği görülmemiş “torba yasa”, bir AKP klasiği ile karşı karşıyayız. Zeytinlik alanlarda sanayi kuruluşları açılabilmesi olanağı da bu “Torba” da idi. Toplumun direnişi ile AKP bir kez daha haddini bildi ve bu maddeler geri çekildi.

Bu yasa taslaklarını kimler yazıp AKP’nin eline tutuşturuyor, anlamak zor değil.
AKP, misyonu gereği, siyaset kurumunu iç ve dış güç odaklarının güdümüne vermiştir. Yerel – küresel sermaye çevreleri ile iktidarın işbirliği işlevsel olmanın ötesinde organik boyut ve kapsamdadır.

7033 sayılı yasa ile 2547 sayılı yasada yapılan değişikliklerin önemli bir bölümü, Anayasa md. 130/1’de vurgulanan “bilimsel özerkliğe sahip” kurumlar olma koşul niteliğine aykırıdır. Erdoğan’ın yasayı Resmi Gazetede yayımlanmaya göndermesi ile düzenleme yürürlük alacaktır. Bu tarihten sonra 10 gün içinde “şekil” bakımından AY md. 148/2), 60 gün içinde ise “içerik” bakımından Anayasaya aykırılık savı ile AYM’ye gitme yetkisi Anamuhalefet Partisi CHP’nindir (AY md. 150-151). Ancak CHP şu sıralar ADALET YÜRÜYÜŞÜNE odaklıdır haklı olarak. Dolayısıyla soyut norm denetimi pratik olarak olanaklı gözükmüyor.

Ancak uygulama sırasında somut norm denetimine (def’i yolu) başvurma (AY md. 152) olanağı vardır. Bunun için ise idare ile bir anlaşmazlık (ihtilaf) yaşanması ve yargılama sırasında 7033 sayılı yasanın çekişmeye uygulanacak maddelerinin Anayasaya aykırılığı savının yetkili mahkemece kabulü gerekecektir…. Tüm güçlükler aşılsa bile, bu kez “Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümezliği” ilkesi ile yüzleşilecektir (AY md. 153/5). Bu yapı, Anayasa yargısının etkinliğini ve gücünü ülkemizde oldukça zayıflatmaktadır ve düzeltilmesi gereklidir.

Ne yazık ki, 15 yıldır AKP iktidarında hukuka içtenlikli bir saygı göremedik. Bu örnek de son olmayacak. 16 Nisan 2017’de yapılan deli saçması halkoylamasında da Anayasa değişiklikleri torba maddelerle yapılmıştı. Oysa Anayasanın her bir maddesinde değişiklik özel maddelerle ve sıkı gerekçelerle yapılmalıydı.

Herkes şunu aklına ve gönlüne bir güzel koymalı :

  • Hukuku vareden Devlet değildir; tersine Devleti vareden Hukuk’tur.
  • O nedenle HUKUK DEVLETİ vazgeçilmezdir Hukukun üstünlüğü de elbette adil ve emeğin haklarına saygılı hukuk olma önkoşuluna bağlıdır. Bu son 2 kavram hem amaç hem de araçtır..AKP Gn. Bşk. ve CB Erdoğan, söz konusu yasanın anayasaya aykırı hükümlerinin bir kez daha görüşülmesi için TBMM’ye geri göndermesi yerinde olacaktır.. Ne var ki, bu nafile bir öneridir!

    Sevgi ve saygı ile. 26 Haziran 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

     

 

 

   

Katar’la ilgili son gelişmelerin düşündürdükleri

Katar’la ilgili son gelişmelerin düşündürdükleri

Onur ÖYMEN

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Başkan Trump’ın Ortadoğu ziyareti ile başlayan ve son günlerde Katar ekseninde ciddi bir krize dönüşen gelişmeler bölgede önemli çatışmaların ve köklü değişikliklerin yaşanabileceği riskini gündeme getirdi.

Meselenin özünde Mısır, Suudi Arabistan ve birçok bölge ülkesi için ciddi tehdit haline gelen Müslüman Kardeşler ve onun Filistin’deki kolu olan Hamas’a Katar tarafından verilen açık destek yer almaktadır. Katar HAMAS’a Doha’da bir büro açma izni vermişti. Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkeleri Katar’ı IŞİD ve El Kaide terör örgütlerini de desteklemekle suçlamışlardır. Bu gibi nedenlerle, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkeleri Doha’daki Büyükelçilerini daha 2014’te geri çekmişlerdir. Bu ilişkiler 2015’te yeniden kurulduysa da soruna kalıcı bir çözüm getirilememiştir. Bu kez yaşanan kriz (AS: bunalım) daha öncekilerle kıyaslanamayacak ölçüde büyük bir boyut kazanmış ve bölgedeki dengeleri değiştirecek bir nitelik taşımıştır.

Günde 160 milyon metre küplük üretimiyle dünya ülkeleri arasında doğal gaz üretiminde dördüncü, 1.5 milyon varillik üretimle petrol üreticisi ülkeler arasında 17. sırada yer alan Katar, Rusya’nın büyük petrol üreticisi Rosneft’in hisselerinin %19,5’ini satın almış,  2016-2021 arasında ABD’nin altyapı projelerine 35 milyar dolar yatıracağını açıklamış, dünyadaki pek çok yabancı şirketin ve bankanın hissedarı (AS: paydaşı) olmuştu.

İşte bu büyük ekonomik gücünden yararlanan Katar, izlediği aktif politikalarla  son yıllarda bölgedeki gelişmelerin yönlendirilmesinde etkili rol oynamaya çalışmıştı. Ancak bunu yaparken aynı zamanda dolaylı yoldan birçok çatışmanın da tarafı haline gelmişti.

Katar’ın evvelce Kaddafi’ye karşı mücadele eden gruplara silah ve para desteği sağladığı yolundaki haberler, Suriye’de çatışan kimi gruplara da destek verdiği yolundaki bilgiler basında yaygın biçimde yer almıştır.

Katar’la ilgili son gelişmeler sırasında yeniden gündeme gelen Müslüman Kardeşler yalnız bazı Arap ülkeleri değil, Rusya tarafından da 2006’dan beri terör örgütü olarak nitelendirilmektedir. Amerika bu örgütü henüz terör örgütleri listesine almamış olsa da bu yolda Trump’un çevresinde güçlü bir eğilimin olduğu anlaşılmaktadır.

Başkan Trump’ın 22 Mayıs 2017’de Riyad’a yaptığı ziyaret sırasında bölgedeki Müslüman ülkeleri terörle etkili mücadeleye davet ederken, terörün mali kaynaklarının kesilmesinin önemine işaret etmişti. Trump ayrıca Müslüman ülkeleri İran’a karşı tavır almaya davet ederek Amerika’nın izleyeceği politikaların işaretini vermişti. Trump’ın sözleri İsrail’in uzun zamandan beri savunduğu ve  İran’ı hedef alan politikaların Amerika tarafından da benimsendiğini göstermişti.

Katar Emiri Hamid el Thani’nin birkaç gün önce Katar Haber Ajansında yayınlanan, Suudi Arabistan ve kimi Körfez ülkelerini İslamiyet’in aşırı bir yorumunu savunarak ciddi bir tehlike oluşturmakla suçlayıp Müslüman Kardeşler, HAMAS, Hizbullah ve İran’ı destekleyici doğrultuda ifadeler kullanması, öyle anlaşılıyor ki; bardağı taşıran son damla oldu. Sonradan yayından kaldırılan bu sözlerin hackerler tarafından Ajansın bültenine yerleştirildiği söylenmiş olsa da bu ifadeler Suudi Arabistan’da ve öbür bölge ülkelerinde büyük tepkiye yol açtı.

Suudi Arabistan, Mısır ve çok sayıda Arap ülkesi Katar’la diplomatik ilişkilerini kestiler, deniz, kara ve hava ulaşımını durdurdular, Doha merkezli El Cezire televizyonunun yayınlarına son verdiler.

Bu gelişmeler, uzun zamandan beri Katar’da Irak, Suriye ve Afganistan’daki operasyonların gerçekleşmesinde büyük rol oynayan bir askeri üsse sahip olan Amerika açısından sıkıntılı bir durum yarattı. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanları başlangıçta uzlaştırıcı bir tavır sergilemeye çalışsalar da Başkan Trump twitter’dan yayınladığı mesajla Amerika’nın ağırlığını Suudi Arabistan’dan yana koydu, Katar’ı teröre mali destek sağlayan bir ülke gibi gösterip güç durumda bıraktı.

Türkiye’nin Katar’la ilişkileri son yıllarda hızla gelişmiş, Katar 1,476 milyar dolarla Türkiye’de yatırım yapan ülkeler içinde 19. sıraya yükselmiştir. Türk müteahhitlik firmaları da Katar’da 2017’nin başlarına dek toplam 14,2 milyar dolar tutarında 128 proje üstlenmiştir. Katar kuruluşları Türkiye’de birçok banka, medya, pazarlama gibi alanlarda faaliyet gösteren birçok firmaya ortak olmuştur. Bütün bunlardan daha önemlisi Türkiye Katar’da bir askeri üs kurma girişimlerine başlamıştır.

Son gelişmeler Türkiye’nin siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlarını etkileyebilecek nitelik taşımaktadır. Aynı şekilde, Türkiye’nin Müslüman Kardeşlere ve HAMAS’a verdiği destek ülkemizi Katar’a yakınlaştırmış, ama Mısır ve Suudi Arabistan gibi önemli bölge ülkeleriyle ilişkilerimizde ciddi sorun yaratmıştır.

Bugün, İran’da gerçekleştirilen ve IŞİD’in üstlendiği terör saldırılarının bütün bu gelişmelerle bağlantısını kurmak için henüz erkendir. Ama öyle anlaşılıyor ki, İran da artık IŞİD’in ciddi bir hedefi haline gelmiştir.

Bütün bu gelişmelerin ışığında, Türkiye’nin ihtiyatlı bir tutum sergilemesi, Cumhuriyetin ilk yıllarından beri izlediğimiz bütün bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak ancak aralarındaki ihtilaflara karışmamak yolundaki politikamıza dönmesi ve ülkemizin siyasi, stratejik ve ekonomik çıkarlarına zarar verebilecek adımlar atmaktan kaçınması yararlı olacaktır. Bu aşamada taşların yerine oturmasını beklemek, bölgedeki gelişmelerin nasıl bir seyir izleyeceğini görmek ve o gelişmelerin ışığında durumu yeniden değerlendirmek bence en doğru yol olacaktır.

Son gelişmelerin gösterdiği gibi;

  • Artık bölgemizde dini, ideolojik ve mezhepsel politikalar izleyerek ülke çıkarlarının en iyi biçimde korunabileceğini düşünmek mümkün değildir.
  • İlke olarak ulusal çıkarlarımızı en etkili biçimde koruyacak, bütün bölge ülkelerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygılı, barışa ve istikrara hizmet edecek bir politika izlemek Türkiye’nin öncelikli hedefi olmalıdır.

Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönmenin zamanıdır.

Saygılar, sevgiler, 07 Haziran 2017
========================================
Dostlar,

Gerçekten dört dörtlük bir siyasal irdeleme Sn. Öymen’den.
Diliyoruz ve istiyoruz ki, ülkemizi yönetenler de özenle değerlendirsin, yararlansın ve zaten başı yeterinden çok (haddinden ziyade) dertte olan Türkiye’mizin gereksiz yeni – ek sıkıntılara sokulmamasıdır. Bunu istemek Yurttaş olarak bizlerin hakkı, siyasal iktidarların da varoluş nedenidir.

Erdoğan’ın, evladı yaşındaki (33) Katar ve Emir’i ile ”can ciğer kuzu sarması” muhabbeti gözlerimizi yaşartıyordu ve kıskanıyor, anlayamıyorduk bir türlü.. Hayırdır inşallah.. 2 milyon nüfuslu ”bıdıcık” ülke ile neler oluyordu? Nedense aklımıza hep ‘‘net hata noksan kalemi” adı altında halktan saklanan (kamufle edilen) on milyar doları bile aşan kaynağı belirsiz muazzam paralar geliyor!?

Bir türlü aklımız almıyor; bir ülkeye bunca muazzam para nasıl da kaynağı belirsiz olarak elini kolunu sallayarak girer? Bu ”büyük” işi kimler başarır? Onlara ülkemizden kimler – hangi kurumlar destek olur / göz yumar? Ve de gerçekten devasa servetler olan bu paralarla kayıt dışı neleer neler yapılmaz ki? TV’ler, gazeteler, kiralık – satılık kalemler, cinayetler, topluma dönük türlü türlü operasyonlar, siyasetin finansmanı, para-militer güçler, mafya – gladyo oluşumları… Neler neler! Böylesi bir ülkenin başı beladan kurtulabilir mi?

Evvvet efendiler;

  • Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönmenin tam da zamanıdır.

Bir de Soner Yalçın’ın dünkü SÖZCÜ’deki makalesini bitirirken kullandığı tümce : Artçı sarsıntıların Türkiye’ye yansımaları! Neler ola ki!?

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mülkiyeliler Birliği Edebiyat buluşması : Ataol BEHRAMOĞLU

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Mülkiyeliler Birliği‘nden çok hoş bir buluşma çağrısı..
Bir Edebiyat buluşması..
Konuk ise bir bilge edebiyat adamı, şair, yazar, düşünür..
Öncü bir aydın..
Cumhuriyet Gazetesi yazarı..
Bir (emekli) Profesör..
O’nu dinlemek ne hoş olacak..
(Ankara Tabip Odamızın düzenlediği hocamız-ağabeyimiz Prof. Nevzat Eren’i anma toplantısı sonrası katılabileceğiz ne yazık ki..)

Sevgi ve saygı ile. 22 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com