İpek Demiryolunun Açılışı

Mülkiye Haber
İpek Demiryolunun Açılışı

İpek Demiryolunun Açılışı
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Önce Melike Hatun Camisi bir konuşmayla açıldı:

  • “Tek parti döneminde Ankara’nın kadim kimliğinden kopartılmak ve adeta camisiz hale getirilmek istendiği inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Ankara’da mescitleri binaların
    en kör noktalarına hapsetmişlerdir. Bir başkente asla yakışmayan, yer altı camileri uzun yıllar Ankara’nın kaderi olmuştur.”

Sonra Konya konuşması yapıldı:

vecdiseviğ“Tek parti döneminin en büyük kötülüğü tarihimizi 1923 yılından başlatmış olmasıdır. Onun öncesinde koskoca bir devlet birikimimiz vardı. Bugün Karadeniz’den Hint Okyanusuna kadar her yerde hüsnü kabulle karşılanıyorsak sebebi budur.”

Ardından 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajı yayımlandı:

  • “Başta Cumhuriyetimizin banisi, Kurtuluş Savaşımızın muzaffer komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm gazilerimizi de rahmetle, tazimle yâd ediyorum.”

Sonra olarak Anıt Kabir özel defterine imza atıldı:

  • “Türkiye Cumhuriyeti, her satırı kahramanlıklarla, her safhası fedakârlıklarla dolu çetin bir mücadelenin eseridir… Cumhuriyetimizin 94’üncü kuruluş yıl dönümünü kutlarken, başta zat-ı aliniz ve silah arkadaşlarınız olmak üzere tüm gazilerimizin hatıralarını saygıyla yad ediyor,”

Bu açıklamaları anlamaya çalışırken, “Demir İpek Yolu Açılıyor” başlıkları gazetelerde Cumhuriyet Bayramı haberleriyle bir arada verilmeye başlandı.  30 Ekim günü yapılan törende, “Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Projesi’nin ilk seferinin gerçekleşmesiyle, Orta Koridor Projesi’nin en önemli ayağı tamamlanmış oluyor.” denildi, “böylece, Londra’dan Çin’e kesintisiz demiryolu bağlantısı kurulduğu” en yetkili ağızdan ilan edildi.  Bunun da “Kararlılığımızın ve vizyonumuzun eseri” olduğu iddiası dillendirildi.

Özel uçak yolcuları, bu açılış haberinde Başbakan’ın hakkının yendiği görüşünde olmalılar ki, “Bakü-Tiflis-Kars hattında fitili ilk Yıldırım ateşledi” başlığının altına, projenin 2004 yılında dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından gündeme getirildiği bilgisini döşendiler.

Hattın yapılmasına giden yolu açan “Demir İpek Yolu” ya da Avrupa Kafkasya Asya Ulaşım Koridoru (Transport Corridor Europe-Caucasus-Asia TRACECA) nedir diye merak eden pek çıkmadı.

Türkiye, konunun uluslararası tartışmaya açıldığı 1994 tarihli Brüksel Deklarasyonu çalışmalarında bulunmuş, ancak konferans üyesi olmamıştı. 1998 yılında Konferansa taraf olma olanağı buldu ve 8 Eylül 1998’de Bakü’de 32 ülkenin katıldığı zirve sonunda Avrupa-Kafkasya-Asya Koridoru Üzerinde Uluslararası Taşımacılığın Geliştirilmesi Hakkında Temel Çok Taraflı Anlaşmayı imzaladı. Anlaşmayı dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel imzalarken, yanında da Dışişleri Bakanı İsmail Cem bulunuyordu. Anlaşma 26 Nisan 2001’de TBMM’de kabul edildi.

Gürcistan ile demiryolu bağlantısı kurulması konusunda ilk görüşmenin tarihi de 1993’e uzanıyor. Bu tarihten 2004 yılına dek geçen süre içinde Ermenistan engelinin kaldırılması için çaba gösterildi. 7 Haziran 1999’da Ecevit Hükümetinin programı TBMM genel kurulunda görüşülürken kürsüye gelen Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller aynen şunları söylemişti:

  • “Bizim başlattığımız ve özellikle Gürcistan nezdinde yapmış olduğumuz bütün girişimler ile Kars-Tiflis arasındaki 134 kilometrelik bir demiryoluyla, tamamlandığı takdirde, ta Özbekistan’dan İspanya’ya kadar bir demiryolu ile demirden bir ipek yoluyla Türkiye’nin, Asya’yı, Avrupa’ya bağlaması mümkün olacaktır. Bizim başlattığımız bu proje, bu iktidar tarafından bitirildiği takdirde, kendilerini en içten sevinçle alkışlayacağımızı da ifade etmek istiyorum.”

Yetkilerin ve bunların söyledikleri dışında hiçbir bilgiyi araştırma zahmetine katlanmamayı alışkanlık haline getiren yaygın basın, açılış günü Türkiye sınırları içinde trenlerin hangi noktalar arasında çalıştıklarını da görmezlikten geldiler. İpek yolunu Türkiye üzerinden kullanmak gerekse, hangi hatlardan geçileceği de araştırılmadı.

Trakya bölgesinde demiryolu ağı Halkalı’da bitmektedir. Haydarpaşa – Pendik arasında tren hattı yoktur. İki ucun birleşmesi için toplam 45 kilometrelik demiryolunun yapımı yavaş da olsa sürdürülüyor. Ankara Garı’nın doğu ile bağlantısı Haziran 2016’dan bu yana kesik. Ankara’nın doğusuna gidecek trenler Kırıkkale’nin Yahşihan ilçesine bağlı Irmak istasyonundan kalkıyor. Yani bir trenin Türkiye’nin iki ucu arasında kesintisiz gidip gelebilmesi için zaman zaman zıplaması gerekiyor.

Yine de iyimserlik gerekirse, Kars’tan Gürcistan’ın başkenti Tiflis ve Azerbaycan’ın başkenti Bakü ile tren bağlantısı kurulduğuna sevinmeliyiz. Kars’ın kendi ülkesinin başkentiyle tren bağlantısı yok, varsın olmasın!
======================================
Dostlar,

AKP – RTE POLİTİK ŞOVLARI : NEREYE DEK??

AKP = RTE şovları artarak sürdürülüyor..
Artarak sürdürülen asıl olgu ise yapılanların PAZARLAMASI…
PR (Public Relations) bağlamında halkın algı yönetimine olağanüstü önem veriliyor..
Yapıp ettiğinizin gerçek boyutları ne denli küçük olursa olsun, halkta istenen yönlendirme bu tekniklerle büyük ölçüde başarılıyor (!?)..

29 Ekim 2017 açıklaması, Anıtkabir defterine yazılanlar, ertesi gün İpek demiryolu..
Ertesi gün 5 babayiğitin “yerli otomobil” i geliştirme şovu.. “5’i biryerdeler” ayrı ayrı mı geliştirecek “yerli” (!) otomobili yoksa bir ortaklık mı (konsorsiyum) kuracaklar??
Ertesi gün İstanbul’da 10 yıldır harap edilen Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması ve yerine Opera binası yapılması????!!! Hani ATATÜRK adı? Neden salt opera binası?? Neden 10 yıldır atıl tutup harap ettiniz?? Size nasıl inanabiliriz??? 2019 başında bitecekmiş, öne alınmazsa Mart 2019 yerel seçimleri öncesi halka politik nevale, seçmene rüşvet hazırlanıyor.

Velhasıl 80 milyona günlük saray vaazları aksatılmadan sürdürülüyor..
Gündem belirleniyor ve okumayan halka gaz verilerek politik tabanın biraradalığı (konsolidasyonu) sağlanmaya çabalanıyor..
6 Ekim 2017 Pazartesi “Eyyyy Standard &Poor’s” diye başlayan “azarlama” görebiliriz..

Elbette bu arada itibardan tasarruf edil(e)mez!? Saray bütçesi ve örtülü ödeneği dudak uçuklatır!
Ama halk ekmeğinden tasarruf edebilir.. daha yoksul, daha çok işsiz, demokrasisiz bırakılabilir, hapislerde tutulabilir; OHAL altında inletilebilir..

Tek bir gelişmiş ülke var mıdır ki yeryüzünde Cumhurbaşkanı / Devlet başkanı… bunca çok konuşsun… Her gün hatta günde birkaç kez konuşsun… Yetmedi, yaşamın hemen hemen her alanına girsin..

Hükümete, parlamentoya kamuoyu önünde apaçık talimat, muhalefete de gözdağı versin..

Faşist diktatör olarak suçlanınca da hemm-men saatler içinde Cumhurbaşkanı zırhını takınarak bu makama hakaretten dava açtırsın Anamuhalefet genel başkan yardımcısı hakkında.. Konuşurken, suçlarken, aşağılarken, hakaret ederken, azarlarken, küçümserken, alay ederken Cumhurbaşkanı olduğunu unutup öfke patlamasıyla iktidar partisi genel başkanı ama yanıt alınca Cumhurbaşkanı! Nerede kaldı hukukun silahların denkliği ilkesi?? Türk hukuk sistemi bu garabete hızla bir çözüm üretmek zorundadır.. Örnek kararlar üzerinden sağlam bir içtihat, gecikmeden.

Böylesi bir  tablo “faşist diktatörün de şeddelesi (azgını – şiddetlisi)” dışında başka nasıl tanımlanabilir?? CHP Gn. Bşk. Yrd. ve parti sözcüsü Bülent Tezcan’ın başka ne seçeneği vardı?

Racon kesilecekse raconu da bizzat Reis kendisinin keseceğini gırtlağını yırtarcasına haykırıyor..

İnsanlık tarihinde asla bir benzeri olmayacak, nev-i şahsına münhasır, istisnalar yaşıyor Türkiye.

Tanrı sonumuzu hayreyleye…

Sevgi ve saygı ile. 05 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

G. Filiz Tuzcu : Cumhuriyet Bayramı Kutlaması..

Cumhuriyet Bayramı Kutlaması..

G. Filiz Tuzcu

Sevgili Vatansever Dostlar;

29 Ekim 1923:  O Büyük Gün:

Büyük Atatürk’ün “Cumhuriyetimizi” ilân edeceği “o güneşli – aydınlık – pırıl pırıl  Ankara sabahı“, kutlama seslerini – şerefle atılan top atışlarını  ve içi kıpır kıpır umut dolu, heyecanlı Ankaralıları ve tüm ülke vatandaşlarını hayâl edebiliyorum…

Evet bu gün Cumhuriyetimizin 94. yıldönümünü kutluyoruz…  O tarihi günün aynı heyecanını ve gururunu yaşıyorum… Büyük Atatürk’ün fotoğrafı da üstünde bulunan güzeller güzeli TÜRK BAYRAĞIMIZI ön ve arka balkonlarımıza astık…

Bayraklarımız ılık  ve ferah rüzgârlarla nazlı nazlı dalgalanıyorlar…

Dünya döndükçe, güneş doğdukça Cumhuriyetimiz ilelebet yaşasın ve güzeller güzeli  kırmızı gelincik bayrağımız Masmavi Türk Semalarına kucak açarak – Kartal Heybetiyle Vatan Topraklarımıza kol – kanat gererek, sonsuza dek dalgalansın inşallah…

Bizi karanlıklardan, esaretten ve zilletten kurtararak, Kutlu Vatanımızı ve Kutlu Cumhuriyetimizi armağan eden Büyük Atatürk‘ümüzün aziz hatırası  ve maneviyatı önünde en derin sevgilerimle, en derin saygılarımla ve sonsuz sonsuz minnet hislerimle eğiliyorum…

[Canım Atatürk’üm, senin kızın/evlâdın olmaktan, senin ilkelerin ve düşüncelerin doğrultusunda kararlılıkla yürümekten daha büyük bir gurur ve daha büyük bir mutluluk tanımıyorum.]
=============================

Çok teşekkürler değerli site okurumuz ve yazarımız Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendi..

Sevgi ve saygı ile. 29 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Hüsnü Mahalli : Barış Suriye’den başlar

Bölgede yeni dönem…
Barış Suriye’den başlar

Hüsnü Mahalli

Hüsnü Mahalli
YURT
Gazetesi, 31.08.17

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Arap Baharı‘ Tunus sonra da Mısır’da başladığında Bunun ‘Kanlı’ olduğunu yazıp anlattığımda herkes bana kızdı. Sağcılar ve solcular batının bu oyununa inanmıştı. Olaylar Suriye’ye sıçradığında;
1-Esad’ın asla devrilmeyeceğini
2-Rusya’nın Esad’dan asla vazgeçmeyeceğini
3-İran ve Lübnan Hizbullahı’nın sonuna dek Esad’a sahip çıkacaklarını ve
4-Bütün bu oyunların hedefinde Türkiye’nin de olduğunu yazıp anlattım.
Marksist solcular bile beni  ‘demokrasi düşmanlığıyla’ suçladı. Geldiğimiz nokta ortada.
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum her şeyi açıklıyor. 5 N 1 K kuralına gerek yok.
Önemli olan budan sonrası. Onu da bu yazıda özetliyorum Yani Rusya-Türkiye-İran üçgeninin yapabileceklerinde. Herkes İran Genel Kurmay Başkanının Ankara ziyaretini konuştu.
Yakında Cumhurbaşkanı Erdoğan İran’a gidecekmiş. Putin ve Erdoğan sürekli telefonlaşıyor.
Astana Anlaşması gereği üç ülke arasında her düzeyde koordinasyon ve işbirliği var.
Özellikle istihbarat ve askeri alanlarda.
IŞİD ve NUSRA‘ya karşı. 30 Eylül 2015’te Rus uçakları Suriye’ye gittiğinde Esad ülkenin yaklaşık %yirmisini kontrol ediyordu. Bugün %elliden fazlası. Yılsonuna dek bu oran %75-80  olur. O zamana kadar IŞİD ve Nusra’nın işi bitirilecek.
Her iki örgüt içinde savaşan Suriyeliler silahlarını bırakacak. Bırakmazlarsa ortadan kaldırılacaklar. Tıpkı Suriye-Lübnan sınırında olduğu gibi.
Suriye ve Lübnan ordularının yanı sıra Hizbullah militanlarının ortak operasyonlarıyla sınır son üç haftada tamamen IŞİD ve NUSRA’cılardan temizlendi. Sırada Suriye-Ürdün sınırı var. İran ve Hizbullah destekli Suriye ordusu ve Rus güçleri bunun için hazırlık yapıyor.
2015’te kurulan ve merkezi Bağdat’ta olan Suriye-Irak-İran-Rusya Koordinasyonu bunun için çalışıyor. Unutulmamalı ki Irak  ordusu ve yüzbinlerce Haşdi Şaabi militanı yani Şii milisler henüz tüm Irak’ı IŞİD’çilerden temizleyemedi. Bu süreç 4-5 ay sürebilir. Suriye’de olacağı gibi.
Ama tek koşulla Türkiye’nin işbirliği ile. O da var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile barışmasından bu yana her şey bu yönde gelişiyor.
Ocak 2017’de dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ‘Suriye politikası başından beri yanlış’ demişti. Anlaşılan Ankara yanlışları düzeltmeye çalışıyor.
Rusya ve İran’ın yardımıyla. Bazen ABD’ye rağmen bazen de dolaylı da olsa onunla birlikte.
S-400 füzeleri bu oyunun bir parçası. ABD ve Rusya terör örgütleri IŞİD ve NUSRA’dan kurtulmaya kararlı. AB ülkeleri de el altından yardım ediyor. Herkes Şam ile diyalog kuruyor.
IŞİD sonunda Suriye-Irak sınır bölgesinde toplanacak. NUSRA Türkiye sınırına 20 kilometre uzaklıkta İdlib’te. Sayıları en az 20 bin ve yarısı yabancı uyruklu. Yani Çeçen, Uygur, Suudi, Tunuslu… Rusya-Türkiye-İran işbirliğinin hedefinde bunlar var. Yani bu yabancılar ne olacak?
Sonra da sıra PYD’ye gelecek. ABD ile anlaşarak İran-Türkiye-Rusya Üçlüsü PYD’nin kontrolündeki bölgelerin büyük bölümünü alıp Suriye devletine verecek. Yani Esad’a. İran, Türkiye ve Esad istemediği sürece Suriye’de federal ya da özerk bölge kurulamaz.
ABD işe karışırsa karşısında bu üç ülkeyi bulacak. Bir de Rusya’yı.
Trump’ın bir çılgınlık yapacağını hiç sanmam. Yaparsa da hiç şaşırmam.
Nasıl olsa herkes Kürt kartına oynuyor. Örneğin Suriyeli Kürtlerin ‘Akdeniz’e koridor açma’ projesi. Bu konuyu dillendiren ‘stratejist ve uzmanlar’ dünyadan haberi yok. Bırakın koridoru İran ve Rusya destekli Esad’a rağmen Kürtlerin federal ya da özerklik isteği bile gerçekleşemez.
Bu durum Türkiye’yi rahatlatır. Belki de kendi Kürtleriyle daha barışık bir politika izlemeye zorlar. Tıpkı Haziran 2015 öncesinde olduğu gibi.
Görüldüğü gibi 2011 başlangıcında olduğu gibi Ankara’nın tüm hesapları yine Suriye gerçekleriyle çakışıyor.

  • Yani Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü İran ve Rusya ile işbirliğinden geçer.

Onlar da Esad’ı işaret ediyor. Olur mu bilemem ama bana göre 2018’in ilk haftalarında Putin Şam sokaklarını dolaşacaktır. Sonrasını tahmin etmek hiç de zor değil.

  • Batılı ülkeler ve Körfez’in Kral, Emir ve Şeyhleri  her zaman olduğu gibi Türkiye’ye kazık attı ve atacak.

Her şey ortada. Geriye siyasi irade, kararlılık ve karar gerekiyor. Bu kez karar kesin doğru olmalıdır. Türkiye bir 6 yıl daha yanlışlara dayanamaz. Benden söylemesi bu kez bedeli çok ama çok ağır olur. Türkiye ve tüm bölge için. İran ve Rusya işbirliği bunun bilindiğinin kanıtıdır. Çok ilginç bir denklem:

  • Pers, Osmanlı ve Rus imparatorlukları Abbasi ve Emeviler için ortak ve doğru bir formül arıyor. 

    İşin içinde daha birçok ayrıntı var ama onlar da burada anlatılamaz.
    Önemli olan Esed’in bir an önce Esad olmasıdır. Bu da çok zor bir iş değil.
    Sonuçta tek bir harf değişecek. Herkesi ve her şeyi kurtarmak için değer.
    Başka türlüsü de olmaz. Olur diye düşünenler var olan durumu iyi okusunlar.
    6 yıllık bela onlara yetmediyse gelecek olan beladan 60 yıl kurtulamayacaklarını anladıklarında herkes için iş işten geçmiş olacaktır. Benden söylemesi. Daha önce de söylemiştim.
    Hepsi de doğru çıktı.
    ==========================================
    Dostlar,

    Sayın Hüsnü Mahalli’yi AKP tepti bilindiği gibi.  AKP = RTE’nin Suriye politikasındaki ürkünç (vahim) yanlışları YURT Gazetesindeki köşesinde ve Halk TV’deki programlarında Ayşenur Aslan ile yüreklilikle ve çok açık olarak ortaya koydukça iktidarın tepkisini çekti. Sonunda ilahların gazabı patladı ve H. Mahalli kendisini hapiste buldu. Sağlığı tehlikeye girdi. Uzunca bir süre yazıp – konuşmaktan alıkondu.

Peki ne oldu? AKP = RTE, Ortadoğu konusunda uzmanlığı tartışılmaz olan gazeteci Mahalli’nin yıllar öncesinden yazıp söylediği noktaya geldiler. Yazık oldu geçen yıllara ve akan kanlara.. Sınırımızda Sevr planı Kürdistan’ın kurulmasına ramak kaldı!

Zararın neresinden dönülürse kârdır diyerek avunabilir miyiz? Hayır! Bunca ağır dış politika hataları yapanların, önüme gelenlerin kandırdığı siyasilerin mutlaka hem politik hem de hukuksal olarak hesap vermek zorunda.

Türkiye, zamanı geldiğinden bu hesapları da hukuk devleti kapsamında soracaktır elbet.

Biz Sn. Mahalli’nin yazılarına yorumlarımız da katarak sitemizde hep yer verdik. Siyasal iktidara çağrıda bulunduk. Ancak iktidar bu ulusalcı sağduyu çığlıklarını duymazdan geldi. Kendisini kurup iktidara getiren Atlantik ötesi güçlerin güdümünde, onların taşeronu gibi davrandı. Ne var ki artık deniz bitti.. AKP = RTE geç de olsa acı gerçeklerle yüzleştiler. Bundan sonra hiç ama hiç hataya yer yok. Ne konjonktürün ne de halkın – ekonominin takatı kaldı! Verdiğimiz şehitlerin kanları, sorumluları boğacaktır eğer yeni hatalar yapılırsa!

İçeride tüm Ulusu birleştirici politikalar izlemek kaçınılmaz bir zorunluk.
TBMM mutlaka devrede olmalı.. TEK ADAM bu kibrinden vazgeçmeli; Türkiye’nin muazzam birikimini paha biçilmez bir servet olarak değerlendirmeli. Her tür israf ve yolsuzluk adeta bıçakla kesilmeli. Hiçbir toplum kesimi ötekileştirilmemeli, yurttaşlara EŞİT davranılmalı.

Anayasa’ya ve Atatürk’e saygı kusuru yapılmamalı.

  • Yaşamı – EĞİTİMİ – Devleti dincileştirme dayatmasından derhal vazgeçilmeli, 

Sn. Mahalli zaten kapsamlı yazmış, biz de uzatmayalım. Arşivimizde tutmuştuk. Üstünden 33 gün geçti, demlendi bu yazı. Her geçen gün gelişmeler, bu yazı içeriğini doğruladı. Şimdiye dek Sn. Mahalli’nin Suriye – Ortadoğu sorunlarında yazdıklarının tümü gerçekleşti. Bundan sonrası için O’nun danışmanlığına çok ciddi gereksinimimiz var.. Lütfen, lütfen eyyy yetkililer.

Sevgi ve saygı ile. 03 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

​E. Org. Saldıray Berk : NATO Türkiye için açık tehdit

​NATO Türkiye için açık tehditNATO Türkiye için açık tehdit

AYDINLIK, 22.9.2017,
https://www.aydinlik.com.tr/nato-turkiye-icin-acik-tehdit-soylesiler-eylul-2017-1

Aydınlık, Türkiye’nin NATO’ya girişinin 65. yılında, süreci Türk Ordusu’nun seçkin komutanlarına sordu (Berk ÖZER / USMER Uluslararası İlişkiler Sorumlusu)

Kuzey Atlantik Paktı NATO, ABD öncülüğünde 4 Nisan 1949 günü kuruldu. 12 ülkenin katılımıyla kurulan örgüt, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan dengelerde Sovyetler Birliği’ne karşı geniş bir cephede, ABD çıkarlarını savunmak ve sözde müttefiklerini korumak için görev yaptı. Bugüne kadar da bu cepheye bir saldırı olmadı. Ülke sayısı 28’e çıktı. Türkiye, NATO’ya 20 Eylül 1951 günü üye olmak için başvurdu. 18 Şubat 1952’de üyeliği kabul edildi. Aradan geçen 65 yıl içinde NATO, Türkiye’de hep sorgulandı. Atatürk’ün bağımsızlıkçı dış politikasına uymadığı ve Türkiye’nin içişlerine karıştığı, komşularıyla ilişkilerini de kısıtladığı ileri sürüldü. Türkiye bu dönemde 12 Mart ve 12 Eylül ABD-NATO destekli iki darbe yaşadı. Darbelerin gerçekleşmesi için, NATO-Gladyo bağlantılı terör olaylarını yaşadı. Binlerce aydın ve gencini buna kurban verdi. Bu iki darbeyle dönüşüm yaşandı. 15 Temmuz 2016 darbesiyle de bu dönüşüm tamamlanacaktı ancak, ordu millet birlikteliği bunu püskürttü.

DARBECİLERİN KARARGAHI OLDU

Bu girişimde ABD, NATO ve AB bağlantısı bütün açıklığıyla ortalığa saçıldı. Mahkeme kayıtlarına da girdi. Darbeciler, ABD ve AB ülkelerinde karargâh kurdu. Bir tanesi bile iade edilmedi… Artık Türkiye’de, NATO müttefikliği daha yüksek sesten tartışılmaya başlandı, hatta “Ne işimiz var. Artık çıkalım” diyenlerin sayısı arttı. NATO’ya girişimizin 65. yıldönümünde konuyu, Türk Ordusunda uzun yıllar hizmet vermiş generallerimize sorduk. Onlarda da ortak fikir; ‘NATO döneminin bittiği ve yükselen Avrasya içinde yeni arayışlara girmemiz gerektiği” şeklinde…

Dizimizde ilk olarak E. Orgeneral Saldıray Berk’in görüşlerine yer vereceğiz. Berk, 1948 yılında Erzurum’da doğdu. 1969 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu ve Türk Ordusu’nun çeşitli kademelerinde görev yaptı. 2007 yılında 3. Ordu Komutanlığı’na atandı. İsmi FETÖ’nün Ergenekon tertibinde geçti. Yıpratılarak görevden alınmasına çalışıldı. 2011 yılında da emekliye sevk edildi. 2015 yılında “Ülke bütünlüğü ve tam bağımsızlık idealine sahip çıktığı için” diyerek Vatan Partisi’ne katıldı. E. Org. Berk, sorularımıza şu yanıtları verdi:

| Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve riskler dikkate alındığında, NATO üyeliğinin bu tehdit ve riskleri bertaraf etmede bir katkısı var mıdır? Nasıl?

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ona karşı denge unsuru olarak kurulan NATO, 1990’ların başından itibaren (AS: bu yana) yeni bir misyon arayışına başlamış, aradan geçen yirmi yıla yakın bir zamanda genel olarak terörle mücadele stratejisi olarak adlandırdığımız bir misyonda ABD stratejileri ve politikaları dışında başka önemli faaliyette bulunmamıştır. Üstelik son yıllarda NATO, üyesi olduğumuz halde, ülkemizin birlik ve beraberliği için açık tehdit haline gelmiştir. Şu anda NATO ve AB’yi birbirinden ayırmak zordur. Ülkemize yönelen tehditlere baktığımızda (Güney Doğu, PKK, PYD, Suriye’nin kuzeyinde yürütülen ABD ve koalisyon güçleri faaliyetleri, Irak’ın kuzeyi, Kıbrıs, Karadeniz ve Ege adaları sorunları gibi) tamamen NATO (ABD) kaynaklıdır. Dolayısı ile, hali hazırda NATO’yu dost olarak görmek zordur. Bu nedenle şu anda NATO üyesi olmamızın bu tehditleri bertaraf etmede bir faydası yoktur. Bir NATO üyesi olarak, birlik ve bütünlüğüne yönelik tehditleri gidermede Türkiye yalnızdır ve yalnız bırakılmıştır. Üstelik hayret derecesinde ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen bu unsurlara, kendi topraklarımızda üsler vererek kullandırmaktayız. Böyle bir durum dünya tarihinde görülmemiştir. Ülkemizi bölmek isteyenleri kendi içimizde barındırıyoruz.

| NATO üyeliğini sürdürmek ne gibi avantaj veya dezavantajlara yol açar?

Kanaatimce bugün için NATO demek, ABD ve AB demektir. Türkiye bu oluşumun dışında bırakılmıştır. Ülkemizin NATO üyeliğinin bir anlamı kalmamıştır. Ancak NATO’da alınacak kararlar oy birliği ile alınacağı için, 5-10 yıllık süre zarfında NATO’da bulunmamız ülkemizin aleyhine alınabilecek kararları veto etmek adına yararlı olabilir. Bu süreçte de NATO’nun askeri faaliyetlerindeki katkımızı azaltmak ve 5 yıl içerisinde de NATO’nun askeri kanadından tamamen çıkmak ülkemizin bekası açısından uygun olacaktır.

Sonuç olarak, kaynağı ABD ve NATO olan tehditlerin, NATO tarafından bertaraf edilmesi olanaksızdır. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine aykırı olarak, gerek o zaman ülkeyi yönetenlerin basiretsizliği, gerek o zamanki dış politika yanlışlıkları nedeniyle Batı’nın kucağına oturtulan Türkiye’nin, tekrar tam bağımsızlığına kavuşması için gerekli zaman gelmiştir. Bugünkü dünyada bir askeri bloğa bağlı olmanın bir anlamı kalmamıştır. Türkiye bu yalnızlığını bölge ülkeleri ve Avrasya ile iyi ve karşılıklı yarar esasına dayalı olacak şekilde gidermek için en uygun zamanı ve fırsatı yakalamıştır. Zaman ve ortam Türkiye’nin yararına ve çok uygundur. Yeter ki ülkeyi yönetenler bunu görebilsinler.

SALDIRAY BERK’TEN SATIR BAŞLARI

| NATO 1990’dan sonra önemli faaliyette bulunmadı.

| NATO, üyesi olduğumuz halde, ülkemizin birlik ve beraberliği için açık tehdit haline gelmiştir.

| Ülkemize yönelik tehditler NATO kaynaklıdır.

| NATO’yu dost olarak görmek zordur.

| Türkiye tehditlerde yalnız bırakıldı.

| Bizi bölmek isteyenlere içimizde üs veriyoruz.

| Ülkemizi bölmek isteyenleri kendi içimizde barındırıyoruz.

| Ülkemizin, NATO üyeliğinin bir anlamı kalmamıştır.

| 5 yıl içinde NATO’nun askeri kanadından tamamen çıkmak, ülkemizin bekası açısından uygun olacaktır.

| ABD ve NATO kaynaklı tehditlerin, NATO tarafından bertaraf edilmesi olanaksızdır.

| Türkiye’nin, tekrar tam bağımsızlığına kavuşması için gerekli zaman gelmiştir.

| Bugünkü dünyada, bir askeri bloğa bağlı olmanın bir anlamı kalmamıştır.
============================================
Dostlar,

Biz de çooook çaba harcadık ilişki kurabildiğimiz komutanlarımıza NATO’nun akrep içyüzünü anlatabilmek için. Doğrusu çok zorlandık. Özellikle NATO karargahlarında görev yapmış ya da eğitim almış generallerimiz için işimiz epey, epey zordu. Yer yer bizlere “solcu ağzı” nitelemesi yapıldığı bile oluyordu. Oysa ülkemizde nice kanlı tertipler NATO maskesi gerisinde üslerde tezgahlandı ve örtüldü, korunup saklandı.. Bunca ağır bedellerden sonra gerçeklerin görülebilmesi gene de bir teselli. Emeklilikte de olsa E. Org. Berk’e bu çıkışı için teşekkür ederiz.

Saldıray Paşa tüm açıklığı ve vurgulayıcılığıyla özetlemiş. Türkiye gereğini artık yapmalı. Büyük ATATÜRK‘ün dış politikadaki altın ilkesini, 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanlığı yapan meslek büyüğümüz tıp doktoru Tevfik Rüştü Aras özetlemişti:

  • Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz fakat kimseye karşı ittifak ve bloklaşmaya gitmek istemeyiz..

80-90 yıl sonra hala geçerliğini koruyan ilkeler.. İşte uzgörü (vizyon) budur. Kemal Paşa çalışma arkadaşlarına güveniyordu. En zor yıllarda ülkemizin dış politikasını Dr. Tevfik Rüştü Aras’a emanet emişti. 12 yıl da değiştirmeden.. Erdoğan ise Türk Dışişlerinin muazzam birikimini “monşerler” diye aşağılayarak çok değerli ve çok zor erişilen kurumsal bir birikimi küçümsemiş, dışlamıştı. Ülkemizin ağır dış (+iç!) politika çıkmazları ortada.. Irak’ın kuzeyinde siyonist emperyalizmin güdümünde, Kürt kardeşlerimizi bu iğrenç politikalara alet eden kanlı oyun bağlamında sözde halkoylaması yapılabilir duruma gelir miydi bu fahiş hatalar yapılmasa??

AKP = RTE NEDEN İKBY – BARZANİ’ye KESİN – NET “HAYIR – YAPAMAZSIN” DİYEMİYOR ?
BARZANİSTAN HALKOYLAMASI; NE YAPMALI?
2 makalemizi okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Sevgi ve saygı ile. 25 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Her saray bir labirenttir – Prof. Dr. Zeliha Etöz 

Her saray bir labirenttir

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

William Beckford’ın Vathek adlı novellası, güce doymayan ve mutlak güce ulaşabilmek için önüne engeller oluşturduğunu düşündüğü herkesi, her şeyi gözünü kırpmaksızın katleden, yakıp yıkan bir hükümdarı anlatır.

Dokuzuncu Abbasi halifesi olan Vathek, öylesine bir güç düşkünüdür ki yeterince görkemli ve göz kamaştırıcı bulmadığı için seleflerine taht olan zelihaetöz2Samerra şehrindeki sarayı bile, her biri bir duyunun tatminine hasredilmiş beş kanatlı bir saraya dönüştürür. Ama bunu da yeterli görmez ve gücüne güç katacağını düşündüğü bilgilere sahip olabilmek için Babil kulesinin bir benzerini inşa ettirir. Onbirbin basamaklı bu kulenin tepesinden gökyüzünü her seyredişinde “görünmez maddenin bile amaçlarına hizmet ettiği” düşüncesiyle kendinden geçer adeta. Seyrettiği gökyüzünden gezegenlerin sahip olduğu sırlara vâkıf olacağını sanır ve kendisine mucizevî, muhteşem şeyler yaşayacağının müjdelerini verdikleri hayaline kapılır.

Güce ve ihtişama gark olmuş olayları başlatacak olan şeyin bilinmeyen bir ülkeden gelecek olan bir yabancı sayesinde olacağı müjdesini verdiğine inanır yıldızların. Handiyse bedeninde kan yerine bu vehmin dolaştığı Vathek, tüm gelen yabancılara karşı şehrin tüm sakinlerini uyarmaları için adamlarını salar her köşe bucağa. Gelen hiçbir yabancı alıkonulmayacak hemen saraya getirilecektir. Ve günlerden bir gün Samerra’ya bir tüccar gelir, yüzü bakılamayacak kadar korkunçtur. Hükümdarın huzuruna çıkarılır ve heybesinden ne hükümdarın ne de maiyetindekilerin daha önce gördüğü nadir olağanüstü nesneleri sunar hükümdara. Sunulan nesnelerden özellikle kılıçlar dikkatini çeker hükümdarın, keskin mi keskin ağızlarından bakanı adeta kör eden, gözleri kamaştıran ışıklar çıkmaktadır. Hükümdar, kılıçların karşılığı olarak hazinenin tüm altınlarını tüccarın önüne serer ve ne kadar isterse çekinmeden alabileceğini söyler, tüccar, hükümdarı şaşırtır ve çok az altın alır.

Kılıçların üzerinde hükümdarın okuyamadığı tuhaf harflerle bir şeyler yazmaktadır. Ve yazılanları okuyan biri çıkar en nihayetinde. “Her şeyin en iyi biçimde yapıldığı yerde meydana getirildik; her şeyin harikulade ve dünyanın en büyük hükümdarına layık olduğu bir ülkenin harikalarının en küçük parçasıyız biz” diye yazmaktadır kılıçların üzerinde. Ancak tuhaf olan bir şey vardır, çünkü ikinci kez okunmaya kalkındığında bu cümlenin yerine “Vay haline, bilmemesi gerekeni bilmek isteyenin ve gücünü aşan bir işe girişen gözüpek kişinin” yazılıdır kılıçların üzerinde artık. Ve bu ikinci cümle, oburcasına ve gözü dönmüşçesine gücün peşine düşen Vathek’in en nihayetinde kendisinin de düşeceği, ama kendisiyle birlikte ülkesinin insanlarını da yuvarlayacağı karanlığı özetler adeta. Yabancı tüccarın vaat ettiği “Yeraltı Ateşi Sarayı”nda hazinelerden, yeryüzünü dize getirecek tılsımlardan, “Adem’den önceki sultanların, Süleyman Peygamberin taçları”na kadar her türden servet ve güç alametleri vardır. Vathek bu saraya da sahip olabilmek için, zaafları ve hırslarına kapılıp gitmiş adamlarının işini çokça kolaylaştıran biatları sayesinde her bir adımda daha bir güçlenen sanrılarıyla birçok kanlı eyleme imzasını atar. Ve sonuçta bütün bu kanlı eylemlerden yüreği kapkara halde Yeraltı Ateşi Sarayı’na kavuşmuş olan Vathek’in gözlerinde sadece “tiksinti ve umutsuzluk” vardır.

Vathek, siyasal iktidarın mutlakiyetçi görünümünün fantastik edebiyat türünde en iyi dile getirildiği yapıtlardan biridir. Her biri birer metafor olarak değerlendirilmesi gereken sarayları, kuleyi ve buralarda olup bitenleri betimleyişiyle, yabancı tüccar aracılığıyla kifayetsiz muhterislere her koşulda cazip gelecek iktidar araçlarının usta pazarlamacısını resmedişiyle Beckford, iktidar namzetine gerçekten iktidar sahibi sanıp biat edenlerin budalalığı ve budalalığın ödediği ve ödettirdiği bedeller kadar, Vathek’te cisimleşen iktidarda olanın kendisini gerçekten iktidar sahibi sanmasındaki zır deliliği ve bunun korkunç sonuçlarını anlatır bizlere.

Yeraltı Ateşi Sarayı bir cehennemdir aslında, ancak Borges’in ifadesiyle bir ceza olarak değil, yanı sıra günaha teşvik eden bir cehennemdir. Ama bu kadar da değil, anlatının bize hatırlattığı bir şey daha vardır, o da Samerra’daki beş duyu sarayının ve kulenin söz konusu cehennemin eşiği olduğudur. Bu üç yerin tümü birden iktidarın uzamıdır, iktidar namzetince inşa edilmişlerdir elbette ama, iktidara yaşam öpücüğü sunarlar, biçim verirler. Her yürünen koridor, her çıkılan merdiven, her yükselen duvar; adımlara, bakışlara kudretin nefesini üfler adeta. İktidarın aurası olan bu binalar, buralarda dolaşıp duran bedenlere değişken postürlerini kazandırır, arzu ve iştahlarını kabartır. Budalalığın ve zır deliliğin vücut bulmasına ve güçlenmesine yardım eder her bir adımda.

Anlatıdaki her üç uzam da kötü olayların geçtiği yerler değil, doğrudan doğruya kötü ve korkunç yerlerdir adeta. Kötülüklere yol açan ilişkilere sahne olan bir yer değildir buralar çünkü, kötülük yaratan, her bir taşından kötülüğün fışkırdığı ve buraları arşınlayanların bu kötülüklerden kendini sıyıramadığı tam tersine teslim olduğu yerlerdir. Dolayısıyla da kötü olaylar geçtikten sonra ‘temizlenerek’ kullanılmaya devam edilecek yerler değildir buralar, kanla gözyaşıyla karılmıştır harçları ve tam da bu yüzden lanetlenmişlerdir, bu nedenle de tümden yıkılması gereken ya da yıkılmaya bırakılması gereken yerlerdir. Aksi takdirde ne içlerinde olanı ne de etraflarında dolaşanı beladan azade kılmak olasıdır sanki.

Bu yapıların her biri bir labirente benzer, daha doğrusu tümü birden bir labirentler kompleksine benzer, girişi olan ancak çıkışı olmayan bir labirent kompleksine. Yeraltı Ateşi Sarayı’na ulaşabilmek için daha öncekilerden geçmek gerekir, oralarda soluklanmadan, telaşlı gidiş gelişlerin parçası olmadan, didişip kakışmaların girdabına dâhil olmadan Yeraltı Ateşi Sarayı’nda asılı olanın tadı ve lezzeti nasıl tahayyül edilebilir ve arzulanabilir der demektedir yapıt. Üstüne üstlük Beckford’ın özellikle beş duyu sarayına ve Yeraltı Ateşi Sarayı’na ilişkin betimlemeleri, iktidar yolculuğunun kendisinin bizzat bir labirentteki yol alış olarak ele alınıp alınamayacağı ve böylesi bir yolculuğun gerçekleştiği her yeri bir labirente dönüştürüp dönüştürmediği sorularını aklımıza getirir.

Girişi ve çıkışıyla farklı ve çeşitli sapakları, çıkmazları, dolambaçları olan şeydir labirent dediğimiz en basitinden. Ve fakat iktidar yolculuğunun bir metaforu olarak ele alacaksak eğer labirenti, o zaman girişi olan ancak çıkışı olmayan bir labirenti düşünmeliyiz sanki, hedefinde arzuların en çekicisi ve imkansızı durduğu için özellikle tabii ki. Yapıtın sunduğu ipuçlarını da hiç küçümsemeden ve fakat ayrıca iktidar ve işleyişinin dinamiklerini kabaca şöyle bir gözden geçirdiğimizde, böylesi bir çıkarımda bulunmamız için epeyce gerekçelere sahip olduğumuz söylenebilir. Bir kez adım atılınca çıkışının olmadığı veya imkânsıza yakın olduğu, içine girenlerin bir kısmının nefesleri kesilerek yarı yolda kaldıkları, kaldıkları yerle ‘yarabbi şükür’ diyerek yetinenlerinin olduğu ya da yetinmeyip ahla vahla gerginlikten bitap düşenlerinin bulunduğu, bir kısmının tam hedeftekini avucuna aldığını zannederken hedefte asılanın daha bir uzağa düştüğünü gördükleri bir durum değil midir iktidar peşine düşmek ya da en hafif deyimiyle onunla haşır neşir olmak? İktidara kenetlenmek neredeyse bitimsiz bir baş dönmesine benzemez mi, tıpkı özellikle bazı labirentlerde yaşandığı gibi? Ve iktidar tekinsiz olanın yurdu değil midir? O tekinsizlik ki en çok da labirente uyan bir sıfattır hattı zatında. Burada iktidarın tekinsizliğinin en iyi timsalinin saraylar olduğu gerçeğini söylemeden de geçmeyelim, o saraylar ki bu tekinsizliği örtbas etmek üzere kurulmuşlardır aslında.

Ha bir de şu dikkate değer ayrıntıyı ekleyeyim söze noktalı virgül koyarak: Yolları Çatallanan Bahçe’de gerçek labirentin düz bir çizgi olduğunu söyleyen Borges’e kulak verirsek nasıl bir iktidar yorumuna varırız acaba?
(http://www.gazeteduvar.com.tr ‘den alınmıştır)

===============================
Dostlar,

Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak. – MÜLKİYE‘den (bizim de mezun olduğumuz) OHAL KHK’sı ile uzaklaştırılan saygın öğretim üyelerinden Sn. Prof. Dr. Zeliha ETÖZ meramını ne denli ustalık ve derinlikle yazıya dökmüş değil mi?
İlgililer gerekeni iletileri alırlar mı acaba?
Ya da, endişe ederiz ki, yazının düzeyi ve bir parça soyut metaforarı vb. ağır gelir de sıkılır okumaz, olur anlamazlar mı??
Vakar mısınız aydın sorumluluğunun ağırlığına ve kapsamına..
Egemen ama entelektüel fukaralara ileti verirken yazdıklarınızı onların zeka – birikim düzeyine göre ayarlayacaksınız, basitleştirecek, Dilinizi ustalıkla kullanarak onu da geliştirecek yetkinlikte kullanmayacaksınız! Buna bile katlanacaksınız.. Zeliha hoca son noktada ödün vermemiş galiba.. Muhataplarn işleri ve bizim işimiz zor dostum zor..

Sevgi ve saygı ile. 16 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com