Prof. Dr. Kaboğlu: Padişahın bile partisi yoktu..

Prof. Dr. Kaboğlu:
Padişahın bile partisi yoktu!..


(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..
Önemi nedeniyle 11.1.17’de yayımladığımız yazıyı öne çekiyoruz.. )
Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu,
  • AKP’nin anayasa teklifini, Osmanlı ve Türkiye tarihindeki
    en büyük kırılma olarak değerlendiriyor.

    Kaboğlu, “Padişahın bile partisi yoktu. Padişahlık ötesi bir durum söz konusu.
    Biri ‘Erdoğan büyük bir lider, bütün yetkileri ona verelim.’ diyebilir.
    Ama ‘Gelecek kuşaklara anayasa yapıyorum’ demek dürüst değil.” diye konuştu.

[Haber görseli]

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, AKP’nin Anayasa teklifini, Osmanlı ve Türkiye tarihindeki en büyük kopma olarak değerlendiriyor. ‘Cumhuriyet parantezi’ tartışmasına değinerek, “Teklif aslında, ‘Osmanlı ve Cumhuriyet parantezini kapatmak’ demek oluyor. Osmanlı’nın modernleşme mirası üzerine kurulan ‘Türkiye Cumhuriyeti parantezi’nin kapatılması. Bu saptamayı yaparken, Osmanlı hayranlığı ya da karşıtlığı üzerinden bir şeye kapılmamamız gerekiyor. Bizim sorunumuz şu anda bu sorunu çıplak gözle okumak. Teklifi ben tarihimizin en büyük kırılması olarak görüyorum” diyor. Kaboğlu ile üniversitedeki odasında buluştuk. AKP’nin Anayasa değişikliği teklifini konuştuk.

Bu değişiklik tam olarak ne demek?

Aralık 1876, Aralık 2016. Anayasa hukuku tarihimiz 140 yıl önceye uzanıyor. Bugüne kadar büyük kopmalar oldu. Şimdiye dek yaşanan kopmalar, git geller bir yana, 10 Aralık’ta açıklanan teklifin getireceği kopma bir yana. 1876’da Osmanlıda parlamento kuruluyor. 1909’da parlamenter rejime geçiliyor. 1921’de Meclis hükümeti öne çıkıyor. 1924’te parlamenter rejime doğru adım atılıyor. 1961’de klasik parlamenter rejim kuruluyor. 1982’de otoriterleşme yolunda adımlar atılsa da parlamento eksenli 1876 çizgisi korunuyor. Dünyada, Anayasa yürürlükte iken rejim değişikliği yapmak diye bir şey yok. Ben bilmiyorum. Türkiye’de sorunlar var. Ancak, ciddi kazanımlarımız da var. Bu kadar radikal bir rejim değişikliğinin çok inandırıcı ve ciddi nedenlerinin olması gerekiyor. Bu da tartışılarak anlaşılır. 1982 Anayasası da bir darbe, kırılma ürünü. 1982 Anayasasında yapılabilecek olduğu halde yapılmayanın burada yapılması söz konusu. Bu ilk ve en büyük kırılmadır. Teklifte, 2010 değişikliğinden geri dönüşler de var. Hani çok sahiplenerek savunuyordunuz? 2010 değişikliğine (AS: ALP 26 maddeyi değiştirdi!) karşı çıkanları karalıyordunuz… O nedenle bugünü çok iyi tartışmamız gerekiyor.

Teklifi bilimsel açıdan nasıl tanımlamak gerekiyor?

Parlamenter rejim kaldırılıyor ama başkanlık öngörülmüyor. Aslında getirilene, ‘anayasal düzen’ bile denemez. Çünkü, erkler ayrılığını güvence altına almayan metin anayasa olarak nitelenemez. Demokratik açıdan, getirilmek istenen, çoğulcu siyasal rejimlerin dışında yer alan bir model olduğundan, bunu, parlamenter, başkanlık, meclis hükümeti veya yarı-başkanlık şeklinde yapılan siyasal rejimler tasnifi içinde değerlendirmek mümkün değil…

Hükümetten gelen açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

En ileri anayasalarda bile ‘OHAL dönemlerinde Anayasa yapılamaz’ kuralı var. Niçin? Çünkü bir Anayasa kamuoyu oluşması gerekiyor. Öne sürülen gerekçeler inandırıcı değil. ‘Koalisyon istemiyoruz, biz çoğunluğumuza güveniyoruz’ deniyor. CHP’ye de ‘sen kazanamayacağın için istemiyorsun’ deniyor. Bu söylemlerin doğru olduğunu varsayalım. Önümüzdeki 10-15 yıl ülkeyi sen yöneteceksen niçin 10, 15 hafta bekleyemiyorsun? Sorulması gereken ana soru bu.
Bu acele, bu telaş neden? 1982 Anayasası bile daha saydam bir ortamda kotarıldı. Darbe teşebbüsünde bulunanlar ile darbe girişimini bastıranlar ayrıştığına göre, 61 ve 82’den çok ciddi farklar var. 15 Temmuz’un gölgesinde bunu kotarmaya çalışıyorsunuz. Yangından mal kaçırırmış gibi bir yöntem izlemek, soru işareti yaratıyor.

  • Acaba 15 Temmuz bir fırsat mı?

Hükümet bu soruya yanıt vermezse, bu anayasa 2017’de oylansa da 15 Temmuz Anayasası olur. Ciddi meşruluk sorunlarını beraberinde getirir.

Padişahın partisi yoktu’

Teklifin en tartışmalı önerisi ne?

– Hükümetin bütün yetkileri Cumhurbaşkanı’na veriliyor.
– TBMM’nin görev ve yetkileri, kural koyma ve yürütmeyi denetleme yetkisi daraltılıyor.
– Bu yetkilerin önemli bir kısmı tek başına Cumhurbaşkanı’na geçiriliyor.
– Her şey, Cumhurbaşkanı’nın arkasında bir parlamento çoğunluğunun bulunmasına göre ayarlanmış.
– Meclis’in, Cumhurbaşkanı’nın karşı çıkacağı bir düzenlemeyi yapması söz konusu değil.
– Cumhurbaşkanı parti başkanı olabilecek. Milletvekili adaylarını belirleyecek, o yolla çoğunluğu oluşturacak.
– Gelecek seçimlerde de listeye girmek isteyecek milletvekili, Cumhurbaşakıni ile ters düşmeyecek.
– Tam olarak Cumhurbaşkanı’nın gözetimindeki parlamento yapısı olacak.
– HSYK’nin yarısını Cumhurbaşkanı, yarısını Meclis seçecek.
– Meclis’i kim oluşturacak?
Yasama, yürütme ve yargı, doğrudan ve dolaylı olarak tek makamın uhdesinde toplanıyor.
– Cumhurbaşkanı kanunda öngörülmeyen bütün alanlara da müdahale edebilecek.

Şimdi de böyle bir görüntü var…

Bizi o düzen kurtaracaksa, bugün de zaten bu imkanınız var. ‘Padişahlık mı isteniyor’ deniyor. Yanlış bir kıyaslama yapılıyor. Padişahın partisi yoktu. Padişah, sadrazam ve vezirlerle ülkeyi yönetirdi, kral gibi daha üst konumdaydı.

  • Burada padişahlık ötesi bir durum söz konusu.Bir de dürüstlük zaafı var. Bir kişi, samimi olarak ‘Sayın Erdoğan, büyük bir lider, bütün yetkileri ona verelim.’ diyebilir. Ancak, ‘gelecek kuşaklar için anayasa yapıyorum’ demek dürüstlük ilkesi açısından sorunlu.
  • Burada her şey yapılmış, bir kişinin adı yazılmamış.
    Bu kadar vefasızlık olur mu? Adamın adını belirtin hiç değilse, ayıp…

Dalga geçer gibi yaptılar…

Anayasa çalışmalarına yıllarını vermiş bir hukukçu olarak teklifi okuyunca ne hissettiniz?

İnandırıcı olmasa da ‘görüşüyoruz, erkler ayrılığına saygı gösetereceğiz’ gibi mesajlar verilirken, aslında ben bu kadarını beklemiyordum. Bir tatil günü, insan hakları günü, dalga geçer gibi suratımıza çarptılar. Osmanlı’dan bu yana 140 yılın kazanımı var. Parlamentonun oluşumu 140, 150 yıllık bir süreç… Kolay olmadı. Kendine ‘milliyetçi maneviyatçı’ diyen grubun, bu kadar büyük bir mirası ‘tanımıyorum’ diyerek, geri dönmesi… Bende, ‘acaba sanal bir dünyada mı yaşıyorum, benim toplumum bu mu?’ duygusu yarattı. Ancak, soğunkanlılığı kaybetmemek, onlar gibi bağırıp çağırmamak gerekiyor. Vur deyince öldürmüşler. Böyle bir şey olamaz. ‘Biz bunda içteniz’ diyorlarsa, şunu öneririm: Lütfen zahmet etmeyin, teklifi askıya alalım. ‘Sayın Erdoğan buyrun siz yönetin, büyüksünüz, kurtarıcısınız’ demek dürüstlüğünü gösterelim. Herhangi bir sorumlululuk doğarsa da sayın Erdoğan ‘sorumluluk benimdir’ desin. Sözde bir Anayasa teklifi yapıyorsunuz, bütün yetkiyi bir kişiye veriyorsunuz.
21. yüzyılda, Angola’da, Zambiya’da böyle bir şey olmaz.

[Haber görseli]

Son yıllarda yapılan Anayasa değişikliklerini anımsamak gerekirse, neler söylersiniz?

1982 Anayasası, Ak Parti iktidara gelinceye kadar hayli değişikliğe uğramıştı. Ak Parti döneminde de kayda değer üç değişiklik yapıldı. 2004’te, 2007’de, 2010’da… 2004 değişikliği, en çok gölgede kalan değişiklik ama önemli sonuçları olan değişiklik. Ölüm cezasının tümden, savaş ortamında bile kaldırılması (AS: AY m.38). İdamın kaldırılmasına dair, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 13. No’lu protokolün onaylanması. Uluslararası sözleşmelerin, yasaların önünde ve üstünde sayılması (AS: AY m.90). Arkasından özel yetkili mahkemeler gelmiş olsa da DGM’lerin kaldırılması (AS: AY m.143)… 2007 değişikliği, ‘Cumhurbaşkanı seçilemiyor’ gerekçesiyle yapılan bir değişiklikti. Gerekçe, 367 krizini aşmaktı. 96. madde değiştirildi ve
11. Cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçildi. Diğer yandan, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesinin yolu da açıldı. Kriz Anayasa değişikliği ile çözülünce, seçim değişikliği geri alınmalıydı ama alınmadı. Bu önemli nokta. 2007’de gerçekten büyük bir kilitlenme yaşandığı için mi Anayasa değişikliğine gidildi? 2014 ve 2016 düşünüldüğü için mi Anayasa değişikliğinde ısrar edildi? Bunu çok iyi saptamak lazım. 12 Eylül ruhunu ortadan kaldırmak mı istiyoruz? Yoksa o ruhu derinleştirmek mi? 12 Eylülcüler’in yapamadığını ya da yapmadığını yapmak mı istiyoruz? Bu sorulara yanıt vermek gerekiyor.

Toplum olarak 2010 değişikliğinin bedelini mi ödüyoruz?

2010 değişikliği Ak Parti çoğunluğu tarafından en çatışmacı Anayasa değişikliği oldu.
Buna karşın ‘yetmez ama evet’ diyenler de oy verdi. Bunun sonucu şu oldu: Değişiklik yapan kişilere en çabuk dönen, onları vuran değişiklik. Çok çatışmacı bir tarz izlenmesinin de
sakıncası burada ortaya çıkıyor.

Üstüne basa basa ‘tartışmalıyız’ dediniz… Türkiye bu teklifi nasıl tartışacak?

Medyayı açarsınız. İşin uzmanlarını çağırırsınız, tartışırsınız. 20. yüzyıl, Türkiye’nin, çağdaş anayasacılıkla en yoğun biçimde iç içe olduğu dönem olmuştur. Fransa ve Almanya’da sorunlar var… Anayasal sorunların çözümü, bu Anayasa’nın bir tarafa atılıp, yeni bir Anayasa yapılmasıyla mı çözülecek? Yoksa, aksamalar saptanarak, anasayal denge ve denetim düzenekleri adını verdiğimiz bağlamda mı çözeceğiz? Bir süredir, kamuoyu oluşumunda ciddi yanlı medya eğilimi ortaya çıkmıştı. 15 Temmuz darbe sürecinin ardından OHAL dönemine girdik. Başbakanın, Cumhurbaşkanının, MHP genel başkanının her sözü, bütün televizyon programlarını bloke ediyor. Devlet Bahçeli’nin tweeti bile yayın kesiyor. Medyada, tartışma yok, propaganda var. Tartışmayı hiçbir zaman Anayasa metnini açmamış kişiler yapıyor.

Görev zamanı

Teklife hayır diyenlere öneriniz var mı?

Ciddi bir yaklaşım geliştirmek lazım. Türkiye’nin geleceğini düşünen, geçmişin birikiminin bilincinde olan, bu birikime layık bir gelecek isteyen kesimlere çok görev düşüyor. Soğukkanlı olarak anayasal bilgi kirliliğini açmak, doğrunun ne olduğunu söyleme görevimiz var. Biz doğruyu söyleyelim. Hükümete çağrıyı yapalım:

  • OHAL’i kaldır, anayasa tartışması başlat.
  • Eğme, bükme. Sen bütün yetkileri bir kişide istiyorsun.
  • Açıkça söyle. Dürüst olmak istiyorsan adını koy. Birbirimizi aldatmayalım.Çünkü, bir süre sonra yüz yüze bakabilecek ortamı bulamayabiliriz. Doğmamış çocukların iradesini ipotek altına alacak bir teklifin, OHAL koşullarında, Anayasal kamuoyunun mümkün olmadığı bir ortamda kotarılması, demokrasi ve meşruluk açısından son derece sorunlu.
  • Anayasa, yurttaşlar olarak yediğimiz gıda, içtiğimiz su, soluduğumuz hava kadar önemlidir.
    ‘Dönüşü olmayan batış’

Rejim değişikliği yanlılarına bir çağrınız olur mu?

2010 değişikliğini istemeyenler hainlikle suçlanıyordu. Eski solcular bile “hayır” diyenleri statükoculukla itham ediyordu. Birilerine dil uzatmak istemiyorum, bir fotoğraf çekiyorum.
Çok geçmeden ne oldu? 12 Eylül referandumu gibi oldukça düşük profilli bir değişiklik bile, bu kadar pişmanlığa, çatışmaya yol açtıysa, 15 Temmuz’un altyapısını hazırladıysa, bu değişikliğin böyle kotarılmasını bir düşünün. Çok büyük gailelere yol açabilecek. AKP, MHP içinde de ‘ne oluyor?’ diyen vardır. Bunu öncelikle AKP’lilerin düşünmesi gerekiyor. 6 yıl önce de ‘biz çok doğru yapıyoruz’ diyorlardı. Şimdiki, dönüşü olmayan bir batma olur. Onlar da kurtaramazlar.

‘Gelecek koalisyonda’

Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’nin geleceği koalisyon hükümetleri. 2023’lerde bir normalleşme bekleniyorsa, parlamenter rejimdeki aksamalar saptanarak, milli koalisyon yoluna gidilmeli.
Burdan bakınca, büyük zorluklar bekliyor bizi.
Erdoğan ‘kandırıldık’ dedi. Biz hukukçular şunu söylüyoruz;

  • Kandırılmamak için kötü de olsa hukuk kuralına, liyakata uyacaksın.
    Lord Acton’un meşhur sözüdür:
    İktidar çürütür, mutlak iktidar mutlaka çürütür.
    Şimdiki gidiş büyük bir çılgınlık…
    ===================================
    Dostlar,

Ülkemizin yüzakı hukuk bilimcilerinden biri de, Anayasa hukuku uzmanı  Sn. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu‘dur. Cumhuriyet gazetesinin kendisiyle çok önemli, değerli. öğretici, kapsamlı ve yol gösterici bir söyleşi yaptığını sevinçle görüyoruz (11.01.2017)..

Bütün Türkiye, uğursuz AKP – MHP kutsal ittifakını (!?) vargücüyle uyarıyor, eleştiriyor ve sağduyuya çağırıyor.. Ama muhkem kale duvarlara çarpıp sönümleniyor uyarı ve eleştiriler, hatta çığlıklar! İlk 2 oylamada 338 ve 347 oy çıktı teklife.. Anayasa çiğnenerek açık açık – göstere göstere oy kullanılıyor. Dileyelim 2. kez oylamada hukuk dışına çıkılmaz ve teklif reddedilir..

Daha ne yapsın insanlar? Sokağa mı dökülsün, şiddet mi yaşansın? Bu aculluk niye, neden?
Toplum neden bunca baskılanıyor? OHAL altında inletilen bir toplum özgürce tartışmadan nasıl anayasa değiştirebilir? TBMM televizyonu bile son derece kısıtlı yayın yapıyor, bu ayıptır, çok ayıptır. Halk TBMM’nin Dikmen kapısının önünde toplanarak vekillerine sesini duyurmak istiyor bir basın açıklaması ile.. Bu bile iktidarın korku – panik tepkisiyle faşistçe baskılanıyor, engelleniyor.. Dondurucu soğukta bu ülkenin insanlarına gaz, basınçlı soğuk su, plastik mermi uygulanıyor. Polise “süpürme” buyruğu veriliyor polis köpekleriyle.. Bir CHP’li vekil bile fiziksel şiddet görüyor, dişi kırılıyor.. Kendi insanına bu zulmü hangi iktidarlar yapar??

Böylesi bir vahim hukuksuzluk hangi uygar demokraside görülebilir??
Ardından Ankara valisi  OHAL’i bahane ederek açık hava toplantı – gösterilerini 1 ay yasaklıyor. Bu sürede TBMM’de anayasa değişikliği dayatması = Tayyibistan diyarı rejimi geçirilir biter!? Gerekçe, -yerseniz- “güvenlik”!? Oysa 5 Ocak 2017 günü Keçiören metro hattı açılışında Erdoğan, Yıldırım…. bakanlar ve kış ortasında nasılsa toplanmış birkaç bin “alkışçı seyirci” kalabalığı için “güvenlik” sorunu olmuyor??!!

Bunlar traji-komiktir, utandırıcıdır, suçtur, korkuyu bastırma çaresizliğinin dışavurumudur
ve yapanlara da hayır getirmez.. Zulümle abad yönetim ve yönetici insanlık tarihinde yok!
Hepsinin sonu er ya da geç çook ağır oluyor.
Halk büyük bedeller ödüyor ama önünde sonunda diktatörlerinden kurtuluyor..
İnsanlık onuru hep yengin (galip) geliyor.. Bu tarihsel veri de akıldan hiiiç çıkarılmasın..

Bunlar vahşet düzeyinde faşizmdir.. ve çoook acı ve uyarıcıdır ki, Anayasa değişikliği sonrasının kıpkızıl manzaralarına ipucu, gösterge, kanıttır..
Tek adam diktatörlüğünün rap rap, gümbür gümbür gelen ayak sesleridir.

AKP 2004’te 11; 2007’de 4 ve 2010’da 26 maddede değişiklik yaptı 1982 Anayasasında. Bu soni 18 madde ve Anayasanın 70 maddesinde değişiklikler getiriyor.. 18. değişiklik 1982den bu yana ve 113 maddes 117 kez değiştirilmiş bir temel metin ile baştan sona bir kez daha oynanıyor.. Kendi yaptıkları değişiklikler dahil.. Örn. 2010’da çoooook ayrıntılı bir yasa maddesi gibi yazılan HSYK maddesi dahil.. 591 sözcükten oluşan bu Anayasa (!) maddesi kadar kapsamlı başka hiçbir maddeyi hiçbir anayasada görmek olanaklı değil! Yazboz tahtası oldu..

Bir Anayasa ile bunca oynanır mı? Kamu İhale Yasası’nı da AKP utanılası bir pişkinlikle onlarca kez değiştirdi. Hangisine yanalım? Öngörüsüzlük nedeniyle “özel gereksinimlerini” (!?) karşılayacak bir yasa yapamayışlarına mı, bu çağda TBMM’yi oyuncak edip hala ilkel deneme – yanılma ile öğrenme çabalarına mı ve bu arkaik serüvenlerine Türkiye’yi alet edişlerine mi?
Ve de dinci geçinip çoooook ehliyetsiz oluşlarına ve Türkiye’yi meşruluğu sorgulanır bu “yasa” (!?) ile talan edişlerine mi, yandaşlara peş keş çekişlerine mi ? Hangisine, hangisine??

  • Bir çare bulunacak, bir çözüm toplumsal dinamiklerin bağrından doğacak
    ve bu kasvetli karanlık da aşılacaktır.. Umutlarımız tükenmemiştir.. Türkiye büyüktür
    ve mazlumların ahı, zalimleri geç ve güç de olsa gene yenecektir, gene yenecektir.. gene…
  • Yapılanlar çağdışıdır, sürdürülmesi olanağı yoktur.. Türkiye’nin dinamikleri hızla ve ilk fırsatta, siyasetbilimi terminolojisiyle bu “anomalileri“, “çarpıklıkları” dışlayarak düzeltecektir.

    Unutulmasın, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ümüzün çok önemli saptamasıdır :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

Hedefe atılmış oktur, bir emirdir ve geri dönüşü asla yoktur!
Oysa şimdi Cumhuriyet’imize hınçla, kin ve intikamla.. yıkmak üzere saldıranların
ellerindeki ilkel araç “bumerang” olup dönüp sahiplerini vuracaktır..
Tarihin diyalektik yasası budur ve kimsenin gözünün yaşına bakmaz…

Sevgi ve saygı ile.
11 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Y. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.
(Ankara – BİA Haber Merkezi, 25 Temmuz 2016)

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

….. Anayasa Mahkemesi bu ölçütü yaklaşık 25 yıl önce kurmuştu. Mahkemeye göre
olağan KHK’lerle olağanüstü KHK’ler arasındaki fark ve sonuçları şöyleydi:

“Olağanüstü hallerde Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çıkarılabilecek KHK’lerde konu sınırlaması yoktur. Ancak bu, olağanüstü KHK’lerin düzenleme alanının sınırsız olduğu anlamında değildir. Bu tür KHK’lerin düzenleme alanları, Anayasa’nın 121. maddesinin 3. ve 122. maddesinin ikinci fıkraları gereğince “olağanüstü halin veya sıkıyönetim halini gerekli kıldığı konular”la sınırlıdır.

  • Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların
    olağanüstü hal KHK’leriyle düzenlenmesi olanaksızdır.

Olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır. İlân edilmiş olan olağanüstü halin nedeni, şiddet olaylarının yaygınlaşması ve
kamu düzeninin bozulması
dır.

Olağanüstü halin amacı, neden öğesiyle kaynaşmış bir durumdadır.
Başka bir anlatımla, olağanüstü halin varlığını gerektiren nedenler saptandığında,
amaç öğesi de gerçekleşmiş demektir
. Şu durumda

  • Olağanüstü hal KHK’lerinin “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda
    olağanüstü halin amacı ve nedenleriyle sınırlı çıkarılmaları gerekir.

Anayasa’nın 148. maddesinin biçim ve öz yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında tuttuğu KHK’ler “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkartılan KHK’lerdir.

Anayasa Mahkemesi’nin çıkartılan bir olağanüstü hal KHK’sinin bu niteliği taşıyıp taşımadığını belirlemesi ve eğer bu niteliği taşımıyorsa uygunluk denetimini yapması zorunludur.
(AYM, E. 1990/25, K. 1991/1, 10.1.1991)

Uzatmamak adına belirtelim ki, AİHS’e göre Sözleşme’nin 15. maddesine göre yapılan bildirim sonrasında AİHM’in karar verebilmesi de bu mantık üzerine kuruludur.

  • Olağanüstü hal, her şeyin yapılabildiği değil, olağanüstü halin yarattığı riskleri kaldırmak için ek önlemlerin alınabildiği bir dönemdir.

AİHM de bu dengeyi orantılılık ilkesiyle sağlar. Orantılılık ilkesi “şartların gerektirdiğinden daha fazla önlem alınmasını kati bir şekilde yasaklar”. (Aksoy/Türkiye, para. 68)
(http://bianet.org/bianet/hukuk/177136-bu-bir-olaganustu-hal-khk-si-degildir)
================================
Dostlar,

Sayın Dr. Keren Altıparmak Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesinin yetenekli öğretim üyelerindendir. Kamu Hukuku / İdare Hukuku alanında doktorasını tamamlamış ve İnsan Hakları sorunlarında yoğunlaşarak uzmanlaşmıştır. İş yükünün son derece yoğun olması yüzünden, 40’lı yaşların ortasına gelmesine karşın Doçentlik çalışmalarını tamamlayamamıştır!

Türkiye’nin 140’a yaklaşan Hukuk Fakültelerinden, “hukuk devleti – anayasa” ayaklar altına alınırken nedense “tık” çıkmamaktadır!?

Bizim de mezunu olduğumuz “Mülkiye” de suskunlaştırılmıştır üzerindeki yoğun baskılarla
ne yazık ki.. Ancak biz naçizane, Mülkiyeli sorumluluğumuzu ve yetkimizi de kullanarak hukukun üstünlüğünü savunmayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz.. Yargıtay önceki başkanlarından Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk da önceki günlerde web sitemizde yer verdiğimiz makalesinde benzer çağrıyı yapmıştı.. (‘Anayasal devlet’ten ‘anayasalı devlet’e)

Anayasa Mahkemesi (AYM), CHP tarafından önüne getirilen OHAL KHK’lerini Anayasa md. 148’i dayanak göstererek “yetkisizlik” nedeniyle geri çevirmiş ve anayasa yargısı üzerinden denetleme ve Anayasaya – Anayasal düzene sahip çıkma asli görevini yerine getirmekten kaçınmıştı. Bu karar ülkemizi ağır bir bunalıma sokmuştur. AYM 1990 ve 1991’de benzer durumda aldığı 2 kararı “emsal” olarak görüp içtihat istikrarını sürdürebilseydi rejim günümüzde bunca tıkanmayacak ve AKP – RTE de OHAL KHL’leri ile Anayasayı hiçe sayan düzenlemeler yapma pervasızlığını kendilerinde göremeyeceklerdi.

Öte yandan bu KHK’ler TBMM onayına da zamanında sunulmamaktadır. Böylelikle yasalaşan KHK içerikleri bu kez Anayasa yargısına taşınabilecektir (AY md. 150). AKP bunu yapmadığı gibi, ülke gündemini Anayasa değişikliği = Sultanlık dayatması ile tıkayarak saptırmaktadır.
*****
Sn. Rifat Serdaroğlu’nun sitemizde yer alan bir makalesinde aşağıdaki saptamaları izliyoruz :
(Rifat Serdaroglu : ANA VE YASA, 05.01.2017)

670 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 17 Ağustos 2016- 180 (YÜZ SEKSEN) gündür görüşülmedi!
672 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
673 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
675 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
676 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
677 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
678 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
*****
Bunca hukuksuzluk, öyle hiçbir şey olmamışçasına sürdürülebilecek bir durum değildir. Türkiye’nin bu yozlaşmaya “alışacağını – kabulleneceğini – boyun eğeceğini…” sanmak boşunadır. Her yanlış, AKP – RTE’nin hesabına yazılmakta ve kendi sonlarını yaklaştırmaktadır.

OHAL KHK’leri ve Anayasal yargı denetimi konusunu biz de birkaç makale ile işlemiştik :

OHAL_KARARNAMELERININ_ANAYASAL_YARGIYA_TASINMASI

OHAL Kararnameleri Nasıl İptal Edilebilir?

OHAL KARARNAMELERİ İLE FİİLİ SİVİL DARBE

AKP – RTE’yi sağduyuya çağırmayı sürdürüyoruz..
Bu Anayasa değişikliği ülkemize yıkım getirecektir..
Lütfen vazgeçiniz, bu dayatmayı geri alınız..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AKP – MHP Anayasa değişiklik teklifi tam bir “diktatörlük” öngörmekte

Sahi Erdoğan anayasa değişikliğiyle ilgili neden hiç konuşmuyor??

AKP/MHP ortaklığıyla 10 Aralık 2016 günü
Meclis Başkanlığı’na verilen Anayasa değişiklik teklifi, “kitabi” anlamda tam bir “diktatörlük” öngörmektedir…

Bülent SERİM
Emekli Anayasa Mahkemesi Raportörü
ODATV, 13.01.2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

AKP/MHP ortaklığıyla 10 Aralık 2016 günü Meclis Başkanlığı’na verilen Anayasa değişiklik teklifi, “kitabi” anlamda tam bir “diktatörlük” öngörmektedir. Adına “Başkanlık Sistemi”, “Başkancı Sistem”, “Seçilmiş Krallar”, “Sultanlık ya da Padişahlık”, “Reis sistemi” hatta “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” diyebilirsiniz; ama sonuç değişmez. Sonuçta sistem,
diktatör yetkileriyle donatılmış bir cumhurbaşkanı yaratmaktadır.

Montesquieu diyor ki;
– “Diktatörlerin ülkesinde yalnız bir kişi özgürdür; diğerlerinin tümü köledir.”

Bu söz bize nedense, önce Peygamber tarafından söylendiği ifade edilen,
sonra Vahdettin tarafından yinelenen ve günümüzde Cumhurbaşkanı’nca dile getirilen
“çoban, sürü” yaklaşımını anımsatmaktadır.

KAMU YARARI AMACI YOKTUR!

Bu anayasa değişikliğinde kamu yararı amacı yoktur.
Tüm yasama işlemlerinde kamu yararı amacının bulunması zorunludur.
Kamu yararından söz edebilmemiz için halkın bu konuda bir beklentisinin olması gerekir.
Türkiye içte ve dışta yangın yerine dönmüştür.

-Ekonominin kötü durumu artık iktidar mensupları tarafından bile dile getirilmektedir.
-Sanayi gerilemiş üretim azalmış, ihracat düşmüştür.
-Dolar ve Euro almış başını gitmektedir.
-İç ve dış borçlar Cumhuriyet tarihindeki en yüksek değerlerine ulaşmıştır.
-Halk kredi kartı ve tüketici kredileriyle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.
-İşsizlik had safhadadır. Genç işsizlik oranı % 20’lere dayanmıştır.
-3 milyondan fazla aile, adına yardım dedikleri sadaka ile yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır.
-Enflasyon oranları tahminleri aşmakta, çift haneli sayılara ulaşmaktadır.
-Her yıl binlerce şirket kapanmakta, esnaf perişanları oynamaktadır.
-Henüz FETÖ belasıyla uğraşı bitmemiştir.
-IŞİD ve PKK terörü şehirleri kana bulamakta, yüzlerce yurttaşımız can vermekte,
halkımız yaşadığı şehirlerden göç etmek zorunda kalmaktadır.
OHAL düzeni insanlar üzerinde tam bir baskı rejimi kurmuştur.
İnsanlar soluk almaktan korkar duruma getirilmiştir. Hak aramaya bile izin verilmemektedir.
-Dış politikada saplanılan bataklık giderek yoğunlaşmakta,
Suriye’den her gün şehit haberi gelmekte, ocaklar sönmektedir.
-Ülke 3,5 milyon Suriyeli sığınmacının sorunlarıyla boğuşmaktadır.
-Toplum çeşitli nedenlerle bölünmüştür ve birbirine düşman gibi bakmaktadır.
Milis güçleri tehlikesi başlamıştır.

Halkın, bu kadar sorun içinde yaşam mücadelesi verirken başkanlık sistemi getirilmesi yönünde bir istemi yoktur ve olamaz. Ama kimileri yangından mal kaçırmaya; korkarız ki ülkenin bu karmakarışık ortamından yararlanmaya çalışmaktadırlar. Halk, yine “bu kaostan kurtulmanın yolu başkanlık sisteminden geçmektedir” yalanıyla kandırılacaktır. Anımsar mısınız, 12 Eylül askeri darbesinin, 1970’li yılların sonlarındaki iç çatışmalar ve karmaşa nedeniyle bozulan
kamu düzenini yeniden kurmak için yapıldığı söylenmişti. Sonradan ortaya çıktı ki,
o kaos, karmaşa ortamı, askeri darbeyi yapmak için bizzat kendileri tarafından yaratılmıştır.
Türkiye’de içte ve dışta bu kadar sorun varken, toplumsal kutuplaşmalar had safhaya çıkmışken başkanlık ısrarı, doğrusu bize bunu anımsatmaktadır.

Kısaca halkın bu kadar derdi arasında başkanlık gelsin diye bir talebi yoktur. Başkanlık sistemi yalnızca bir kişi ve onun büyük projesini gerçekleştirmek için getirilmek istenmektedir.
Dikkat edilirse her gün her konuda sürekli konuşan o bir kişi, anayasa değişikliği konusunda “kendi istiyor” denilmesin diye hiç konuşmamaktadır. Yalnızca arada bir Devlet Bahçeli’ye teşekkür etmek için bu konudaki sessizliğini bozmaktadır.

Yani bu anayasa değişikliği kamu yararı amacı taşımamaktadır.
===============================
Dostlar,

Sayın Bülent Serim dostumuz Anayasa Mahkemesi’nin eski ve yetkin yazanakçılarından (raportörlerinden) biridir. Dolayısıyla uzmanı olduğu Anayasa ve Anayasa hukuku konusunda yazdıklarına ciddi gereksinim vardır. Bize yol göstermekte ve çıplak gerçekleri yazmaktadır.
Bu yazının özü son tümcede vurgulanmıştır :

  • Yani bu anayasa değişikliği kamu yararı amacı taşımamaktadır.

Bir de ciddi tehlike uyarısı yer almakta :

  • Milis güçleri tehlikesi başlamıştır!

Konuşmuyor derken Tayyip bey bu gün, –yine nedense Cuma namazı çıkışında– kendisini izleyen basın ordusuna ayaküstü demeç vermiş ve bu değişikliğin kendisi için olmadığını (!?)  söyleyebilmiştir! Bu durumda bize de artık “pes” demek kalıyor bu durumda.
Kimin için bu değişiklik peki? Yanıtı duyar gibiyiz..

  • 3 Kasım 2019 seçimiyle yürürlüğe girecek.. Seçim tarihini bile anayasaya koyuyoruz bu amaçla.Dolayısıyla Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014’te seçiminin üzerinden 5 yıldan çok zaman geçmiş olacak.. Bu durumda, gerçekten RTE için değilse bu AKP – MHP kutsal ittifakının anayasa dayatması = rejim değişikliği, 10 Ağustos 2019’da, yani 5 yıllık süresi bittiğinde 2. kez Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını açıklayabilir mi Erdoğan??……???

Eeee?? 10 Ağustos 2019’dan geçerli olmak üzere önceki tarihte yeniden seçilirse görevi bir 5 yıl daha sürdürecek ve 3 Kasım 2019’da  yeniden seçime gidilecektir değiştirilmiş Anayasa ile. Erdoğan 600 vekil adayını AKP genel başkanı sıfatıyla da hazırlayacak, kendisi ile birlikte aynı gün TBMM seçimi yenilenecek, 5 yıllığına bir kez daha seçilerek “Yeni cumhurbaşkanlığı = sultan = padişah” yetkileriyle, 2023’e kalmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin defterini dürecek ve 100. yıla kalmadan “Hedef 2023” dönüşümü gerçekleştirilerek onyılların özlemi olan
dinci – şeriatçı diktatörlüğü yaşama geçirmeye koyulacaktır..

AKP – RTE’nin yol haritası budur..
Gerisi laf-ı güzaftır ve safdilliğin sırası ve yeri olmadığı gibi; bu senaryoyu = planı
görmezden gelmenin – reddetmenin iyiniyetle karşılanması olanağı da yok-tur!..

AKP – MHP’nin 340 vekile yakın kutsal ittifak blokunun nasıl “afsunlandığını”, “belagatlarının bağlandığını”, “kollektif güdülenme” altına alındığını ya da “tutsak edildiğini” biliyoruz..
Ancak, OHAL altında anayasa değişikliğine sürüklendiğimiz garabet bir rejimde
yaz yazabilirsen!?

Efendiler de iyice belleye ki; bu çooook ham bir hayaldir ve Türkiye Cumhuriyeti öyle kimsenin yıkabileceği zayıf bir yapı değildir. Büyük Türk Ulusuna emanettir ve her durumda korunacak, kollanacak ve sonsuza dek başı dik – onurlu – gönençli… ya-şa-tı-la-cak-tır!

Böyle biline ve gereği yapıla…

Sevgi ve saygı ile. 13 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

SONER YALÇIN: İşte budur

İşte budur

Satır içi resim 1
SONER YALÇIN
SÖZCÜ, 12.01.2017
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
​“Bizim Mahalle”de Deniz Baykal rüzgarı esiyor!
Herkesin dilinde Meclis Genel Kurulu’nda anayasa değişikliği üzerine yaptığı konuşma var.
Öve öve bitiremiyorlar.
Konuşma o kadar etkili oldu ki; Milliyet’ten Serpil Çevikcan, Başbakan Binali Yıldırım‘a “Deniz Bey’in konuşmasını nasıl buldunuz?” diye sordu. Cevabı, “İyi bir hatiptir ama bu sefer orta seviyede buldum.” oldu.
Aynı fikirdeyim!
Geçmiş yıllarla kıyaslandığında Baykal’ın hitabeti öyle gümbür gümbür değildi!
O halde…
“Bizim Mahalle”, yaşamı boyunca yaptığı diğer tüm konuşmaların aksine sesini neredeyse
hiç yükseltmeyen/ bağırmayan Baykal’ın konuşmasından neden çok etkilendi?
Sanırım şundan:
IŞİD, PKK ve FETÖ terörü dört bir yanımızı kuşattı. Ülkemiz kan deryasına döndü.
Kanlı Ortadoğu coğrafyasına çekiliyoruz.
Şehit cenazelerini artık kurumuş gözyaşlarımızla takip ediyoruz.
Dolar-Euro almış başını gidiyor. İflaslar, icralar kapıda.
Toplumsal huzursuzluk had safhada. Herkes kendini köşeye sıkıştırılmış hissediyor.
Herkes mutsuz. Herkes karamsar.
Böylesine zorlu siyasal atmosferde insanlar kendini çaresiz hissediyor.
Güç birliği yapmamız… İş birliği yapmamız… Uzlaşmamız…
Ve ortak akılla sorunlarımızı giderme yollarını bulmamız gerekirken, kendini daha güçlü yapmak isteyen “biri” ısrarla buna karşı çıkıyor. “Hayır” diyor, “Anayasa değişikliği
mutlaka yapılacak!” Sanki sorunların kaynağı, Anayasa! Alakası yok.
“Biri” olmadık bir zamanda, gereksiz, anlamsız dayatmayla toplumu yine ayrıştırıyor;
insanları yine ikiye bölüyor; çatıştırıyor. Haklı olarak soruyor insanlar;
* “bunca derdin/sorunun arasında bu Anayasa dayatmasına ne gerek var?”
Üstelik… Bu dayatma siyasal belirsizliğe yol açıyor; ve o da ekonomiyi felç ediyor.
Türkiye’yi dünyaya “hasta adam” olarak gösteriyor.
İşte… Saray, ülkenin-halkın ruhundan bu kadar uzaklaşmışken, Baykal’ın sağduyuya, vicdanlara hitap eden sözleri herkese iyi geldi. Baykal belki de politik yaşamında ilk kez polemik yapmayan bir üslubu benimsedi: Suçlamadı. Küçümsemedi. Hakaret etmedi.
Halkın beklentisini dile getirdi.
– Bu köşede yaptığım gibi- CHP’nin bu herkesi “kucaklayıcı” tavrının çok etkili olduğunu/olacağını düşünüyorum. Baksanıza… Serinkanlı olmasıyla tanıdığımız Sağlık Bakanı Recep Akdağ sinir küpüne dönüştü.
Başbakan Yıldırım’ın güleceği “Binali” yerine “Cin Ali” sözü, AKP milletvekillerinin
CHP’li Mustafa Balbay’ı linç etmesine sebep olacaktı! Bu gerginliğin sebebi var.
Keza. TBMM önünde basın açıklaması yapmak isteyen bir avuç avukata, polisin bu soğuk havada tazyikli suyla müdahalesi de şunu gösteriyor: AKP Meclis Grubu, bu Anayasa değişikliğini içine sindirebilmiş değil! Sertliğinin öfkesinin sebebi bu.
Binali Yıldırım’ın mecliste muhalif kulisine gidip Kılıçdaroğlu ve CHP’lilerle sohbet etmesi, “heyecanlı” AKP milletvekillerine “sakin olun” mesajı vermektir! Tüm bunlar Baykal’ın içten samimi uyarılarının hedefini bulduğunu gösteriyor. AKP huzurlu değil.
MHP’nin zaten huzurlu olmadığını biliyorduk. Nasıl olsunlar:
AKP Hükümeti’nin; hemen şimdi terörle, dövizle ve hatta Kıbrıs için mücadele etmesi gerekirken, sırf “biri istedi” diye tüm gücünü bu dayatmaya harcaması samimi-dürüst
hangi politikacıyı huzursuz etmez?
Meclis’te ya da referandumda sağduyuya / vicdana seslenen politik tavır sergilenirse,
sandıktan “birinin” hiç beklemediği sonuç çıkabilir. İnsanların yüreklerine seslenerek Baykal bunun ilk adımını attı. Toplumsal uzlaşmanın, Saray’da değil sokakta olacağı ortaya çıktı.
Yani… “Bizim Mahalle”yi “Karşı Mahalle” ile birleştirme zamanı geldi.
Halk Partisi çok zaman kaybetti; halkıyla barışma zamanı geldi. Kırgınlıkları-kızgınlıkları bir tarafa bırakalım; sadece kimi MHP’liler değil, kimi AKP’liler de “padişahlık” isteyen Anayasa dayatmasına karşı!
Evet. Baykal’ın gösterdiği gibi usta işi siyasi manevralara ihtiyaç var.
Mevzubahis olan vatan’dır…
Halka bunu anlatmak sadece bir-iki partinin değil ülkesini düşünen herkesin sorumluluğu dahilindedir.
==========================================
Dostlar,
Çıkmadık canda ümit vardır..

Türkiye’miz “Saray”denip durulan öznenin inanılmaz inat ve hırsını aşmak için deyim yerinde ise çırpınıyor.. Alttan alınıyor olmuyor, üstten alınıyor olmuyor.. Saray sakini “Mutlak Sultanlık” dayatmasından vazgeç(e)miyor.. Yapıp – ettikleri ile kendini neredeyse dönüşümsüz biçimde bağladı. İktidardan edilme ve Yargılanma temel korkusu.. Yabana atılır gibi değil bu korku. Makamın büyüleyici çekiciliğini gölgede bırakacak boyutta..

Bu tablonun temel yol verici etmenlerinden başta geleni NARSİSİSTİK KİŞİLİK.. Az buz değil, tıbbi olarak son derece ciddi bir sorun ve handikap. Hem Türkiye için hem de Erdoğan için. Tedavisi son derece zor, olanaksız gibi.. Bir meslektaşımız (Dr. Mustafa Altıoklar) Tayyip bey için “Narsisistik kişilik bozukluğu” nitemini (sıfatını) kullanmış ve TCK 299’dan (TCK
md. 299/1 : “Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”)
Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ceza almıştı AİHM’nin karşıt kararları nedeniyle TCK’nın bu hükmünün fiilen geçersizleşmesine karşın. Savcıya göre gerekçe ise “bozukluk” sözcüğü idi. Biz o zaman bu sitede, 40 yılı bulan hekimlik birikimimiz ve tıp öğretim üyeliği yetkimizle yazmış ve bu tablonun uluslararası adının DSM V’te tam olarak “Narcissistic personality disorder” olduğunu “disorder” sözcüğünün Türkçeye “bozukluk” olarak çevirisinin yerleştiğini.. açıklamıştık. Bkz. NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU ve ERDOĞAN ve Erdoğan’ın akıl sağlığı..)

Dava savcısının iddianamesinde savladığı gibi “bozukluk” sözcüğü günlük dildeki anlamında olmayıp; tıbbi – teknik bir terim olarak hakaret – aşağılama anlamı yoktur. “Personality disorder” kavramının Türkçemizde yerleşik çevirisi “kişilik bozukluğudur” ve bu tanı konan hiç kimse aşağılanıp hakaret edilmiş değildir. Hiç kimse bu bağlamda hakaret davası da açmış değildir. Dahası, “kişilik bozuklukları” Psikyatride geniş bir aile olup salt narsisistik tipten ibaret de değildir. İlginç biçimde mahkeme de savcının istemine katılarak mahkumiyete hükmetmiştir. Oysa davada örn. Türk Tabipleri Birliği’nden veya Türk Psikiyatri Derneği’nden bilirkişilik raporu / uzman görüşü alınsa idi böylesine yanlış ve hukuk literatürüne geçerek bizleri mahçup eden adaletsiz bir karar çıkmazdı..

Diyeceğimiz odur ki; Erdoğan’ın iknası ve kaygı korkularının aşılamasa bile hafifletilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda kendisine kendisinden başka anlamlı yardım edecek kimse yoktur. Kapsamlı bir pisikiyatrik – psikoterepötik (nesnel algı ve realistik – makul davranış odaklı)  destek işe yarayabilir.. “Desensitizasyon, realizasyon, yüzleşme..” gibi teknikler kullanılabilir. Ancak bu girişim aylar alabilir. Oysa Türkiye’nin çok sıkıştırıldığını, adeta kamçılandığını görüyoruz. TBMM sabahlara dek çalıştırılarak, kadın muhalefet vekilleri dahil tekme – tokat dövülerek, anlaşılmaz (gerçekte anlaşılır!) muazzam bir acelecilik dayatması sahnede!??
Bu dönemde başta aile büyükleri olmak üzere kıdemli danışmanların, Erdoğan’ın itibar ettiği “akillerin” nesnel olarak devreye girmesi zorunludur. Doruğa varan gerilim sürdürülemez.
Gün bu gündür, Erdoğan’ı çevreleyen ilk halkada bulunanların yaşamsal sorumluluğu var. Hekimlerinin de.. Özellikle hekimlerinin Erdoğan’a yardım etmesi bir vatan sorumluluğudur
etik ve profesyonel yükümlerden de önce..
Yoksa göz göre göre ülkemiz, kaçınılmaz olarak Erdoğan ile birlikte bir “yangına – yokoluşa” sürükleniyor, sürüklendi.. Hala yapılabilecek birşey var :
* Erdoğan TV’lere çıkıp ya da danışmanları eliyle yazılı açıklama ile, bir yığın uygun gerekçeyle ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ dayatmasını geri çekmelidir.. Hemen, bu gün, birkaç saat içinde..
Hatadan dönmek erdemdir. (Tecavüzcü affı tasarısında olduğu gibi; doğruydu o adım..)Bunun kendisi ve Türkiye için atılabilecek en doğru – yerinde – yararlı hatta kaçınılmaz ve 
acil tek adım ve stratejik karar olduğu konusunda ne yapıp edip ikna edilmelidir.

* AKP’li – MHP’li vekiller militanca bir müritlik – mücahitlik – fedailik yarışı ile gerçekte Erdoğan’a, partilerine ve Türkiye’ye ağır zarar veriyor! Bu gerçeği artık görmelidirler.


Neredesin eyyy sağduyu, neredesin eyyy teenni, neredesin eyy vicdan ve hukuk; neredesiniz?

Biraz daha gecikirseniz siz de bir işe yaramayacak ve defterden silineceksiniz..
Türkiye Cumhuriyeti, avuçlarımızdan kayıp gidecek bir yıldız gibi; karanlıklara, bilinmezliğe..

Sevgi ve saygı ile. 12 Ocak 2017, Ankara

 

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Yazının pdf örneği için lütfen tıklayınız :
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI

CHP’li Böke: Cumhuriyet rejimini bitirmeye oynuyorlar!

CHP’li Böke:
Cumhuriyet rejimini bitirmeye oynuyorlar!

CHP parti sözcüsü Selin Sayek Böke, anayasa değişikliği oylamalarına ilişkin
* “Cumhuriyet rejimini bitirmeyi oyluyorlar. 97 yıl sonra bugün yapılıyor olan açık bir karşı devrim ve egemenliği halktan alıp saraya ve bir kişiye verme girişimidir.” dedi.
[Haber görseli]
CHP’nin bu haftaki MYK toplantısı TBMM’de yapıldı. CHP Sözcüsü Selin Sayek Böke,
MYK toplantısı sonrası parlamentoda düzenlediği basın toplantısında CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu hakkında, savcılığın müebbet hapis cezasına çarptırılması istemini eleştirdi. Selin Sayek Böke, Berberoğlu hakkında istenen cezanın bir hukuk garabeti olduğunu savunarak şöyle konuştu:
“Dokunulmazlığın nedeni fezlekesi değişmiş olan bir davadan dolayı bu ceza isteniyor. Öyle ki bir milletvekiline fezleke yazılmadan suç isnat ediliyor. Bu savcı ‘Ben TBMM’den daha üstünüm, yasaları dikkate almam, milli egemenlikle işim olmaz’ diyor.
Anayasa teklifine CHP’nin neden karşı çıkıyor olduğunun somut bir örneğini yaşıyoruz. Daha Türkiye Cumhuriyeti anayasası baki iken, hala bir demokratik devletten söz ederken birileri bu rejim değişikliği girişiminden cesaret almış gözüküyor. Bir de bu gerçekleşirse hukuk, vatandaşlarına nasıl zulümler yapacak. Nasıl bir hukuksuzluk, pervasızlık keyfiyet düzenine savrulduğumuzun en somut örneğini bir kez daha yaşadık. Enis Berberoğlu bu duruma ‘Bin Enis Berberoğlu feda olsun, yeter ki herkes tek adam rejimine karşı neden direndiğimizi anlasın’ diyor. Bende aynı cümleyi ifade ediyorum. Biz milletvekilimizin yanında, arkasındayız ve onunla beraberiz. Bu korku iklimine asla teslim olmayacağız.”
“CUMHURİYET REJİMİNİ BİTİRMEYİ OYLUYOR”
Türkiye’nin olağanüstü koşullar içinde olduğunu kaydeden Böke, olağandışı gelişmeler yaşandığını, dövizin yükseldiğini, Türk Lirasının değer kaybettiğini vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:
“Hükümet durumun ciddiyetinin farkında değil. Ekonomi yanarken seyrediyor ve yapılmaması gereken her şeyi yapıyor. Milyonların gözü çare üretsin diye siyasete dönmüş, güvenebilecekleri bir söz, direk arıyorlar.
* AKP’nin tek derdi var; tek kişinin siyasi ihtirasları uğruna ülkeyi heba etmek.

Teröre kurban vermediğimiz her güne şükreder hale geldik. Canımız ve malımız olmadığı kadar tehdit altında. 23 Nisan 1920’den 97 yıl sonra Meclis’te kendini tasfiye etmek için bir oylama yapılıyor. Cumhuriyet rejimini bitirmeyi oyluyor. 97 yıl sonra bugün yapılıyor olan açık bir karşı devrim ve egemenliği halktan alıp saraya ve bir kişiye verme girişimidir.”

“ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ OYLAMASINDA DAHİ ANAYASA ÇİĞNENİYOR”
Anayasa değişikliği oymalarında anayasanın çiğnendiğini bildiren Böke şöyle devam etti:
“Anayasa değişikliği oylamasında dahi anayasa çiğneniyor. Anayasa değişikliği tekliflerinin oylamalarının kapalı yapılması gerektiği yazıyor anayasada. Ancak anayasa yok sayılıyor.
Bu anlayışla iş yapanların yazacağı yeni anayasadan ülkeye hayır gelmez. Hukuki uyarı yapıldığında düzeltmeye gitmek yerine, ‘sana ne’ diyecek kadar ülkeyi fütursuz yönetenler var. Verdiğimiz mücadele buna engel olmak içindir. Ekonomi, son siyasi gelişmelerin yarattığı riskle beraber taşınamaz hale geldi. Bu terazi bu sikleti daha fazla çekmez demiştik.”
“BU ANAYASA TEKLİFİNİ VAKİT KAYBETMEDEN MECLİS’TEN ÇEKİN”
OHAL ile ülkenin bir felakete sürüklendiğini ileri süren Böke şu değerlendirmelerde bulundu:
“OHAL ile ülke bir felakete sürükleniyor. Bunu sürekli kılacak rejim değişikliği ısrarı gündemi kilitliyor. Vatandaş daha borçlu ve fakir bugün itibarıyla. Türk Lirası değer kaybediyor. 3 Ekim itibarıyla hızlanıyor değer kaybının OHAL’in uzatıldığı tarih. Rejim tartışması yaşanıyor şimdi. ‘Biz 80 milyon başkanı seçelim, başkan her şeye karar versin’ diye bunun nasıl bir felaket yaratacağını bugünden görüyoruz zaten. Gelin yapmayın, Türkiye’ye hali hazırda büyük bedeller ödettiniz bile.
  • Köprüden önce son çıkıştayız.
    Milyonların geleceğini, 80 milyonun ekmeğini bir kişinin hırsı için yok etmeyin.
    Bu anayasa teklifini vakit kaybetmeden çekin meclisten.
Kenara çekilin mümkünse, biz ne yapılması gerekiyorsa yaparız.
Türkiye ekonomisini 14 yıldır yordunuz ve bir siyasi macerayı kaldıracak güçte değil.”
“MECLİS’TE YAPILAN OYLAMALAR CUMHURİYETİMİZLE
İLGİLİ OYLAMALARDIR”
Merkez Bankasının piyasaya bıraktığı bir buçuk milyar dolar dövizin 15 dakikada tükendiğine dikkati çeken Böke şöyle dedi:
* “Merkez Bankası bir buçuk milyar dolar dövizi piyasaya bıraktı, 15 dakikada eridi. Türk lirası değer kaybetmeye devam etti. Yeniden bir demokrasi olma kararlılığı sergilemeden adil, etkin bir ekonomiyi sergileyecek reformlar yapılmadan bu iş çözülemez. Israr edilenden vazgeçilmesi gerekiyor. Çekileceksiniz ne gerekiyorsa biz yapmaya hazırız. Ne yapılması gerektiğini de biliyoruz. Bu teklifle kurulacak tek adam rejimiyle hep beraber fakirleşeceğiz. Ya yol ayrımında bertaraf edeceğiz ve insan onuruna yakışır hayatı 80 milyon için gerçeğe dönüştüreceğiz. Ya da milyonlar için hayat zindan olmaya devam edecek. Meclis’te yapılıyor olan oylamalar cumhuriyetimiz ile ilgili oylamalardır. Bu oylama 80 milyonun refahını, cebini ilgilendiren bir oylamadır. Bize düşen Türkiye’nin topyekün bir mücadele ile devrimle kurmuş olduğu cumhuriyeti el kaldırıp indirerek yok edeceğini sananlara karşı bir hatırlatma yapmaktır. Karşınızda tercihi kalkınma, özgürlük, aydınlıklardan yana olan Türk Cumhuriyetine canla başla sahip çıkacak olan fikri ve vicdanı hür milletvekilleri ve onları Meclis’e göndermiş olan milyonlar var.”
“ÜLKENİN SORUNLARININ ÇAY MOLASINDA GÖRÜŞÜLDÜĞÜNÜ DÜŞÜNMEK, İŞİ CİDDİYE ALMAMAK ANLAMINA GELİR”
Selin Sayek Böke, Başbakan Binali Yıldırım ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Meclis’teki muhalefet kulisinde çay içerek, aralarında Başika Üssü’ne yönelik sorunların konuşulduğunun anımsatılması üzerine şöyle dedi:
“Ülkenin içeride ve dışarıda bu kadar sorunu varken bu sorunlar eğer iktidar ve muhalefet arasında bir çay molası ile görüşüldü diye düşünüyorsak bu işi ciddiye almamak anlamına gelir. Yapılan bir yoldan geçerken çay içme ziyaretinin Türkiye’nin ehemmiyetli meselelerini konuşmak için bir zemin olarak değerlendirmek demokrasinin özünü anlamaktan çok uzak bir yaklaşım olacaktır.”
=================================

Dostlar,

CHP sözcüsü Sn. Böke’nin CHP MYK toplantısı sonrası 11.01.2017 günü yaptığı
basın açıklaması çok başarılı ve önemli.. Yerinde saptamalarla uyaran, öneriler üreten..

Paylaşmak isteriz..

Sevgi ve saygı ile.
12 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com