Vatan Partisi’nin 15 yıl öncesinden Türkiye’nin önüne koyduğu ekonomik krize çözüm programı

Vatan Partisi’nin 15 yıl öncesinden Türkiye’nin önüne koyduğu ekonomik krize çözüm programı

Mehmet Bedri Gültekin
ulusalkanal.com.tr 
16.12.16 

700 milyar doları aşkın toplam borç. 400 milyar doları aşmış dış borç ve bunun da 150 milyar doları kısa vadeli…

Türkiye’nin borç yükünün özeti budur. Bu borç yükü, askeri olarak ABD emperyalizmi ile karşı karşıya gelmiş olan Türkiye’nin yumuşak karnıdır.

Son iki ay içinde doların %25 değer kazanmasını bu tablo içinde düşünmek gerekir.
Kısacası, ABD emperyalizmi Türkiye ile olan savaşını ekonomi cephesinde de sürdürmektedir. AKP iktidarı bu durumda çare olarak Dolar yerine Türk lirası kullanımını gündeme getirmiş bulunuyor.

Vatan Partisi’nin “Dolar yasaklansın” kampanyası

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bu günden tam 15 yıl önce 1 Temmuz 2001 günü İstanbul’da elinde fırça “Dolar yasaklansın, Türkiye’de Türk lirası, Türk bayrağı” yazılı afişleri bizzat yapıştırarak bir kampanya başlattı. Vatan Partisi (İşçi Partisi), daha o günden ABD’nin Kemal Derviş eliyle tezgâhladığı 2001 krizine cevabın ancak bu şekilde verilebileceğini açıklamıştı. Vatan Partisi, 2002 seçimine giderken Türkiye’nin ekonomik krizine çözüm olarak “Sekiz Kararname, beş kanun”dan oluşan “Milli Hükümetin ilk yapacağı işler” paketini açıklamıştı. Türkiye, tam 15 yıl sonra Vatan Partisi’nin çözümüne gelmiştir.

Ama gelinen aşamada yarım yamalak tedbirlerle Batı tarafından önümüze konan krizin altından kalkılamaz. Piyasada dolar yerine Türk lirasının kullanımı önemli bir tedbirdir. Ama bu tedbirin uygulanması, kişilerin bireysel kararlarına bırakılamaz. Devletin yaptırım gücü işte tam da bu gibi durumlar için gereklidir. Öte yandan saldırı kapsamlıdır. Türkiye bu saldırıyı, ancak kapsamlı bir karşı programı hayata geçirerek alt edebilir.

Dolar saldırısına karşı çözüm programı

  1. Sıradan yurttaşı mağdur etmeyecek şekilde belli bir tutarın üzerindeki iç borçlar ertelenmelidir.
  2. Dış borçlar, alacaklı ülkelerle görüşülerek Türkiye’nin ödeme gücüne göre yeniden yapılandırılmalıdır.
  3. Dolar yasaklanmalı, bankalarda bulunan döviz hesapları ile yurttaşların elinde bulunan
    Dolar ve Euro, Türk lirası ile değiştirilmelidir.
  4. Türkiye, komşularımız başta olmak üzere yönünü Asya’ya dönmelidir.
    Dış ticaretimizde karşılıklı olarak milli paraların kullanılmasına geçilmelidir.
  5. “Nereden buldun yasası” çıkarılmalı, hortumcunun malına el konulmalıdır.
  6. Avrupa Gümrük Birliği ile Türkiye’nin çıkarlarını gözeten yeni bir düzenleme yapılmalı, AB’ye üyelik başvurusu geri çekilmelidir.
  7. Lüks ithalat önlenmeli, Türkiye’de yeterince üretilen malların ithali yasaklanmalıdır.
  8. Özelleştirme durdurulmalı, özellikle stratejik işkollarında kamulaştırma gerçekleştirilmelidir. KİT’ler yeniden canlandırılmalıdır.
  9. Türkiye’nin kaynakları Milli sanayiciler ve KOBİ’ler için kullanılmalıdır.
  10. Çiftçilerin banka borçları ertelenmeli, Tarım desteklenmelidir.
  11. Merkez Bankası’nın uluslararası finans merkezlerinden bağımsız olması sağlanmalıdır.
  12. Devlet eliyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine yatırım yapılmalı,
    bölgelerarası farklılıklar giderilmelidir.
    ========================================
    Evet Dostlar,

    Ülkemizin sorunlarına yapıcı, ciddi, sorumlu öneriler üretme zamanıdır.
    Sn. M. Bedri Gültekin ekonomisttir. Deneyimli ve birikimli bir siyasetçidir.
    Yazdıklarını önemsiyoruz.. Bizim de yazageldiklerimizle ortak öneriler var..
    Dileriz AKP – RTE iktidarı kabuğunu kırarak kısır döngüden çıkar ve Türkiye’nin ciddi birikimine değer verir.. Danışmanların sorumluluğu çok ama çook büyük, hatta kritik..

    Sevgi ve saygı ile; umut ile..
    18 Aralık 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    AÜTF Halk Sağlığı AbD
    Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Bir kutu kaçak çay bir tutam suni çiçek bir hakiki mutluluk… Ve bir Türkiye öyküsü

Bir kutu kaçak çay bir tutam suni çiçek bir hakiki mutluluk…
Ve bir Türkiye öyküsü.. Hüsnü Mahalli bu!

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 17 Aralık 2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Aslında Londra’ya gidecekti, Essex Üniversitesi’ne kabul edilmişti. Ama son anda vazgeçti, İTÜ’yü tercih etti. Çünkü, kendisine rol model (AS: rol modeli) olan ağabeyi İTÜ mezunuydu, onun izinden gitti. İki sene okudu. Mühendis olamayacağına karar verdi. Aklı fikri gazetecilikteydi. İstanbul Üniversitesi’ne geçti, gazetecilik okumaya başladı. Cep harçlığı bile yoktu. Bu nedenle, gündüzleri fakülteye gidiyor, akşamları Aksaray’da bir otelin resepsiyonunda çalışıyordu. 74 senesinin yılbaşı gecesi hayatının aşkıyla tanıştı. Jale’yle… Üniversiteden ortak arkadaşlarıyla katıldıkları yılbaşı partisinde birbirlerini tesadüfen gördüler, hani o ilk bakış vardır ya, her şeyi anlatır, işte tam öyle oldu, dans ettiler. Üç sene boyunca neredeyse her saniye ele ele dolaştılar, neticede evlenmeye karar verdiler. Ama maalesef çok ciddi bir pürüz vardı… Delikanlının ailesi Türkiye’de değildi, biraz sonra anlayacağınız sebeplerden ötürü, gelebilmeleri imkansızdı. Ne yapsın? Kızı istemeye tek başına gitti. O dönemler her şey karaborsa, gaz yok, yağ yok, şeker yok. E kızın ailesi de Erzurumlu, çay severler. Çikolata getireceğine, kaçak çay getirdi iyi mi… Karakterinin en önemli unsurunu, espri yeteneğini buraya da taşımıştı. Kızın ailesi bu mücadeleci sevimli delikanlıya, elbette gülümseyerek peki dedi. Henüz çocuk yaştayken, dördüncü sınıftayken evlendiler. Evlendiler ama, nasıl geçinecekler? Jale güzel sanatlar okuyordu, o dönemlerde yakaya takılan suni çiçek modası başlamıştı. İki genç insan, hayata böyle tutundular. Okulları bitene kadar başbaşa verip, suni çiçek yaptılar, öyle geçindiler. Bir kutu kaçak çay, bir tutam suni çiçek, bir hakiki mutluluk…
*
Hüsnü Mahalli bu.
*
Bizim insanımız. Ömrünün sadece ilk 17 senesi Suriye’de geçti, 50 senedir bizimle.
Türk vatandaşı. TBMM’deki bazı tipler “Türk yoktur” derken, o “ben Türk’üm” diyor.
Rüyalarını Türkçe görüyor. Türkçe düşünüyor. Halep doğumlu.
“Duygusal olarak İstanbulluyum” diyor.
*
İki evlatları oldu, iki kız, büyüğü Sevra, Arapça “devrim” demek… Küçüğü Dilde, Türkçe-Farsça karışımı, “yürek” anlamına geliyor. Sevra psikoloji okudu, tinerci çocuklar ve tecavüz mağduru kadınlarla alakalı projelerde gönüllü çalışıyor. Dilde medya tasarımı okudu, sanat tasarımcısı olarak sinema sektöründe çalışıyor.
*
Kızlarına düşkün, onların kararlarına saygılı, demokrat bir baba… Şahane pilav yapan, patlıcan yemekleriyle aileye parmaklarını yedirten bir baba aynı zamanda… Ev alma komşu al tabiriyle, komşularıyla muhitiyle uyumlu, sevilen, sayılan, düzgün bir adam. Bizim insanımız.
Bizden biri o.
*
Suriye’nin bağımsızlık savaşında, Fransızlara karşı vuruşan bir ailenin oğlu… Babası, bağımsız Suriye’nin ilk milletvekillerinden… Ancak, Baas karşıtı oldukları için ağır bedel ödetilmiş bir aile… Bu nedenle, 20 sene boyunca Suriye’ye girişi bile yasaktı. Annesi öldü mesela, cenazesine gidemedi, babası öldü, gidemedi.
*
Yüksek lisans yaptı, uluslararası ilişkilerde doktora yaptı. Gazetecilik kariyeri, rahmetli İsmail Cem’in sahibi olduğu Politika gazetesinde başladı. BBC, NBC gibi dünya çapında prestijli medya kuruluşlarında çalıştı. AKP yandaşı Yeni Şafak’ta, Akşam’da çalıştı. Türk basınının bile bilmediği dönemde, Abdullah Öcalan’ın Suriye’de çöreklendiğini yazabilen tek Suriyeli gazeteciydi. Ortadoğu’da Kanlı Pazar, Diren Suriye, Maniki Dünya gibi, Ortadoğu coğrafyasına ayna tutan kitaplar yazdı. En son, Halk TV’de program yapıyordu.
*
Beğenirsin beğenmezsin, görüşlerine katılırsın katılmazsın, orası ayrı… Bugüne kadar tek kelime yalan yazdığını görmedim. Neler söylediğine dair tek örnek vereyim, neler olup bittiğine siz karar verin…

  • “Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedeflerinden biri, bu bölgede Atatürk’ten feyz alarak kurulan cumhuriyetlerde ‘birinci cumhuriyetleri’ ortadan kaldırmaktır. Amaç, Atatürk’ün bölgedeki izlerinin silinmesidir. Suriye, Irak, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, hepsi Atatürk’ten etkilenmiştir. Birinci cumhuriyetler anti-emperyalistti. Bunların yerine ikinci cumhuriyetler kurulacak. Bu ikinci cumhuriyetler de, içerik ve işleyiş olarak ‘uyumlu İslam’ olacak.”

==========================================
Dostlar,

Değerli Özdil yine nefis bir yazı yazmış.. Hem araştırmaya – emeğe dayalı hem de vefa dolu..
Bu günkü Yurt gazetesinden öğreniyoruz, Sayın Mahalli’nin yargılanması ve tutuklanmasında tam bir hukuk skandalı yaşanıyor :

  • Önce FETÖ soruşturması başlatıldı. Twitter mesajları toplatılarak hakkında 5 sayfa rapor yazıldı. Savcılık “Türk milletini Cumhuriyetini alenen aşağılama ve hakaret” suçlamasıyla gözaltı kararı verdi. Türk Ceza Kanunu’nda bulunmayan bu suçlama, tutuklama talebinde 301. maddeye dönüştü. Ancak, bundan suçlanabilmesinin Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlı olduğu ortaya çıkınca, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret” suçlamasıyla tutuklandı..

Türkiye, her geçen gün “hukuk devleti” olmaktan iyice uzaklaşıyor..
Denebilir ki neredeyse hukuk devleti ile hiç bağı kalmadı!
Daha açık söylemek gerekirse, AKP -RTE demokrasi tramvayından inmişlerdir..
(Bkz. RT Erdogan Değişti mi? “İnci” lerine bakalım.. / Did RT Erdogan Change? Let’s see his “pearls”..)

AKP – RTE’nin tek başına iktidarının 15. yılında geldiğimiz yer, OHAL ve ekonomik bunalım altında inim inim inletilmektir.. Ülkede can ve mal güvenliği kalmamış; iktidar, geöelim sivilleri, polis ve askerlerin bile can güvenliğini sağlayamayacak derecede acze düşmüştür..

Yine de bu bulanık su – kanlı kaos ortamında “Başkanlık” için Anayasa değişikliği topluma dayatılarak, “milli seferberlik” çağrısı ile derin çelişkilere düşülerek gündem oyunları sürdürülmektedir. Propaganda ve algı yönetiminin tüm araçları, sosyal ve politik psikoloji ekseninde çaresizlik içinde kullanılmaktadır..

Ne yapılmalı?? Artık yazmaktan, söylemekten bıkkınlık geldi, yorulduk..

  • İlk olarak “Başkanlık dayatması saçmalığı” hemen ger. çekilmelidir.
  • OHAL kaldırılmalı ve rejim normalleştirilmeli, TBMM etkin çalışarak muhalefetle
    içtenlikli işbirliği ile geniş tabanlı ULUSAL ÇÖZÜMLER üretilmelidir.
  • Suriye ve Irak ile doğrudan görüşme ile barış sağlanmalı, sınır sorunları bitirilip
    ticarete geçilmeli ve sınırötesi askeri operasyonlara gerek bırakılmamalıdır.
  • EKONOMİ yoğun bakım gereksinimlidir; üretim ve tasarruf seferberliği başlatılarak, yersiz ve hızlı nüfus artışı frenlenerek ekonomi hızla kamu – özel işbirliği ile rehabilite edilmelidir.
  • Eğitim sistemi ulus birleştirici, Sünni mezhep öğretisi dayatmalı olmaktan derhal çıkarılmalı, LAİK, bilimsel, karma, uygulamalı, sorgulayan, kamusal ve 21. yy’a uygun yapılandırılmalıdır.
  • Sağlık – sosyal güvenlik alanında piyasalaştırmadan vazgeçilmeli, kamusal sorumluluk ile YOKSULLUK – İŞSİZLİK – GELİR DAĞILIMI sorunu mutlaka iyileştirilmelidir.
  • AKP – Erdoğan, salt kendi içlerinde ürettikleri ve tıkanan, ülkemizi düze çıkarma olanağı olmayan kısır siyasetten sıyrılmalı ve namuslu – birikimli aydın ve kurumlarının görüşlerini almalıdır.
  • Yargıya, basına ve üniversiteye hukuk ve demokrasi dışı baskı hemen ve mutlaka kaldırılmalı, akademisyenler, gazeteciler… eğer gerekliyse tutuksuz yargılanmalıdır.. Hüsnü Mahalli de!

Erdoğan’ın danışmanları ve yakın aile çevresi ile akiller ve gönüllü köle yandaş basın çok ağır tarihsel bir vebal altındadır. Ülkemiz kritik bir beka sorunu ile yüzyüzedir, işin şakası yoktur. Bu böyle gidemez; sürdürülemez, ağır bir kuşatma surları zangır zangır sallamaktadır.

Yeni, farklı ama mutlaka çok hatta tam doğru şeyler yapma zamanıdır üstelik hemen!

Bu yazdıklarımızı da Hüsnü Mahalli‘nin kişiliğinde tutuklu yargılanan gazeteci ve akademisyenlere adamak istiyoruz..

Gözaltına alınan Hüsnü Mahalli geceyi hastanede geçirecek başlıklı yazımıza da bakılmasını dileriz..

Sevgi, saygı ve endişe ile.
17 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Sait Yılmaz : Türkiye nereye gidiyor?

Türkiye nereye gidiyor?

Doç. Dr. Sait YılmazDoç. Dr. Sait Yılmaz

27 Kasım 2016, www.ulusalkanal.com.tr 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’nin iç ve dış politika konuları ile ilgili bir yazı yazmak son 15 yıldır gittikçe sevimsiz bir iş oldu. Bu yüzden, mümkün olduğu kadar yazmamaya çalışıyorum. Türkiye’de iç ve dış politika rasyonel mantık üzerinden yürümediğinden, söyledikleriniz havada kalıyor ve çözüm üretmenizin de bir anlamı kalmıyor. Kadrosuz, vizyonsuz ve sübjektif bir anlayış Cumhuriyet rejimini ve tüm değerlerini tasfiye etmek, başkanlık sistemi ile tek adam rejimine dönüştürmek sevdasına devam ediyor. Türkiye’de gerçek aydınların ve bilinçli halkın durumu tam anlamı ile kuzuların sessizliğine benziyor; kaçınılmaz sona giderken, kaderine razı olmak. Bu umutsuzluğun arkasında içeride ve dışarıda dibe vurmuş bir ülke yönetimi, terörün vardığı boyutlar, hukuksuzluğun yol açtığı derin huzursuzluk, muhalefetin yetersizliği ve nihayet bugüne kadarki istikrarın temeli olan ülke ekonomisinin geldiği çıkmaz var. İmkânı olanlar ülke dışına kaçmanın yolunu arıyor, diğerleri sessizce bekliyor ya da evlilik programları ve saçma sapan yarışma programları ile uyutuluyor. Oluşturulan kaos ortamında olağanüstü yetkiler edinen hükümet, toplumun her kesimini baskı altında tutuyor. Ülke içinde terörle mücadele ve ekonomi, ülke dışında Suriye, Irak, ABD, Rusya ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde yaşanan bitmişlik; kabadayılık ve algı yönetimi ile örtülmeye çalışılıyor. Ancak, Türkiye’de işler artık bir dönüm noktasına geliyor belki de bir dönem kapanıyor, önümüzde önemli bir dönemeçler var. Bu yazıda, olup-bitenlerle hakkında çok da detaya giremeden içinde olduğumuz durum ve bizi bekleyenler ile ilgili bir özet yapmak niyetindeyim.

Suriye’de olanların arka perdesi..

Suriye’de 2011 yılında tetiklenen iç savaşta Türkiye’nin amacı ABD ile işbirliği yaparak rejimi değiştirmekti. Alevi Esat’ın yerine Sünni ‘Müslüman Kardeşler’ iktidara taşınacak, Irak’ın kuzeyinden Suriye’ye uzanan Şii İran’ın kolu kırılarak yerine Sünni eksen kurulacaktı. Ancak, Türkiye’den giden muhalif gruplar bir türlü Halep’i ele geçiremeyince hayaller suya düştü. El Nusra ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi Ankara’nın vekili muhalif grupların Batı düşmanı El Kaide’den farkının olmadığı ve işe yaramadığı anlaşılınca ABD ile yollar ayrıldı. Ortaya IŞİD ve PKK uzantısı YPG çıktı. ABD, Suriye’de kendine YPG’yi müttefik seçti ve Türkiye’nin güneyinden koridor kurma işine girişti. Ekim 2015’te Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi ise tüm planları değiştirdi. ABD’nin önceliği zaten Esat değildi. Rusya’nın askeri desteği ile Esat kalıcılığını garanti aldı ve muhalif gruplar ağır darbe yedi. Rus uçağının düşürülmesi ise Türkiye’yi Suriye denkleminin dışına itti ve ABD’nin YPG/PKK planının ekmeğine yağ sürdü. Türkiye’nin acil olarak Rusya ile anlaşması gerekli idi. Rusya bunu Suriye’deki durumu istediği gibi geliştirdikten sonra ve kendi istediği koşullarda kabul etti. Türk kamuoyuna sanki Rusya ile ilişkiler hemen düzelmiş, her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir algı yönetimi yapıldı. 24 Kasım 2016’da yani Rus uçağının düşürülmesinin yıldönümünde olanlar ise ilişkilerin gerçek yüzünü, Rusların oyunu nasıl oynadığının acı bir göstergesi oldu. O gün oraya gelen uçak özel bir misyonla, sadece Türk askerlerini vurmak için gelmişti. Ardından Putin, telefona çıkmak için Erdoğan’ı 34 saat bekletti.

Erdoğan hala ne olduğunu anlamak ve yeni talimatlar peşinde telefonlarına devam ediyor. Yetmedi Dışişleri Bakanı yıllardır kuyusunu kazdığımız İran’a alelacele ricacı olmaya gidiyor. Peki, barıştık denen Ruslarla ilişkilerde neler oldu? Bunu anlatalım.. Ruslarla Suriye üzerinde yapılan anlaşmanın ön yüzünde, Türkiye’nin Esat’ı devirme ve muhalif gruplar ile Halep’i ele geçirme sevdasından vazgeçmesi vardı. Ancak, Ankara buna yanaşmakla birlikte niyetini saklı tuttu. Türkiye, 10 Ekim’de ÖSO ve diğer İslamcı grupların Halep’i terk ettiğini deklere etti. Rusya ile anlaşmanın diğer yanında Cerablus ile Azez arasındaki 98 km cephede bulunan ara bölgenin IŞİD’tan temizlenmesi vardı. Yani Türkiye’nin ara bölgeye girmesi Rusya’nın planı idi ve bu yönlendirmeler Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nın Moskova’ya kadar gidip talimat alma boyutuna ulaştı. Rusya’nın Türkiye’yi ara bölgeye sokmakta üç amacı vardı;

(1) ABD koalisyonunu bölmek,
(2) IŞİD’in temizlenmesinde manivela olarak kullanmak,
(3) YPG’nin Esat’a ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit teşkil etmesi.

ÖSO denilen örgüt onlarca fraksiyondan oluşuyor ve aralarında Türk Tırlarından haraç alma, silah edinme kavgaları vb. nedenlerle pek çok çekişme var. Bunlar gündüz 400 dolara ÖSO, gece ise IŞİD’ci olan kişiler. Ne yazık ki Suriye Türkmenleri de aynı koşullara zorlandı. Ara bölgenin güneyine yani El Bab’a yaklaşana kadar Ruslar duruma baktılar ve Türkiye’nin ÖSO üzerindeki kontrolünün sıfır olduğunu gördüler. Türkiye’nin bu hali hem Rusya’yı hem de Esat’ı rahatlattı. El Bab, Rakka’nın değil asıl Halep’in kapısıdır yani Halep’e giden yolları kontrol etmektedir. Ruslar, Türkiye’nin aklının hala orada olduğundan şüphelendiler. Burada bir dönüm noktası oldu ve artık ilerlememizi istemediler yani Rusların verdiği sınır bitti. Muhtemelen rejim aleyhine bir faaliyetimizi de tespit ettiler. Ruslar, Suriye’de nihai olarak şunları istiyor :

(1) Ülkenin toprak bütünlüğünü.
(2) ABD’nin başarısız olarak çekilmesini.
(3) Mümkün olduğu kadar çok İslamcının öldürülmesini; çünkü İslamcı grupların hemen hemen yarısı Kafkasya, Çeçenistan ya da Türk Cumhuriyetlerinden gelmiş radikal İslamcılar.

Esat’a yönelik üç büyük düşman vardı; ÖSO, YPG ve IŞİD. Bunları en güçlü şekilde vurmak için Türk Ordusu seçildi. Başından beri Fırat’ın doğusundaki YPG/PKK’ye vurmak yerine,
ara bölgede önünü kesme propagandası yapan Ankara, şimdi çıkmazda. TSK ise şimdi ne yapacağını bilmiyor. Ruslara telefon üzerine telefon ediliyor. Ne Ruslar ne de Amerikalılar Halep-Rakka yolunu kontrol etmemizi istemiyorlar. ABD bile Halep’in düştüğünün ve Esat’ın artık gitmeyeceğinin farkında, onlar çoktan vazgeçtiler. Peki, ABD bölgede ne istiyor? Trump’ın oğlu Paris’te Suriyeli rejim muhalifi grupların siyasi kanadı ile görüşmeler yaptı. Trump’ın niyetine bakılırsa ABD, Suriye ve Irak’tan onurlu bir şekilde çekilecek. Bunun için de Rusya ile iki ülkenin toprak bütünlüğü ve Esat’ın varlığını garanti altına alacak bir anlaşma yapacak.

Irak’ı neler bekliyor?

Irak’ta yaşananları ve yaptığımız hataları bir ay önce “Irak’ta neler oldu? Neler Olacak?” başlıklı makalemizde uzun uzun anlattık. Bu hataları özetleyecek olursak;

(1) 2003 yılından başlayarak Irak’ın kuzeyindeki PKK hedeflerine askeri harekat yapma kabiliyetimizin ABD tarafından tahakküm altına alınmış olması ve verecekleri istihbarata bağlı hava harekatına indirgenmiş olması; böylece PKK’nın bu kaos bölgesini kullanmaya ve hayatta kalmaya devam etmesi.
(2) Türkiye’nin sırf Şii ağırlıklı diye Bağdat’taki resmi hükümet yerine bağımsız Kürt devleti hayali peşindeki Sünni Barzani ile ilişkiyi tercih etmesi; böylece açlıktan geberecek Barzani ve yönetim bölgesinin yaşamaya ve PKK’ya örtülü desteğe devam etmesi.
(3) Musul ve Kerkük’teki kırmızı çizgilerimizin korunmaması; buralarda Barzani’nin baskı, suikast ve demografi değişimleri ile idareyi ele alması, petrole el koyması ve kuracağı Kürt devletine ilhak etmesine karşı tedbir alınmaması.
(4) Irak’ın kuzeyindeki 2.5 milyon Türkmen’in Barzani tarafından asimile edilmesine, dağılmasına göz yumulması, başta Telafer olmak üzere diğer Türkmen şehirlerinin tasfiyesine seyirci kalınması.

Obama sonrası ABD’nin yeni Irak planı henüz ortaya çıkmadı. Obama, Musul’da Trump seçilmeden önce sonuç almak istiyordu, olması mümkün değildi. Trump’ın niyeti Irak’ın merkezi yönetimini ve toprak bütünlüğünü koruyarak Suriye’den sonra buradan da çıkmaktır. ABD, Ortadoğu defterini kapatmak istemektedir. Bölgenin istikrarı için Suriye ve Irak’ta toprak bütünlüğünü korumak önemlidir. Aksi takdirde durumdan İran istifade edecek, bu Suudi Arabistan’ı karıştıracak ve bölgedeki Amerikan çıkarlarının temeli olan ülke yıkılacaktır. ABD ve Batı etnik ve dini yapılarla oynamayı tecrübe etti. İstikrarlı bir Irak ve Suriye ile İran dengelenmiş olur ve ülkelerin kendi sorunlarını kendisinin çözmesinin önü açılır. IŞİD’in yok edilmesi zamana bırakılacaktır. ABD, bundan sonra dış politikasında Ortadoğu ve diğer bölgelerde daha az masraf gerektiren eski yöntemine dönecektir; güç dengesi. Yani kendi adamlarını seçecek ve bölgeyi yönettirecektir. Radikal İslam ile bağlantıları ve mevcut rejim anlayışı sürdükçe Türkiye’ye Ortadoğu’yu emanet etmeyecektir. Ortadoğu’da ABD’nin yeni gözdesi Mısır olacaktır. Çünkü İsrail ile ilişkileri iyidir. Suriye ve Irak ile tarihsel bağları kuvvetlidir. Suudi Arabistan için de İran karşısında bir denge vasıtasıdır. Her zamanki gibi Kürtler gene yüz üstü bırakılacak, artık birlikte yaşamayı öğreneceklerdir. Bağdat’ın, Irak’ın kuzeyinde tam kontrol sağlaması ile PKK için güvenli yer kalmayacak, Barzani’nin yerine merkezi yönetimle uyumlu yeni biri gerekecektir.

Türkiye’nin Batı ve Rusya ilişkilerinde neredeyiz?

Sadece ABD ve AB ile değil, Rusya Federasyonu ile ilişkilerimiz de tarihinin en kötü döneminden geçmektedir. ABD ve AB’den sonra, Ruslarla yalvar yakar kurduğumuz ilişkilerde bile şantaj altındayız. Barışma sonrası Ruslarla imzalanan Türk Akımı Anlaşması’nın 3. maddesi diyor ki; “Türkiye, boru hatlarının geçtiği ve ilgili tüm tesislerin bulunduğu yerlerde kamulaştırma ve millileştirme yapamaz”. Diğer maddelerde KDV, gelir vergisi ya da gazın tasarrufu gibi konularda Ruslara yönelik kesin muafiyetler var. Bu tavizler, anlaşmayı Rusların yazıp bize imzalattığını, müzakere bile edebilecek kapasitemiz olmadığını gösteriyor. İşin aslı Ruslar hala uçak düşürme olayının peşini bırakmadılar.

* ABD, Rusya ve Avrupa Birliği ile ilişkiler Erdoğan olduğu sürece düzelmeyecek.

Erdoğan ise iç politikada her zaman yaptığı gibi dış politikada da ötekileştirerek, kamuoyuna Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyeliği pompalaması yapıyor. ŞİÖ’nün ne AB ne de NATO’nun alternatifi olmadığını herkes biliyor. ŞİÖ, Çin ve Rusya’nın kendi içi ve etrafındaki İslamcı ya da Türk gruplara karşı mücadelede işbirliği ve meşruiyet sağlamak amacı ile kuruldu. Bu yapının NATO’ya alternatif olması tartışıldığında, kurucu 5 üyeden başka ülkelerin de ilgisini çekti. Rusya’nın askeri işbirliğinden ne anladığını öğrenmek isteyenler, Ortak Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün (CSTO) nasıl çalıştığına baksınlar.

ŞİÖ, hiçbir zaman Avrupa Birliği de olamaz. Öyle olsa idi Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO) ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) gibi yapılar canlanırdı. Bu örgütlerin ölü doğmasının nedeni zaten Rusya ile olan güvenlik sorunları ve birbirlerine petrol ve doğal gazdan başka satacak bir şeylerinin olmamasıdır. ŞİÖ içinde Çin’in bulunması ise üye ülkelere bir avantaj sağlamıyor. Çin’in ekonomik stratejisi Batı ile pazar ilişkilerinin korunmasına ve nüfusunun tüketim ekonomisine entegre edilmesine dayanıyor. Çin, üretim ekonomisinden tüketim ekonomisine geçiyor. Çin ve Rusya asla birbirinin gelişmesini istemez ve her fırsatta birbirinin kuyusunu kazar. Çinliler, yaptıkları evliliklerle Rusya’nın güneyinde Hazar’a kadar olan bölgede demografiyi değiştirmekle meşguller. Yapılan demiryolları ve boru hatları asla bu iki ülkeden bir diğerine uğramaz. Erdoğan ise içeride Kürtleri ötekileştirerek MHP tabanını, ŞİÖ ve Rusya ile ilişkileri kullanarak ulusalcıları yanına çektiğini sanıyor. Türkiye’yi Batının prangasından Rusya’nın kucağına atmak isteyenlerin çığlıkları duyuluyor.

Sonuca gelecek olursak; tıpkı dünyadaki sorunların karmaşıklığı gibi Türkiye’nin de, yaşamakta olduğu bu umutsuz sarmaldan büyük bir travma yaşamadan çıkması mümkün değil. En kötü haber Türk ekonomisi ile ilgili çünkü bu sefer para gerçekten bitti ve dışarıdan bel bağlanan para bile en fazla birkaç ay idare eder. Şu an Ankara’nın en büyük telaşı ekonomik çöküşü engellemek ve doların önlenemez yükselişi. Ekonomik krizin arifesindeyiz ve büyük devalüasyon zamanlamayı bekliyor. ABD ve AB hatta Rusya bunu yakından izliyor. Düşünün ABD’nin tüm dünyadaki dış yatırımı yani dolaşımda olan parası 1.6 trilyon dolar ve bunun sadece 45 milyar doları Türkiye’de. Yani bunun üzerini silmek ABD için çok riskli değil ve bu bile Türk ekonomisini çökertir. Bu yüzden şantaja açık,

* kağıt üzerinde iflas etmiş ama bunu deklare etmemiş bir ülkeyiz.
Hükümetin seçenekleri ya para bulmak ya da yeni bir kaos yaratmak. Yeni kaos senaryoları içinde Suriye veya Musul’da yeni bir askeri harekat, mültecileri sokağa dökmek var. Bunlar olağan üstü yetkilerinin sürmesi için de gerekli. Halk olan biteni anlamaya çalışıyor. Parası olan ülke dışına kaçıyor, İstanbul dükalığı parasını ülke dışındaki off-shore bankalara kaçırıyor. Özetle alarm zilleri bir kez daha çalıyor.
========================================
Dostlar,Bu önemli ve kapsamlı yazıyı 3 hafta önce arşivlemiştik.
Sanırız yayımlama zamanıdır. Sayın Doç. Dr. Sait Yılmaz‘ın makalesi yeterince kapsamlı.
Biz birşeyler katma gereği duymadan paylaşmak istiyoruz.
AKP – RTE’nin aklını başına alması uyarılarımız bu sitede yıllardır ısrarla sürüyor.

İktidar, ülkemizde geçelim sıradan insanımızın, polisimizin ve askerimizin bile can güvenliğini sağlayabilmekten aciz.

“Circulus ciciosus” sarmalında kıvranıyor ve Ulusu-Ülkeyi de gözü kara,
giderek faşistleşerek, kıvrandırıyor!??

Korkarız ki artık çok geç ve ne akşam vakitsiz ne de kapkara bulutlar aceleci..

Sevgi, saygı ve hüzün ile.
17 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

‘Ekonomiye dair bildiğiniz tüm gerçekleri unutun!’

‘Ekonomiye dair bildiğiniz tüm gerçekleri unutun!’

ASLI AYDINASLI AYDIN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

TÜİK büyüme verilerini ne kadar değiştirirse değiştirsin, dış dünya bu suni iyimser havaya
pek ikna olacağa benzemiyor. Nedeni ise basit; üretim, yatırım ayağı çökmüş bir ekonomi

Güne bir uyanıyoruz, bir de bakıyoruz ki geçmişe dair bütün veriler neredeyse sıfırlanmış.
2015 yılındaki kişi başına milli gelir 9,2 bin dolardan 11 bin dolara fırlamış, uluslararası kuruluşların ve derecelendirme kuruluşlarının durgunluk tespitleri dış kamuoyuna yerleşmişken, tek bir gecede en hızlı büyüyen ekonomiler arasına oturmuşuz. Bildiğimiz tüm gerçekleri unutmamızı buyuran bir yöntem değişikliği ile ekonominin gerçekleri ile göstergeleri arasındaki bağ daha da kopmuş durumda.

Neler değişti?

Türkiye İstatistik Kurumu, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) hesaplarında ciddi bir yöntem değişikliği yaptı. Öncelikle neredeyse tüm kalemlerde değişikliğe gidildi. Sanayinin, tarımın ve diğer sektörlerin milli gelir içindeki payları, kamu harcamaları ve tasarruflara kadar birçok hesap, yeni yöntemle değişti. Eski seriler artık tarih oldu, kullanışsız hale getirildi. Eskiyle bugünün arasındaki bağı koparan yöntem değişikliği, dönemsel analizi de olanaksız hale getiriyor. TÜİK’in zaman zaman önemli göstergeler üzerinde yaptığı bu tür revizyonlar,
dikkat ederseniz hep ekonomiyi olduğundan daha iyi göstermeye yönelik oluyor.
“Uluslararası standartlara uygunluk” gerekçesi ne var ki işler hep çok ters gittiğinde ortaya çıkıyor ve sorunu çözmek yerine “bir sorun yok” anlayışını bir kez daha karşımıza çıkarıyor.

ekonomiye-dair-bildiginiz-tum-gercekleri-unutun-222107-1.

Çok uzun zaman önce değil, bir başka can yakan reel gösterge olan işsizlik hesaplamasında da hatırlanacağı üzere revizyona gidilmişti. 2014’ün şubat ayında yeni bir hesaplama serisi kullanmaya başlayan TÜİK, temel olarak işsizliğin tanımını değiştirdi, işsizlik kapsamına daha az işsizin girmesine yola açacak yöntem değişikliğini hayata geçirdi. Önceki uygulamada son üç ay içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış durumda olanları işsiz sayarken, yeni uygulamayla birlikte üç ayı bir aya indirdi, geri kalan işsizleri işsiz bile saymamaya başladı.

Şimdi milli gelirdeki yöntem de aynı anlayışla değiştirildi. Tasarruf oranı % 24’lere fırladı,
reel büyümenin yerini üçer aylık milli gelir rakamları ortalaması şeklinde “Zincirleme Hacim Endeksi” aldı, büyüme arttı; cari açığın, dış borcun, bütçe açığının milli gelire oranları azaldı!

Yeni seriye göre geçmiş yılların büyüme verisi yukarı taşınırken ne var ki 2016 üçüncü çeyrek verilerine bu iyimser hava yansımadı. Hanehalkı tüketim harcamalarında bir önceki yılın aynı dönemine göre (zincirleme hacim endeksi) % 3,2 düşüş gözlenirken, sanayi sektörünün toplam katma değeri % 1,4 azaldı. 2016’nın üçüncü çeyreğinde sektörler arasında tek yukarı yönlü olan inşaat sektörünün olması elbette kimseyi şaşırtmadı, sanayinin azalan payını kapmışçasına katma değerini % 1,4 artırdı.

Kimse ikna olmuyor…
TÜİK büyüme verilerini ne kadar değiştirirse değiştirsin, Dünya Bankası, OECD gibi kurumlar başta olmak üzere dış dünya bu suni iyimser havaya pek ikna olacağa benzemiyor. Son olarak JP Morgan Türkiye’ye ilişkin beklentilerini aşağı yönlü revize etmekle bu olumsuz beklentileri sürdürmüş oldu. JP Morgan’ın geçtiğimiz günlerde bu revizeye ilişkin açıklaması dikkat çekiciydi; “3. çeyrek GSYH verisinin yarattığı büyük hayal kırıklığı bize 2016 ve 2017 için büyüme tahminlerimizi revize etmeye zorladı.” ifadelerini kullanan JP Morgan, 2016 için GSYH büyüme tahminini % 2,8’den 2,5’e düşürdü.

Nedeni ise basit; üretim, yatırım ayağı çökmüş bir ekonomi
– Dış borçla bugüne kadar yelkenini şişirmiş ve şimdi alabora olmaya doğru ilerliyor.
– İhracatı gerileyen, buna rağmen yüksek dış bağımlılık nedeniyle ithalatı artan,
– Gelirden çok gideri olan,
– Açığını borçla kapatan,
– Her geçen gün artan riskler nedeniyle borçlarına daha fazla faiz ödeyen

bir ekonomi kime ne vaat etsin ki? Vaat konusunda seslendiği tek yer yüksek volatilite nedeniyle kısa zamanda yüksek getiri arayan finans spekülatörleri. Yeni yöntemin getireceklerinden birine ilişkin ekonomi yönetiminden gelen ‘artık büyüme de daralma da daha yüksek olacak’ açıklaması da buna ilişkin. Bizlere bu iniş ve çıkışların daha sert olacağına şimdiden alışmamızı söylerken, aynı zamanda Dolar üzerinde de bu oynaklığı göreceğimizi şimdiden tayit ediyorlar. Bu bizlere bir uyarıyken aynı zamanda spekülatörlere de çağrı niteliğindedir. Fakat orada bile çok işe yaramış gözükmüyor orası ayrı.
(http://www.birgun.net/haber-detay/ekonomiye-dair-bildiginiz-tum-gercekleri-unutun-139567.html)
===================================
Dostlar,

Türkiye’nin son 45 yılını, 1971’de Hacettepe Tıp Fakültesinde eğitime başladığımızdan bu yana aklımızın erdiğince izliyoruz.
Bu denli kötü yönetim görmedik!
Bunca kritik bir duruma Türkiye’nin düşürüldüğünü de..
Öte yandan itiraf edelim ki, AKP – RTE, her zor duruma kendilerince “çare” üretiyorlar!
Ülke darbe ile karşılaşıyor, “beraber yürüdükleri yolda” paylaşım kavgası iç savaşa sürüklüyor halkı ama “Milletim ve Allah bizi affetsin..” deyip müthiş bir pişkinlikle sıyrılmaya çalışıyorlar.

12 Mart’a ve 12 Eylül’e sürüklenirken yaşanandan daha çok can yitiği bu siyasal kadroların
15. yılına giren tek başına iktidarlarında yaşandı. Bütün komşularla kavgalı oldu,
PKK ile masaya oturdu bu iktidar.. Yüzü aşkın gazeteci hapiste, aykırı sesler hemen boğuluyor! Hüsnü Mahalli bile.. Oysa dış politika danışmanı yapılması gereken bir Ortadoğu uzmanı!
Kimi genel yayın yönetmenleri yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldı, adeta sürgün edildi!
En son İstanbul’da 44 yurttaş teröre kurban verildi, Tayyip bey, bilmem kaçıncı muhtarlar tiyatrosunda bu kez de sorumluluktan kaçtı ve “sefereberlik” çağrısı yaptı!
Oysa ülke OHAL rejimi altında inletiliyor.. ama rejim değişikliği getiren anayasa değişikliği dayatılıyor; Tayyip bey padişah yetkileri istiyor, 3. Abdülhamit rüyaları görüyor.!?

Şimdi sıra ekonomideki perişan çöküşü ve yangını makyajlamaya geldi..
TL, hastalıklı, cılız, üretemeyen, borca ve yolsuzluklara batmış bir ülkenin parası olarak
hızla eriyor hemen hemen tüm yabancı paralar karşısında ama utanmaz bir algı saptırması ile “Dolar rekora doymuyor” benzeri şizofrenik tümceler kuruluyor. Bu çarpıcı gerçeklik bile Batı’nın AKP – RTE’ye operasyonu gibi sunulup mağdur rolü oynanıyor..
Nicoolo Machiavelli bile bu denli siyaset ustası (!) olamazdı!
*****
Efendiler, ne yaparsanız yapın; bu mızrak bu çuvala sığmaz.. Ekonomiyi tükettiniz.
Ekonominin nabzı TÜİK’in süslü raporlarında ve alacalı tablolarında – grafiklerinde değil,
çarşı pazarda atıyor. Cüzdanlardaki madeni paralarda atıyor, birkaç ekmek parasını bile
kredi kartı ile öteleyen insanlarımın dramında….. atıyor..

TÜİK’in bu davranışı açıkça etik dışıdır; Bilim ahlakına sığmaz!

Halkın bilme hakkını çiğnemektir, demokrasiye ve saydam yönetime aykırıdır;
halkı – dünyayı kendi küçük aklınca aldatmaya çalışma kurnazlığı ve zavallılığıdır.
Devekuşu tavrı çok masum kalmaktadır bu tutumun yanında.
Ayrıca geçmişe – geleceğe dönük karşılaştırmalı iktisadi analizi olanaksız kılarak
iktisat tarihi belleğimizi sıfırlayan bir tehlikeli ve sorumsuz bir ucubedir yeni teknik (!).
TÜİK yöneticileri, siyasal otoritenin direktifine uymak zorunda kaldıkları masalına sığınmasınlar sakın; İSTİFA diye insan onurunu ve halkı koruyan saygın bir kurum vardır.
Merhum Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, dönemin cumhurbaşkanı T. Özal’ın “1 koyup 3 alma” serüvenciliğine karşı çıkarak TSK’yı Irak’ta savaşa sürmemiş, istifa ederek ülkemizi
bu kanlı tuzaktan korumuştu (1991). Irak’a o saldırı yapılsa idi belki yüzlerce – binlerce Mehmetçik telef edilecek ama halkımıza da “şehit” masalları anlatılacaktı.. Halen yapıldığı gibi..
*****
Akademik yılın açılışında bile kaçak sarayda rektörlere, dekanlara, YÖK üyelerine 2023’te Türkiye’nin ilk dünyada 10 ekonomi içine gireceği masalı anlatıldı ve ne hazindir ki, hocalardan alkış aldı!? Birkaç yıl önce biz, bu masalın matematiksel olarak olanaksızlığını hesaplayarak sitemizde yayımlamıştık :

10 yıl boyunca kesintisiz %19-20 hızla büyümesi gerekiyordu Türkiye’nin başkaca her şey sabit sayıldığında (iktisatta ceteris paribus varsayımı) ..
Hindistan %7 büyümeyi sürdürecek ve Türkiye Hindistan’ı yakalayıp onun yerine geçecek..
Son birkaç yıldır bırakalım %19-20 büyümeyi %5’i bulabildik mi?
Haberiniz olsun; bu kez dipten gelen kocaman bir dalga ekonomideki yıkım..
Korkarız katıp önüne götürecek her bir şeyi.. Bu yıl reel büyüme “negatif” bile olabilir!

Öylesine kirlendiniz ve kirlettiniz ki; sizi tarih baba bile asla bağışlayamayacak..
Yazıklar olsun yazıklar!

Sevgi ve saygı ile.
15 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Tayyip Erdoğan bile bu kadarını yapmadı, pes!

Tayyip Erdoğan bile bu kadarını yapmadı, pes!

Sabahattin ÖnkibarSabahattin Önkibar

Aydınlık15.12.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır…)

Başkanlık Tayyip Erdoğan diktatörlüğünün kurulmasıdır.
Beştepe hanedanlığı başkanlığı, 17-25 yolsuzluk dosyalarını kapatıp, yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet çarkını döndürmek için istiyor.
Başkanlık federasyon demektir; Türkiye’yi bölünmeye götürürür.
– Başkanlık tek adam diktatörlüğüdür.
– Başkanlık karanlık Türkiye’dir.
– Başkanlık hırsızlıkla yolsuzluğun ruhsatıdır.
– Bizim partili cumhurbaşkanlığı ve başkanlığı istediğimizi söyleyenler soysuzdur…

Bu ifadelerin sahibi Devlet Bahçeli’dir ki isteyen bu sözlerine internetten erişebilir.
Ve heyhat o Bahçeli dün aynen şunu söyleyebilmiştir:

– Ben şimdiye kadar ne dediysem arkasında durdum!
*****
EMEVİ CAMİ’Nİ ABDESTLİ HAÇLILAR YIKTIRDI!

Ve Emevi Cami’ni yıktırdılar… Yıktılar demiyorum, yıktırdılar diyorum zira Halep işgal edilmese o güzelim cami yüzyıllardır olduğu gibi yine dimdik ayakta olacaktı. Evet sadece Emevi Cami’nin yıkımından değil, oradaki bütün katliam ve cinayetlerden sorumlu olanlardan biri emperyalizmin kuyruğuna takılan abdestli haçlılardır.

Söyleyin lütfen, Yunan Edirne’yi işgal etse ve Türkiye Edirne’yi müdafaa ederken Selimiye Camisi zarar görse bunun sorumlusu Türkiye mi olur?
*****
REFERANDUMDA NE OLUR?

Dün başkanlık teklifinin TBMM’de 330’u bulacağını yazdık zira siyasette artık korku ve çıkarın egemenliği var. Peki referandum da ne mi olur?
Temennim değil, kesin inancım halkın buna olur vermeyeceğidir.
TBMM’de açık oylama yaptırabilirler de (AS: Anayasa md. 175/ 1. fıkra : Değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.)
referandumda yaptıramazlar.

Tek endişem CHP’nin HDP-PKK ile özdeşleştirilip referandumun terör eksenine taşınmasıdır ki üzülerek ifade edeyim Kemal Kılıçdaroğlu ile avanesi böyle bir görüntü için adeta çırpınıyor.
CHP milli bir çizgide durur ise referandumun geçme ihtimalı sıfırdır… Geçerse sorumlusu CHP olacaktır…

TERÖRÜN PARTİSİ OLMAZ!

Hem terör partisine izin verip hem terör ile mücadele edemezsiniz. Türkiye bunu yapıyor.
İspanya bunu denedi ve çareyi terör partisini kapatmakta buldu.
PKK, TBMM’de iken onu yıldıramaz ve geri adım attıramazsınız!
Terörü yok etmenin ilk adımı ona psikolojik alan bırakmamaktır.
Çağrımızdır:
HDP’ye hemen yarın kapatma davası açılmalıdır.

CANIMI VERİRİM DOLARIMI ASLA!

Bizim milletin cebi hariç, neresine dokunursan dokun pek oralı olmaz.
Ama parası ve çıkarı söz konusu olunca yüzüne dalar!
Kuşkusuz yaşam koşullarının acımasızlığı ile kapitalist sistemin getirdiği maddeye tapınma olgusu böyle bir soysuzlaşmaya katkı sağlıyor.
Düşünün 15 Temmuz’da tankların önüne yatan necip milletimiz, bankalardaki dolar hesabını çözmüyor. Tersine döviz hesabı Cumhurbaşkanı’nın ısrarlı çağrısına rağmen artıyor.
Paranın dini-imanı gerçekten yokmuş!
=====================================
Dostlar,

Saın Önkibar’ın görüşleri yukarıdaki gibi.. Paylaşılır ya da paylaşılmaz ama keskin söylemler içermekte.. Bir de ufak -ama önemli- bilgi eksiği var.. Metinde ayraç içinde koyduk doğrusunu:

  • Anayasa md. 175/ 1. fıkra : “Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri (AS: 184 vekil; 316 AKP’li vekil imza koydu) tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.”

Eğer bu “şekil koşulu“nda hata yapılırsa, Anayasa Mahkemesine götürüldüğünde, bu nedenle iptal edilebilecektir. Anayasa md. 148/1. fıkrada şu hüküm yer alıyor:

  • Anayasa Mahkemesi, “…Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler.” Bunun için toplantıya katılan üye sayısının 2/3 nitelikli çoğunluğu aranıyor Anayasada. Genel Kurul toplantısı en az 12 üye ile gerçekleşebileceğinden, Anayasa Mahkemesinin 17 üyesinden 12’sinin katıldığı en az yeter sayılı oturumda en az 8 üyenin “iptal” yönünde oy kullanması gerekecek. Tamsayı (17 üye) ile görüşmede ise en az 12 üyenin kararı gerek Anayasa değişikliğinin “şekil” bakımından iptali için..
  • Anayasa md. 148/2. fıkra : Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından (AS :110 milletvekili) istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.

Öte yandan, TBMM Başkanlığına sunulan Anayasa değişikliği teklifinin pek çok bakından Anayasa’ya öz – şekil aykırılığını biliyoruz. Bunları sitemizde, –Mülkiyeli yetkimizle– işleyeceğiz.

Sevgi ve saygı ile.
15 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com