Yiğit Savcı Doğan Öz’ü 39 yıl sonra saygı ve özlemle anıyoruz..

Yiğit Savcı Doğan Öz’ü
39 yıl sonra saygı ve özlemle anıyoruz..

Emperyalizmin Türkiye’de başlıca NATO eliyle yerleşik gladyosunca katledilen yurtsever Savcı merhum Doğan Öz‘ün aziz mücadele anısını saygı ile selamlıyoruz.

O tarihlerde ne yazık ki biz de Keban’da, tüm hastalarına karşılıksız gece gündüz koştuğumuz halde ölüm tehditleri alıyorduk.. Birtakım çevreler ”Cumhuriyet gazetesi almasın!” diye sözde gerekçeli tehditler savuruyordu. 1 yıl hizmet verdiğimiz ilçeden, Hacettepe Tıp Fakütesi’nde kazandığımız Toplum Hekimliği uzmanlık eğitimini yapmak üzere ayrılırken, yaşamın acı cilvesine bakınız ki, Emniyet Başkomiseri olan babamız Halis Zeki Saltık,
yakın korumamızı yapmak üzere İstanbul’dan kalkıp gelmişti..

O bizi kuvvetle olası bir suikast girişiminden korudu ama ne yazık ki 7 temmuz 1980 günü görev yeri İstanbul’da, görevi sırasında özveriyle ve cesaretle giriştiği çatışmada biz O’nu koruyamadık.. 7 kör kurşunla şehit verdik babamız Emniyet Başkomiseri Halis Zeki Saltık’ı..

Türkiye, Batı emperyalizmi ve özellikle onun iğrenç aleti NATO gladyosunca denetimli bir istikrarsızlık (controllable instability) içinde tutuluyor. Çok yönlü ve çok ağır bedelin bir bölümü ise ülkenin yurtsever aydınları (İTÜ Rektörü Ord. Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu), subayları (Jand. Gn. Kom. Org. Eşref Bitlis), gazetecileri (Abdi İpekçi, Uğur Mumcu), sanatçıları (Doç. Bedrettin Cömert..), polisleri (Diyarbakır Em. Md. Ali Gaffar Okkan..) … oluyor..

Emperyalizm, Türk toplumunu derin gaflet uykusunda tutmak istiyor..
Ne çare ki boşuna.. Attila İlhan‘ın büyük isabetle saptadığı gibi,

  • BİR MİLLET UYANIYOR!

”Türkiye Cumhuriyeti ebediyen payidar kalacaktır..” 
Emir – talimat büyük yerdendir..
Yüce ATATÜRK‘ün bu sözleri hedefe atılmış ok gibidir..

Sevgi ve saygı ile. 06 Mart 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Ankara’nın Asbestle İmtihanı

ŞANVER İSMAİLOĞLU YAZDI

Ankara’nın Asbestle İmtihanı

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

Elbette doğanın da bir mahkemesi var. Üstelik yargıçları da milyarlarca yıllık deneyime sahip. Önemli olan onların vereceği karar. Ben daha o mahkemede, doğaya karşı işlenen bir suçun affedildiğini görmedim.

Ankara’da bir süredir tartışılan, Havagazı Fabrikasının söküm işlemi sırasında havaya yayılan asbest konusunun daha kolay anlaşılabilmesine katkı sunabilme adına, biraz uzunca sayılabilecek bilimsel içerikli bir giriş yapmak zorunluydu. Okuyucunun affına sığınarak. Jeolojik ortamlar bir yandan canlı yaşamının devamlılığı için ekosistemler içindeki dengeyi sağlarken bir yandan da yan etki olarak sayılabilecek bazı olumsuz şartları da ortaya çıkarır. Canlılar yaşamlarını sürdürmek için jeolojik ortamdan yoğun olarak yararlanır. Ayrıca insanların yaşamlarını sürdürmek üzere yaptıkları başta su ve yiyecek üretimi olmak üzere, maden, enerji, tarım vb. üretim faaliyetleri, evsel, endüstriyel ve tıbbi atıklar su, hava ve topraklarda istenmeyen kirliliklere neden olmakta ve canlı yaşamını olumsuz etkiler. Dolayısıyla hem doğal jeolojik faktörler hem de insanlığın çevre ve halk sağlığı üzerinde ciddi sorunlar oluşturan olumsuz etkileri tüm dünyanın çözmesi gereken ortak bir problem olarak karşımızda duruyor.

Yaşanılan ortamdaki element ve minerallerin insan sağlığı üzerinde etkileri binlerce yıldan beri biliniyor. Kodiak’da (Alaska) Karluk Arkeoloji sahasında 7000 yıl önce yaşamış ve günümüze kadar korunmuş olarak gelebilen yaşlı bir insan saçındaki civa (Hg), kadmiyum (Cd) ve selenyum (Se) miktarları ölçülmüş, bu işlemler yapılırken ölçümler sırasında geçen zaman içinde bazı elementlerin içeriğinde eksilme ve yükselme olabileceği dikkate alınmış. Ayrıca kurum ve toz tanelerinin en az 5000 yıl önce yaşamış Tyrelean buz adamının korunmuş akciğer dokusundaki kurum ve kuvars kristalleri içeren tozları solunumla aldığı ve bu nedenle rahatsızlandığı belirlenmiş. 2400 yıl önce Hipokratlar ve eski Yunan yazarlar, insan hastalıklarının coğrafik dağılımlarını, çevresel faktörlere bağlı olarak tanımlamışlardı. İ.Ö. 300 yılında ise Aristo, madencilerde Pb-zehirlenmelerini (kurşun zehirlenmesi) not etmişti.

Başta kanser olmak üzere solunum yolu, cilt ve diş hastalıkları ile ilgili birçok tıbbi rahatsızlığın belirli bölgelerde daha yaygın ortaya çıkması nedeniyle yaşanan çevre ve hastalıklar arasında ilişkiler araştırıldığında; insanların yaşadıkları çevrenin jeolojik özellikleri ile bu hastalıklar arasında ciddi ilişkiler olduğu ortaya konuldu. Dünyada guatr, diş ve iskelet florozisleri, akut anemi (kansızlık), metal zehirlenmeleri, endemik körlük, solunum sistemi, cilt, mide, barsak ve kolon kanserleri gibi jeolojik faktörlerden kaynaklanan pek çok endemik hastalık ortaya konuldu. İçme ve kullanma suları içinde bulunan yüksek arsenik nedeniyle Tayvan ve Bangladeş’te 29 milyon, Hindistan’da 6 milyon, Çin’de 5,6 milyon ve Arjantin’de yaklaşık 2 milyon kişide kanser gözlendi.

Ülkemizde ise 1950’li yıllardan başlayarak jeolojik ortamlarla (tıbbi jeolojik etkiler) ilintili çok sayıda problem tanımlanmaya başlandı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Sağlık Bakanlığı verilerine göre; Ülkemizdeki başlıca ölüm nedenleri kalp-damar sistemi hastalıkları (% 44), kanser hastalıkları (%22) ve diğerleri (%34) biçiminde sıralanıyor. Kanser ölümlerinin yaklaşık %40’ını solunum ve sindirim sistemi hastalıkları oluşturuyor ve bunların büyük ölçüde çevresel sorunlar ile doğrudan ve dolaylı ilişki içinde bulunduğu biliniyor. Türkiye’de tıbbi jeolojik nedenlerle ortaya çıkan akciğer, cilt, mesane, kolon, prostat ve karaciğer kanserlerinin yanı sıra endemik florozis, sulardaki yüksek arsenik kaynaklı kanser ve kardiyovasküler hastalıklar, alüminyum kaynaklı, nörolojik ve sinirsel hastalıklar, madencilik ve giyim sektöründe silikozis, kronik asbest ve eriyonite maruz kalma sonucu asbestosis ve mezotelyoma olarak sayılabilir. Yapılan jeolojik, çevre ve halk sağlığı araştırmalarına göre Türkiye’de tıbbi jeolojik açıdan riskli bölgeler oldukça yaygın olmasına rağmen ulusal mevzuatımızda “tıbbi jeoloji” kavramı; tıbbi jeolojinin çalışma konuları içinde yer alan olan toz hastalıklarından “asbest” ve “silikozis” ile ilgili yetersiz düzenlemeler ve imar planına esas çalışmalardaki nasıl yapılacağı belli olmayan “jeomedikal risk” değerlendirmesi dışında herhangi bir düzenleme mevcut değil.*

Tüm bu veriler ışığında; Ankara’nın en merkezi yerinde, kontrolsuz bir biçimde sökülen Havagazı Fabrikası‘ndan soluduğumuz havaya karışan asbest meselesine bakarsak, insan sağlığının ülkemizde ne kadar ucuz olduğu gerçeğiyle bir kez daha karşılaşmış oluruz. Sökümü yapanların maskeli görüntüleri de bunun tuzu biberi olur ancak. Sorunu, sadece sökenlerin ‘güvenliği’ bağlamında algılayan bilimsel sığlığı bir yana bırakırsak, Ankara’da yaşayan insanların güvenliğinin kimlere emanet olduğu gerçeği bir kez daha tüm çıplaklığıyla kendini gösterir. Konuyla ilgilenen tüm bilim insanlarının bildiği gibi; havaya karışan lifsi (iğnemsi) yapıdaki asbest partikülleri, hava koşullarına bağlı olarak büyük alanları etkileyebilmektedir.


Asbest lifleri. Tarayıcı elektron mikroskobunda (SEM) elde edilmiş görüntü.

Yaşam alanlarının tam orta yerinde yapılan bu işlemin ortaya çıkarabileceği riskin, binaya örtülen branda marifetiyle önlendiğinin açıklanmasına ise diyecek bir şey yok! Bu arada sağlığımızla ilgili bakanlık da konuyla ilgilendiğini gösteren bir açıklama yaptı! Bütün  önlemlerin alınmış olduğunu ve korkuya mahal olmadığını söyledi. Tıpkı yıllar önce çayda radyasyon olmadığını açıklayıp, televizyonda çay olduğu belgelenemeyen bir sıvıyı içen bakan gibi (AS: Ticaret Bakanı Hüseyin Cahit Aral, 26 Nisan 1986 Çernobil nükleer faciası sonrası) . Üstelik o günlerde mühendis odası olarak; uranyum arama dedektörleri ile raflardaki çay paketlerinden, uranyumlu arazilerde alınan sinyallerin aynısını aldığımızı basına açıklamamıza rağmen! (AS: 26 Nisan 1986 Çernobil nükleer faciası sonrası radyoaktivite ölçümü yapan TAEK uzmanlarından şimdilerde emekli bir uzmanın bize itirafı : 10 ölçüyor ama 1 açıklıyorduk!) Fakat gerçeklerin halka ulaşmasının önündeki engeller, bugün olduğu gibi, o günlerde de 12 Eylül darbesinin olmazsa olmazıydı. Bedelini yıllardır canımızla ödedik. Daha kaç kuşak ödeyecek belli değil!

Hep inanmışımdır; insan eliyle doğaya verilen zararların bir kısmını doğa zamanla düzeltmeseydi, insan neslinin devamı çok daha sıkıntılı süreçlere gebe olabilirdi. Ama bu hoyratlıklarla başa çıkmaya çalışan doğa da yoruluyor artık. Uzun evrim süreçlerinde kendi çözümünü bulacağı tartışılmaz bir gerçektir ama, yaşadığımız çağın savunmasız insanlarına bulacağı çözümler her zaman yeterli olmayabilir. Ama o yine de üzerine düşeni yapıyor. Ankara’da başlayan sağanak bahar yağmurları belki havayı kısmen temizleyecek, partikülleri yere indirecek, bir kısmını yeniden toprağa gönderecek ama bu kez de önüne toprağı kalmayan, betonlaşan şehir engel olarak çıkıyor. Enkazın taşınma yöntemlerinin yarattığı güncel riske ve malzemenin döküleceği alanların yıllara yayılacak riskine ise doğanın kısa vadede yapabileceği bir şey yok!

Ankara’da yıkımın durdurulmasına ilişkin bir mahkeme kararı çıktı geçtiğimiz günlerde. Ama olan olmuştu artık. Oysa fabrikanın yıkılmaması; kültürel bir miras olarak kalması için yıllardır süren yargı süreçlerinin varlığına rağmen.

Elbette doğanın da bir mahkemesi var. Üstelik yargıçları da milyarlarca yıllık deneyime sahip. Önemli olan onların vereceği karar. Ben daha o mahkemede, doğaya karşı işlenen bir suçun affedildiğini görmedim. Böyle biline!..

Nazım Usta’dan;

Analardır adam eden adamı 
Aydınlıklardır önümüzde gider. 
Sizi de bir ana doğurmadı mı? 
Analara kıymayın efendiler. 
Bulutlar adam öldürmesin. 

Koşuyor altı yaşında bir oğlan, 
Uçurtması geçiyor ağaçlardan, 
Siz de böyle koşmuştunuz bir zaman. 
Çocuklara kıymayın efendiler. 
Bulutlar adam öldürmesin. 

Gelinler aynada saçını tarar
Aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
Bulutlar adam öldürmesin.
 
İhtiyarlıkta aklına insanın,
Tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
Efendiler, siz de ihtiyarsınız.
Bulutlar adam öldürmesin.

*Yazı için Jeoloji Mühendisleri Odasının düzenlediği 2. Tıbbı Jeoloji Kongresi verilerinden yararlanılmıştır. (Şİ/HK)

Şanver İsmailoğlu : Jeoloji mühendisi. Ankara’da yaşıyor. Jeoloji Mühendisleri Odası II. Başkanlığı, TMMOB Yönetim, Yürütme ve Yüksek Onur Kurulu üyelikleri yaptı. 25 yıl MTA’da çalıştı. TMMOB adına, deprem, sel, heyelan ve çevre konularında raporlar ve çok sayıda makale yazdı. Ara sıra bianet’te yazıyor.
===================================
Dostlar,

Jeoloji Mühendisi Sn. Şanver İsmailoğlu‘na nefis yazısı için teşekkür borçluyuz. Yazıda 2 yerde ayraç içinde kısa katkı notu koyduk.

Keşke bu fabrika yıkılmadan önce Ankara Büyükşehir Belediye’sinin görevde 25. yıla koşan kronik hatta demirbaş başkanı bilimsel akılcılığa uysaydı. Ne yazık ki gene ”ben bilirimci” tutum ve dayatma öne çıktı. Ne yazık ki bedeli hep halk ödüyor.. Kızılırmak suyunun şehir şebekesine katılmasında olduğu gibi.. Cinayetle eşdeğer halkın / kamunun sağlığına karşı suçlar (Türk Ceza Yasası md. 185-196) kapsamında idi bal gibi ancak çirkin hatta iğrenç siyaset kurumu öne geçerek suçluyu korudu.. İnsana acı gelen, gariban halkın gerçekleri öğrenemeyerek bu siyasal kadrolara ve anlayışlara oy vererek iktidara getirmesi.

Tek 1 sorumuz olacak        :

Asbest plakları söken işçilerin yakalarında kişisel toz pompası (personal dust pump) var mıydı ve bu işçilerin 8 saat vardiyada (fazlası??) ne denli asbest lifi soluduğu ölçüldü mü, açıklayabilir misiniz? (TLV ölçümü)
Bununla bağlantılı olarak yıkım yerinde ve kademeli yakınlarında ortam havasından örnek alınarak birim hacımda asbest lifi sayımı yapıldı mı, açıklayabilir misiniz? Yıkım işlemini, en azından bu 2 parametreyi dikkate alarak sürdürmeyi baştan planladınız mı, en azından şimdi dikkate alır mısınız?
(Ankara 7. İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı sonrası İPTAL kararı gelse de / gelmese de…)
********
Öte yandan Asbestli TIR şikayetine BİMER’den alınan yanıt dehşet vericidir :

Asbestli TIR şikayetine  BİMER’den alınan yanıt

Havagazı Fabrikası’nın yıkımı sırasında ortaya  çıkan asbestli hafriyat hiçbir koruyucu önlem alınmadan taşınmıştı. 27 Şubat 2017’de içinde kontamine demirler olan ve üstü açık bir şekilde asbestli malzeme taşıyan 06 YB 5152 plakalı TIR’ın fotoğrafları iletilerek, Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) şikâyet edildi. Gerekli önlemlerin alınması ve ilgili birimlerin harekete geçirilmesi talep edildi. 1 Mart 2017’de BİMER’den gelen yanıt :

#1700295262  başvuru numarası ile kayda alınan ihbar Emniyet Genel Müdürlüğüne yönlendirilmiş, Emniyet Genel Müdürlüğü de konuya ilişkin aşağıdaki yanıtı vermiştir:

“Emniyet Genel Müdürlüğü, Uyuşturucu İle Mücadele Şube Müdürlüğümüzü ilgilendiren herhangi bir konu bulunmamaktadır.”

  • 27 Şubat’ta internetten yapılan ihbarda TIR’ın saat 16.30’da Sıhhiye’den çevre yoluna doğru hareket ettiği bildirildi. Şikayet dilekçesinde ilgili bakanlıkların acilen bu TIR’dan örnek alması gerektiği ifade edilerek bu aracın Ulusal Atık Formu olup olmadığı, içinde kaç ton malzeme olduğu sorgulandı. Şikayet dilekçesine gelen cevap bilimsel veriler içermemekte ve halk sağlığı hiçe sayılmaktadır. (http://www.ato.org.tr/news/show/150, 05.03.2017)

AKP iktidarını ciddiyete çağırıyoruz.. Ayrıca sitemizde yer verdiğimiz aşağıdaki yazımızın da okunmasını dileriz.

ATO ve Mimarlar Odası’nın Başvurusuyla “Asbestli Binanın Yıkımı Durduruldu”

İlgililere 2 Yönetmeliği anımsatmak isteriz :

1. 25.01.2013 tarih ve 28539 sayı ile Resmi Gazete’de yayımlanan
“Asbestle Çalışmalarda Sağlık Ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik” 
2. 18.03.2004 tarih ve 25406 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan
“Hafriyat Toprağı, İnşaat Ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği” 

ankara-basin-toplantisi

Sevgi ve saygı ile. 05 Mart 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

”YEDİNCİ BAYRAK – Urumeli’den İzmir’e”

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Mülkiyeliler Birliği‘nin geleneksel söyleşi ve imza günleri sürüyor. Sayın Ayla Kutlu’nun konuk olacağı ”YEDİNCİ BAYRAK – Urumeli’den İzmir’e” başlıklı söyleşi ve imza günü 10 Mart 2017 Cuma, 14:00 – 17:00 arasında Mülkiyeliler Birliği terasında..

savaş ve kadın

İlgi ve bilginize sunarız..

Sevgi ve saygı ile. 05 Mart 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com 

Devrime Karşı Hınç Birikimi Boşa Gidecek

Devrime Karşı Hınç Birikimi Boşa Gidecek

Orhan Erinç
oerinc@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 04.03.2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Atatürk Cumhuriyeti’nin ve Anadolu Aydınlanması’nın önemli yıldönümlerinden üçü dün geride kaldı. Geride kalmış olması değerini yitirdiği anlamına gelmiyor. Aksine yaşadığımız bu süreçte ne kadar önemli, anlamlı ve değerli olduğu daha iyi anlaşılıyor.

3 Mart 1924’te çıkarılan üç yasayla
– hilafet kaldırılmış;
– Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Genelkurmay Başkanlığı kurulmuş;
– bütün eğitim kurumları uzunca bir süre adına uygun görev yapan
Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştı.  (AS : Tevhid-i tedrisat; Öğretimde birlik)
***
Yasaların çıkarılmasıyla Atatürk Devrimi kapsamında yapılanları Prof. Dr. Suna Kili’nin (1929-29 Temmuz 205), Türk Dil Kurumu’nun 1981 Bilim Dil Ödülü’nü aldığı “Türk Devrim Tarihi” kitabında şöyle anlatıyor:

“Saltanatçıların, hilafetçilerin, tutucuların davranışlarına dört ay kadar dayanılmış, konu İzmir’deki savaş oyunları sırasında Mustafa Kemal tarafından ordu komutanlarına da açılmış ve artık hilafetin kaldırılması gereğinin Meclis gündemine alınması kararlaştırılmıştır.
1 Mart’taki bütçe görüşmelerinde Osmanlı hanedanına, Halife’ye verilecek ödenek nedeniyle konu ortaya atılmış ve birbirini izleyen kararlarla 3 Mart 1924’te

– Şer’iye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılmış, yerine
Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş,
– hilafet kaldırılmış, Osmanlı soyundan gelenlerin tümü yurtdışına sürülmüş,
– ülkedeki tüm bilimsel kuruluş ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.

Hilafetin kaldırılması sırasında gerek ülke içinden, gerekse ülke dışından halifeliği kabul etmesi için Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e pek çok öneri gelmiş, fakat Gazi bunları üzerinde bile durmadan geri çevirmiştir.
Hilafetin kaldırılması, Osmanlıların yurt dışına çıkarılması, eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanması, Atatürk Devrimi’nin henüz adı konmamakla birlikte laiklik ilkesinin ilk ve en büyük uygulamasıdır. Devrim artık padişahsız, halifesiz, laik, usçu bir yolda gelişecek, bu doğrultudaki atılımlar birbirini izleyecektir. Ama her yenilikçi adım, yeni bir tutucu akımla karşılaşacak, onunla uğraşacak, başaracak, fakat toplumdaki tutucuların hınçlarının birikimine, fırsat kollamalarına neden olacaktır. Bu, tüm devrimlerin yazgısıdır, bunu değiştirmenin yolu yöntemi bulunamamıştır. Bu yazgının belirtileri günümüzde de görülmektedir.”

Suna Hocanın 1980’lerin başında “belirti” olarak niteliği geriye gitme girişiminin bugün vardığı boyutlar tedirgin edici bir görüntü yaratıyor.
Bu durum da “Hayır” demenin gerekçelerinden birini oluşturuyor.
==================================
Dostlar,

3 Mart 1924 gerçekten Türk Devrimi adına önemli günlerden biridir. Sayın Erinç değinmemiş ama ÖĞRETİMDE BİRLİK (Tevhid-i tedrisat) son derece önemli. Bir ülkenin insanları 2 farklı ve birbirine zıt dünya görüşü ile eğitilebilir mi? Bir yandan şeriat temelli okullar, bir yandan da sonradan açılan laik eğitim veren okullar. Bu gidişi sonu ”şeriat isterük” diyenlerle demokrasinin olmazsa olmazı Laik kesim arasında iç savaştır. Bu bakımdan 3 Mart 1924 gerçek ve önemli bir devrimdir.

HALİFELİK ise tam bir tuzak kurumdur. Hz. Muhammet Allah’ın elçisi (resulü) idi, Halifesi değil.. olamazdı da! Çünkü Allah yeryüzüne bir vekilini yollamamış, bir elçi göndermişti. Tanrının yeryüzüne Halife yollaması kendisinin ortadan kalkmasından sonraki mekanizmalarla yerine bir ardılın / halefin insanlar tarafından getirilmesi ile olanaklıdır. Bu düşünülemeyeceğine ve böyle de olmadığına göre, Hz. Muhammet ölünce yerine Allah’ın elçiliği görevini sürdürmesi için bir başkasını görevlendirmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla daha cenazesi kaldırılmadan Ebubekir, Ömer ve Osman’ın ”halifelik” kavgasına girmesi dinsel değil siyasal iktidar kavgasıdır ve din de buna alet edilerek siyasal önderlik güçlendirilmek istenmiştir. Peygamberin cenazesini Hz. Ali kaldırırken, kendilerini peygamberin iradesi olmadan ve olamayacakken Halife ilan eden bu kişi de öldürülerek siyasal önderlikten (Halifelikten) uzaklaştırılmıştır.

Çoook sonraları (900 yıl kadar sonra) Osmanlı padişahı Yavuz 1517’de Ridaniye / Mısır seferi ile Halifeliği alıp İstanbul’a taşımış ve kendisi üstlenerek siyasal iktidarını güçlendirmiştir. Öyle ki; temeli olmayan, tümüyle uydurulmuş bir yeryüzü kurumu olana Halifelik, Osmanlıda iyice yozlaştırılarak ”Zıllullah” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) sayılmıştır! Böylelikle Osmanlı padişahları kadir-i mutlak kesilerek iktidarlarını tanrıdan aldıklarını savlamışlardır. Bu yorum tümüyle din dışıdır ve siyasetin cilvesidir. Üstelik o sıralarda Avrupa’da devlet yönetiminin laikleştirilmesi çabaları oldukça yoğunlaşmış iken.. Martin Luter’in Kiliseye 95 maddelik uyarısının kilise kapısına çivilendiği yıllardır.. Mustafa Kemal Paşa da bu tarihsel gerçeği ve çarpıtmayı – yozlaştırmayı çok iyi bildiğinden; bu içi boşalmış, kendi deyimiyle ”heyula” halifelik makam kedisine önerildiğinde şiddetle tepki vermiştir.

Günümüzde R.T. Erdoğan’ın olağan bir insanın ötesinde idolleştirilmesi, Prof. ünvanlı AKP’li bir vekilin (genel başkan yardımcısı Yasin Aktay) itirafı ile gördüklerinde adeta salavat getirmeleri ne denli hazindir. Kimi insanların aklı hala yüzlerce yıl geride.. Ama Devrim bir gerçek ve insanlık bu yolda ilerleyecek..

Selam olsun 3 Mart 1924 devrimlerini yapanlara ve onların öncüsü Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya!

Sevgi ve saygı ile.
04 Mart 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ATO ve Mimarlar Odası’nın Başvurusuyla “Asbestli Binanın Yıkımı Durduruldu”

Ankara Tabip Odası Logo

ATO ve Mimarlar Odası’nın Başvurusuyla “Asbestli Binanın Yıkımı Durduruldu”

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ankara Tabip Odası ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi, asbestli Havagazı Fabrikasının acilen karantinaya alınması ve yıkımın durdurulması için yürütmeyi durdurma istemiyle 1 Mart Çarşamba günü Ankara İdare Mahkemesi’ne başvurdu.

Ankara’daki Havagazı Fabrikası alanında yaptırılan asbest yüzey ölçümlerine ilişkin rapor, ilgili görseller ve haberler de mahkemeye sunuldu.

Mahkeme önünde yapılan basın açıklamasına, Ankara Tabip Odası Başkanı Prof. Vedat Bulut, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Ankara Tabip Odası Genel Sekreteri Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Mine Önal, TTB İşçi Sağlığı Kol Başkanı Dr. Sedat Abbasoğlu Mimarlar Odası, Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Şube Sekreteri Namık Kemal Kaya ve Ankara Şubesi Üyesi Adnan Zeytinci katıldı.

ATO ve Mimarlar Odası'nın Başvurusuyla

Öğleden sonra davanın açıldığı Ankara 7. İdare Mahkemesi’nden
sevindirici haber geldi. Yıkım işleminin yürütmesi ivedilikle durduruldu.
===========================

Dostlar,

Çok sevindirici bir haber.. Her 2 meslek Odasını gönülden kutluyoruz.
Bilindiği gibi Ankara Havagazı Fabrikası, Başkentte doğalgaz kullanımına geçildikten sonra kullanım dışı kalmıştı. Kentin merkezinde bir konumda (Maltepe’de) ciddi bir görsel kirlilik oluşturmaktaydı. Ayrıca işgal ettiği alan da atıl kalıyordu. Bu yapının sökülerek kaldırılması yerinde bir girişim sayılabilir.
Ancak, yüksek fırınında kok kömürü yakılması nedeniyle, ısı yitimini en aza indirmek ve enerji verimliliğini artırmak için, yalıtım katmanı olarak asbest plaklar kullanılmıştır. Asbest ısıya karşı sağır (inert) bir kimyasal maddedir ve yanma / tutuşma sıcaklığı çok yüksektir. Bu amaçla otomobil balatalarından itfaiyeci giysilerine, gemi makine dairesine dek… yaygın bir kullanım alanı bulmuştur. Başta mezotelioma denilen akciğer zarı (plevra) kanseri olmak üzere pek çok sağlık sakıncası nedeniyle AB tarafından 2005’te kullanımı yasaklanmıştır. Türkiye, Aliağa limanında hurda gemileri parçalama işini ne yazık ki üstlenmiştir. Asbest liflerinin solunması ile sigara içimi birlikte ise akciğer kanseri riski 25 kat büyümektedir.
Bu eski ve metruk (terk edilmiş) binanın özel bilimsel önlemler alınarak yıkımı zorunludur. Aksi takdirde, başta yıkımda görev alan işçiler ve bina yakınındakiler olmak üzere ciddi sağlık riski altına girecektir. Ayrıca asbest lifleri havaya karışarak rüzgarlarla tüm Ankara’ya hatta daha uzaklara taşınabilecek, milyonlarca insan için sağlık sakıncası yaratabilecektir.
Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in aldırdığı önlemler yeterli değildir; dolayısıyla doğacak sağlık riski çok ciddi, üstelik dönüşümsüzdür ve ürkütücü bir
halk sağlığı sorunu doğurabilecektir. Ankara 7. İdare Mahkemesi’nin “yürütmeyi durdurma kararı” oldukça önemlidir. Sayın yargıçlara teşekkür borçluyuz Ankara halkının sağlığına sahip çıktıkları ve hukukun üstünlüğünü sergiledikleri için. Bilindiği gibi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 27. maddesinin 2. fıkrasın şöyledir :

  • (Değişik: 2/7/2012 – 6352/57 md.)  Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan
    idari işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir….”

Somut olayda, İYUK madde 27 metninde yer verilen 3 gerekçe de geçerlidir.
Ankara Belediyesi elbette mahkeme kararına hemen uyacak ve yıkımı durduracaktır. Ardından meslek odalarının ve üniversitelerin (başta Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dallarının) kurul olarak üreteceği ilke ve kurallara tam bağlılıkla, ulusal ve uluslararası mevzuata uygun olarak bu yıkımı yapmalıdır. Türkiye, Anayasa md. 2 uyarınca bir hukuk devletidir. Başta Anayasanın sağlıkla ilgili 56. maddesi olmak üzere ulusal ve uluslararası andlaşma -sözleşmelere saygılı davranmak zorunludur.
Basın da sorunu kamuoyuna duyurmalı, yetkin uzmanlara yer vermelidir.
Kamuoyu bilimsel olarak bilgilendirilmeli ve sorunun çözümünde katılımcı olmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 02 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com