4 ay beklenen Trump – Erdoğan görüşmesi 20 dakika sürdü

4 ay beklenen görüşme 20 dakika sürdü… Erdoğan: Bu ziyaret tarihi dönüm noktası

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüşmek için Beyaz Saray’da.
Trump basın mensuplarına görüşme için “Uzun ve zorlu olacak” dedi.
cumhuriyet.com.tr, 16 Mayıs 2017

Göreve geldiği 20 Ocak 2017’den beri Dışişleri Bakanlığı tarafından randevu alınmaya çalışılan ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşmesi 20 dakika sürdü. Trump, Erdoğan’ı görüşmenin yapılacağı salonun kapısında karşıladı. Günlerdir havuz medyası görüşmede YPG terör örgütüne yapılan silah yardımı, Fethullah Gülen’in iadesi, ve Rıza Sarraf konularının ele alınacağı bir görüşme olarak duyuruyordu. Masada 4 önemli konunun gündeme geleceği iddia edilmesine karşı görüşme 20 dakika sürmüş ve iki liderden de bu konular hakkında bir açıklama gelmedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’daki ikili görüşme ardından iki lider, görüşmeye ilişkin basın mensuplarına açıklama yaptı. Konuşmasına Trump’a teşekkür ederek başlayan Erdoğan, “Sayın başkan değerli dostum, değerli basın mensupları sizleri en kalbi duygularımla selamlıyorum. Trump’a ve ekibine şahsım ve ekibime gösterdikleri ilgiden dolayı şahsım milletim adına Şükranlarımı iletiyorum. Sayın Trump’ı seçimlerde elde ettiği tarihi zafer için kutluyorum.

“İlişkilerimizi güçlü tutmamız, karşılıklı çıkarlarımız yanında küresel barış ve istikrar için de önemli”

Erdoğan, “Az önce ikili bir görüşme gerçekleştirdik. Köklü geçmişe dayanan ve stratejik ortaklık düzeyine erişmiş olan Türkiye ABD ilişkilerinin mevcut durumunu ele aldık. Türkiye ile ABD arasındaki bağlar, demokratik değerler ve müşterek menfaatler temelinde gelişmiştir. Aramızdaki ilişkileri güçlü tutmaz karşılıklı çıkarlarımız yanında küresel barış ve istikrar için de önemlidir” dedi.

“Ziyaretimizin tarihi bir dönüm noktası teşkil edeceğine inanıyorum”

Erdoğan, “Bölgemizin içinden geçtiği bu çalkantılı dönemde özellikle iki ülkenin göstereceği yakın işbirliği her zamankinden çok daha büyük önem kazanmıştır. Amerika ile BM, NATO ve G-20 gibi kilit kuruluşlar içinde zaten yakın işbirliği içindeyiz. Önümüzdeki süreçte bu platformlar başta olmak üzere her alanda diyalog ve dayanışmamızın daha da artırmanın kararındayız. Ziyaretimizin bu kapsamda tarihi bir dönüm noktası teşkil edeceğine inanıyorum.” diye konuştu.

“Tüm terör örgütlerine karşı müşterek bir dayanışma ortaya koymamız önemli”

Erdoğan, “Görüşmelerimizin geleceğimize yönelik çok daha büyük kazanımlar elde edeceğimize fırsat tanıyacağına inanıyorum. Ekonomi, ticaret, enerji ve savunma sanayi alanlarındaki işbirliğini artırma noktasında hemfikiriz. DEAŞ başta olmak üzere, bölgemizdeki tüm terör örgütlerine karşı müşterek bir dayanışma ortaya koymamız büyük önem ifade etmektedir. Ortak geleceğimizi tehdit eden terör örgütlerine karşı ayrım yapmadan mücadele etmekte kararlıyız” diye konuştu.

“Özellikle YPG/PYD terör örgütünün muhatap alınması kesinlikle uygun değildir”

Erdoğan, “Bölgemizin geleceğinde terör örgütlerine yer yoktur. Özellikle YPG/PYD terör örgütünün hangi ülke tarafından olursa olsun muhatap olarak alınması bu konuda küresel düzeyde verilen mutabakata kesinlikle uygun değildir” dedi.

“Bölgenin inanç ve etnik yapısını değiştirmek isteyenlere de izin vermemeliyiz”

Erdoğan, “Terör örgütlerinin faaliyetlerini bahane ederek bölgenin inanç ve etnik yapısını değiştirmek isteyenlere de izin vermemeliyiz. Suriye, Irak, Yemen ve Libya’daki kaosu fırsata çevirmek isteyenler, eninde (AS: önünde) sonunda kaybedeceklerdir. İki müttefikin dayanışma ve yakın işbirliği eli kanlı cinayet şebeklerini bertaraf etmek için kafidir” diye konuştu.

“FETÖ terör örgütü konusundaki beklentilerimizi de açıkça ifade edeceğim”

Erdoğan, “Daha önce de ifade ettiğim gibi, sayın Başkan’a 15 Temmuz darbe girişiminin faili FETO terör örgütü konusundaki beklentilerimizi de açıkça ifade edeceğim” dedi.

“Yeni ABD yönetiminin bu umutları boşa çıkarmayacağına inanıyoruz”

Erdoğan, “Suriye ve Irak’ta atabileceğimiz ortak adımları değerlendirdik. Sayın Trump’ın seçim zaferi Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede yeni beklentilerin doğmasına, umutların filizlenmesine yol açmıştır. Yeni ABD yönetiminin bu umutları boşa çıkarmayacağına inanıyoruz” dedi.

“Geçmişte yaşanan hataları telafi edecek adımların devamının geleceğini ümit ediyoruz”

Erdoğan, “Bilhassa Suriye rejiminin son kimyasal saldırısı (AS: Suriye yapmadı!) sonrası takınılan kararlı tutumu oldukça yerinde buluyoruz. Terör örgütleri ile ilkeli ve kararlı mücadele konusunda geçmişte yaşanan hataları telafi edecek adımların devamının geleceğini ümit ediyoruz” açıklamasında bulundu.

“Bölgesel istikrar ve güvenliğin temininde Türkiye – ABD işbirliği çok önemlidir”

Erdoğan, “Bölgesel istikrar ve güvenliğin temininde Türkiye – ABD işbirliği çok önemlidir.
Sayın Trump ile istişarelerimizi yoğunlaştırma, işbirliğimizi bundan sonra da kararlı bir şekilde devam ettirmenin inanıyorum ki kararlılığı içindeyiz. Bugün temelleri atılan yeni dönemin ülkelerimiz açısından hayırlara vesile olmasını diliyorum.” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’dan Trump’a Türkiye daveti

Erdoğan, “Sayın Başkana nazik daveti ve konukseverliği için teşekkür ediyorum. En yakın zamanda kendisini ve ailesini ülkemde ağırlamaktan memnuniyet duyacağımızı ifade etmek istiyorum.” diyerek konuşmasına son verdi.

Açıklamaların ardından Erdoğan ve Trump el sıkışarak objektiflere poz verdi.

Erdoğan’ı Washington’da protokol müdür vekili karşıladı

=================================================
Dostlar,

Konuyu sitemizin manşetinde de işledik..

Trump, Erdoğan ile lütfen görüştü..

Dün başarı dilemiştik Erdoğan’a ama bir işe yarar mı çoook kuşkuluyduk. Kısık sesle ve en alt perdeden fısıltıyı bırakıp içeride (Türkiye’de) nara attığı gibi değil ama gürleyebilir mi?
Bunu yapamazdı, nitekim yapamadı. İncirlik ve öbür ABD üslerinde sınırlama kon(a)madı.
Erdoğan, çoook hatalı Suriye politikası yüzünden başımıza pek ciddi sorunlar açtı.
“Tek adam” pozisyonunda, yarattığı sorunları çözmeye çabalıyor.. Boşuna.. Trump topu topu
20 dk zaman ayırdı havada 20 bin km yol kateden, taaa Çin’den gelen Erdoğan’a. Bu süre diplomatik ölçülerle çok kısa ve yarısı, Erdoğan İngilizce bilmediğinden çeviri ile geçti.
Kalan 10 dakikanın da yarısını Trump, yarısını Erdoğan kullanmış olsa, toplam 5 dakikada Erdoğan hangi derdini etkili bir diplomatik dille ve ustalıklı beden diliyle anlatabilir ki?
Bu konuda bir birikimi ve deneyimi de yok üstelik…

Beyaz Saray’ın kapısında nezaketen Erdoğan’ı karşılayan ABD Başkanı, yerinden 1 adım bile ileriye atmadı, Erdoğan’ın kendisine yaklaşmasını bekledi, Ceketini iliklemedi. Kapıda basına poz verdikten sonra içeri geçerken de Erdoğan’a “buyurun” deyip önden geçirmedi, arkasını döndü ve önden kendisi yürüdü… Bunlar uluslararası diplomasi dilinde etkin ve kurgulu iletilerdir. “Asrın lideri”ne körü körüne tapan milyonlarca necip milletimiz bu ayrıntıların ne denli ayrımında acaba? Yandaş – yağcı – yalaka basın, “Erdoğan, Trump ile görüştü..” diye şişirip yazıyor, sunuyor.. Doğrusu; Erdoğan, Trump ile görüşmek için ABD’ye gitti.. ABD Başkanı Trump, kendisi ile görüşmeye gelen AKP’li Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü.” olmak zorunda. Nitekim ABD ve yabancı ajanslar İngilizce olarak tümceleri böyle kurdu..

Ortak basın toplantısı olmasaydı, Erdoğan ikili görüşmede kendisine düşen 5 dakikada hangi meramını anlatmış olabilirdi ki? Zarrab’ı mı, kriminalize edilişini mi, Fetullah Gülen’i mi,
15 Temmuz’u mu, Suriye’de YPG’nin ABD tarafından silahlandırılmasını mı??….
Hangisini, hangisini?? Geçin efendim.. Kocaman bir balondur, fiyaskodur ve mizansen,
iç kamuoyunun oyalanmasıdır.

– 4 ayda bütçe 17 milyar TL açık vermiş,
– resmi işsizlik %13’e ve 4 milyona dayanmış,
– hukuk devletinin kırıntısı kalmamış,
– onbinlerce insan hapiste,
– yoksulluk %21’i geçmiş,
– enflasyon gene 2 rakamlı olmuş,
– Devletin yüksek çıkarları için ayrılan örtülü ödenek harcaması 16 Nisan deli saçması halkoylaması için Devlet kesesinden 1 milyar TL’ye yaklaşmış….
– Ülke OHAL altında inletiliyor..
– Anayasa ayaklar altında..
…………….
nasıl iteceksiniz gündem dışına bu ağır ve sürdürülemez sorunları?? Gündem birkaç gün değişsin, balık bellekli toplum unutur, başına gelenlere de tevekkül göstererek bir de şükreder!?

Önerilerimizi yineleyelim                :
– TBMM hemen toplanıp hızla ulusal – onurlu yeni politikalar belirlesin.
– Suriye ile derhal doğrudan görüşmelere başlansın..
– Geçmişin AKP – RTE hatalarının, başına buyruk, sorumsuz, uydu dış politikanın çok ağır – kanlı bedelini ödüyoruz..
– Komşu devletlerin içişlerine asla karışılmasın..
– Bıktık yorulduk artık tek adamın vahim stratejik hatalarından..
– Türkiye’yi anayasayı çiğneyerek “tek adam” değil seçilmiş Hükümet yönetsin..
– TBMM merkezi konumunu koruyup sürdürsün, süs olmasın!
– Sorunlar çoook ağır, Erdoğan’ın kişisel birikimini, deneyimini, kapasitesini çok çok aşıyor..

Erdoğan, ABD ziyaretini eli son derece zayıf olarak yaptı. Bakışları, mimikleri, beden dili ve
ses tonu zayıf ve ürkekti. Yazılı metni okudu basın önünde.

Oturtulduğu koltukların ne denli sade olduğunu fark etti mi acaba?

Mabeyin köşkünde Erdoğan ve Merkel ile ilgili görsel sonucu

Bu boşuna görüşmenin ciddi siyasal faturası olacak Türkiye’ye ve Erdoğan’a..
Hangisi daha ağır olmalı? Hangisi daha ağır olacak? Kritik soru budur.. Göreceğiz..

AKP’li Erdoğan’ın kişisel ağır hatalarının bedelini Türkiye ödemesin istiyoruz!

Erdoğan, Bu ziyaret tarihi dönüm noktası..” buyurmuş.
Belki evet ama “neyin dönüm noktası?”
Erdoğan’ın tasfiyesinin mi??

Sevgi ve saygı ile. 16 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

Prof. Cihangir İslam: AKP’nin adalet, hak, hukukla alakası yok… İşine geleni kullanır ve kenara koyar

Prof. Dr. Cihangir İslam:
AKP’nin adalet, hak, hukukla alakası yok…
İşine geleni kullanır ve kenara koyar

Dostlar,
Prof. Cihangir İslam’ı belleğimiz bizi yanıltmıyorsa Mayıs 2001’de Van’da tanımıştık.
TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) düzenlediği İşyeri Hekimliği Sertifika programında akademik sorumlu idik. Kurs sırasında bir akşam yemeğinde Van Tabip Odası’nın konuğu idik. Dr. İslam genç bir Ortopedi doçenti idi. Yemekte alkollü içki servisi yapılmamıştı. Bir garson 2 koltuğunun altına renkli – şekerli sıvılar sıkıştırmıştı ve 2’sinden birini seçene gövdesiyle eğilerek, ellerini kullanmadan, tuhaf bir beden hareketiyle bardağa servis yapıyordu…
Her neyse.. Geçen yıllar karşımıza olgun bir hekim profili çıkarmış.. Prof. İslam ile yapılan söyleşi çok öğretici. AKP’nin içyüzü siyasal sefaleti açısından ibret verici..
Biraz uzun ama okunmasını öneriyoruz..
Sevgi ve saygı ile. 16 Mayıs 2017, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=============================================

Siyasal İslamın önemli isimlerinden Prof. Dr. Cihangir İslam, AKP’nin hiçbir zaman İslamcı bir parti olmadığını söyledi. İslam’a göre AKP Bonapartist, otoriter, sağcı, Makyavelist ve hak, hukuk gibi kavramlarla alakası yok. (Cumhuriyet, 1405.2017)

16 Nisan referandumunun ardından Hayır oyu veren çeşitli kesimlerin bir arada durmaya nasıl devam edeceği konusu başat bir tartışma haline geldi. AKP-MHP blokunun otoriter bir başkanlık sistemi öngören 16 Nisan anayasası ile ülkeyi yönetme hevesinin karşısında “Hayır” blokunun atacağı adımlar bu defa gerçekten kritik olacak. Bu konunun yanı sıra AKP içinde başlayan İslamcı-Pelikancı tartışmasını ve İslamcı siyasetin geldiği yeri OHAL KHK’si ile üniversitedeki görevine son verilen İslamcı siyasetin önemli isimlerinden Prof. Dr. Cihangir İslam ile konuştuk. Tıp alanında başarılı bir kariyerin sahibi olan ve aynı zamanda İslami İlimler ve Felsefe bölümü mezunu olan İslam, Mazlum-Der kuruculuğu ve yönetim kurulu üyeliğinin yanı sıra Saadet Partisi ve Has Parti’nin de kurucuları arasında yer aldı. Eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın danışmanlığını da yapan İslam, beş yıldır bağımsız siyasetini “Adalet Zemini Platformu” üyesi olarak sürdürüyor.

– AKP muhafazakâr demokrat bir parti olduğunu söyleyerek ortaya çıktı. Ancak gelinen aşamada genel kanaat otoriter bir İslamcı parti olduğu yönünde. Siz AKP pratiğini ideolojik olarak nerede konumlandırırsınız?

Hatırlayınız, AK Parti 2001’de kurulurken görünür tek hedefi vardı: Millî Görüş kadrolarını rahmetli Erbakan’a rağmen peşine takıp çökmüş merkez sağın yerine oturmak. Hıristiyan demokratlardan esinlenerek kendilerini ‘muhafazakâr demokrat’ olarak tanımlamışlar, Millî Görüş gömleğini çıkardıklarını ilan etmişlerdi. Batı’nın icazetinden öte, desteğini de alarak yola koyulmuşlardı. AK Parti tarihinin hiçbir döneminde İslamcı olmadı, şu anda da değil. Böyle bir niyetleri de olmadı. Bunu sadece siyasal, ilkesel ve ahlaki tutarsızlıkları açısından söylemiyorum. Seçtikleri yolun kalitatif özelliklerinin de, beyanlarının da, siyasetlerinin de hiçbir zaman bu minvalde olmadığını ifade ediyorum. AK Parti’yi eleştirenlerin bir kısmı belki bir taşla iki kuş vurma hevesiyle ancak büyük bir çoğunluğu -kibarca maddi bilgi hatası diyelim- bu nedenlerle AK Parti’yi İslamcı olarak görüyor veya görmek istiyor.

AKP, MHP’ye benziyor

– Türkiye’de İslamcılığın milliyetçidevletçi bir damarı olduğu görüşünü kabul eder misiniz?

Mevcut haliyle AK Parti, Türkiye’deki her nevi İslami hassasiyete sahip kitlelerin önemli bir çoğunluğunu sağcılaştıran, milliyetçi, muhafazakâr bir siyasi partidir. Bu özellikleriyle Saadet Partisi’yle değil de MHP ile daha çok benzeşir. Türkiye birinci sağcılaştırma programını, çok partili siyasi hayata geçtiğinde yaşamıştır. Sağcılaşan kitleler devleti kendilerinin zannettiler. Bu politikayla hem devlet rahatladı, hem de NATO üyeliği son derece meşru bir yere oturdu halkın gözünde. Milli politikamız oldu. 27 Mayıs darbesi bildirisinde “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” vurgusu kuvvetlidir. AK Parti geldiği noktada küresel kapitalist sistemin taşıyıcısı konumunda, Bonapartist, otoriter, jakoben, milliyetçi, Makyavelist, sağcı bir partidir. İslam, hatta İslamcılık ile ilişkisi semboller üzerindendir ve araçsaldır. Adalet, hak, hukuk gibi kavramlarla; kucaklayıcılıkla alakası yoktur. Devletçi ideolojiler milliyetçilik olarak tezahür eder, şimdilerde AK Parti’de vücut bulmuştur. İslamcılık ise öncelikle bir itirazdır. Adaletsizliğe, haksızlığa karşı kucaklayıcı, hiçbir topluluğu dışlamayan, bir arada yaşamayı ön planda tutan, ontolojiler üzerinden değil prensipler üzerinden siyaset oluşturan bir isyan. Mesela Sayın Temel Karamollaoğlu’nun çizdiği tabloyu İslamcılığa daha yakın bulurum.

Sistemin sağ partisi

– AKP’li yazarlar, AKP’nin ilk döneminin aslında bir takıyye dönemi olduğunu itiraf ediyor. AKP toplumu ve demokratları da aldatmış mı oldu?

AK Parti söylediklerini yapıyor. AK Parti o günlerde verdiği bütün mesajlarda “sistemin sağ partisi” olmaya soyunduğunu açıkça beyan etmişti. Küresel kapitalist sistemle hiçbir temel sorunu olmadığını, reel siyaset yapacaklarını defalarca söylemişlerdi. İsimlerine bakıyorum, dikkat ederseniz “adalet” sözcüğünü anmaktan kaçınıyorlar; “kalkınma” konusunu sık sık gündeme getiriyorlar. İcraatta geçmiş sağ partilerden bir farkları yok.

– AKP’nin ilk döneminden itibaren demokrasi ve laiklik konularında Kemalistlerin uyarılarının liberal hegemonik söylemin alayına, hatta aşağılamasına maruz kaldığını görmüştük. Oysa bugün Kemalistler demokratik hakların savunulmasında birçok kesimin önünde görünüyor. Demokrat Müslümanların Kemalistlerle ilişkilerini yeniden tanımlayacakları bir zemin oluştu mu sizce?

AK Parti sistemin yapısal sorunlarına eğildiği dönemlerde sadece liberallerin değil daha geniş kesimlerin desteğini aldı. Çözüm sürecinde de öyle. AK Parti’yi parti olarak hiç desteklemedim ama kişisel olarak demokratikleşme çalışmalarını ve çözüm sürecini kayıtsız şartsız desteklemiştim. Eğer kandırdılarsa ben veya bir başkası bunu nasıl bilebilirdi ki? Kemalistler hangi gerekçelerle desteklemediler bu girişimleri? Belli grupların Sayın Erdoğan ve AK Partililerin, daha özel tanımla Anadolu Müslüman ahalisinin ontolojilerine yönelik saldırıları o dönemde de devam etti. Evde kliması olmayan, bunalıp da sahillere inen ve mangal yapan dar gelir grubuna dahil insanların “kısa kıllı bacakları” ‘eleştiri’ konusu yapıldı. Şimdi daha açık konuşayım, Kemalistlerin de kimlikler üzerinden ve kendi ideolojilerini mutlaklaştırarak yaptıkları muhalefet sübjektifliği bir yana, her defasında AK Parti’nin siyaseten işine yaradı. Laiklik ile ifade edilen “devletin resmi dini, ideolojisi olmaması yanında her inanç ve ideoloji grubuna eşit mesafede olması mı?” yoksa “devletin ve onun ideolojik aygıtlarının her türlü kutsalın kökünü kazımayı kendine misyon edinmesi mi?” Birinci tanıma yaklaştıkça “mutlaklaştırma”nın önüne geçilir ki Türkiye’de halkın büyük bir çoğunluğu bu anlayıştadır. Demokrasi ise insanların veya grupların birbiri üzerinde tahakküm kurmalarını önlemeye yöneliktir. Kemalistler ne kadar etkilendi bilmek zor ama özellikle referandum sürecinde halkın yine kamplaştırılmaya zorlandığını gördük. Kampların dışına çıkanlar, birbirinden habersiz insanlar benzer saiklerle ‘hayır’da toplandılar. Bu, gelecek açısından ümit vaat ediyor. Türkiye’de insanlar kendi kimlik ve ideolojilerini bu prensiplerle buluşturabildiklerinde sorunu büyük ölçüde çözmüş oluruz.

İslam ilkelerini terk ettiler

– Adalet talebiyle kitleleri örgütleyen İslamcılığın pratiği tezat oldu. İslamcılık sosyal adaleti sağlayabilir mi?

İslamcılık konusunda herkes farklı şeyler anlıyor. AK Parti’nin eleştirilere muhatap olan tarafı yani adaletsizlik, lidere mutlak bağlılık, mutlak itaat, ekonomik adaletsizlik, nepotizm, menfaatçilik İslamın ilkelerine bağlı olduklarından kaynaklanmıyor, bu ilkeleri terk etmelerinden kaynaklanıyor. Miras bırakmadan ölmüş bir peygamberin takipçisi olmak iddiası saray kültürüyle, şaşaayla, emperyal heveslerle, burjuvamilyarder oluşturmakla bağdaşır mı? Erbakan’ın 11 aylık pratiği bunu mu yaptı? İşe dar gelir gruplarından başladı, hortumları kesti, havuz sistemi ile halkın buharlaştırılıp cebe indirilen paralarını korudu. Hemen yatırıma ve üretime yöneldi. Sayın Temel Karamollaoğlu ne diyor? Biz “sosyal demokrat” görüşe yakınız diyor. Paylaşım dediğimiz şey ekonomik anlamda adaleti, eşitliği, eşitlenmeyi hedef alan bir tutumdur. Bir fikir ve uygulama açısından bunun köklerini sınıfları reddeden, insanların eşitliğini, bunun için gönüllü olarak dönüştürmeyi öneren ve temele koyan vahiy dinlerinde bulursunuz. Sosyalizm düşüncesinin köklerini vahiy dinlerinde bulursunuz. AK Parti iktidarı bunları hedef almadı; küresel kapitalizmi Türkiye’ye taşıdı. Yola çıktıkları söylemle kıyaslarsak tutarlılar ancak İslamın ilkeleriyle tutarsızlığa düştüler. 15 yılda çoğalan bir kalem de dolar milyarderleri.

‘Hayırcılar değerler skalasını yükseltti’

– YSK’nin verilerini kabul edersek, hayır oyları yüzde 49’a yakın çıktı. Sizce bu neyi ifade ediyor?

Referandumda İslami kesimden önemli bir kitle ‘hayır’ verdi. AK Parti cenahının “hayırcılar birbiri ile alakasız gruplar” tespiti doğru ve gücü buradan gelir. Bu insanlar kutuplaşmaya, kabile asabiyetine başkaldırmış, prensiplere bağlanmaya çalışan insanlardır ki yeni bir kutuplaşmaya düşmeden bir arada yaşamanın asgari müştereklerini ayakta tutmaları gerekiyor. Hayır veren kesim değerler skalasını yükseltmiştir. Bu çok umut vericidir.

2019’da sistem kurucu

– 2019 ya da daha önce yapılacak bir başkanlık seçiminde nasıl bir yöntem izlenmeli?

16 Nisan’dan sonra yürürlüğe giren değişiklikler problemleri büyüterek sistemi tıkama potansiyeline sahip. Toplum-iktidar dengesini toplum aleyhine bozdu. Kişilerden bağımsız olarak bu sistem suiistimale açık. Yüzde 49 alan ‘hayır’ kesiminin yapabileceği en önemli şey sadece bu değişiklikleri kaldırmak değil baştan sona bir anayasa çalışması ile 2019’da sistem kurucu bir çalışmanın içine girmesidir. Bu kesimin kutuplaşmadan, cepheleşmeden, kimliklerini koruyarak ortak bir çözüm çalışmasına girmesi ve bunu göstermesi buraya katılımları arttıracaktır. Ancak AK Parti baskın bir seçime gidebilir. Hem böyle bir organizasyonun önünü kesmek hem de AK Parti içerisindeki kadroları ‘sağlamlaştırmak’ yönünden bakılınca şartlar bunu gösteriyor.

Dördüncü atılışım

– KHK ile ihraç edilmenizin nedenini tahmin ediyor musunuz? Bu sadece Barış İçin Akademisyenler bildirisine destek vermek için attığınız imzayla açıklanabilir mi?

Kişisel durumumla ilgili çok fazla konuşmak istemiyorum. Ancak bu benim dördüncü atılışım. Üçünü 90’lı yıllarda yaşadım, dördüncüsü AK Parti’ye nasip oldu. Rabia yani. Çok daha kötü durumda olan insanlar var. İkinci bildiriyi imzalamam nedeniyle hakkımda bir yıldır soruşturma yürütülüyordu. Gerçek nedeni hiçbirimiz bilmiyoruz. Çünkü yüzümüze okunan ya da yazılı gönderilen bir infaz hükmü yok. Duruma baktığınızda her şey olabiliyor bu işlerde, bir rektörün husumetinden tutun da Saray’a kadar uzanan bir zincir. Yılmak yok; mücadeleye devam.

AKP işine geleni kullanır ve kenara koyar

– İslam ve demokrasi konusu, siyasal İslamcıların pratiği nedeniyle bir dönem önce olduğu gibi umutla konuşulan bir mesele olmaktan çıktı. Bu ilişkiyi tamir etmenin bir yolu var mı?

İslam perspektifinde bir yönetimi meşru kılan şey sadece hak ve özgürlüklere saygılı olması değil, sadece halkın rızasını alması da değil bu ikisini birlikte alarak yönetmesidir. Bu ilkeler son derece açıktır. Referandumda İslami kesimden yükselen muhalefet buraya vurgudur. Analizin ve eleştirinin çok zayıf olduğu bir ortak tarihimiz ve ortak kültürümüz var. Bu İslamın değil tarihin getirdiği bir yüktür ve kültürel anlamda, halkın çoğunluğu için söylüyorum, yine İslamın kodları ile kültür içerisinden aşılabilir. Burada çok önemli olmakla birlikte tek sorun AK Parti’nin demokrasiden uzaklaşması demek zor. Çeşitli yoğunluklarda tecrübe ettiğimiz altı darbe veya girişimden beşi Kemalist ruh taşıyor. Demokrasi ile toplum olarak sıkıntımız var.

– AKP kimilerinin iddia ettiği gibi İslamcılarla yollarını ayırabilir mi?

AK Parti içerisinde İslamcı yoktur. Girdiyse de o kimliğini bırakıp girmiş, oradaki ilişki biçimine ayak uydurmuştur. AK Parti’nin insana ve gruplara bakışı araçsaldır. İşine geleni kullanır, fonksiyonu bitince bir kenara koyar. Gruplar arasındaki kavga menfaat kavgasından öte bir şey değil. Üzerinde çok fazla kafa yormak anlamlı gelmiyor.

Damat Kavurmacı olayı

15 Temmuz darbe girişiminin İslamcı cenahtaki etkisi ne oldu?

Bir Saray’dan görülen 15 Temmuz var ve olup bitenin detaylarıyla ilgili bilgimiz yok. Kilit isimlerin çağrılıp dinlenmediği bir komisyon çalışması var ki ciddiyetten uzak. Ben sokağın 15 Temmuz’u ile ilgileniyorum. Her görüşten insanın sokağa çıktığı, infial uyandıran bir girişime karşı toplu bir direniş.

  • 250 insanımızı kaybettik. 2 bin 500 yaralı veya sakatlanan insanımız var.
  • 40 bin kişi hapiste, 150 bin kişi işini kaybetti. Nedenini bilmiyoruz. Darbeye karışanları kenarda tutarsak, alt kademe çalışanların, yönetim üzerinde etkisi olmayan insanların işlerini kaybetmeleri bir trajedi. Çok acı hikâyeler var.
  • 37 intihar var bu insanlar içinde.
  • Yüzlerce gazeteci içeride. Birçok basın yayın organı kapatıldı.
  • Şirketlere el konuyor. Hapse atılan insanların kişisel mallarına el konuyor.
  • Bir korku beldesi. Ha bir de Kavurmacı olayı. Etkisi bu. Yapılmak istenen de herhalde bu.

Gıda israfı sandığımızdan büyük

Gıda israfı sandığımızdan büyük

YURT Gazetesi, 12.05.2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

İspanya’da insanlara gıda israf düzeyleri sorulmuş. Ortalama %4 olduğunu tahmin etmişler. Daha incelikli yöntemlerle aynı konu araştırılmış. Gerçek israf düzeyi bu kez %18 bulunmuş.

Birleşmiş Milletler FAO örgütü (Gıda ve Tarım Örgütü) bu konuda 2014 yılında birçok uzmanın katıldığı bir rapor hazırlamıştı. (Food Losses and Waste in the Context of Sustainable Food Systems) Bu FAO’nun web sayfasından bulunabiliyor. (http://www.fao.org/3/a-i3901e.pdf)

FAO’nun verilerine göre dünyada insan tüketimi için üretilen gıdanın miktar olarak üçte biri, kalori bazında ise dörtte biri kayıp ve israftır. Bu 1,3 milyar ton gıda israfı anlamına geliyor. Milyar tondan söz ediyoruz. Yaklaşık iki milyara yakın insanın tüketebileceği kadar gıdanın her yıl düzenli olarak yok olduğu görülmektedir. İspanya için verilen oran yalnızca tüketici düzeyindeki israfı ortaya koyuyor. Üretim aşamasından tüketiciye gelinceye dek gıdalar kayıp ve israf oluyor. Bu yazıda tüketim aşamasındaki israf üzerinde duralım.

Bu konudaki araştırmalar daha çok ABD ve Avrupa’da yapılmış. ABD’de gıda için harcanan değerin %9’unun, İngiltere’de ise %15’inin israf olduğu saptanmış. En çok israf meyve ve sebzelerde görülmektedir. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) dünya düzeyinde hane halklarında sebze ve meyvelerde israfın % 39, tahıllarda ise %33 olduğunu saptamış.

Restoranlar ve benzeri yerlerde de israf çok yüksek. Finlandiya’da bu sektörde ortalama israf %24 olarak bulunmuş. Ülkemizde de çok yüksek olduğu izleniyor. Örneğin serpme kahvaltı denilen sistemde yüksek israf var. Yurt dışında da gözlediğim bir sistem var. İzmir’de Karşıyaka Belediyesine ait restoranlarda sabah kahvaltısında dikdörtgen geniş bir porselen tabağa istediklerinizden istediğiniz kadar koyuyorsunuz, kasada tartılıyor. Çaydan istediğiniz kadar alabiliyorsunuz. Sahanda yumurta gibi kimi yiyecekler ise ayrı olarak ısmarlanıyor. Buna göre bir ödeme yapıyorsunuz. Bu sistemde israfın çok aza indiği gözleniyor. Ödenen para da aşırı yiyecek almadığınız takdirde serpme kahvaltı gibi sistemleri kullananlara göre daha düşük oluyor. Herkes kazanmış oluyor. Bu gibi sistemler teşvik edilmeli.

Dünyada gıdanın yeterli olmadığı iddiası oldukça yanlış!

Bu sorunlar çözümlense aç insan kalmaz. Açların önemli bir kesiminin kırsal alanlarda yaşadığını da unutmayalım. Açlık daha çok gelir dağılımı ile ilgili. Kırsal kesimdeki açların çoğunun toprağı yok. Bugünlerde Afrika’da görülen açlık ise kuraklıkla ilgili…
Bu ise muhtemelen küresel iklim değişikliğine bağlı bir olay..
====================================
Dostlar,

Sayın Prof. Özkaya’yı sitemiz okurları tanıyorlar..
Sorumlu ve yurtsever bir Tarımbilmci. Bu alanda da özellikle Tarım Ekonomisinde uzman. O’nun YURT gazetesindeki yazıları, ülkemizde ve dünyada gıda politikaları ve sorunlarına ilişkin çok aydınlatıcı.

Biz de yıllardır Tıp Fakültesinde Gıda – Beslenme sorunlarının tıbbi ve sosyo-ekonomik,
sosyo-politik boyutlarını işlemekteyiz. Örn. şu dosyamız çok yararlı olabilir :

GIDA GÜVENLİĞİ ve SU HİJYENİ

Geçtiğimiz Cumartesi günü (14.5.17) Türkiye’mizin çiftçileri Ankara Tandoğan (Anadolu) meydanında bir açıkhava toplantısı (mitingi) düzenleyerek,

  • BIRAKIN ÜRETELİM.. diye haykırdılar..

Akaryakıt, gübre ve yem fiyatlarında destek istediler ve tarımsal gıda üretimi yetersiz olursa Türkiye’nin AÇ ve İŞSİZ kalacağını, dışalımın (ithalatın) çözüm olamayacağını vurguladılar. 2016’da gıda dışalımımız (ithalatımız) 14,3 milyar Dolar oldu.. Tüm dışalımın 1/10’u gıda!
Dış ticaret açığı 56 milyar dolar ve bu açığın 1/4’ü gıda dışalımı kökenli. Bir başka anlatımla, Türkiye gıda üretiminde kendine yeter olursa, Dış Ticaret açığı da 1/4 oranında azalacak!
(http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21798, 16.5.17)

Bunlar yetmezmiş gibi bir de GIDA İSRAFI kabul edilebilecek bir olgu değildir.
Türkiye’de gerçek kişiler ve kurumlar ellerinden gelen her şeyi yapmalı ve neredeyse 1 gm gıda bile israf edilmemelidir.

FAO verileriyle 2014-16 döneminde Dünyada 795 milyon aç insan (7,3 milyar dünya nüfusu) söz konusudur (her 9 kişiden 1’i açtır!) ve bu rakamın 780 milyonu (%98’i!) gelişmekte olan ülkelerdedir. Müslüman ve hızlı nüfus artışı içindeki ülkelerdeki açlık dikkati çekicidir
(http://www.worldhunger.org/2015-world-hunger-and-poverty-facts-and-statistics/, 16.9.17).

Hz. Muhammet, aç kalacaklarını bile bile gene de insanlara “Çoğalın, sakın aile planlaması yapmayın..” der miydi acaba? AKP – RTE bunu yapıyor, dini çarpıtıyor ne yazık ki!?

Öte yandan tarladan sofraya gelene dek ürün fiyatları birkaç kez katlanıyor.. Tarlada 1 TL /kg fiyatla alınan domates, tüketiciye 10 TL’yi bulan bedellerle ulaşıyor nasıl oluyorsa!? 15 yıldır tek başına iktidar olan bir siyasal kadro ise bu sorunu çözemiyor öyle mi? Adama gülerler..
Hangi seçenek geçerli :

  • Bunca beceriksiz misiniz, sorunun ayırdında mı değilsiniz, ranta ortak mısınız?? Hangisi??

Unutulmasın, gıda enflasyonu, toplam enflasyon içinde hatırı sayılır pay alıyor.. Enflasyon da epeydir 2 rakamlı ülkemizde ne yazık ki,, İşsizlikte olduğu gibi.. Ve neciiiiip mi necip milletimiz gene de AKP oylarını tek basamaklı rakamlara indir(e)miyor?

Bu ne acayip politik bulmacadır? 

Sevgi ve saygı ile. 16 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İşsizlik rakamları açıklandı: Geçen yıla göre büyük artış

İşsizlik rakamları açıklandı:
Geçen yıla göre büyük artış

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Şubat dönemi işsizlik rakamlarını açıkladı.

Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Şubat döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 676 bin kişi artarak 3 milyon 900 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1,7 puanlık artış ile %12,6 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 2,1 puanlık artış ile %14,8 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 4,7 puanlık artış ile %23,3 olurken,15-64 yaş diliminde bu oran 1,8 puanlık artış ile %12,9 olarak gerçekleşti.

İSTİHDAM ORANI %45,3 OLDU

İstihdam edilenlerin sayısı 2017 yılı Şubat döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre
500 bin kişi artarak 26 milyon 956 bin kişi, istihdam oranı ise değişim göstermeyerek
%45,3 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 160 bin kişi, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 340 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin %18,7’si tarım, %19,5’i sanayi, %6,7’si inşaat, %55,2’si ise hizmetler sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,3 puan, hizmet sektörünün payı 0,2 puan artarken, sanayi sektörünün payı 0,4 puan azaldı. İnşaat sektörünün payı ise değişim göstermedi.

İŞGÜCÜNE KATILMA ORANI %51,8 OLARAK GERÇEKLEŞTİ

İşgücü 2017 yılı Şubat döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 175 bin kişi artarak 30 milyon 855 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 1 puan artarak %51,8 olarak gerçekleşti. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,8 puanlık artışla %71,7, kadınlarda ise 1,2 puanlık artışla %32,3 olarak gerçekleşti.

KAYIT DIŞI ÇALIŞANLARIN ORANI %32,8 OLARAK GERÇEKLEŞTİ

Şubat 2017 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,7 puan artarak %32,8 olarak gerçekleşti.

KAMU İSTİHDAMI %1,2 AZALDI

Maliye Bakanlığı tarafından derlenen verilere göre, 2017 yılı I. döneminde toplam kamu istihdamı 2016 yılının aynı dönemine göre %1,2 oranında azalarak 3 milyon 558 bin kişi olarak gerçekleşti. (Kaynak : TÜİK İşgücü İstatistikleri – Şubat 2017,  http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=24941)
======================================
Dostlar,

Rakamların dili ortada..
2016 boyunca, AKP iktidarının sorumsuzca, Anayasa’nın 41. maddesini, 2827 sayılı yasanın 5. ve 6. maddesini, uluslararası sözleşmelerle tanınan üreme haklarını çiğneyerek teşvik ettiği akıl dışı ve son derece yersiz – gereksiz nüfus artışını da dikkate almak gerek mutlaka.

2016 boyunca nüfus biyolojik olarak net 1 074 000 kişi arttı. Her 3 çocuktan 1’i istenmeden, etkin aile planlaması hizmetleri iktidar tarafından verilmeyip engellendiğinden edinildi. Bu insan haklarına aykırı engelleme yapılmasa idi, 2016 nüfusu yaklaşık 350 bin kişi daha az artacak, 700 bin dolayında kalacaktı. İşsiz sayısı 3.9 milyon yerine 3,55 milyon gibi olacaktı. Sorumsuz nüfus artışı teşviki ailelerin yoksul kalmasının, yoksullaştırılmasının başlıca nedenidir. Geçtiğimiz hafta açıklanan TÜİK Yoksuluk araştırmasında % 21,2’lere erişen yoksulluğun başlıca nedeni ailelerin bakamayacakları sayıda çocuk edinmeleridir.

  • Sağlık Bakanı Prof. Recep Akdağ :
    «Bakanlığımızın ‘doğum kontrolü’ şeklinde çağdışı kalmış bir uygulaması yoktur
    (http://bianet.org/bianet/toplum/182375-erdogan-in-ve-akp-nin-14-yillik-yasam-tarzina-mudahaleleri)
  • R.T. Erdoğan, Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’nın (TÜRGEV) kuruluşunun
    20. yıldönümü için 30.5. 2016’da yaptığı konuşmada salondaki kadınlara ve kız çocuklarına “anne adayı” diye seslendi,
    Doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içerisinde olamaz.” dedi.

Bilinçli yaratılan işsizlik, çalışanların iş güvencesinin en temel nedenidir!

Bilinçli yaratılan işsizlik, yoksul – çaresiz bırakılan kitlelerin, Aile Sigortası da kasten ülkemize getirilmediğinden, gerici-dinci-yobaz siyasetin sömürüsü ile oy deposuna dönüştürülmektedir!

İşsizlik Sigortasında biriken 101 milyar TL’den işsizlere ödenen yalnızca 13 milyar TL!
(http://t24.com.tr/haber/issizlik-fonunda-biriken-101-milyar-liradan-sadece-13-milyariyla-iscilere-odeme-yapildi,372169)

Sonuç; kötü yönetime varıyor bir kez daha… Göz göre göre, meydan okurcasına, ulusal ve uluslararası hukuku çiğneyerek.. Anayasa md. 49’a göre “işsizlik anayasaya aykırı” olsa da!

Çalışma hakkı ve ödevi
ANAYASA madde 49 – Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.
Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Bir de “Erdoğan’ın istihdam seferberliği sonuç verdi..”diye algı yönetimi yapan yayınlar..
Kardeşim, 4 milyon resmi işsizin var 4 milyon! Sen bu rakamın ne anlama geldiğini anlıyor musun? İş bulacaksın bu insanlara iş.. Aş vereceksin, gelecek sağlayacaksın..
Yükseköğrenim gören her 4 kişiden 1’inin neden işsiz olduğunu açıklayacaksın..
2017 bütçesinin 4 ayda neden 18 milyar TL açık verdiğini açıklayacaksın.

Bu halk da bunları sorgulayacak..
Sorgulayacak bilinci, birikimi, örgütü, medyası, aydını, sendikası.. yoksa at oynatırsın tabii.
Konuşanı – yazanı, eleştirip – sorgulayanı bir kulp takıp hapse tıkarsan, dış politikada gerginliklerle halkı ulusal sorunlara odaklayıp içerdeki dertlerini örtmeye çalışırsan da..
eh biraz daha idare edersin.. Sonra??

Nereye dek?
Heeeeyyy Lordum, nereye dek?
Qou vadis AKP – RTE ve qou vadis Türkiye??

Sevgi ve saygı ile.
15 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

SERMAYE BİRİKİM REJİMİNİN YALIN HALİ: SOMA KATLİAMI…

SERMAYE BİRİKİM REJİMİNİN YALIN HALİ: SOMA KATLİAMI…

DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Kani Beko, Soma Katliamının 3. yılı nedeniyle bir açıklama yaptı.

Açıklamanın tam metni şöyle:

SERMAYE BİRİKİM REJİMİNİN YALIN HALİ: SOMA KATLİAMI…

13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’nın Soma ilçesinde ülkemizin gördüğü en büyük maden katliamı yaşandı. Sermaye birikim rejiminin en acımasız, en katliamcı hali kendini Soma Holding’in işlettiği kömür madeninde gösterdi. Güvencesiz ve taşeron ilişkilerinin hakim olduğu madende, kuralsız çalışma ve üretim zorlaması sebebiyle yaşanan faciada toplam 301 işçi katliama kurban verildi.

Madenlerde 13 yılda ortaya çıkan tablo korkunçtur. Maden facialarında en az 565 madenci iş cinayetlerine kurban gitti. Bu faciaların yaşandığı madenlerde rödovans, taşeronlaştırma ve kuralsız çalışmanın temel üretim biçimi olması asla tesadüf değildir. Sonuçların en trajik örnekleri toplumda ağır travmalar yaratırken siyasal iktidarın vurdumduymazlığı ve madenlerdeki ölümleri fıtrata, kadere, işçinin yetersizliğine bağlama yaklaşımı, bütün bu kanlı süreçleri örtmeye dönük politikalardır.

Bu yaklaşımlardan cesaret alan şirketler için, mesleki eğitim ve birikim önem olmadığı gibi, iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarını da tamamen bir maliyet kalemi olarak görülmektedir. Maksimum karı elde etmek için en hızlı ve en acımasız üretim süreçlerini yaşama geçirme konusunda hiç tereddüt etmemektedirler.

Bu birikim rejimi ve bunun yarattığı politik zihniyet, Soma’dan Zonguldak’a ,Torunlar’dan Ermenek’e, Şirvan’dan Yalvaç’a yaşanan katliamlar karşısında açık bir utanmazlık sergilemektedir.

Özelleştirme, taşeronlaşma, rodövans vb bilinçli ama çalışanlar için ölüm anlamına gelen uygulamalar; kamu madenciliğini küçültmüş, kamu kurum ve kuruluşlarında uzun yıllar sonucu elde edilmiş olan madencilik bilgi ve deneyim birikimini dağıtmıştır. Yoğun birikim ve deneyime sahip olan kurum ve kuruluşlar yerine, teknik ve alt yapı olarak yetersiz, deneyim ve uzmanlaşmanın olmadığı kişi ve şirketlere üretimin bırakılması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin hızla terkedilmesine neden olmuştur. Buna kamusal denetimin ve yaptırımın yetersizliği de eklenince facialar ardı ardına gelmeye başlamıştır.

Ülkemizde çok tehlikeli sektörlerde, ölümcül riskler taşıyan, hiçbir kuralı ve denetimi tanımayan, bilimsel gelişmelerden ve teknolojik yeniliklerden uzak, ya teknik elemanın gözetim ve denetimini göstermelik olarak istihdam eden ya da tamamen gözardı eden, büyük ölçüde emek yoğun koşullarda üretim yapan pek çok maden firması ya taşeron ya da rodövans ilişkileri içinde çalışmaktadır. Bu tür işletmeler açısından işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları tamamen maliyet kalemi olarak görülmekte ve maksimum karı elde etmek için en hızlı ve en acımasız üretim süreçlerini yaşama geçirme konusunda hiç tereddüt etmemektedirler.

Bu ekonomik faaliyet biçimi, siyasal iktidarın sermaye birikimi yaratmasının temel karakteri olmuş durumdadır.

Kamusal üretimin yaratmış olduğu bütünsel üretim süreci ve koordinasyonu bu parçalanmayla birlikte ortadan kalkmış, bütünsel üretimin olmazsa olmaz koşulları parça parça taşeronlaştırılmış, bütünlük ve koordinasyon kopmuş ve dolayısıyla işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin sistemli ve koordineli uygulaması da ortadan kaldırılmıştır.

Taşeronlaştırma ve güvencesiz çalıştırma ile birlikte, sendikal örgütlenmenin kapsamı daraltılmış, sendikal denetimlerin alanı da böylece sınırlandırılmıştır.

Bu alana ilişkin yapılmış resmi araştırmalar ve raporlar madenciliğin olumsuz koşullardan kurtarılması için hiçbir şekilde değerlendirilmemiş ve tamamen göz ardı edilmiştir.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatının piyasa gerekleri çerçevesinde düzenlenmesi devam etmektedir. Madencilik uygulamalarına dönük mevzuatta yapılan değişiklikler toplumsal yarar gözeten “insan onuruna yakışır iş” anlayışı temelinde ve işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına dönük olarak ele alınmamaktadır.

Soma katliamı bu denetimsizliğin ve aldırmazlığın geldiği son nokta olmuştur.

Yıllardır bu konularda çalışma yapan, sorunlara dikkat çeken sendikalar, meslek odaları ve birliklerinin uyarılarını dikkate almayan anlayışların, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında ciddi adımlar atabilmesi mümkün görünmemektedir.

Soruyoruz: İşçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarını uluslararası normlar düzeyine çıkararak kalkınmayı ve gelişmeyi temel politika haline getirmek gerekmiyor mu? Kanla, ölümle, hastalıklarla, sakat kalmalarla kalkınan bir toplumun geleceği nasıl sağlıklı olabilir? Böyle bir toplumun üretken özelliği kalabilir mi?

Ve sonuç olarak;

1-Taşeronluk kesinlikle yasaklanmalıdır. Taşeron maden işçileri kamu işçisi yapılmalıdır. Madenleri kamu işletmelidir.
2-Rödovans Anayasaya aykırıdır. Hukuksuz olarak yapılan bu sözleşmeler fesih edilmeli ve tekrarı olmamalıdır.
3-Sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılmalıdır. Maden işçilerinin sendikalı olmasının, sendikalarını özgürce seçmelerinin önü açılmalıdır.
4-Madenlerin denetim mekanizması bağımsız olmalıdır ve harcamaları kurulacak bir fondan karşılanmalıdır. Ayrıca devletin denetimi güçlü bir hale getirilmelidir.
5-ILO’nun madencilikle ve diğer çalışma alanlarıyla ilgili sözleşmeleri ve diğer uluslararası mevzuat en uygun bir şekilde düzenlenmelidir. Özellikle metalik madenlerde yaşam odalarının kurulması hızla yaşama geçirilmelidir.
6-Madencilikte havza üretimine geçilmeli ve havza bazlı üretim haritası çıkarılarak bütünlüklü bir madencilik üretimi kamu eliyle sürdürülmelidir.
7- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Maden İşleri Genel Müdürlüğünün taşra teşkilatları oluşturulmalı ve merkezden yönetilmesi anlayışından vazgeçilmelidir.
8-Yapılan denetimlerin raporlarının birer örneği sendikalara gönderilmesi önemlidir ve bu konuda düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
9-Eğitim ve uygulama ile ilgili maden ocağı sistemi geliştirilmeli ve bu ocaklarda eğitim ve uygulamayı tamamladıktan sonra madenci sıfatı kazanılmalı ve üretimde çalıştırılmasının düzenlemesi yapılmalıdır.
10-İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi etkin hale getirilmeli; temsiliyetinde eşitlik ilkesi gözetilmelidir. Bu Konseyin çatısı altında, sendikaların, meslek oda ve birliklerinin ve üniversitelerin yer aldığı mali yapısı bağımsız, özerk-demokratik bir İSG kurumu oluşturulmalıdır.

Bu yaklaşım içinde;

Bu katliamın peşini bırakmayan, yargılama süreçlerinde yer alan, şehit madencilerin aileleriyle her an bağlantı halinde olan; sosyal, kültürel, psikolojik rehabilitasyon çalışmalarını özveriyle sürdüren bütün faaliyetler çok değerlidir. Gücümüz birlikteliğe, birliktelik gücümüze güç güç katacaktır.

Soma’da şehit olan 301 madenci anısına her yıl 13 Mayıs’ta yapılan anmaları ortak ve güçlü bir şekilde gerçekleştirmek, çalışanların iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmesinin önlenmesi açısından yaşamsal önemde olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bunun bilinciyle bu yılki anmaları birlikte ve güçlü bir şekilde ülkenin her yerinde haykırmak, bizlerin, iş cinayetlerinde ölen bütün işçiler karşısındaki sorumluluğumuzdur.
==================================
Dostlar,

Yüreğimizdeki yangın hala sürüyor..
Apaçık ihmal, kâr hırsı, denetimsizlik ve Siyasetin – İdare’nin yandaş patronlara güz yumması ile hazin tabloyu yaşadık ve sorumluları cezalandırmak da olanaklı olmuyor! Bu durum vicdanları iyice kanatıyor..
AKP politikaları yaşamın hemen her alanını teslim ve tutsak aldı..
Ama dünya Sultan Süleyman’a da kalmadı..
Lanetli yılların bitmedi diyalektik olarak yakındır..
Dayanıp  direnmek ve yaşananların içyüzünü yurttaşlara içtenlikle anlatmak gerek.

Cebren ve hile oyları % 49’a indirilen AYDINLIK kitleyi canlı tutup büyütmek gerek.. Gün doğmadan neler doğar neler.. Yeter ki bilinçli umudu koruyalım ve örgütlü direnişi sürdürelim..

Savaşta son sözü daima direnenler söylemiştir..

Sevgi ve saygı ile. 14 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com