Soner Polat : Hafıza’i beşer!

Hafıza’i beşer! 

Soner PolatSoner Polat
Aydınlık Gazetesi, 28.6.2017
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)
Ünlü bir özdeyiştir: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” İnsan hafızasının bir eksikliği varsa, “o da unutkanlıktır!” anlamına gelir. Bu deyim Türkiye için özenle giydiği takım elbise gibidir. Tarihe geçecek olaylar bu ülkede 2-3 günde mazi olur! AKP açısından bu deyim şöyle ifade edilebilir: “AKP, Annan Planı ile maluldür” Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) maziye gömecek bu plan AKP’nin büyük desteğini almıştır. AKP, bu planı KKTC’ye ve Türk milletine benimsetmek için yoğun siyasi faaliyetler içinde olmuştur. Annan Planı’nı benimsemiş olan bir siyasi kadronun Kıbrıs’ta çözüm araması, bu nedenle tek başına bile ürkütücüdür.

ÇOK ŞEYLE MALULDÜR
KKTC’nin anlı şanlı Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı damadının Rum asıllı olması ile maluldür. (Vedat Yenerer, mehmetciktv.com.tr 26 Aralık 2016) Kızının Rum moda dergisine kapak olması ile maluldür. (hürriyet.com.tr 27 Eylül 2015) İlginç bir haberle de maluldür. Onurlu gazeteci rahmetli Turan Yavuz, Washington’dan bir haber geçiyor (Milliyet, 21 Kasım 1989): “Washington, KKTC’de gönlünde yatan aslanın Mustafa Akıncı olduğunu her fırsatta dolaylı yollardan belirtiyor. Bush yönetimi istenildiği zaman masaya oturabilecek bir iktidar istiyor ve bunu da Lefkoşe Belediye Başkanı Akıncı da görüyor!”
BU İKİLİYE DİKKAT!
Batı ülkelerinin dayatması ile 28 Haziran’da (bugün) İsviçre’nin Crans-Montana kentinde görüşmeler yeniden başlayacak. Hâlbuki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), “ENOSİS (Adanın Yunanistan’a bağlanması)” yasası bile çıkarmış ve kalbindeki planı ifşa etmişti.

Necip ve çok satan Türk basını milleti uyutmakla maluldür. Uluslararası toplum herhalde Türkleri çok safdil buluyor ki ülkemizde akıl oyunlarına başladı! İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Richard Moore ve bu ülkenin Kıbrıs Yüksek Komiseri Matthew Kidd’i Türk basını ağırladı. (Hürriyet, 17 Haziran 2017) Zekâları kafalarından fışkıran bu iki zat-ı muhterem şöyle dediler: “Yeter ki çözüm olsun! Biz de Kıbrıs’taki egemen üslerimizden toprak veririz!” Peki, İsviçre’deki görüşmelerde böyle bir gündem var mı? Yok! Adama sormazlar mı, “Siz önce Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti’ni birleştirin!” Hayır, bunlar söylenmedi, bu iki uyanığın zırvaları manşete taşındı!

Şimdi Annan Planı ile malul AKP iktidarı ve çok şeyle malul Akıncı ve ekibi ile Kıbrıs’ta çözüm arıyoruz. Emperyalist sistem akbabalar gibi masanın başına üşüşmüş. ABD’nin yayın organı BM, Türk’ün nefes almasına bile düşman AB ve İngiltere, Yunanistan ve GKRY için sipere girmiş, son darbeyi indirmeye hazırlanıyorlar… Şunu diyecekler: “Kasadan şu haritayı çıkaralım… Bayağı iyi gitmişiz! Nerede kalmıştık?”

TÜRK ASKERİ HAYAT VERİR

Türk askeri adadan çekildiği takdirde kâğıtta ne yazarsa yazsın, Kıbrıs elden gitmiştir. Türkiye’nin ve KKTC’nin en büyük güvencesi Adadaki Mehmetçik’tir. Rum basınına göre Türk askerinin %80’i geri çekilecektir. Bu çok vahim ve tarihi bir hata olur. Benim tavsiyem, Rum Milli Muhafız Ordusu’nun gücü (RMMO) hakkında yetkililerin Genelkurmay Başkanlığımızdan bir brifing almasıdır. Çünkü Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı (KTBKK), RMMO’yu caydıracak ve şeytana uymaktan vazgeçirecek bir kuvvet yapısındadır. Yapılan resmi açıklamaya göre RMMO’ya sadece Ekim 2016 ayında 3 bin kişi alınmıştır. 2017 yılında yapılan başvuru sayısı 4 bindir. Annan Planı kapsamında gündeme gelen 950 Rum askerine karşı, 650 Türk askeri gibi değerlendirmeler hiçbir hal ve şartta gerçekçi değildir. Annan Planı ile malul olanların bu rakamları ciddi bir şekilde incelenmesinde sayılamayacak kadar çok fayda vardır.

İSRAİL-RUM ORTAK TATBİKATI

Uzun süredir Kıbrıs’a burnunu sokan bir ülke var. Ülkemizi bölecek Kürdistan için sinsi planlar yapan İsrail, Türkiye’nin başını derde sokan her taşın altından çıkıyor. GKRY ile icra edilen ortak tatbikata (11-14 Haziran 2017) hem kara hem de hava unsurları ile katıldı. Peki, GKRY kime karşı askeri harekât yapar? Cevap belli ise İsrail’in derdi ne?

Aramızdaki sorunlar günün birinde çözülür ama Kıbrıs gitti mi gelmez!

Verenleri tarih ve bu millet asla unutmaz ve affetmez…
================================
Dostlar,

E. Tümamiral Sayın Soner Polat’ın yazısı tümüyle doğru, uyarıları bütünüyle yerindedir.

Bu soruna kafa yoran, yazılar yazıp konferanslar veren bir sorumlu aydın – yurttaş olarak biz de AKP – Akıncı işbirliğini ne yazık ki “uğursuz” bir işbirliği olarak görüyor ve asla ulusal – milli bulmuyoruz. Erdoğan’ın kahraman Rauf Denktaş’ı dışlama çabalarını utanarak anımsıyoruz.

ANNAN Planı oylamasında 2004’te, iktidarının 2. yılında taze AKP, gene kandırılmış (!) ve Batı güdümünde, KKTC Türklerini “evet”e yönlendirmişti. Bereket, Rumlar “hayır” demişti de bu “hayırlı” “hayır” sayesinde Kıbrıs elden gitmemişti.

Devlet aklının, telafisi olanaksız olumsuz ve asla kabul edilemez sonuçlara yol açabilecek AKP’yi sorumsuz davranışlardan mutlaka alıkoyması gerek..

Ege’de vatan toprağı 18 ada Yunanistan’a peş keş çekilirken (=Vatan hainliğidir!),
aynı gaflet – dalalet – ihanetin Kıbrıs’ta da sergilenmesine asla izin verilemez.. Başvezir (Başbakan?) B. Yıldırım’ın önceki hafta Yunanistan’ı ziyaretinde gülücüklerle geçen görüşmelerde Çipras’a işgal edilen ve silahlandırılan Ege adalarımız hk. tek bir soru bile yöneltmemesi dehşet vericidir ve tarihin kara kaplı defterine, AKP hanesine kaydedilmiştir.

Ada’da çözüm;

  • Federal ya da Konfederal tek devlet yapısı asla değil; 2 ayrı coğrafi bölgeli, 2 egemen – eşit devletli bir yapıdır ve Barış harekatı ile edinilen topraklardan asla geri çekilmemeli, TSK’nın Barış Kolordusu da tüm gücüyle Ada’da barış ve güvenliğin sigortası olarak tutulmalıdır.Unutulmasın : En sonkiler 1963-1974 arası olmak üzere Ada Rumlarının Yunanistan desteğinde SOYKIRIM SUÇU, insanlığa karşı suç sabıkası – lekesi vardır. BM’nin soykırım suçu tanıması 1948 tarihlidir ve bu eylemler UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi) Statüsü’nde yargılanmayı gerektirmektedir. Oysa Rum Loizidu, taşınmazları Kuzey’de kaldı diye AİHM’nde giderim (tazminat) kazanmakta ve T.C. 1 milyon €’yu kuzu kuzu ödemektedir (AKP ödemiştir)!Rumların sütten çıkmış ak kaşık gibi davranabilmelerine olanak vermek Türk tarafı adına bağışlanamaz bir aymazlıktır. Bu psikolojik – diplomatik avantaj / üstünlükle masada hep eli güç durmak ve meşru haklardan asla ödün vermemek gerekir. AKP = Erdoğan, Türk saygın diplomasisine “Monşerler” deme batağına düşmeksizin onların ustalığına, diplomatik hünerine sığınmalıdır.

Cenevre’de sürdürülen görüşmelerde Türkiye etkin –  eylemli garantör devlet hak ve yetkilerinden asla ödün vermemelidir. Londra ve Zürih Andlaşmaları ile taa 1960’lardan gelen uluslararası bir statü hakkıdır bu Türkiye için ve Kıbrıs Barış Harekatını uluslararası hukuk katında meşru kılan son derece önemli bir yetkidir.

Sevgi ve saygı ile. 30 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Hz. Ali’nin katli ve şeker bayramı

Hz. Ali’nin katli ve şeker bayramı

Mehmet Yuva
Aydınlık
Gazetesi, 28.6.2017
https://www.aydinlik.com.tr/kose-yazilari/mehmet-yuva/2017-haziran/hz-ali-nin-katli-ve-seker-bayrami

Oruç ve ibadet ayı Ramazan aslında yıl boyunca canhıraş bir koşturma gerektiren hayat tarzımıza fren vurma ayıdır. Sabrı, metaneti, paylaşmayı, huzuru, istirahate ve hesaba çekilmeyi öğretme sanatıdır. Bin ayın en muteber gecesi Ramazan ayındadır. 27 inci gecesinde kutlanır. Kur’an’ın iletildiği ve tebliğ edildiği gecedir. Ancak Ramazan ayı (17.si) İslam’ın ilk imamı Resul-u Ekrem Muhammed ilminin kapısı olan İmam’ı Azam Ali’nin (En büyük Önder) öldürme teşebbüsü ile saldırıya maruz kaldığı gecedir.

Kufe Camii’nde Abdurrahman Bin Mülcem’in kılıç darbesine maruz kalan

  • İmam-ı Azam Ali bu saldırıdan üç gün sonra şehit olmuştur.
    Bu elim haber İmam-ı Azam Ali’nin düşmanı Şam’da ikamet eden
    Emevi devletinin kurucusu Muaviye’ye ulaştığında bayram sevinci yaşar. Üç gün üç Gece şeker dağıtır. Bu kutlamalar her yıl ramazan ayının bitiminde tekrarlanır ve gelenek halini alır.
     

  • Emevi saltanatının hüküm sürdüğü ve ulaştığı tüm diyarlarda
    “İslam ve Sünnet” emriymiş gibi kutlanır.
    Halen nedenini sormadan sorgulamadan kutlamaya devam ediyoruz.

YAMAN ÇELİŞKİ

Velev ki Şeker Bayramını başka sebeplerle kutluyor olalım. Allah’ı görmedik ama aklımızla tanıdık. Ramazan ayının bitiminde bayram etmek de nedir? Kutlu, mübarek, muazzam sevinç kaynağı ve mutluluk zirvesi ramazan ayı bittiği için hüzünlenip yas tutacağımıza, “keşke bitmeseydi”diyeceğimize bayram ediyoruz. Derin bir ‘Oh be’ çeker misali “oruç sebebiyle çok yorulduk, bir ay boyunca ne çileler ne cefalar yaşadık, şimdi hepsi geçti eğlenelim, gezelim, tatlı yiyelim, şeker dağıtalım ve bayram edelim” havasında olmak yaman bir çelişki ve garip bir iş değil midir?

Malumunuz, Şehri Ramazan’ın son iftarından sonra ‘Şeker Bayramı’kutlamaları yapılır. Üç gün Üç gece bayram eda edilir. Tatlıcılar kazanır. Tüketilince üretici, aracı ve satıcı da bayram eder. Dost, eş akraba ziyaretleri yapılır kaynaşılır. Şüphesiz ‘iyi niyetle’ yapılana zeval olmaz. Amma ve lakin ‘cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile döşenir’ sözünü de yabana atamayız.

CUMA NAMAZININ ANLAMI

Sudanlı araştırmacı-yazar Osman Mirgani cuma günü eda edilen hutbe ve namazın ne İslam’ın kitabı ne de sünnetle artık bağdaşmadığını örneklerle anlatır. Nitekim cuma birlikte namaz kılmak, dua etmek ardından mahallenin, köyün, kasabanın, şehrin ve toplumun hal ve sorunlarını ifade etmek, tartışmak ve çözüm sunmak için yapılır. Cami, erkekler, kadınlar ve çocukların kendilerini ifade etmek, eleştiri ve öneri yapma platformudur. Yoksa camiler her cuma İmamı dinlemek, vaazlarıyla yetinmek ve konuşmadan mekânı hızlıca terk etmek için mevcut olmadı. Bakın Zekai Aksakallı Paşa bu geleneği bozdu ve kıyamet kopmadı.

Zekai Aksakallı Paşanın El-Bab’ta minbere çıkarak namazlarını eda eden askerlere hitaben konuşması İslam’a ve Sünnete uygundur ama eksiktir. Paşa kışla disiplini, sultası ve yasalarını Camiye sokarak bu mekânın özgür ve demokrat geleneğine gölge düşürmüştür. Paşa’dan sonra herkese hür söz hakkı verilmeliydi. Nitekim Cami’de sınıf, tabaka, ayrıcalıklı zümre olmaz. Başkanlar ve Paşalar önde fakirler ve zenciler arkada oturur kaidesi yoktur. Burada kim olursa olsun herkes eşittir. Askerler korkmadan ve hiyerarşik yapı kurallarına elzem olmadan söz alıp pro (AS: yandaş) veya kontra (AS: karşıt) düşüncelerini ifade edebilmeliydi.

DÜRZİ KİMDİR?

Ülkemizde kızdığımız birine “Dürzi” diyorlar? Rahmetli Kemal Sunal bu tabiri bolca kullanırdı. Dürzi kimdir? Nerede yaşar ne yer ne içer biz bu tabiri neden kullanıyoruz böylece bir topluluğu rencide ediyor muyuz bunları bilmeden kullanmaya devam ederiz.

Suçlu kim, esas suç kimin?
Suçlu, ecdat geleneklerine kutsiyet atfeden insanları uyarmayan din âlimleri midir?

  • Sormadan sorgulamadan işin aslını öğrenmeden kör bir itikatla ecdadın hayat tarzına ilahi anlamlar yükleyen ve maddi-manevi bu adetlere hizmet sunmaya devam eden toplum mudur?

Yoksa hikmetini sual edip araştırmayan ve elde edilen veriler ışığında toplumu bilgilendirmeyen arkeologlar ve tarihçiler midir?

“Mehmet hocam, iç siyasete ve dini konulara girmeyiniz, bizi sadece Suriye ve Ortadoğu konularında aydınlatınız” diyen bazı iyi niyetli okurlarımız mıdır?
=====================================
Dostlar,

Çooooook teşekkürler değerli tarihbilimci – yazar Sayın Prof. Dr. Mehmet Yuva’ya…
Lütfen bu konuları da yazmayı sürdürün..
Kurban bayramında sıra.. Onun da tarihsel gerçeklerini yazın lütfen..
1-2 gün içinde salt Türkiye’de 3 milyon dolayında
hayvanın boğazlanmasıın DİN İLE HİÇBİR İLİŞKİSİNİN OLMADIĞINI..
Kurbanın gerçek anlamını.. Tanrıyı hoşnut edecek herhangi bir eylemin geniş anlamda
“kurban – kurbiyet” olduğunu açıklayın lütfen..
Ve daha başkalarını da..
İnsanlar gerçekleri öğrensinler, zavallılaşmasın ve ağır – iğrenç biçimde sömürülmesinler
din tacirleri ve simsarlarınca, dini siyasete alet eden siyaset bezirganlarınca..
Lütfen yazmaya, anlatmaya devam..

  • Hele hele Diyanet, halkın vergisi ile bu tezgaha ortak ve alet olur;
    ısrar ve inatla HURAFE ÜRETİRKEN

Sevgi ve saygı ile. 29 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

EĞİTİM KURUMLARINDA MESCİT ZORUNLUĞU ANAYASAYA AYKIRIDIR!

EĞİTİM KURUMLARINDA MESCİT ZORUNLUĞU ANAYASAYA AYKIRIDIR!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Laik, bilimsel, çağdaş eğitimi her gün biraz daha terk eden Milli Eğitim Bakanlığı, gerici bir eğitimin temellerini oturtmak için en büyük adımı bugün, yani birçok yurttaşın tatilde ve yolda olduğu bayram arefesinde atmıştır. Tıpkı AKP’nin iyi maddeleri de barındıran ancak temelinde Cumhuriyet’imizi kökten sarsan değişiklikler içeren torba yasalarında olduğu gibi; MEB yöneticileri de Kurum Açma, Kapatma ve Ad Verme Yönetmeliği’nde değişikliğe gitmiş ve olması gereken değişikliklerin arasına şeriat ülkelerindeki kriterleri (AS: ölçütleri) aratmayan maddeler sıkıştırmıştır. Her ne kadar yeni yönetmeliğe göre; yeni kurumların açılabilmesi için yeterince idari oda, kantin alanı, su deposu, arşiv odası gibi gerekli unsurların (AS: ögelerin) bulunması zorunlu kılınsa da, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı mescitlerin oluşturulması zorunluluğu, asıl niyeti belli etmiştir.

‘AĞAÇ YAŞKEN FİŞLENİR’ MANTIĞI VAR

Devletin her dine ve her dine mensup yurttaşına eşit durma ilkesi başta olmak üzere, birçok yasa ve pedagojik ilkeye aykırı olan bu hamle (AS: girişim), hem yavrularımızın hem de eğitimcilerin fişlenmesine; mescide gidenler ve gitmeyenler olarak muamele görmesine yol açacaktır.
Müfredatta bilimi ve dünya tarihini yok denecek kadar azaltan ve yerine dini dersler ile yakın tarih adı altında parti propagandası koyan MEB, bu hamleyle de sahibinin sesi olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

AKP sayesinde dünya sıralamasında listenin sonunda yer alan eğitim sistemi, bu son hamleyle çağdaş ölçütleri yakalamaktan iyice uzaklaşmış, “dindar ve kindar nesil” yetiştirme rotasına sokulmuştur. Bilgiye aç çocuklarımıza laboratuvarın değil, mescitlerin yolu gösterilmek istenmekte, din esaslı bir eğitim sistemi oluşturulmaya çalışılmaktadır.

OKUL ADLARINDA ATATÜRK ALERJİSİ TAM GAZ!

Cumhuriyet değerlerinin önemli yıldönümleri olan milli bayramlar konusundaki alerjisiyle bilinen Bakanlık, ayrıca yeni yönetmeliğindeki “kurumlara ad verme” kıstaslarıyla da Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün adının milli eğitimden silinmesi uğraşına hız vermiştir.
Önceki yönetmelikte özel bir madde olarak yer alan Atatürk’le ilgili kurum adı verme maddesi yeni yönetmelikte yalnızca bir madde bendi olarak kapsamı daraltılarak düzenlenmiştir.
Hatırlanacağı üzere; Eğitim İş olarak Mustafa Kemal Atatürk ve yol arkadaşlarının adlarını taşıyan okulların AKP tarafından isim değişikliğine maruz bırakılmasını yargıya taşımış ve bu konuda zafer kazanmıştık. MEB’in yeni yönetmeliği, söz konusu zaferimizde alınan yargı kararlarını arkadan dolaşmak ve bu anlamda da yasalara aykırı düşmek anlamı taşımaktadır.

YARALARA MERHEM DEĞİL TUZ!

Şu gerçekler hiç unutulmasın: İçler acısı durumdaki eğitim sistemimizde; çocuklarımız eşit eğitim alamamaktadır, zengin ile fakirin bilgiye ulaşma oranı % 78 gibi bir farkla devasa bir uçurumdur, eğitimcilerimizin birçoğu atanamamış, atananlar ise hak gasplarına maruz bırakılmaktadır, köy ve kasaba okullarındaki olanaklar uluslararası ölçütlerin çok altındayken; okul olmayan yerlerde yavrularımız tarikatların ve cemaatlerin kucağına itilmektedir.
Hâl böyleyken; bu utanç tablosunu düzeltmek yerine, mescit sevdasına düşen MEB’i kınıyoruz!
Mustafa Kemal Atatürk sayesinde dünyada çocuklara atfedilen tek bayramın ev sahibi olan ülkemizde, geleceğimiz olan çocukların gerici ve Cumhuriyet kazanımlarını tasfiye etme niyeti taşıyan politikaların kurbanı edilmesinin önünde duracağımızı tekrar ilan ediyoruz.
MEB’in anayasaya, uluslararası sözleşmelere ve Cumhuriyet’in temel ilkelerine aykırı olan bu yönetmeliğini yargıya taşıyacağız ve ne olursa olsun, bu karanlığa ışık taşıyacağız! (24.6.17)

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU
======================================
Dostlar,

AKP en hafif deyimiyle siyasal opportünizmi ilkesiz, hoyrat biçimde sürdürmekte.
Önemli konuları toplumda demokratik katılımla olgunlaştırma yerine fırsat kollamakta.
Toplumun gündemi ile acımasızca oynanmakta, sivil güçler gereksiz meşgul edilerek yorulmaktadır. Yaratılan karmaşa ortamında da “atı alan Üsküdar’a geçer” taktiği uygulanmaktadır. En hafif deyimi ile bu halka ve demokrasiye saygısızlık, AKP’nin de özgüvensizliğine kanıttır.
Daha önce yönetsel yargıda (Danıştay’da) iptal edilen genel yönetmelikleri bir kez daha benzer içerikte düzenlemek açıkça hukuk tanımamaktır.
AKP bu / bunlar mıdır?? Ne yazık ki EVV-VET, AKP işte böyle berbat bir şeydir, çağdaşlık düşmanı ve uygarlığa zararlı bir siyasal örgütlenmedir..
Erdoğan, açıkça “dindar ve kindar” kuşaklar yetiştirme hedefi vermiştir partisine, bürokrasiye. “Dininizi ve kininizi eksik etmeyin” diye tüm çıplaklığıyla hedefini koymuştur.
Cumhuriyete, kurumlarına ve değerlerine, başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere din kullanılarak kinle saldırılacak, olabildiğince yaşamdan silinecektir. 15 yıldır canhıraş bir savaş yürütülmektedir laik – demokratik T.C. devleti hukukuna karşı.

Son mescit zorunluluğu başta Anayasa md. 24 olmak üzere ulusal ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası pek çok sözleşmeye aykırıdır. Esas olarak AKP, zorunlu din derslerinin kaldırılmasına hükmeden birkaç AİHM kararını da yerine getirmeyerek sabıkalı duruma düşmüştür. Üstelik 1 saat olan haftalık süre, AİHM ve AİHS’ne meydan okurcasına, Biyoloji dersi haftada 2 saate indirilerek 2 saate çıkarılmıştır.

  • EVRİM programdan dışlanmıştır; bu bilim düşmanlığı, yobazlık ve gericiliktir.

Zorunlu din dersinin içeriği DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DEĞİLDİR! Bu saptamayı, AKP iktidarının savunması karşısında AİHM yapmıştır. Dayatılan, İslam dininin hak mezheplerinden biri olan Hanefi Sünniliği öğretisidir.
Yetişeğe (müfredata), laik ülkede bu şeriatın kimi ceza yaptırımları konmuştur!?
Herkesten vergi alınmakta ancak bu kaynaklar DİB üzerinden Sünni Hanefiliğin hizmetine sunulmaktadır. Bu uygulamanın din ile, ahlak ile, insan hakları ve hakkaniyetle…ilişkisi var mıdır? Peygamber zamanında mezhep mi vardı? Kuran-Peygamber dini türlü türlü yorumlarla mezhepelere ayrılmıştır? Hangisi gerçektir?

AKP bunları kendine yakıştırmakta mıdır; EV-VET, AKP İŞTE TAM DA BUDUR!

Erdoğan, asla “Türk milleti” dememektedir. Etnik kümeler arasında sıradanlaştırarak Türk’ü de saymakta ve hepsine –şimdilik– siyaseten “tek millet” demektedir. Ne hazin çelişki ve zavallılıktır, çünkü her milletin bir adı vardır; Türkiye milletinin adı nedir? TÜRK MİLLETİDİR.. Erdoğan Osmanlı’yı ihya için yanıp tutuşmaktadır, 3. Abdülhamit olma yolunda epey yol da almıştır kendince. Dilinin altındaki bakla, Osmanlıda olduğu gibi “ümmet” tir. Nitekim son zamanlarda birkaç kez “bu ümmet” sözlerini bilinçli ya da bilinçsiz kullanmıştır.

Her-kes aklına bir güzel koysun ki; Anadolu insanları artık sultanın tebası – herhangi bir dinin ümmeti değil; Cumhuriyet’in başı dik, onurlu ve özgür yurttaşlarıdır. Cumhuriyet, AKP = RTE’ye gelene dek 79 yıl bu amaca dönük yürümüş ve köprülerin altından çook sular akmıştır. Nehri geriye akıtmak artık olanaksızdır, zamanın ruhu Erdoğan’ın 3. Abdülhamit özlemlerine -ne yazık ki (!) elvermemektedir. (Lütfen tıklayınız : ERDOĞAN’ın 3. ABDÜLHAMİTLEŞMESİNE “NE YAZIK Kİ” (!) ZAMANIN RUHU ELVERMİYOR)

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in yukarıda sunduğumuz açıklamasını paylaşıyoruz.

Durmak yok, savaşıma (mücadeleye) devam.. Hiç ama hiç kuşkusuz AYDINLANMA kazanacaktır.. AKP ile lanetli yıllar parantezi kapanacaktır..

Diren Demokrasi, diren laiklik, diren özgürlük; heyy ADALET!

Sevgi ve saygı ile. 28 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Evrime yasak: Bilime – ülkeye kötülük

Orhan Bursalı


B
irkaç ay önce belli olmuştu, üniversite öncesi eğitimde evrim konusunun ders içeriklerinden çıkarılacağı duyurulmuş, eğitim ve bilim kurum ve kuruluşları ve sendikaları raporlar yayımlamış, sakıncaları anlatılmıştı.

Boşuna çaba.. Adamlar Nuh dedi peygamber demedi..
Çünkü bu onlar için stratejik bir karardı: imam hatipler, din konuları eğitimde temel alınacak, buna aykırı ne varsa ayıklanacaktı.
Devleti, ülkeyi, eğitimi bir inanç iktidarı yönetiyordu, dolayısıyla inandıkları doğrultuda eğitimi düzenleyeceklerdi. Talim Terbiye adı verilen siyasi kuruluşun son kararı:
Evrim yok, boş boş konuşmayın.”

O kurumun başkanlığını yapan Alpaslan Durmuş adındaki zat bakın ne gerekçe ileri sürüyor:

Öğrenciler aptaldır, anlamaz
Tartışmalı konuları öğrencilerin henüz kavrayabilecek bilimsel arka plana sahip olmadıkları kademelerde devre dışı bıraktık. Lise 9. sınıf biyoloji dersindeki ‘hayatın başlangıcı ve evrim’ ünitesi de henüz bu tartışmayı yürütebilecek öncüllere sahip olmadıkları için lisans eğitimine ertelendi.”
Yani eğitimleri sürecinde evrim konusuyla öğrenciler ancak üniversitede tanışabilecekler! Tabii böyle bir durumda ailelere büyük iş düşüyor. Öğretmenler mesela devlet okullarında evrim konusunu sınıfta ağızlarına alacak olurlarsa?
Henüz 15-17 yaşında kavraması mümkün olmayan konuları öğrencilere iletmeye çalıştığı için” başları belaya mı girer?
Evrim gibi, şüphesiz salt biyolojide değil, tüm bilimlerde ana girdi olan bir konuyu devre dışı bırakarak, “bilgi, beceri, yetkinlik, yeterlilik, tutum ve davranışların” çocuklara nasıl aktarılacağı da merak konusu. Üstelik iddialarına bakın, dünyayı çok iyi bilen yurttaşlar yetiştirecekler.
Bizim mesela lise öğrencisi, Avrupalı herhangi bir yaşıtıyla yan yana gelecek, evrim konusu açıldığında bizim gencin tepkisi ne olur:
O da ne?” mi?
Bu din düşmanı bir konu, bizde okutulmaz” mı?
Gel sana Müslümanlığı anlatayım” mı.. diyecek?
Alpaslan Durmuş’a soralım:
• Evrimin “tartışmalı bir konu” olduğunu nereden çıkartıyorsun? Bu konuda bilim çevrelerinden bir “bilirkişi raporu” mu var elinizde?
• İlahiyatçı olmanızdan, mı kaynaklanıyor bu düşünceniz, yoksa Talim Terbiye’deki tüm bulunanların ortak düşüncesi mi?
• Sizi oraya getiren siyasi iradenin talimatlarını mı uyguluyorsunuz yoksa?
• Bize bir Avrupa, ABD, Kanada, İngiltere,.. hatta bilim ve araştırmada adı duyulmuş tüm dünya üniversitelerinden “Evrim, tartışmalı bir konudur, dolayısıyla üniversite öncesi eğitimden çıkartılması doğrudur” konusunda düşünce belirtecek tek bir kurumsal belge, rapor verebilir, gösterebilir misiniz?
• Evrimi reddedecek tek bir üniversite? Avrupa’da ilköğretim, ortaöğretim, lise gibi eğitim kurumlarından sizi destekleyecek bir raporunuz var mı?
• Tabii en önemli soru: Her şeyi bilecek öğrencilerin konuyu kavrayabilecek bir beyne sahip olmadıklarını nereden biliyorsunuz? Sakın bu konu öğrenciler için değil de bu kararı verenler için geçerli olmasın?

Bütünü kavramak zor
Evrim konusu ile tanışmamış bir gencin, beyninin yarısı boştur ve dumura uğramıştır.
Daha da iddialıyım: Evrim, “başta biyoloji olmak üzere, tüm değişimi inceleyen bir daldır” açısından bakacak olursak, evrim düşüncesinden yoksun beyinler, olaylar, olgular, disiplinler, konular arasında, bağlantı kurmakta zorlanırlar, hatta kuramazlar; karmaşıklığı kavrayamazlar, bütünü göremezler..
Onlardan ne bilim insanı olur, ne doğru dürüst bir araştırmacı, ne de dünya ile yarışacak bir birey.
Üniversitede evrim düşüncesi ile tanışacak öğrenciler rekabette nal toplayacak.
Ayrıca üniversitede evrim düşüncesi ile nasıl tanışacakmış? Biyoloji okuyacak veya fizik – kimya – jeoloji okuyacak da aaa evrim diyecek.
Özetle, bilime ve öğrencilere büyük ihanet ediyoruz.
Durmuş, tüm programların başına bir “imam-din değeri” yerleştirmeyi net açıklıyor:
Her bir program unsuru, ders birer tespih tanesiyse bu tespih tanelerinin en tepesinde, hepsinin önünde bir imam olarak veya tespih imamesi olarak değerlerimiz durmaktadır.”

Değerlerimiz, dediklerinin içeriğini de ne güzel anlatmış. İmamın başında durduğu programlarda evrimin işi ne?
Devam: Bu konu ülkemizin, gençlerimizin geleceğidir..
==========================================
Dostlar,

Ne demeli? Sayın Bursalı büyük bir sabır ve ustalıkla demiş diyeceğini.
Yazıklar olsun AKP iktidarına..
Yazıklar olsun bu bilim dışı – çağ dışı siyasete alet olan bürokrasiye..
EVRİM yaşamın gerçeği ta kendisidir.. dilediğiniz kadar devekuşu gibi kafanızı kuma gömerek “yaradılış” yaygarası basınız..
Tüm bilimsel kanıtları ile ortadadır.
Yaşamın, evrenin, bilimin gerçeği SAFSATA ile HURAFE ile ya da aklınıza gelen herhangi bir yol ya da araçla örtülemez, saklanamaz..
Olsa olsa devr-i iktidarlarında –lanetli yıllarda– “bir süre” ertelenebilir.. Hepsi o denli!

Ne demişti aydın din bilgini, yobazlarca katledilen Turan Dursun:

  • Tabu bu.. can çekişiyor..

Sevgi ve saygı ile. 28 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRK MİLLETİNİ KURTULUŞA GÖTÜRECEK OLAN İKİ TEMEL REHBER : ATATÜRK ve KURAN

Konuk tarihçi yazar : Güzide Filiz Tuzcu

TÜRK MİLLETİNİ KURTULUŞA GÖTÜRECEK OLAN
İKİ TEMEL REHBER:
1. KURAN’IN TANITTIĞI İSLÂM;
2. BÜYÜK ATATÜRK’ÜN DÜŞÜNCE VE HEDEFLERİ

Merhaba Hocam;

Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi 21. yüzyıl Türkiye’sinde milyonlarca insan halâ “din kisvesiyle” korkunç boyutlarda kandırılmaktadır… Oysa ki Büyük Atatürk’ün de ifadesiyle “Türk Milletini birleştirici en sağlam iki harcın biri TÜRÇE  DİLİ  ve diğeri de İSLÂM DİNİDİR…” 

O halde Müslüman Türklerin besleneceği iki temel kaynak vardır: Birincisi “TÜRKÇE KURAN‘dır“;  İkincisi de Türk Milletini “zilletten, esaretten, hatta mutlak bir yok oluş tehlikesinden” kurtaran,  onlara T.C. Devletini kurup, armağan ve emanet eden Büyük Atatürk‘ün bizleri en ileri medeniyet seviyesine taşıyacak olan  “SON  DERECE  DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİ,  İLKELERİ, HEDEFLERİ VE MİLLİ POLİTİKALARIDIR”.

 Büyük Atatürk’ün en büyük hedeflerinden biri de “Türk Milletinin hayatında yüzyıllardır son derece büyük bir öneme sahip olan İslâm Dininin” Kuran’ın tanıttığı şekilde – yani doğru anlaşılması ve Türk Milletinin dinen bilinçlenmesi, böylece dini siyaset ve çıkarlarına alet edenler tarafından bir daha kandırılmamalarıydı.

Bakın Cumhurbaşkanı Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci devre – ikinci toplantı yılını açış konuşmasında ne demiştir: “İslâm Dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Allah’a olan mukaddes inancımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan, her türlü menfaat ve ihtirasların görünüşü olan siyaset sahnesinden ve bütün kısımlarından, bir an evvel ve kesin şekilde kurtarmak gerekir: Bu kurtarış, dünyevi ve uhrevi mutluluğun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu surette İslam Dininin yüksekliği ortaya çıkacaktır.”

[Kaynak: Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri  (ZC) Devre II, Cilt 7, s. 3 – 6;  Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi, , Ankara, 1999, s. 349.]  

Bakın dünyaca ünlü bilim adamı Albert Einstein din” için ne demiştir;

En başından itibaren kiliseler ve ruhban sınıf, her zaman bilime karşı olmuşlardır ve bilimle uğraşan, hayatını bilime adayan kimselere karşı savaş açmışlardır… (Bilime ve Bilimi Teşvik Eden Kuran’ın sunduğu Işığa karşı savaş açanlar,  Osmanlı devrine de damgalarını vurmuşlardı; şöyle ki; genel olarak ulema ve onların başkanı statüsünde olan  bazı şeyhülislâmlar da “bilimsel ve dinsel aydınlanma ve bilinçlenmeye” karşı savaşlar açmışlardı… Böylece pek çok gerçek din âlimi, bilim insanı ve toplum lideri kahramanlar bu uğurda maalesef canlarından olmuştur…  Çarpıcı bir örnek vermek isteriz; Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislâmı Ebussuud efendi, Büyük Türk Din Âlimi – Büyük Türk Ozanı  ve Türk Toplum Lideri, hatta bugün bile dünyanın gayet iyi tanıyıp, takdir ettiği  Sevgili Yunus Emre’nin şiirlerinin okunmasını yasaklamış, hatta “bunları okuyanların dinden çıkacağına” dair fetva vermişti. Anadolu Karamanoğlu Türk Devleti mensubu – Güçlü Bir Toplum Lideri  Olan Yunus Emre‘nin gerçek kişiliği – mükemmel İslâm anlayışı, cesareti – devrimciliği  – mücadelesi ve akıbeti Türklerden bugün bile gizlenmektedir!) Bu bağlamda korkuyu empoze eden dini inançtan kurtularak, maneviyat kazandıracak olan bir dini inanca geçiş, bir milletin hayat tekamülü yolunda atabileceği en büyük ve en önemli adımdır; hatta bu adım, bir millet için bir dönüm noktasını teşkil eder. İnsanları korkutarak ve cezalandırarak baskı altına alan, sürekli öteki dünya ile ilgili vurgulamalar yapan kilisenin tanıttığı din ile kozmik din birbirinden farklıdır. Ben şahsen “kozmik din duygusunun”, bilimsel araştırmalarda, en güçlü ve en soylu teşvik aracı olduğuna samimiyetle inanırım.  Toplumda tekamülün – yükselmenin sağlanması  için, “aklını işleten, özgürce düşünebilen, muhakeme kabiliyeti olan,  bağımsız yaratıcı bireylere” ihtiyaç vardır. (İşte Büyük Atatürk de T.C. ‘de böyle bilinçli bireyler yetiştirmeyi hedeflemiştir ve bunu söylevlerinde defalarca dile getirmiştir..) bu tür bireyler, toprağı besleyen, üretimi ve verimliliği mümkün kılan, “hava, su  ve güneş” gibi, bir toplumu – bir milleti  besleyecektir. Toplumdaki tüm olumsuzluklar, manevi ve soysal hastalıklar da din öğretileriyle – peygamberlerin maneviyatıyla deva bulacaktır… O halde diyebiliriz ki dinsiz ilim topal, ilimsiz din ise kördür “

[Kaynak: Albert Einstein, The World As I See İt, Princeton University Press, Princeton – New Jersey, 2007, s. 3 – 127.])

Büyük Atatürk’ün hayat kurtarıcı – kutsal, kutlu ve bilimsel bu hedefi“, Ondan sonra yerine getirilmiş midir? Maalesef ki hayır… Bilâkis 1938 sonrası Türk Milleti, “din kisvesiyle” kademe kademe yeniden aldatılmaya ve karanlık  mecralara çekilmeye başlanmıştır…

Onun izinden kararlılıkla gitmek azminde olan bizler, bu “kutlu hedefler” için karınca – kararınca da olsa çalışmaya devam ediyoruz…

Bu bağlamda hocam, aşağıda yer alan yazımı , lütfedip sitenizde paylaşırsanız sevinirim. 27.06.2017
*****

İSLÂM’IN ÖZETİ

Peygamber Hz. Muhammed’e Kuran tebliğ edileli yaklaşık 1400 yıl olmuştur;  Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu “Gerçek İslâm’ı” tanımak ve Yüce Allah’ın emirlerini kaynağından öğrenmek isteyen her Müslüman Türk’ün bilmesi gereken belli başlı dinsel esaslar vardır. (Lütfen dikkat edelim, dini siyaset ve çıkarlarına alet edenler,  “Kuran’ın ana dilde okunması ve anlaşılmasından”  hat safhada rahatsızlık duymakta, hatta kızgınlıklar içinde feryat etmektedirler… O halde Kuran Âyetlerini öğrenmek ve öğretmek, böylece dini, hapsedildiği karanlıklardan kurtararak, milletimizi aydınlatmasını sağlamak, tüm biz vatanseverlerin boynunun borcudur diye düşünüyoruz…)

YÜCE ALLAH’IN KURAN’DA BELİRTMİŞ OLDUĞU TEMEL ŞARTLARI,
EMİR VE UYARILARI; 

  1. Yüce Allah bir Müslüman’da, ya da herhangi bir kulunda, her şeyden önce “GÜZEL AHLÂKA” en üst seviyede önem vermektedir. Güzel Ahlâkın ise ilk ve olmazsa olmaz şartı da “DOĞRULUKTUR“. Yani bir Müslüman, her yerde ve her şart altında, yani karşısında kral da olsa – padişah da olsa – devlet başkanı da olsa “mutlaka ama mutlaka doğru sözlü olmak” zorundadır. Bir başka deyişle bir Müslüman “CESUR”  olmalıdır; yalnız Allah’tan korkmalıdır ve her zaman önceliği Allah emirlerini yerine getirmeye vermelidir ve Yüce Allah’tan başka hiç kimseye, ama hiç kimseye  minnet edip, boyun eğmemelidir.
  2. Yalana – entrikaya asla tenezzül etmeden, sağlam – dosdoğru bir karakter sahibi olmanın ve her zaman – her yerde doğru sözlü olmanın Yüce Allah katında ne denli büyük bir önem taşıdığı Türkiye’de yeterince biliniyor mu acaba? Maalesef ki hayır! Karanlık tablo apaçık ortadır!
  3. Oysaki Yüce Allah “doğruluktan asla şaşmayan – dürüst karakterli insanları“, şehitlerle aynı mertebeye koyduğunu açıkça ifade etmiştir: Hadid Sûresi – Âyet 19: “Çok doğru olanlar ve şehitler, onların mükafatları ve nurları vardır.” Görüldüğü üzere “çok doğru olanlar, yani, her şart altında, her mekan ve zamanda, her zaman doğru konuşanlar“, şehitlerle bir tutulmuştur. O halde bir Müslüman, namazdan, oruçtan, hacdan önce, mutlaka ve mutlaka “doğru sözlü olmalıdır”, hiçbir şekilde, asla ve asla yalan söylememelidir.
  4. Kuran’a göre bir Müslüman’ın sadece kendisinin doğru sözlü olması da yeterli değildir; şöyle ki  bir Müslüman “kendi halinde, etliye – sütlüye karışmadan“, neme lazım diyerek,  kıyıda köşede kalıp, sessizce de oturamaz. Müslüman’ın sorumlulukları vardır; önce kendisine ve ailesine, sonra mahallesi ve şehrine, sonra vatanına – ülkesine ve geniş ölçekte de tüm mazlum dünya insanlarına ve canlılarına karşı sorumlulukları vardır.
  5. O halde bir Müslüman’dan beklenen nedir? Bir Müslüman “adam sende… bana ne – neme lazım – bana dokunmayan yılan bin yaşasın – ben kendi çıkarıma – işime bakarım” DİYEMEZ.  Kuran’a göre bir Müslüman, her zaman, her yerde ve her şartta  “doğru konuşanın, haklı olanın, mağdur edilenin,” yanında yer almalıdır ve onları vargücüyle desteklemelidir.
  6. Bir Müslüman mutlaka ama mutlaka “güvenilir” olmalıdır; zaten bir toplumda her zaman doğru konuşmasıyla tanınan bir insan, aynı zamanda “güvenilir” de bir insandır. (Böyle güvenilir kişilere “ona güvenebilirsin, onun sözü senettir” derler) Böyle biri verdiği sözü de mutlaka yerine getirecektir; ki Yüce Allah en sevmediğim şey, söz verilip de, bunun yerine getirilmemesidir diye açıkça belirtmiştir:
  7. Saf Sûresi – Âyet 2 & 3: “Ey inananlar, niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir.” Maide Sûresi – Âyet 1: “Ey inananlar, verdiğiniz sözleri yerine getirin” Maide Sûresi Âyet 89: (özetle)”Allah, bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar” A’raf Sûresi – Âyet 102: “İnsanların çoklarını yoldan çıkmış bulduk, ama çoklarında sözünde durma diye bir şey bulamadık.”
  8. Hatırlatmak isteriz ki, Hz. Muhammed toplumunda “en güvenilir kişi” diye tanınmaktaydı… Hatta Ona düşmanları bile güven duymaktaydı ve mallarını dahi Ona emanet edip, seyahate gitmekteydiler…
  9. Kuran’a göre bir Müslüman her yerde ve her çağda “yalancının – iki yüzlünün – haksızın – zalimin – zorbanın – hainin- ırz düşmanının” karşısında yer almalıdır ve ona karşı “ İslâm  Adına  ve Allah Rızası İçin” cesurca savaşmalıdır… Tıpkı ülkemiz işgal edildiğinde, köylerimiz yakıldığında, camilerimizin bazılarının kurşunlanıp, yıkıldığında, bazılarının domuz ahırlarına çevrildiğinde, mazlum vatandaşlarımız her türlü saldırı ve tecavüzlere uğradığında, hatta katliamlara maruz kaldıklarında, onların imdadına yetişen ve düşmanlara karşı cesurca savaşan Mustafa Kemal  Paşa ve Onun önderliğindeki Milli Güçlerimiz, Türk analarımız, ninelerimiz, dedelerimiz ve çocuklarımız  gibi…
  10. Yüce Allah “Allah tanımaz, saldırgan zalim ve zorbalara“, bunlar “Benim düşmanlarımdır” demiştir ve “bunlara karşı Müslümanların birlik olup, savaşmalarını” emretmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve Milli Güçler, Yüce Allah’ın bu emrini lâyığıyla yerine getirmişler ve hak ettikleri zaferi ve şerefi de almışlardır.
  11. Oysaki daha kısa bir süre önce Kudüs’te ünlü Cami – Mescidi Aksa’yı postallarıyla basan, içerde namaz kılan Müslümanlara saldırarak, onları tartaklayan, Kutsal Kitabımız Kuranları yırtıp, yerlere fırlatan ve çiğneyen Yahudi askerlerine gereken cevabı, bol bol ahkam kesen bazı Müslümanlar vermiş midir? MAALESEF! Nerde kaldı “Allah Adını, İslâm’ı  ve Kuran’ı” yüceltmek? NERDEEEEEEEEEEE???
  12. Oysaki Kuran’da Yüce Allah şöyle emir vermiştir: Furkan Sûresi – Âyet 52:  “Kafirlere (yani Allah – Kuran tanımazlara) boyun eğme ve bu Kuran ile onlara karşı büyük cihat et.” Nisa Sûresi – Âyet 101: “Muhakkak ki kafirler, sizin açık düşmanınızdır.” Mülk Sûresi – Âyet 9: “Ey peygamber, kafirlerle (Allah ve Kuran tanımazlarla) ve iki yüzlülerle uğraş, onlara karşı katı ve sert davran.” (peygamberi çok sevdiğini, onun izinde olduklarını iddia edenlere önemle duyurulur…) Saf Sûresi – Âyet 4: “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak, çarpışanları sever.” Âl-i İmran Sûresi – Âyet 73: “Sizin dininize uyandan başkasına güvenmeyin.” Ahkaf Sûresi – Âyet 21: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.”

Evet bundan böyle her birimiz bir Müslüman’da “olmazsa olmaz özellikleri arayalım ve sadece onları Müslüman” kabul edelim:  Bir Müslüman her zaman ve her yerde doğru konuşur, doğru konuşanların yanında yer alır ve  haklı olanı destekler. Bir Müslüman asla yalan konuşmaz. Yalanın “beyazı -pembesi – siyahı – yeşili” olmaz! Yalan, yalandır ve bütün kötülüklerin başıdır. Onun için bir Müslüman “yalancı,  entrikacı, iki yüzlü, hak ve hukuk tanımaz insanların” karşısında yer almalıdır ve onlarla mücadele etmelidir; etmelidir ki toplumda doğru sözlü – güvenilir – adaletli  insanlar ve bilimin ışığında yürümek isteyenler  hüküm sürebilsenler.

Sonuç olarak; bir Müslüman, yaşadığı toplumda “doğruluğu, güvenirliliği, iyiliği, güzelliği, adaleti ve merhameti” temsil ederek, her canlının hayatını kolaylaştırmalı ve tüm hayatını – tüm söylev ve eylemlerini ibadete dönüştürmelidir.

  • İbadet sadece namaz, oruç haç vs… değildir! 
  • Müslümanlığın kılık -kıyafetle – türbanla, cüppeyle, saçla – sakalla ilgisi ve alâkası yoktur!
  • Şekli ibadetlerden önce güzel ahlâk” sahibi olmak esastır; öyle ki o güzel ahlâkla tüm hayatın her anının – her söz ve eylemin bir ibadete dönüştürülmesi esastır.

Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız kriterlerde (AS: ölçütlerde) “Gerçek Müslüman” sayısı dünyada ve ülkemizde, maalesef oldukça azdır! O halde Müslümanlığı vatanımızda doğru tanıtmaya inatla ve  kararlılıkla devam etmeliyiz… 1938’den bugüne din konusunda meydanı çoooook boş bıraktık!

G. Filiz Tuzcu
===================================
Dostlar,

Değerli Tarihçi – araştırmacı yazar Sayın Güzide Filiz Tuzcu’nun önemli makalesini aynen paylaştık. (Sitemizin kurallarına göre imzalı yazıların içeriği yazarına aittir.)
Kendisine önemli bilgileri derlediği ve bizimle paylaştığı için teşekkür borçluyuz.

Türkiye, AKP iktidarıyla ne yazık ki tarihinin en zor  – karanlık dönemlerinden birini yaşıyor. Din ve dince kutsal sayılan ne denli kurum, yapı, işleyiş, değer varsa acımasızca siyasete alet ediliyor. Bu eylemler hem dince hem de yasalarca yasak ve ahlak dışı..

Merhum Prof. Yaşar Nuri Öztürk başta olmak üzere aydın din bilginlerimiz

halkı iktidarın ve aleti Diyanet’in hurafelerinden ve sömürüsünden korumak için

çok çaba harcadılar ama yeterli olmadı. Bu bakımdan, din sömürüsü yapan kişiler, Büyük ATATÜRK‘in nitelemesi ile İĞRENÇ kişilerdir ve bunları engellemek zorunludur.

Sayın Güzide Filiz Tuzcu, aydın ve inançlı bir Cumhuriyet kadını olarak, çok çok sağolsun, durumdan zorunlu olarak görev çıkarıyor.. Çabaları ve ürünleri için şükran borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com