Coşkun Özdemir : CUMHURİYET ve CUMHURİYETÇİLER

CUMHURİYET VE CUMHURİYETÇİLER 

portresi

Prof.Dr. Coşkun Özdemir

92 yıllık Cumhuriyet Gazetesine iktidar yargısı tarafından bir baskın bir saldırı gerçekleştirildi.
13 kişi göz altına alındı ve dün sabah 9 gazetecinin tutuklandığını öğrendik.
İlk günden başlayarak yüzlerce Cumhuriyet okuyucusu gazetenin avlusunu doldurdu ve bu hukuk dışı icraatı protesto ettiler.
Destekçiler eylemlerini 24 saat sürdürdüler ve gece nöbeti gerçekleştirdiler.

Bende en az 60 yıllık bir Cumhuriyet okuyucusu ve 35 yıl yazarlığını yaptığım gazetedeki kalabalığa katıldım.
Dün bir konuşma yaparak aydınlanmacıları birliğe çağırdım. Orada olmayanları sordum niçin bizimle değiller dedim. Bu sorgulama değil nedenleri araştırma çağrısı idi…

Gazetedeki değişimden rahatsız olabilirsiniz, eleştirecek çok şey bulabilirsiniz ve birçokları gibi artık okumayabilirsiniz.
Ama düşünün ki orada Türkiye’nin yüz akı yazar arkadaşlarımız var. Okumazsanız çok şey kaybedersiniz.
Orhan Bursalı, Erdal Atabek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen, Zeynep Oral, Mine Kırıkkanat, Işıl Özgentürk, Erol Manisalı, Yakup Kepenek, Meriç Velidedeoğlu ve unuttuklarım sağlam ilkeli cumhuriyetçiler.
Hele yıllardır Bursalı’nın yönetimindeki Bilim Teknik‘i okumuyorsanız kaybınız çok büyük. Şimdi onu bağımsız çıkarıyor Orhan..

Gazetede ADD yoktu, 68’ler de öyle ÇYDD’den kimseyi göremedim. Üyesi olduğum TÜMOD yoktu ve TGB …
TGB’li gençlerle sık sık buluşuyorum ve yürüyüşlerine katılıyorum. Pırıl pırıl, Cumhuriyetçi, Aydınlanmacı Atatürkçü heyecanlı coşkulu çocuklar.
Cumhuriyet niçin onlara uzak durur, bunu anlamış değilim.

Evet, Gazeteyi eleştirmek çok doğal ama asıl çabamız Gazeteyi bizim Cumhuriyetimiz haline getirmek için çaba göstermektir.
Cumhuriyetçi ve Aydınlanmacı güçleri bir araya getirmek onları bir dayanışma içinde aydınlık bir Türkiye için savaşan yurtseverler niteliğine kavuşturmaktır.
Bugünkü ayrışma ve cumhuriyetçilerin en azından bir asgari müşterekte buluşamaması Cumhuriyeti çökertmek isteyen iktidarın yararına oluyor.
Bu aymazlıktan çıkmalıyız hiç gecikmeden; Cumhuriyet altımızdan kayıyor!

hoca.jpg========================================

Çooook teşekkürler değerli hocam Sayın Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR…
Sizi İstanbul Tıp Fakültesindeki öğrencilik yıllarımdan beri 40+ yıldır tanımanın onurunu yaşıyorum.. Evet hocam,

  • …aymazlıktan çıkmalıyız hiç gecikmeden; Cumhuriyet altımızdan kayıyor!

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ALİ SİRMEN : Altın vuruş yakın

Altın vuruş yakın

ALI SIRMEN ( YAZAR ) VEDAT ARIK 20.09.2007ALİ SİRMEN
5.11.2016
Cumhuriyet

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şu sıralarda, idam cezasının yeniden getirilmesinin gündemin baş sıralarına çöreklenmesinden, en fazla hoşnut olacak kişi, kuşkusuz Fethullah Gülen’dir. Gülen’in iadesinin Washington’dan istendiği ve bu amaçla sunulan dosyanın etkileyiciliğinin bizzat Amerikan yetkilerinin ifadelerinden belli olduğu bir sırada hiçbir şey idam cezasının yeniden getirilmesinin önerilmesi kadar Gülen’in ekmeğine yağ süremezdi.
Üstelik, cezaların yasallığı ilkesi gereği, idam yeniden konsa bile, FETÖ’cülere uygulanamayacak. İktidarın da bu gerçeğin farkında olduğu Başbakan’ın sözlerinden anlaşılıyor. Ayrıca, bu cezanın yeniden ihdası Türkiye’nin kurucularından olduğu Avrupa Konseyi’nden çıkarılmasına kadar varabilecek sorunlar doğuracak. İdamın yeniden getirilmesinin tartışmasının bile çıkarlarına fena halde ters olmasına rağmen iktidar idamda ısrarlı. Bu ısrarın akılla açıklanabilir bir yanı yok.
***
Terörün tırmanmasından PKK beklediğini elde edemez. Hendek eylemleri yerel halktan örgütün umduğu desteği göremezken, öte yandan şiddete şiddetle yanıt vermenin dışında, demokratik özgürlükçü devlet politikalarının geliştirilememesinin Kürt sorununun çıkmaza saplanmasına yol açtığı kafaya dank etmişken, polisiye önlemlerin yanı sıra, sorunun daha fazla özgürlük ve demokrasi, Kürt kimliğine daha titiz bir saygı çerçevesinde çözümünün zorunluluğunun görüldüğünü kanıtlayacak politikaların yürürlüğe konmasının, bunun için Kürt sorununda, ağırlığın siyasal platforma kaydırılmasının kaçınılmazlığı gün gibi ortaya çıkmışken seçilmiş, sivil Kürt siyasetçilerin sivil, özgürlükçü, demokratik, barışçıl siyasi çözüme doğru çekilmesi, sivil siyasetin ve Meclis’in çözüm çabalarının odağı haline getirilmesinin zarureti anlaşılmışken, seçilmiş sivil Kürt siyasetçilerin gözaltına alınıp tutuklanmasının yeni mağdurlar yaratma açısından en çok PKK’ye yarayacağını cümle âlemin gördüğü ortamda, Demirtaş ve arkadaşlarının gözaltına alınmalarının, siyasal iktidara hiçbir şey kazandırmayacağını herkes anlar.
Ama iktidar anlamamakta direniyor ve tutulmaması gereken yolu tutuyor. Bunun akılla izahı mümkün değil.
***
1982 yılında çok uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil ile siyasi yasaklı oldukları dönemde, saatlerle sürecek kasetler dolduran bir söyleşi yapmıştım. Söyleşinin bir yerinde Çağlayangil’in söylediği şu sözler hiç aklımdan çıkmamıştır:
– Ben Amerikan Dışişleri Bakanı’nın yanına kapıyı vurmadan girebilirim ama herhangi bir Arap ülkesi büyükelçisinin karşısında ayak ayak üstüne atmaya çekinirim.
Tecrübeli siyasetçi Araplardaki Osmanlı kompleksini kastediyordu.
Cumhuriyet diplomatlarının hepsi, bu kompleksi bilir ve bölgede “ağabeylik”
taslamaktan özenle kaçınırlar. Bugünkü iktidar ise, bol bol Osmanlı böbürlenmesiyle şişinmekte ve Şebak lideri Hunain El Kaddo’nun arkadaşımız Ceyda Karan’a söylediği gibi (bknz. Cumhuriyet 04.11.2016, safya 8) “nefret yaratmaktadır.”
Bu politikanın da akılla açıklanması mümkün değildir.
Hangi olaya bakarsanız bakın görürsünüz ki, iktidar aklın yolunu ve dengesini yitirmiştir, birbiri ardından kendi kuyusunu kazan uygulamalar içindedir. Bu şaşkınlık içinde, çareyi daha fazla şiddet, daha fazla baskı, daha fazla saçmalamada aramaktadır.
Baskıcı yönetimler, uyuşturucu bağımlılarına benzerler, nasıl ki, uyuşturucu bağımlılarını gittikçe artan doz, zamanla kesmez olur, sonunda iş ölümü getiren “altın vuruş”a yol açarsa, diktalarda da saçmalama ve şiddet dozu artar, artar, sonunda altın vuruşa kadar varır.
Her olay gösteriyor ki bizde de “altın vuruş”a az kaldı.
==============================
Dostlar,

Sayın Sirmen’in bu yazısını kısa bir yorum ya da çekince ile sunuyoruz…

İdam cezası ile ilgili şaklabanlığa diyecek yok..
“altın vuruş”a az kaldı.” beklentisini de “dileriz..” diye karşılıyoruz..

“seçilmiş sivil Kürt siyasetçilerin gözaltına alınıp tutuklanması” konusunda Sn. Sirmen ölçüsünde iyimser olamıyoruz.. PKK ile araya bırakalım uzaklık (mesafe) koymayı, nerdeyse organik – işlevsel bağlarını ve işbirliklerini meydan okurcasına ve kezlerce yineleyerek her yerde, sürekli aktardılar.. Hangi devlet böylesi bir meydan okumayı ha bire görmezden gelebilir ki??  

Hukuk devleti kime suç işleme ayrıcalığı tanımlayabilir ki?

Yine de “yapanı” ve “niyetini” özen ve kaygıyla izleyeceğiz..

Sevgi ve saygı ile.
06 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi İlan Etti: Artık Bir Anayasamız Yok!

Anayasa Mahkemesi İlan Etti:

Artık Bir Anayasamız Yok!

  (AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Y. Doç. Dr. Kerem Altıparmak
İdare ve İnsan Hakları Hukuku Uzmanı
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye
http://mulkiyehaber.net/?p=19163, 05.11.13
Ortalık toz duman içindeyken AYM’nin dünkü kararı yeterince ilgi görmedi. Bununla ilgili küçük bir not yazmam gerekiyor : 
  • AYM dün itibarıyla sadece OHAL KHK’lerini denetleyemeyeceğini belirtmiş olmadı, Anayasasız bir döneme girdiğimizi ilan etti.  
keremaltıparmakson
Evet, artık AYM SAYESİNDE TÜRKİYE’nin BİR ANAYASASI YOK!
En azından OHAL süresince. Ama şöyle de düşünülebilir; eğer OHAL süresince Anayasa yoksa, hükümet her sıkıştığı durumda OHAL ilan edebileceği ve bu da denetlenmediğine göre, aslında olağan dönemde de artık Anayasa’nın olmadığını söyleyebiliriz.
AYM, Anayasasızlığı meşru kılan kararını şöyle gerekçelendiriyor        :
  • Anayasa’nın 148. maddesi “Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.”
    Eğer daha önce yaptığım gibi bir hükmün OHAL KHKsi olup olmadığına bakarsam, esas denetimi yapmış olurum. Bunu da 148. madde yasaklıyor.
Mahkeme, 148. maddedeki bir cümleye verdiği mutlak değerle, tüm Anayasayı işlevsiz kılıyor. Çünkü bir Anayasanın varlık sebebi, erkler arası ilişkiyi düzenlemek ve temel hakları güvence altına almaktır.
  • Oysa KHK’ler denetlenemediği takdirde Anayasanın tümü işlevsiz kalır!Anayasa’nın 4. maddesine göre “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
  • Bir KHK ile bunun değiştirilmesini engelleyen ne var?
“Canım olmaz öyle şey..” demeyin Anayasanın 130/7 (AS: “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar.”) ve 129/2 hükümlerine bakın (AS: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.”), KHK’lerle nasıl geçersiz kılındıklarını göreceksiniz. Oysa AYM’nin yapması gereken lafzi (AS: sözel) yorum değil, sistematik yorum yöntemini kullanarak Anayasa’nın herhangi bir hükmünün, Anayasa’nın bütününü ortadan kaldırmaya yol açacak şekilde yorumlanamayacağını söylemek olmalıydı. Olağan bir yasa, kendini belirli bir dönem geçersiz kılacak bir hüküm içerebilir.

anayasa

Ama kurucu olan Anayasa böyle bir şey yapamaz. Yaparsa, sadece kendini değil bütün hukuk sistemini ve dolayısıyla devleti çökertir. AYM, 148. maddenin bunu yaptığını düşünüyor. Anayasanın bir yerine sıkıştırılmış bir cümleyle bütün Anayasayı imha ediyor.

Gerekçe açıklanmadan önce şöyle bir soru sormuştum: Madem OHAL KHK’leri denetlenemiyor, bir OHAL KHK’si ile Anayasa Mahkemesi kaldırılabilir mi? Dün Anayasa Mahkemesi buna cevap verdi aslında:
  • AYM : Gerek yok, biz kendi kendimizi kaldırdık!
Bitirirken küçük bir not           :
AYM’nin kararı oybirliği ile alınmış. Daha önceki 3 kararından dönmesine rağmen 1 tek yargıç bile çıkıp, ben farklı düşünüyorum diyememiş. Bunu anlamak için de Mahkemenin kendi 2 üyesini ihraç ettiği karara bakmak yeter sanırım.
=================================
Dostlar,
Sayın Yrd. Doç. Dr Kerem ALTIPARMAK’ı önce gönülden kutlamak gerekiyor..
(2011-16 Mülkiye eğitimimizde İnsan Hakları Hukuku dersleri aldık kendisinden..)
Koca koca Hukuk Fakültelerinin dekanları ve yetkili kurulları susuyor…
Anlı şanlı hukuk – Mülkiye profesörkleri susuyor..
Üniversite senatoları sessizliğe gömülmüş… (Barolar ve kimi STK’lar dışında)
Bu tavır meşru ya da değil; madalyonu çevirince bu davranışı “haklı” (!?) kılan “muazzam” bir AKP – RTE baskı rejimi içinde olduğu görülüyor Türkiye’nin!
  • En temel kalelerden biri olan AYM de ne yazık ki hukuk devletinin katline yol verdi!
Umar ve dileriz ki AYM, bundan sonra önüne gelen bireysel başvurularda (AY md. 148) ve OHAL kararnamelerinin değişik hükümlerinin uygulanmasından kaynaklanan anayasaya aykırılık gerekçeli bireysel hak ihlallerinde bu kendini yadsıyan ürkünç (vahim) son kararını değiştirir ve 1991’deki yaratıcı içtihatına döner.. Veya Anayasa md. 152 uyarınca “… Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa…” konuyu Anayasa Mahkemesine taşır… hükmü uyarınca önüne gelecek davalarda Anayasal rejimi -ve de kendisini- kurban etmez, etmesin.. 

Aksi takdirde AİHM önünde binlerce dava birikecek Türkiye’den açılan..
Veee bu arada Türkiye akıl dışı biçimde “idam cezası şovu” ısrarı ile Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılmaz, dolayısıyla AİHS’ne bağlı kalır, bunun türevi olarak AİHM’nin yargılama yetkisini kabule devam ederse??
Sevgi ve saygı ile.

06 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Bekir COŞKUN : Koş yüreğim…

Koş yüreğim…

portresi_kollarini_kavusturmus

Bekir COŞKUN
SÖZCÜ, 5 Kasım 2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Tökezlediğimiz zaman durmamız gerekmez mi?…
Ama koşmaya başlarız…
Ayaklar bisiklet sürer gibi havada döner… Çünkü beyin -yere yaklaşmakta olan başın altına geçsin diye- ayaklara emir vermiştir: “Koş…”
*
Eğer ayaklar koşup başın altındaki yerini alabilirse düşmeyiz…
Geç kalırsa ayaklar… Yerdeyiz…
*
Cumhuriyet‘te yazı yazmaya başladığımda ilk yazımın ilk paragrafıydı… Ama yaşamla kavgam başladığından beri hep aklımdaydı ayaklarla başın ilişkisi, her tökezlediğimde dedim ki: “Koş…”
Çünkü çoğumuz doğuştan şanslı olanlardan değiliz… Hayatlarımız hep durmak ile düşmek arasındadır… En güvende olduğumuz zamanlarda bile içimizde düşme korkusu vardır… Çoğu zamanlar tökezlediğimizde telaşlanırız… İçimizdeki ses belki komut verir: “Koş…”
*
Bu günlerde başımıza geleni daha iyi anlamaya başladık… Umutlarımız tökezlerken, içimizde hüzünlü sorular dolanıyor:
“Peki ne yapabiliriz?..” “Hâlâ kurtuluş var mı?..” “Yapacak ne kaldı?..”
Sorularının yanıtıdır işte o koş…
*
Anne isen; imama bırakma, evde bebeğine cumhuriyetimizi, kurtuluş destanımızı ve Atatürk’ü anlat
Baba isen; minik bir cumhuriyet kur evinde… Saygın kadının, söz hakkı olan gençlerin, uygar kılık kıyafetin, inanç özgürlüğünün, laikliğin yer aldığı devrimlerimiz olsun yuvanda…
Genç isen; şarkı söyle, dans et, ama “Gençliğe Hitabe” yi tekrar tekrar oku… Bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir Amerikalı, bir Belçikalı gencin neyi varsa, onu iste ve asla vazgeçme…
Yaşlı isen; bu ülkenin Vumhuriyetin eseri olduğunu anlat gençlere…
Bebek isen; çabuk büyü…
*
Her kimsen, neredeysen, neciysen… Başımıza bu gelenleri, bu kabusu çevrende hâlâ anlamayanlara anlat… Nerede bir haklı tepki varsa, al küçük bayrağını git… Ve asla susma…
*
Düşer gibi olabiliriz… Tökezleyebiliriz… Ama düşmemek için… Ey yüreğim; koş…
==============================
Dostlar,

Tarihe geçecek bir yazıdır.. Bir aydının, sorumlu gazetecinin, çağdaş yurttaşın,
Aydınlanmacının çığlık çığlığa yürekten çağrısıdır..

Türkiye bu ciddi ve içten çağrıya – feryada kulak vermeli ve gereğini yapmalıdır.
Ülkeyi yönetenler derhal gerilimi – kutuplaştırmayı kesmeli; ulusu birleştirici hukuk devleti davranışları göstermelidirler..

Sevgi ve saygı ile.
06 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

OKULLAR VE CAMİLER

Köyde Öğretmenin bir haftada yaktığı mumu
Papaz bir günde söndürür.
François M.A. Voltaire
 

OKULLAR ve CAMİLER

Okullar/öğretmenler perişan, Camiler/imamlar harika!
portresi, Gülümseyen
Prof. Dr. D. Ali ERCAN
Değerli arkadaşlar,
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
 

Türkiye’de 60 bin kadar okul var ve bu okullarda yaklaşık 18 milyon öğrencimiz okuyor. (öğretmen sayısı 920 bin kadar) Okul bitiren öğrencilerimizin ancak %60 kadarı Üniversite öğretimine başlayabiliyor. Üniversitelerimizdeki öğrenci sayısı da 4 milyon dolayındadır (AS: 6 milyon 66 bin dolayına); yani toplam nüfusun %28’i okullarda bulunuyor. Eski Sovyetler Birliği Türk Cumhuriyetleri dışında, İslam Dünyasında Okuma-Yazma (bilişgenlik) sıralamasında %95 ile (kadınlarda %92 erkeklerde %98) en yukarıda olan Türkiye’deki ortalama eğitim süresi 6,5 yıldır. Ancak bu okullaşma süresinin içerik olarak ne denli etkin ve anlamlı eğitim olduğu ayrı bir konudur. Örneğin, 34 OECD (AS: 35 oldu..) Ülkesi arasında 3 yılda bir yapılan PISA eğitim yarışmalarında Türkiye hep 32-34 arasında yer alıyor…
(Okullarımızın ve Milli (?) eğitimimizin perişan durumunu ayrıntılı bir şekilde başka bir zaman ele alacağım)

CAMİLER

Türkiye’de resmen 87 bin Cami bulunuyor, her gün ortalama 2 yeni Cami hizmete giriyor. Osmanlı dönemindeki Cami sayısını net bilmiyoruz; yalnızca kaba kestirimler var. Osmanlıda modern anlamda ilk kapsamlı istatistiksel sayımlar büyük reformcu Padişah 2. Mahmud zamanında (1785-1839) başlatılmıştı… (2. Mahmud Osmanlı Devlet yönetiminde köklü Reformlar gerçekleştirdi. Meclisler ve Bakanlıklar kurdu. Yeniçeri Ocağını lağvetti (AS: kaldırdı). İlköğretimi zorunlu kıldı. Tıbbiye ve Harbiye de 2. Mahmud’un eseridir.) (AS: Çoook ciddi ölçekte Alevi kırımı yapan da kanlı 2. Mahmut!)

2. Mahmud zamanında yapılan nüfus sayımında (1831) Osmanlı Devleti tebaası olarak, büyük bölümü Anadolu’da, küçük bir bölümü dea Balkanlarda olmak üzere, 8 milyon kadar Müslüman nüfus ve 5 bin dolayında Cami bulunuyordu. 1923’e gelindiğinde nüfusumuz 12 milyon olmuştu, Cami sayısı ise 10 bine yaklaşmıştı. Yani bundan 185 yıl önce, Osmanlı döneminde yaklaşık 1600 kişiye 1 cami düşüyordu; şimdi ise Türkiye’de ortalama 900 kişiye 1 cami düşüyor(Aslında salt Şafi / Sünni yetişkin erkekler göz önüne alınırsa her 250 kişi için 1 Cami var, demektir!) Kısacası, son 185 yılda nüfus 10 katına ama Cami sayısı 18 katına çıktı!
 Satır içi resim 1
Demek ki, Osmanlı dönemine kıyasla çok daha sıkı Müslüman olduk (!) çünkü nüfusumuzdan daha hızlı artan Camilerimizin yanında; Atalarımızın bilmediği acayip tesettürlere bürünen kadınlarımız, sürekli Mekke‘de yaşayan (kutsal topraklarda ölümü bekleyen!?) on binlerce yurttaşımız, ezan sesini kilometrelerce öteye duyuran (gâvur icadı) hoparlörlerimiz, her yıl yüz binlerce Umre ziyaretçimiz, 7/24 yayın yapan TV’ lerde mütedeyyin (ılımlı inançlı) halkımızı öte Dünyaya hazırlayan dini programlarımız, okul müfredatının Kuran’a uygunluğu gözetilen Eğitim sistemimiz var artık.. Bütün bunlar atalarımızın ağzı açık seyredeceği uzay çağı yeniliklerimiz arasındadır!..
Hele hele Dünyanın en büyük Din Örgütü olan DİB – Diyanet İşleri Başkanlığımız… 
125 bin çalışanı ve 87 bin Camisiyle, yalnızca Öte Dünya işleri ile değil, ağırlıklı olarak bu Dünya’daki yaşamımızın her ayrıntısı ile de yakından ilgilenen, Bildirimlerde bulunan, ‘Fetwa’ lar veren bir kuruluştur..
  • Laik bir Devlette asla olmaması gereken bir Heyula DİB – Diyanet İşleri Başkanlığı!
Diyanet İşleri Başkanı, Devlet Protokol sıralamasında ilk 10 içinde!

DİYANETİN SES GÜCÜ 80 MW!

Ali Ercan'ın fotoğrafı.

Türkiye’deki Camilerin minareleri istisnasız (AS: ayrıksız) hoparlörlerle (AS: sesbüyütürlerle) donatılmış durumdadır; çünkü imamlar/müezzinler atalarımızın yaptığı gibi, (Muaviye icadı) minarelere çıkıp ezan okumuyorlar artık; Ezan bir düğmeye basılarak banttan okunuyor… Bu durumda, Öğretmenlerden daha yüksek maaş alan İmamların günlük efektif (AS: etkin) mesaileri herhalde 3 saati geçmiyordur. 87 bin Camide, her minarede en az 4 adet olmak üzere (AS: binalara, direklere… de sesbüyütür konuyor!..) ve her biri ortalama 200 Watt (130 dB@1m) gücündeki yaklaşık 400 bin Hoparlörden günde 5 vakit ezan sesi (AS: üstelik ses şiddeti sonuna dek açılmış olarak..) Türkiye’nin her metrekaresine ulaştırılıyor… (DİB toplam Hoparlör gücü 200Wx400 bin ~ 80 MegaWatt demektir!)
***

Değerli arkadaşlar,

İnsan kulağını rahatsız etmeyen normal ses düzeyi yaklaşık 60 dB dir… (dB=desibel; ses şiddet birimidir. 90 dB rahatsızlık sınırıdır.. 120 dB sağlığa zararlı sınırdır… son sınır ses duvarı 194 dB). Özellikle şehir taban gürültüsünün olmadığı sabah saatlerinde 4×200 W hoparlörlü bir minareye 100 metre kadar yakın olanlara Allah sabır versin; çünkü bu kadar yakında olanların kulaklarına yaklaşık 100 dB şiddetinde ses giriyordur; (100 dB ses şiddeti, normal  60 dB’in tam on bin katıdır) Böyle bir minarede okunan ezan 5 km uzaklıktan rahatlıkla (64 dB) duyulabilir…

Artık herkesin cep telefonlarında elektronik alarm düzenlenebilen, elektronik saatlere sahip olunan bu çağda Ezan’ın simgesel konuma indirgenmesi  gerektiğini düşünüyorum. (Hani akıl-mantık Dininden bahsediliyor ya…)  Bu nedenle Diyanet’ten biraz “empati” yaparak, yaşlıları, hastaları, bebekleri, gebe kadınları, öğrencileri, nöbetten gelenleri (AS: hatta hayvanları!) düşünmesini, yani biraz “anlayış ve insaf” bekliyoruz;  hiç değilse sabah ezanlarında 80 MW ses gücünün yarısını kullansın.

Sevgilerimle. æ
06.11.2016
____________
Türkiye’de Nüfusuna oranla Cami sayısı en çok olan İller sıralaması:

1 – Kastamonu
2 – Sinop
3 – Bolu
4 – Bartın
5 – Karabük
……..
……..
……..
74 – Hatay
75 – Adana
76 – Bursa
77 – Ankara
78 – Tekirdağ
79 – Gaziantep
80 – İzmir
81 – İstanbul
==================================
Dostlar,

Sayın Prof. Ercan’a bu yazısı için teşekkür ediyoruz..
Değişik kezler biz de bu sorunu işledik sitemizde.
Bir somut örnek verelim : 140 dBA gürültü olan uçak motoru bakımında çalışanları biz işyeri hekimleri, kişisel koruyucu donanım olmaksızın görevlendirmeyiz. Diyelim ki bu olanak yok, en çok 15 dakika tutabiliriz o işte.. Sonra başkalarını (varsa!?) göndermeliyiz. Aksi durumda 15 dakika sonrasında o teknisyenler zihinsel yetilerini yitirir ve benzetmek uygunsa bakar kör olurlar, ciddi hatalar yaparlar (mental konfüzyon!) ve bedeli uçağın düşmesi olabilir.

Müslüman, başkasına rahatsızlık vermeyen örnek insandır aynı zamanda. Ayrıca ibadet öyle göstere göstere yapılmaz, gizlidir, başkalarını asla rahtsız etmez, iş ve gücünü aksatmaz..

21. yy’ın şafağında Türkiye her bakımdan İslam ülkelerine uygarlaşarak öncülük etmelidir.

Sabahın köründe muazzam bir gürültü terörü ile, sıklıkla detone olarak, özgün notalarıyla (sahi var mı??) ilişkisiz ve hiçbir kuralı olmaksızın ve çevrenizdeki birkaç camide birkaç saniye farkla birlikte başlayıp uzatılan ezan okumalarında derin uykusundan uyanan ve ağlamaya başlayan bebekler, hastalar, gece çalışanlar, uyku bozukluğu olanlar.. ani gürültü patlamasıyla (aşırı yüksek ses enerjisinin bir de blast dalga etkisi ekleniyor!)  korkarak ulumaya başlayan köpekler, sinen kediler, öbür hayvanlar… yapılanın doğal ve doğaya saygılı olmadığını da kanıtlıyor.

Müslüman ve İslamiyet ceberrut bir dayatmacı olamaz, olmamalıdır. Güleryüz, hoşgörü, saygı-sevgi, anlayış, uzlaşma…. İslam dışı mı?

Sevgi ve saygı ile.
06 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi

www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : ‘Fetwa’ lar veren bir kuruluş.. DİB..
Merhum Prof. İlhan Arsel; “Diyanet hurafe üretiyor..” diye yazıyordu..