Etiket arşivi: Doç. Dr. İlker Belek

Çin-Sinovac aşısını yaptıracak mıyız?

Çin-Sinovac aşısını yaptıracak mıyız?

Doç. Dr. İlker BELEK
Halk Sağlığı Uzmanı
https://drilkerbelek.blogspot.com/2020/12/cin-sinovac-assnyaptracak-myz.html 25.12.20

Sinovac firmasının bu kararı doğrudur. Zira Faz-3 denildiğinde tek tek ülkelerdeki çalışmalar değil, araştırmanın tamamı anlaşılır. Bu karar aynı zamanda Sinovac’ın bilimsel metodolojiye bağlılığının ve bilimsel titizliğinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Öte yandan, tüm umutlarını neredeyse yalnızca bu aşıya bağlayan AKP için iyi bir gelişme olmadığı da açıktır.

Ancak, Brezilya’nın kendi sonuçlarını açıklamayı üretici Sinovac firmasının isteğiyle ve Türkiye’yi beklemek üzere ertelediği anda, Türkiye “ara dönem” sonuçlarını 24 Aralık’ta Sağlık Bakanı’nın düzenlediği basın toplantısında Prof. Dr. Serhat Ünal’ın ağzından duyurdu.

Brezilya’nın sonuç açıklamayı ertelerken Türkiye’nin bunu nasıl yaptığı konusunda gelen bir soru üzerine, Sağlık Bakanı bu sonuçların bu aşıyla ilgili olarak tüm dünyaya ve Sinovac firmasına da yol gösterici olacağını söylemekle yetindi. Bakan’ın bu sözleri AKP’nin yine bir dünya lideri rolü oynamak istediğini düşündürür.

Üstelik aynı toplantıda Sağlık Bakanı “bizim sonuçlarımız bizim için önemli” gibi veciz bir ifadeyle, ne olursa olsun en kısa süre içinde aşıyı yapmaya başlayacakları izlenimini de vermiş oldu.

Basın toplantısında sunulan “ara dönem” sonuçlarıyla (1) ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmamız mümkün görünüyor:

1-Sunulan bulgular henüz 7.371 kişiye (4.759’u aşı ve 2.612’si plasebo grubunda olmak üzere) aittir. Oysa Türkiye’nin düzenlediği araştırma protokolünde hedef 13.000 kişidir.

2-İki hafta arayla iki doz aşı yapılmış olan gönüllü sayısı 3.400’dür. Bunların ikinci doz aşıdan sonra ne kadar süre izlenmiş oldukları belli değildir. İzlem süresi aşının koruyuculuğu ve güvenliği konusunda verilecek kararlarda önemlidir.

3-Aşının koruyuculuğuna karar verebilmek için ikinci dozdan sonra en az iki hafta zaman geçmesi gerekir. Bu koşulu yerine getiren gönüllü sayısı ise yalnızca 1.322’dir.

4-İşte bu 1.322 kişiden elde edilen verilere göre aşının koruyuculuk oranı %91 bulunmuştur. Toplam gönüllü sayısının 13.000 kişi olduğu dikkate alınırsa, 1.322 kişinin, koruyuculuk konusunda sonuca varmak bakımından ne kadar yetersiz olduğu anlaşılır.

5-Oysa 43.548 gönüllü üzerinde yürütülen Pfizer-BioNTech aşısının faz-3’üne ilişkin ara dönem sonuçları, iki doz uygulamayı da (aşı ya da plasebo) almış ve ortalama iki ay boyunca izlenmiş 37.796 gönüllüye ve bu gönüllülerde 170 vakaya ulaşıldığında 9 Ekim 2020’de analiz edilmiş ve 10 Aralık’ta NEJM dergisinde yayımlanmıştı. Sonuçlar ABD, Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Almanya ve Türkiye’deki 152 merkezden elde edilmişti. Araştırmanın dizaynı, yönetimi, veri toplaması, veri analizi, veri yorumlaması ve araştırma sonuçlarının yazımı Pfizer’ın sorumluluğundaydı.(16) Bu işler böyle, merkezi yürütülür. Türkiye ise Sinovac’ı beklemeden, son derece erken bir aşamada, kendi sonuçları üzerinden hareket etme stratejisini benimsemiş görünmektedir. Bu aceleci tutumun Sinovac aşısının faz-3’üne gölge düşüreceği, firmayı güç duruma sokacağı, aşıya karşı zaten mevcut olan tereddüt ve güvensizliği artıracağı açıktır.

6-Brezilya faz-3 araştırmasının protokolünde ara dönem sonuçların (interim preliminary efficacy analysis) açıklanması için belirlenmiş olan vaka sayısı 60’dır. Koruyuculuğa kesin karar verebilmek (primary efficacy analysis) içinse 151 vakaya ulaşılması hedeflenmiştir. Türkiye’nin araştırma protokolünde bu konu tanımlanmamış (önemli eksiklik) olmakla birlikte basın açıklamasında hedef vaka sayısı 40 olarak belirtildi. Bu sayının ara dönem koruyuculuk kararı için belirlenmiş sayı olduğunu düşünmemiz gerekir. Buna karşılık 1.322 kişide ulaşılan vaka sayısı yalnızca 29’dur (hedeften %27,5 eksik).

  • Bir başka ifadeyle, Türkiye aşının koruyuculuğuyla ilgili kararını asgari sayıdaki vaka sayısına bile ulaşmadan açıklamış oldu.

Nasıl Bir Sağlık Sistemi-4; Finansman Parayı Kimden Alacağız?

Nasıl Bir Sağlık Sistemi-4; Finansman
Parayı Kimden Alacağız?

portresi
Doç. Dr. İlker Belek

http://www.halkinsagligi.org/nasil-bir-saglik-sistemi-4-finansman-parayi-kimden-alacagiz-ilker-belek/, 05 Kasım 2015

 

Nasıl Bir Sağlık Sistemi / 4-Finansman, Parayı Kimden Alacağız? – İlker Belek

 

Sağlık hizmetlerinin finansmanı, sağlık hizmetleri organizasyonu konusunun en politik başlığıdır. Bunun nedeni, hizmetin finansmanı için gereken paranın kimden alınacağı konusuyla ilgili olmasıdır. Ve bu, doğrudan siyasi bir konudur.

Sağlık hizmetlerinin finansmanı;

a) Mevcut gelir dağılımı eşitsizliğini giderecek, bunun için de,
b) Kaynağı yüksek gelirlilerden, sınıfsal konuşacak olursak burjuvaziden sağlayacak

şekilde organize edilmelidir.

Bu tercihin yaşama geçirilebilmesi için, arkasında, emekçi sınıfları temsil eden siyasi iradenin olması gerekir. Ancak böyle bir tercih sistemin finansmanını sürdürülebilir kılar ve
gelir dağılımı eşitsizliklerinden kaynaklanan sağlık sorunlarını ve yükünü ortadan kaldırır.

Bugünkü siyasi irade, gelir dağılımı eşitsizliğini artıracak,
sağlıktaki kaynakları yetersiz kılacak ve sonra da vatandaşın üzerine
ek finansman yükleri bindirecek yönde ortaya çıkıyor.

Bakalım.

1-Türkiye’de gelir ve servet dağılımında önemli eşitsizlikler bulunuyor:

Bu konu önemli, çünkü, kamusal gereksinimleri finanse edecek kaynağın kimlerin elinde bulunduğunu gösteriyor.

2002’de en zengin %1’lik kesimin toplam servetten aldığı pay %39.4 idi, 2014’te tam %54.3’e yükseldi. Türkiye dünyada servetin en eşitsiz dağıldığı 6. ülke (Ukrayna, Rusya, Kazakistan, Lübnan, ABD’den sonra). 53 milyon erişkin nüfusun sahip olduğu toplam servet 1 trilyon $,
kişi başına ortalama 20 bin $. Erişkin nüfusun %75.3’ünün toplam serveti 10 bin Doların altında iken, %1.8’ininki 100 bin $ ile 1 milyon $ aralığında, %0.2’sininki (116 bin kişi) 1 milyon doların ve 27 kişininki de 1 milyar doların üzerinde (1, 2).

Gelir dağılımına gelince: 2014 için en zengin %20’lik kesimin gelirden aldığı pay, en yoksul %20’lik kesimin payının 7.4 katı. Bu bakımdan OECD ülkeleri içinde en kötü 3. konumdayız (Şili ve Meksika sonrasında). Ailelerin %62’si ayda 1200 TL’lik bir gelirle geçinmek zorunda olduklarını belirtirken, %1.2’si aylık gelirini 5600TL’nin üzerinde bildiriyor (3,4). Bu konuda yüksek gelirlilerin doğru bildirimde bulunmama olasılığının yüksek olduğunu akılda tutmak gerekiyor.

2013 için, toplam gelirde ücretli-maaşlı-emeklilerin payı %74.0 iken, girişimcilerinki 19.6,
faiz ve rantınki %6.7 (5). Buna karşılık bütün sektörlerde çalışanların yalnızca %4.6’sı kendisini girişimci olarak tanımlıyor. Bu durumda girişimcilerin toplam gelirdeki payı nüfustaki payının tam 4.3 katı. Üstelik girişimciler içinde 250 ve daha çok sayıda işçi çalıştıranlar toplamın yalnızca binde 2’si iken, bu kesim toplam istihdamın %24.2’sini gerçekleştiriyor ve toplam katma değerden de %46.1 pay alıyor (5).

İşte her tür kamusal gereksinim için gereken kaynak bu girişimci denilen burjuvazinin elinde bulunuyor ve bu sınıf kendi içinde önemli bir farklılaşma sergiliyor. Servet ve gelir dağılımı bu denli eşitsiz olduğu için sağlığa kaynak olmadığı yalanı atılıyor, bunun üzerine de halk, katkı payı, özel sağlık vergisi (sağlık sigortası) gibi ek ödemeler yapmak zorunda bırakılıyor.

2-Türkiye’de kamu maliye politikaları, kamusal gereksinimlere kaynak bulmayı olanaksızlaştıracak denli eşitsizlikçi tercihler üzerine oturuyor

Yıllar içinde ücretlilerin toplam vergi yükündeki payının, toplam gelirdeki payına oranı
(buna ücretlilerin vergi baskısı denilir) yükseldi. Yani, ücretliler gelirden aldıkları paya göre daha yüksek bir vergi yükünü sırtlanmak zorunda kaldılar: Vergi baskısı 2002’de 1.5 iken 2013’te 2.3’e yükseldi.

Nitekim ücretlilerin ulusal gelirdeki payı 2002’deki %29 oranından, 2014’te %26 oranına geriledi. Dolaylı vergiler ile ithalattan alınan vergilerin (ki bu ikisi regresif niteliklidir)
toplam vergi gelirlerindeki payı 2002’de %59 iken 2014’te %68’e yükseldi (6).

Kısacası

AKP iktidarı döneminde, gelir eşitliğini sağlaması gereken vergi sistemi,
halk sınıflarından sermaye sınıfına kaynak aktaracak, eşitsizlik üretecek
bir araç olarak kullanıldı.

3-Ülkemizde sağlık hizmetlerinin finansmanı için kaynak vardır

Anlaşıldığı gibi, hükümetlerin sosyal sektörler için kaynak yokluğu yönündeki iddiaları gerçek değildir. Sorun kaynak yokluğu değil, dağılımının eşitsizliğindedir. Çözüm ise bu eşitsizliği gidermek ve kamusal gereksinimlere kaynak yaratmak üzere, girişimci olarak nitelenen sınıfın elindeki kaynakların kamusal alana döndürülmesidir. Bunun için en kesin önlem, ekonominin kamulaştırılması yönünde yapılacak radikal müdahaledir. Kapitalist sistemin içinde kalacak olan müdahale ise vergi reformudur.

2014 yılına ait yaklaşık 800 milyar dolarlık ulusal gelirin, yukarıda da değindiğimiz gibi yaklaşık %20’si (160 milyar dolar) nüfusun yalnızca %4’ünü oluşturan yaklaşık 3 milyon kişi tarafından sahiplenilmiştir: Kişi başına yaklaşık 53 bin Dolar. Yalnızca, bu grubun yıllık gelirini örneğin 20 bin dolar seviyesine indirecek bir kamusal müdahalenin Türkiye ekonomisine kazandıracağı yıllık kaynak tam 70 milyar dolar olacaktır. Yineleyelim, 53 bin dolar bu sınıfın kendi bildirimi.

Öte yandan, 1 milyon doların üzerinde servete sahip olan 116 bin kişinin servetini 1 milyon dolar ve 1 milyar doların üzerinde serveti olan 27 kişinin servetini 1 milyar dolar kabul etsek ve bunların servetlerini ortalama servet düzeyine indirecek bir müdahale yapsak elde edilecek kaynak yaklaşık 150 milyar dolar olacaktır.

2012 yılı (son veriler bu yıla ait) toplam sağlık harcamasının (7) yaklaşık 41 milyar dolar ve kamu gelirlerinin yetersiz olduğu yalanı üzerinden vatandaşın cebinden sağlık için ayrıca alınan paranın da 10 milyar dolar olduğu (7) düşünülürse, böyle bir kamucu müdahalenin sağlayacağı toplumsal yarar kolaylıkla anlaşılabilir.

KAYNAKLAR

1-http://riturkey.org/2015/05/ekonomi-kimin-icin-buyuyor-turkiyede-servet-bolusumu-adaletsizligi-k-murat-guney/
2-http://www.radikal.com.tr/yazarlar/metin-ercan/kuresel-servetin-dagiliminda-son-durum-1453552/#
3-http://davetsizmisafir.org/2013/05/26/ekonomi-kimin-icin-buyuyor-turkiyede-gelir-dagilimi-dengesizligi/
4-TÜİK Haber Bülteni, 18 Eylül 2015, Sayı 18633.
5-http://t24.com.tr/haber/gelirden-kim-daha-cok-pay-aliyor,287543
6-http://sendika7.org/2015/10/akpye-secmen-destegi-ekonomik-nedenler-korkut-boratav/
7- http://www.saglik.gov.tr/TR/dosya/1-97020/h/saglik-istatistik-yilligi-2013.pdf

================================================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan sevgili Doç. Dr. İlker Belek‘in yazısı son derece çarpıcı değil mi??

2015 için kimi verileri güncellersek, bu arada 2014 sağlık giderleri raporunu TÜİK geçtiğimiz aylarda yayımladı; YASED ve DELOITTE, 2015 içinde kişi başına sağlık giderinin 913 Dolara erişeceğini kestirmişlerdir. Yaklaşık 78 milyon yılortası nüfus kabulü ile 71,2 milyar $ gibi bir büyüklüğe erişilmektedir. 2,5 milyonu aşkın sığınmacı da temel düzeyde SGK kapsamına alındığına göre, bu rakam 75 milyar $’a erişebilecektir. 2015 sonunda en az % 10 düşerek gerçekleşecek <700 milyar $ ulusal gelirin % 10’unu aşan bir oran! (İngiltere’de %8!)

SGK’nın zoraki GSS primleri = EK SAĞLIK VERGİSİ, SGK bütçesinde iyimser % 80’lere varmakta, SGK her yıl en az 1/5 açık vermektedir. Bu oran 2015 için yaklaşık %10 ve 23 milyar TL olarak öngörülmüştür.. (Nerdeyse eminiz ki, bu oran ve rakam çook aşılacaktır!).
2013’te ise söz konusu rakamlar yaklaşık 71 milyar $ ve %50 olmuştu!

Dolayısıyla, sevgili Belek‘e ekler;

– Kapitalist yapıda kalınacaksa bu harcamalar teknik deyimle (IMF – DB jargonuyla) SÜRDÜRÜLEBİLİR değildir!
– O zaman yapılan sağlık hizmetlerinin kapsamını ve niteliğini daha da kısmak ve
PRİM = EK VERGİ lanetli denkleminin (sömürüsünün!) de ötesine geçerek
katkı paylarını = Deli Dumrul haraçlarını artırmak olmaktadır. Halen yapılan da budur!
Yerel – uluslararası sermayeye belli rant aktarımı politik olarak yükümlenildiğinden
(taahhüt edildiğinden) sağlık giderleri belli rakamların altına da çekil(e)meyecektir.
Aklı biz verelim : Sağlık giderlerini kısmanın, vahşi kısır moneter önlemler ve sigorta kapsamını giderek daraltmanın dışında en akılcı yolu, daha iyisi bulunana dek
KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİDİR!
Küresel Efendiler ve ülkemizdeki uzantıları!
Bu hizmetlere meşrebinize göre belirlediğiniz düzeyde / oranda ağırlık / öncelik vererek, kırılgan / sürüdürülemez aktüaryal dengelerinizi biraz daha insancıl ama daha akılcı olarak sağlayabilirsiniz.. Biraz daha sağlıklı nüfus, başkaca makro girdiler de sağlar can çekişmekte olan neo-liberal ekonomilerinize..

Taa ki insanlık onuru SÖMÜRÜYÜ yok edene dek..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Öğretim Üyesinin Düşünce Özgürlüğünü Kullanması Disiplin Suçu Değildir!


Dostlar
,

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyelerinden değerli meslektaşımız Doç. Dr. İlker Belek‘e Üniversite yönetiminin verdiği
disiplin cezası, ilk derece yönetsel yargıda (Antalya 2. İdare Mahkemesince) iptal edildi

Öğretim Üyesinin Düşünce Özgürlüğünü Kullanması Disiplin Suçu Değildir!

(Doç. Dr. İlker Belek’e verilen ceza iptal edildi) 

portresi

Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü, Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi olan Doç. Dr. İlker Belek hakkında görevden çıkarma suçunu işlediği iddiası ile soruşturma açmış, sonrasında aylık kesim cezası vermişti.

 

Antalya 2. İdare Mahkemesi bu disiplin cezasını iptal etti. Mahkemenin iptal kararının gerekçesi pek çok üniversitede öğretim üyelerine karşı açılan haksız soruşturmalara ışık tutacak niteliktedir. Kararı ekte paylaşıyoruz.

Anımsanacağı üzere Doç. Dr. Belek, Tıp, Fakültesi Morfoloji binasında mescit açılma kararını eleştirmiş, üniversite kaynaklarının öğrencilerin, yemekhane, derslik, laboratuvar gibi ortak gereksinimleri için harcanmasını, isteyenlerin üniversite hastanesinde bulunan mesciti kullanabileceğini belirtmiş, üniversitede bilim üretilmesi gerektiğini, üniversite ortamının dincileştirilmesinden kaçınılması gerektiğini, öğrencilerin eğitime, bilime, araştırmaya yönlendirilmesi için çaba gösterilmesini belirten yazılar yazmıştı.

Üniversite Rektörlüğü, Doç. Dr. Belek’in bu düşüncelerini açıklayarak;
mescit açılmasına karşı öğretim üyeleri ve idarecileri idareye karşı kışkırtma çabası içinde olduğunu, akademisyenlere yazılar göndererek amacına ulaşmaya çalıştığını, kişilerin inanç ve ibadet özgürlüğüne karşı çıktığını böylece, dinsel yükümlerini öğrenim gördükleri okulda yerine getirmek isteyen öğrencilerin ibadet özgürlüklerini engellemek istediğini, bu davranışlarının Yükseköğretim Kurumları Disiplin Yönetmeliğinin 9/i maddesinde tanımlanan “Görevin yerine getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı yapmak, kişilerin yarar veya zararını hedef tutan davranışlarda bulunmak” fiilini oluşturduğunu varsayıp ceza vermişti.

İdare Mahkemesinin iptal kararında özetle şu gerekçelere yer verildi : 

İlker Belek’in “düşünce ve kanaatlerini ifade ettiğinin anlaşıldığı, söz konusu düşünce ve kanaatlerinin gerçekleşmesi amacıyla yasa dışı yollara veya şiddete başvurulmasını teşvik etmediği, başkalarının özgürlüklerini kısıtlayacak veya bu özgürlüklere müdahale edecek ayrımcılık niteliğinde bir davranışta bulunmadığı, gösteri, basın açıklaması veya toplantı yapma gibi yasal hakların kullanılmasına ilişkin organizasyon girişiminde bulunulduğu, öbür yandan, her ne denli davacı tarafından ifade edilen düşüncelerin bir bölümü toplumun bir kesimince kabul edilemez bulunsa bile, AİHS – Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri ile AİHM – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, devletin ya da toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, tasvip edilmeyen, şok eden, rahatsız eden bilgi ve düşüncelerin de ifade özgürlüğü kapsamında olduğu gözetildiğinde, davacının ifadelerinin Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin açık olduğu görülmektedir.

Bu durumda, davacının düşünce özgürlüğü kapsamında kalan ifadelerinin, görevin yerine getirilmesinde dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı yapmak, kişilerin yarar veya zararını hedef tutan davranışlarda bulunmak şeklinde değerlendirilmesi suretiyle 1/2 aylıktan kesme cezasıyla tecziyesine ilişkin işlemde hukuka uygunluk bulunmamaktadır.”

*****

Kararı son derece yerinde buluyor, Antalya 2. İdare Mahkemesine teşekkür ediyor ve Akdeniz Üniversitesi Yönetimini de kararı temyizle üst mahkemeye götürmeden yanlıştan dönmesini öneriyoruz.

Sevgili meslektaşımız yürekli insan Doç. Dr. İlker Belek’i kutlayarak
dayanışma duygularımızı belirtiyoruz..

Kararın tam metni için lütfen tıklayınız..

Ilker_Belek_davasi_Antalya_2._Idare_Mahk._Iptal_Karari_metni

 

Sevgi ve saygı ile.
30 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 

 

 

HANİ BU HALK ADAM OLMAZDI!

Dostlar,

Meslektaşımız hatta aynı dalda (Halk Sağlığı) uzman arkadaşımız
Sevgili Doç. Dr. İlker Belek’in bir makalesini paylaşmak istiyoruz.

Dr. Belek, Akdeniz Üniv. Tıp Fakültesi’nde 2. mescite karşı çıkmış, türbanla derse giren öğrenciler için tutanak düzenlemişti. Bu yüzden disiplin cezası almış, görevden uzaklaştırılması için YÖK’e dosya yollanmıştı. Bu sitede kendisine destek vermeye çabaladık..İmza kampanyalarına destek verdik..
(Örn. http://ahmetsaltik.net/yok-baskanligina-cagri/, 3.5.13)

Sevgi ve saygı ile.
26.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Hani bu halk adam olmazdı!

portresi


Doç. Dr. İlker Belek

 

 

Halkın onuru vardır. Belli etmese de yaşadıklarından biriktirir. Bir noktada taşar. Diyalektiğin kuralıdır.
Yaşadıklarımız tam bir halk hareketidir:

Olaylara işçi ve emekçi sınıfların hemen hemen bütün tabakalarının katıldığı görülüyor. Toplumun her kesiminden insanlar sokaklara çıktı. Sermayedarları hükümete tepki göstermek zorunda bırakan da budur. Eğer katılanların orta sınıf karakterinden söz edilecekse, bu hızla konum yitiren bir orta sınıftır. Sokaklardaki öğrenci yığınları ise geleceklerinin işsizler ordusunun safları olduğunun farkındalar.

Olayların içinde yer alan insan sayısı Türkiye tarihinin gördüğü en kitlesel boyuttadır. Kitleler bütün baskılara rağmen vazgeçmemişler, şiddete direnmişler ve siyasi farklılıklarına rağmen belirledikleri ortak hedeflere yönelerek bütün büyük şehirlerin meydanlarını ele geçirmişlerdir. Hedefte AKP vardır.

Eylemlere katılımın bu sınıfsal ve kitlesel niteliği ile eylemlerin radikal tarzı yaşananları halk hareketi olarak nitelemek bakımından yeterlidir.

* * *
Hareketin içeriği kimilerinin iddia ettiği gibi çevresel konularla tanımlı değildir.
Yaşananları orta sınıfların, laik kesimlerin, AKP’nin yaşam tarzlarına yönelttiği saldırıya tepkileri olarak tanımlamak, bundan sonrasına ilişkin sınıf stratejilerinin geliştirilmesini de engelleyecek büyük bir yanılgı olur.

  • Halk, AKP’yi, AKP ne ise onu karşısına almıştır. 

AKP gericilik, piyasacılık ve işbirlikçilikle tanımlıdır
ve ayaklanma tam da bunlara karşı biriken öfkenin, yine bunlara karşı olduğunu belirten bir içerik ve tarzda ortaya konulması şeklinde yaşanmaktadır. Halk diktatörlüğe ve kendisinin onursuzlaştırılmasına karşı ayağa kalkmıştır.;

Bu en başından beri, sanatçı, aydın ve çevrecilerin Gezi Parkı’nda oturmaya başladıkları ilk andan itibaren böyleydi. Gezi Parkı’nın yerine yapılmak istenen Kışla’nın 31 Mart 1909 olaylarıyla tanımlı gerici-siyasi bir niteliği ve AVM’nin de vurgun, yağma, rant ve sömürüyle bağlantılı kapitalist bir karakteri vardı.

Uzun zamandır, AKP’nin özellikle izlediği tekleşme ve Türkiye’yi ele geçirme stratejisinin kendisini kaçınılmaz biçimde hedefe yerleştirdiğini, bunun kendisi açısından büyük riskler yarattığını belirtiyorduk.

* * *
Bu halk hareketini Türkiye tarihinde bir ilk olarak tanımlamak yanılgı olmaz.

Arkasında ordu ya da herhangi bir destekçi “yüksek” kurum yoktur. Bu anlamda özellikle Cumhuriyet Mitingleri’nden ayırmak gerekir. İşçi ve emekçi sınıflar tamamen kendilerine güvenerek, gazlandıkça güven tazeleyerek düzenin üzerine yürüdüler.

* * *
Eylemlerin kendiliğinden nitelikli olup olmadığını tartışmanın bir anlamı kalmamıştır.
Eylemleri yönlendirebilecek güçte sosyalist bir öznenin bulunmayışı kendiliğindenliğin göstergesi olarak okunabilir.

Ancak unutmayım ki, Gezi Parkı’nda başlatılan eylemin organizasyonunda yer alanlar belli bir dünya görüşüyle ve siyasi angajmanla hareket ediyorlardı.

Sonrasında kitlelere “yeter artık” dedirterek, evlerini terk etmeye zorlayan da sosyalist öznelerin sokakta her şeyi göze alarak verdikleri kahraman mücadele olmuştur.
Üstelik her halk hareketinin baskın karakteri kendiliğindenliktir. Bu özellik sosyalistlerin içinde yer almayacağı anlamına gelmez.

Bu, bundan sonra yaşayacağımız sınıf-halk hareketlerinde de böyle olacaktır. Tartışılması gereken esas şey sürecin iktidar perspektifiyle nasıl daha ileri noktalara taşınabileceğidir.

* * *
31 Mayıs-1 Haziran halk hareketi biçimsel olarak Arap Baharı olaylarına benzetilebilir. Ancak içerikleri tümüyle farklıdır.

  • Arap Baharı Arap ülkelerinin AKP’sini yaratmıştır. 

Türkiye ise AKP’ye, Amerikancı-işbirlikçi-taşeron İslam’a karşı ayaklanıyor.
Bu ayaklanma siyasal dolayımlarla gerçekleşiyor. Halk AKP’nin yaratmak istediği düzeni reddediyor.
Arap ülkelerinde sokakları ve iktidarı dinci gericilerin ele geçirme ve kitleleri manuple etme olanakları vardı.
Bizde ise bugün sokaklar gericiliğe karşı ayaktadır. Hareketin nitelikleri kaba hatlarıyla laik ve antiemperyalisttir. Bu hareketin ele geçirilmesi değil, ancak yenilgiye uğratılması söz konusu olabilir.
* * *

31 Mayıs-1 Haziran halk hareketi pek çok bakımdan tam bir kırılma noktası olmuştur.
Erdoğan’ın başkanlık planları, yeni Anayasa beklentisi yüksek olasılıkla bitmiştir.
AKP ile Cemaat arasındaki gerilimlere AKP içindeki kimi çatlakların eklendiğini,
İstanbul ve Ankara çatışmaları sırasında Erdoğan ile Kadir Topbaş ve Bülent Arınç’ın açıklamalarının farklılaşmasından anlıyoruz.

AKP karşıtı muhalefet güçlendikçe AKP’nin kitle desteği azalacaktır.

AKP’nin “barış” süreci inandırıcılığını tümüyle yitirmiştir. Bundan sonra BDP mi “barış” ısrarında bulunabilecektir ve artık Kürt “barışı” ne ifade edebilir ? Aslında Erdoğan’ın Obama’dan ayar aldıktan sonra yapması gereken, elindeki tek olanağı, “barış” sürecini kullanması iken, O alkol ve Taksim üzerinden yeni bir saldırı başlatmayı denemiş ve yenilmiştir.

BDP’nin kendi beklentileri uğruna son haftada yaşanan olaylara Parti düzeyinde sessiz kalmış olması büyük talihsizliktir.

Halk ilk kez korkuyu yenmiştir: Gaza yüzünü açan kırmızı elbiseli kadınlar, panzerin önündeki siyah elbiseli kadınlar, basınçlı suyun altında yumak olmuş erkekler,
polise “gel gel” yapan gençler…

* * *
Ancak sokaklar adına pek çok belirsizlik, kırılganlık da varlığını koruyor.
AKP bunlardan yararlanmak isteyecektir. AKP, iktidarını, şiddet ile kitleleri korkutarak, umutsuzluk yayarak yerleştirdi. Şiddet olmazsa AKP’nin kitle desteği de erir. Bu nedenle Taksim düzenlemesiyle ilgili kimi geri adımlar atacak olsa bile şiddet politikasından
geri adım atması mümkün değildir. Bu eylemlerde ön plana çıkmış siyasi yapılara yönelik bir saldırı başlatacak, AKP İslami projesinden vazgeçmeyecektir.

  • Herkese görev düşüyor.

Maddi, siyasi her tür katkının en yüksek noktaya çıkarılması ve o noktadan
asla geri düşülmemesi gereken bir dönemi yaşıyoruz.

YÖK Başkanlığı’na Çağrı..

 

Dostlar,

Çok sayıda akademisyen, son derece haksız bir soruşturmaya uğratılan meslektaşımız Doç. Dr. İlker Belek için destek uğraşımızı sürdürmekteyiz.

Türk Tabipleri Birliği web sitesinde bu amaçla bir imza ile destek sayfası var.

http://www.ttb.org.tr/forms/ilkerbelek/

YÖK’e yazılan ve metni aşağıda olan dilekçeye katılım amaçlı..

Biz de az önce imza verdik..

Daha önce de 9 Eylül Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı girişimine imza vermiştik.

Yine Ankara Üniv. öğretim üyelerinin öncü olduğu bir başka girişime de imza verdik ve bu metinleri web sitemize de koyduk..

YÖK’e ve Akdeniz Ünivertisetine bu linç girişimlerinin ülkeye hiçbir yarar sağlamayacağını, tersine toplumsal barışı zedeleyeceğini bir kez daha anımsatarak sağduyuya ve soruşturmayı geri çekmeye çağırıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
03.5.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=================================


Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’na,

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. İlker Belek hakkında 29.01.2013 tarih ve 1305/1723 sayılı Rektörlük onayı ile bir disiplin soruşturması açıldığını ve soruşturma raporunda ‘öğretim üyeliğinden çekilmiş sayma’ cezası teklif edilerek son savunmasının istenildiğini üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz.

Elde edilen bilgilere göre soruşturma Doç Dr. Belek’in tıp fakültesinde ikinci mescit açılmasını, çoğulculuk ilkesine aykırı bularak eleştirmesi, üniversite kaynaklarının tıp fakültesi öğrencilerinin, yemekhane, derslik, laboratuvar gibi
ortak gereksinimlerine tahsis edilmesini istemesi, “Akdeniz Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği faaliyetleri” ve “elektronik ortamda yapılan tartışmalar” üzerine açılmıştır.

Üniversite yönetiminin kararlarına yönelik eleştirel düşünceleri soruşturmak demokratik ve özerk üniversite açısından tehlikelidir. Bu ve benzeri yaklaşımları demokrasi, temel hak ve özgürlükler açısından da kaygı verici olarak görüyoruz. Üniversiteler her türlü fikrin özgürce tartışıldığı ortamlar olmalıdır. Farklı fikirleri ve düşünceleri birer zenginlik olarak değerlendirmek, desteklemek ve yaşatmak gereklidir.

Üniversiteler, yalnızca mesleğimizi öğrendiğimiz ortamlar değil, özgür düşünme, sorgulama, analiz yapma, çözümler geliştirme becerilerimizi pekiştirdiğimiz ortamlardır. Bu bakımdan da üniversiteler aslında, bireylerin ve toplumun gelişimi açısından çok önemli yapı taşlarıdır.

Tam da bu noktada, Dr. İlker Belek’e yönelik bu tutumun toplumsal barışa, adalete ve demokrasiye zarar vermekte olduğunu düşünüyoruz. Dr. Belek üzerinden ortaya çıkan sorun aslında tüm öğretim üyelerini hatta toplumu yakından ilgilendiren bir sorundur. Böylesi bir soruşturmanın açılıp yürütülmesi Türkiye’de akademisyenliğin geleceğini etkileyecek olan haksız bir yaklaşımdır.

Aşağıda ismi yazılı olan kişiler olarak bizler, İlker Belek’e yönelik bu tutumdan vazgeçilmesini, üniversitelerin her türlü düşüncenin özgürce tartışıldığı ortamlar olmasını istiyoruz.

Gelişmeleri üzüntü ve kaygı ile izliyoruz.

Üniversite yönetiminin bu hatalı tutumunu görmesini umuyor, bu yaklaşımından vazgeçmesini diliyoruz.

Konuya Yüksek Öğretim Kurumunun da gerekli duyarlılığı göstermesini bekliyor, sürecin demokratik hak ve özgürlüklere zarar vermeyecek şekilde çözümlenmesini diliyoruz.

Saygılarımızla.