Etiket arşivi: devletin intiharı

PARALEL YAPILANMA VE NASS

portresiLütfü Kırayoğlu
Elektrik Müh. (İTÜ)
ADD Gn. Bşk. Başdanışmanı

Paralel yapılanma ya da son yıllarda konuşulan adıyla PDY (Paralel Devlet Yapılanması) bin yılı aşkın süredir bir olgu olarak devletlerin içinde olagelmiştir. Ancak çokça da dillendirilmemiştir. PDY Suriye’de üslenen terör örgütü PYD ile karıştırılsa da özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan Amerikancı, FETÖ’cü darbe girişimi sonrası daha çok dilimize girmiştir.

Ortaçağ Avrupa’sında kiliseler üzerinden örgütlenen Tapınak Şövalyelerinin etkinliğinin günümüze dek geldiği söyleniyor. Ancak tarihte bilinen en dehşet verici paralel örgütlenmenin Hasan Sabbah tarafından kurulan ve Alamut Fedaileri olarak da bilinen Haşhaşiler (gerçekte bu örgütün Suriye koluna bu ad verilmiştir) olduğu bir gerçektir. Örgüt o denli dehşet saçmıştır ki, bugün terörizm adı “assassins” (katiller) de Haşhaşiler kökünden gelmedir.

Devletler içinde paralel yapılanma düşünce halinde her zaman vardır. Düşünce örgütsel olarak ete kemiğe bürünüp beklemeye geçer. Ancak devlet düzeninin zaafa uğrayıp güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkıp kendini gösterir. Bilinenin tersine paralel yapılar salt silahlı, insan öldüren terör örgütleri olarak karşımıza çıkmıyor. Ekonomik yapılar, silah, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı, beyaz kadın ticareti, organ nakli ticareti, dinsel yapılar vb… İster terör, ister öbür alanlardaki paralel yapılanmaların tutunabilmesi, arkasında güçlü bir dış bağlantı gerektiriyor ki günümüzde bu bağlantıya emperyalizm adını veriyoruz. Terör biçiminde ortaya çıkan paralel yapılanmaların mutlaka çok etkin bir ekonomik bağlantısı vardır. Ancak paralel yapılanmalar içinde en tehlikeli ve yıkıcı olanı, hiç dikkat çekmeyen, devlet içinde saygın konumda olan, akçalı (mali) gücü ile herkesi susturan ya da satın alabilen ekonomik paralel yapılardır. Osmanlı devleti de işte böyle yıkılıp gitmiştir.

Osmanlı devleti içinde de farklı paralel yapılar hep olmuş, devlet güçsüzleştikçe bu yapıların örgüt ağı genişlemiş, devlet adamlarına, vezirlere, sadrazamlara hatta saraya dek uzanmıştır. Galata bankerleri, Cenevizliler, Venedikliler, Yahudi tefeciler, giderek genişlemiş, bozulan ekonomi ile birlikte yozlaşan Yeniçeri ocağını vurucu güç olarak kullanabilmişler, sonunda Osmanlı devleti İngiliz, Fransız, Alman, Rus çıkarları ve onların devlet içine yerleştirdikleri paralel yapıların elinde çökmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Ulusal Kurtuluş Savaşı yalnızca silahlı işgalcilere karşı değil; bu paralel yapıların oluşturduğu iç isyancılara, Saray destekli Kuvay-ı İnzibatiye birliklerine karşı da mücadele ile zafer kazanmıştır. Sonuçta Cumhuriyet kurulmuş ancak paralel yapılar devlet içinde varlığını koruma mücadelesini sürdürmüşlerdir. Bu da ortada yıkılan çürümüş bir düzen ve kendi düzenini oturtmaya çalışan çağdaş bir devlet arasındaki doğal bir mücadeledir.

Cumhuriyetin kurulduğu andaki yapıya ilişkin kimi örnekler vermek gerekirse:

Bir yanda Cumhurbaşkanı ve TBMM, öbür yanda Padişah unvanı elinden alınmış, Halife sanını taşıyan Osmanlı Sultanı, bir yanda yeni yasalar, buna uygun kurulan mahkemeler, yargıçlar, öte yanda şeriat hükümleri ve kadılar, modern eğitim yapan sayıca az okullar yanında medreseler, tekkeler, çağdaş sağlık sistemini kurmaya çalışan hekimler yanında üfürükçüler, devletin temsilcileri valiler, kaymakamlar, belediye başkanları karşısında ağalar, şeyhler, tarikat şefleri…

Devrimci Cumhuriyet bu zorlukların üstesinden geldikçe bu yapılar örgütsel olarak çözüldü. Kimisi çökertildi, kimileri kabuğuna çekilerek ortaya yeniden çıkmak için uygun zamanı kolladı. En az örgütlü olanı bile düşünsel düzlemde çekirdek olarak kaldı. Kozasının içinde kelebek olup kozadan çıkacağı günlerin umuduyla bekledi. 1950’de (14 Mayıs) Demokrat Parti iktidarı bu yapılar için bir işaret fişeğiydi. Pilavoğlu’nun Ticani tarikatı, evlerden yaygınlaşarak gelişen Nur ayinleri, hızla çoğaltılan İmam Hatip Okulları, dağ başlarında gözden ırak kurulan yatılı Kuran kursları hep paralel yapıların ete kemiğe bürünmüş biçimleriydi. Bir işgal durumuna karşı oluşturulan direnme örgütleri olan Sivil Savunma Teşkilatlarının NATO bünyesine girmemiz sonrasında Gladyo üslerine dönüşmesi, Komünizmle Mücadele Dernekleri aracılığıyla bugün bilinen adıyla FETÖ örgütünün temelinin atılması hep paralel yapıların ete kemiğe bürünerek örgütlenmesi sonucundadır. Bu yapılar öylesine güçlenmiştir ki; günün birinde artık devlet içinde belirli noktaları tutmakla yetinmemişler, iktidarın bütününü istemişler ve 15 Temmuz 2016’da darbe –ABD destekli– girişiminde bulunmuşlardır.

Paralel yapıların özellikle dış destekli olarak devlet içinde örgütlenmesi, bu yapıların kendi hedeflerine uygundur. Ancak bu yapıların, devleti yönetme iddiasındakilerce kendi elleriyle devletin içine yerleştirilmesi, örgütlenmelerinin önünün açılması bir yana; her türlü desteğin verilmesi devletin intiharı anlamındadır. Zamanın başbakanının “Ne istediniz de vermedik?” sözü bu durumun acı itirafıdır. 3 Kasım 2002 seçimlerini kazanan AKP, bir tarikatlar koalisyonu halindeydi. Mecliste çoğunluğu almışlardı (%34 oyla %65 çoğunluk!) ancak devlet yönetme deneyimleri ve kadroları yoktu. İmam Hatip Okulu ve İlahiyat Fakültesi mezunu olanları doğal kadroları olarak görüyorlardı. Ancak bunların içinde bile Haşhaşiler gibi örgütlenmiş ayrı bir yapı vardı. FETÖ, AKP’ye işte bu hazır kadroları verdi ve devlete ortak oldu. 28 Şubat (1997) döneminde yapılan MGK toplantılarında bir askeri birlikte kendi komutanından değil, çok daha alt rütbede hatta sivil biri olan cemaat imamından buyruk (emir) alan subay örnekleri veriliyor ancak bunlar dikkate alınmıyordu. Çıplak gerçek darbe girişimi sırasında darbenin merkez üssü Mürted Hava Üssünde Adil Öksüz adlı kişinin yüksek rütbeli subaylara buyruk verdiği görüntülerde ortaya çıktı.

Paralel yapılardan biri görece çökertilmiş olsa bile, benzeri örgütlenmeler varlığını sürdürüyor. İşin en kötü yanı, paralel yapılanmaları ortaya çıkaracak ortam ve bunları hoş karşılayan yöneticilerin aymazlığı. Yukarıda söylediğimiz gibi en kötü durum da, devleti yönetme iddiasındakilerin bizzat paralel yapıların önünü açmasıdır ki bir kez daha yineleyelim; bu DEVLETİN İNTİHARIDIR…

Şimdilerde yaşadığımız ekonomik bunalım, bir ölçüde emperyalist merkezlerin ülkemizde kurduğu Dolar saltanatının ama gerçekte iktidarın hatalı politikalarının bir sonucudur. Bu da uluslararası sermaye güçlerinin devlet içine yerleştirdiği paralel unsurlarla sağlanmaktadır. Kuru kuruya “dış güçler” edebiyatı ile ekonomik bağımsızlık mücadelesi yürütülemez. Hele hele bu yapılarla mücadele adı altında devlet içinde on yıllardır örgütlenmiş geriye dönüş özlemcilerinin temsilcisi paralel yapıların önünü açmakla bu mücadele hiç yürütülemez. Devletin en tepesinde bulunanların “Nass” sözleriyle Anayasanın 2 nci, 24 üncü ve 174 üncü maddelerini açıkça çiğneyerek konuşmaları yalnızca konuşma ile kalmamış bu düşünceye bağlı bir paralel örgütlenmenin devlet içinde varlığını da ortaya çıkarmıştır. Bu durum, devlet içinde bir paralel ekonomik yapıyı sahneye sürmektir ki açıkça suç oluşturmaktadır. Yıllardır halkımızın kutsal duygularını sömürmek için söylenen “faiziz bankacılık” palavralarına aslında bu iktidarın kendi yandaşları da inanmamaktadır. Bankalardaki mevduatların %65’i döviz mevduatı olup bu mevduatların en yoğun olduğu yerler, iktidar partisinin en çok oy aldığı illerdir. Son kararlarla siyasal iktidar “Nass” önlemlerinin de yetersiz olduğunu görmüş, ABD Dolarını Türk Lirasına kefil göstermiştir.

Yeniden ekonomik düzlemdeki paralel yapılanmaya dönersek; Türk lirasını güçlendirmek için mevduatlarda Türk Lirasına dönenlere bir devlet bankasınca verilen “icazet” belgesinin Arap harfleriyle, dualarla başlıyor olması, bu belgenin altında imzası bulunan Z. Katılım Bankası Danışma Komitesi üyelerinin eğitimleri ve görevleri, paralel yapıların şimdi nerelere uzandığını gösteriyor.

Bir kez daha vurgulayalım:

  • Paralel yapıların en tehlikelisi ve ekonomik olanlardır, hedefleri DEVLET YIKMAKTIR.