Etiket arşivi: CUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan

Parasını öder tutuklatırım!

Parasını öder tutuklatırım!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dündar ve Gül’ün tahliyesiyle ilgili ‘bu iş bitmedi’ diyerek
AYM’ye yüklendi, ancak YARSAV Başkanı Arslan, Cumhurbaşkanı’nın savlarını çürüttü.

[Haber görseli]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Can Dündar ve Erdem Gül kararı üzerinden Anayasa Mahkemesi’ne dün yüklenmeyi sürdürdü. Afrika gezisinin Nijerya ayağında gazetecilere açıklama yapan Erdoğan, kendisinin değil AYM’nin anayasayı ihlal ettiğini, yerel mahkemenin bu karara direnebileceğini, bu durumda AYM’nin yapacağı bir şey olmadığını, AİHM’in ise
en fazla tazminat kararı verebileceğini savunarak “Mahkeme, AYM’nin kararına uydu ama
bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı itiraz edebilir, bir üst mahkemeye yönelik bir süreci başlatabilir.” dedi. Oysa Erdoğan’ın “savları”nın tümü anayasa ve yasalar karşısında
çelişki oluşturdu. AYM’de 10 yıl boyunca raportör olarak çalışan, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Murat Arslan, Erdoğan’ın açıklamalarını Cumhuriyet’e tek tek değerlendirdi ve iddialarını şöyle çürüttü:

[Haber görseli]1 GEREKÇE ŞART DEĞİL

ERDOĞAN: Anayasa Mahkemesi Başkanı, daha önceleri ‘Gerekçe açıklanmadan karar açıklanmaz’ tezini savunan bir arkadaşımızdı. Gerekçeyi açıklamadan, bitmemiş bir yargı sürecini alelacele bitirme konumuna gelmek, usule aykırı olduğu gibi esasa da aykırıdır.

MURAT ARSLAN: Anayasa Mahkemesi’nin “iptal” ve “ihlal” kararları birbirinden ayrıdır. İhlal kararları bireysel başvurulara ilişkin verdiği kararlardır. Anayasa’nın öngördüğü gerekçesi yazılmadan açıklanmama yasağı yalnızca iptal kararları için geçerlidir. İhlal kararlarında ise kararın gerekçeli açıklanması gibi bir zorunluluk yoktur. İhlal kararları zaten sonuç olarak
kişisel hak ihlaline ilişkin olduğu için hemen bildirilmeli ve uygulanmalıdır. Örneğin tutukluluk durumunda gerekçeli kararı beklerken tutukluluğunun hukuksuz olduğuna karar verilen kişinin özgürlüğünü sınırlandırmaya, özgürlüğünden alıkoymaya sürdürüyorsunuz. Tutukluluğun hukuksuz olduğuna karar verilmişken gerekçe geciktiği için tahliye edilmemeleri
yeni bir hak ihlaline yol açar.

2 KARAR HERKESİ BAĞLAR

ERDOĞAN: Kendisi (Zühtü Arslan) ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar her şeyin üstündedir, herkesi bağlar’ diyor. Anayasa ve yasa değişikliklerinde evet bağlayıcıdır
ama bireysel başvurularla ilgili olarak böyle bir şeyi öne süremezsiniz.

MURAT ARSLAN: Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” diyor. Bu hüküm, iptal ve itiraz davaları ile bireysel başvurulara ilişkin kararlar ayrımı yapmıyor. Her türlü başvuruda AYM’nin kararının yasama, yürütme ve yargı açısından bağlayıcı olduğunu açıkça ifade ediyor. İster ihlal kararı olsun, ister iptal kararı olsun. Maalesef, bilerek ya da bilmeyerek, Anayasa’nın
açık hükümlerinin bile doğru yorumlanmaması gibi bir durum söz konusu.

3 TAKDİR HAKKI YOK

ERDOĞAN: Karar herkesi zaten bağlıyorsa, neden birinci mahkemeye
tekrar gönderiyorsun? Bağlayıcı ise gitmemesi lazım.

MURAT ARSLAN: Buradaki ihlal kararının muhatabı ilk derece mahkemesi olduğu için
karar oraya gidiyor. Çünkü ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyor. Bu yüzden ihlali yapan mahkemeye gönderilmesi gerekir. AYM yasaya uygun davranıyor. Fakat maalesef anayasayı da yasayı da bilmiyorlar ya da bildikleri halde böyle yorumluyorlar. İkinci fıkranın son cümlesinde mahkemeler AYM’nin kararında ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar verir diyor. Artık yasa, mahkemeye bir takdir hakkı tanımıyor. AYM kararına uygun biçimde
ihlali ortadan kaldıracak kararı ver! diyor. Buna karşılık ilk derece mahkemesinin
Ben direniyorum ve tahliye etmiyorum’ demesi söz konusu olamaz.

4 UYMAZSA SUÇ İŞLER

ERDOĞAN: Gittiğine göre, birinci mahkeme kararında diretirse Anayasa Mahkemesi’nin verebileceği hiçbir karar yoktur.

MURAT ARSLAN: Evet, ilk derece mahkemesinin anayasaya, hukuka aykırı bir şekilde
fiili durum oluşturup ‘karara uymam‘ demesi durumunda AYM’nin kendisinin bir yaptırımı
söz konusu değil. Ancak AYM kararının uygulanmaması üzerine taraflar bu kez AİHS 6. madde “Adil yargılanma hakkı” ve Anayasa 36. madde “hak arama özgürlüğü”nün en önemli ögelerinden olan mahkeme kararlarının yerine getirilmesi hakkı”nın ihlal edildiği iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurabilirler. Yine AYM’den sonra bir de AİHM aşaması var biliyorsunuz. Bu durum hem AYM önüne hem AİHM önüne gittiğinde kesin ihlal nedenidir.
Öbür yandan yargı kararının uygulanmaması görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.

5 AİHM TEDBİR KARARI VERİR

ERDOĞAN: Bundan sonra oradaki o kişiler, isterlerse AİHM’ye gidebilirler.
AİHM eğer Anayasa Mahkemesi’nin verdiği istikamette bir karar verirse,
o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır. Devlet de o tazminata itirazlarını yapar veya o tazminatı öder.

MURAT ARSLAN: AİHM tutuklulukla ilgili başvurularda, tutukluluk halen sürüyorsa salıverilmelerine karar veriyor. Nitekim ‘Ilaşcu ve Diğerleri / Rusya ve Moldova’ davasında AİHM, halen tutuklulukları süren başvurucuların keyfi tutukluluklarının sona erdirilmesi için her türlü önlemin alınmasına karar verdi. Bu karar, tüm daireleri de bağlayıcı olan Büyük Daire kararıdır ve oybirliğiyle alınmıştır. AİHM, tazminata da hükmedebilir. Tazminat ödenmesine karşın tutukluluk hali sürüyorsa AİHM, bu kararı icradan düşürmez. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne de bildirir. Son çare olarak ülke Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılır.

6 HABERE CASUSLUK OLMAZ

ERDOĞAN: Kaldı ki sıradan bir olaydan değil, bir casusluk olayından söz ediyoruz.
Fikir özgürlüğü ihlaliyle ne alakası var? Medya mensubu her istediğini yapma özgürlüğüne sahip midir?

MURAT ARSLAN: Bir kez burada masumluk karinesini nereye koyacaksınız?
Yargı kararıyla suçlu olduğu kesinleşmeden siz kimseyi suçlayamazsınız. Bir kişinin casus olup olmadığına mahkeme karar verir. Hiçbir şey ortada yokken casus diyemezsiniz.
Ki ortada tek kanıt gazete haberleridir. Bu yönüyle de

  • casusluk dediğiniz şey gizli olur.. Gazete haberi ile casusluk mu olur?

Casusluk suçunun temel tanımına uymuyor. Casusluk varsa başka ülkeye bilgi sızdırmakla olur. Hangi ülke lehine casusluk yapılmış, bunu ortaya koyun. Bu konular çok tartışıldı.
O yüzden davanın esasına ilişkin sakatlıklar ayrı bir tartışma konusu ama şu anda
tutukluluk tartışıldığı için buna çok girmiyorum.

7 SAVCI İTİRAZ EDEMEZ

ERDOĞAN: Bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı karara itiraz edebilir.
İtiraz durumunda, bir üst mahkeme yeni bir süreci başlatabilir.

MURAT ARSLAN: Savcının AYM kararı sonucu verilen tahliye kararına itirazı söz konusu değildir. Erdoğan’ın sözleri hakim ve savcılara yeniden tutuklama yolunda yeni bir talimat niteliğindedir. Bu da adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs niteliğindedir.

8 ANAYASAYI İHLALE TEŞVİK

ERDOĞAN: Anayasa’yı ihlal eden ben değilim. Bu Anayasa Mahkemesi’nin
karar merciinde olanlardır.

MURAT ARSLAN: Şu ana dek gerekçelerini ortaya koyduğum gibi,
AYM’nin kararı anayasaya uygundur. Aksine Erdoğan’ın ilk derece mahkemesine
bu karara direnme ve uymama yönündeki talimatı anayasayı ihlale teşvik etme anlamındadır.

===========================================

Dostlar,

Bu konuda, Anayasa hukuku ile özel olarak ilgilenen bir yurttaş olarak epey yazı yazdık.

YARSAV Başkanı ve deneyimli – namuslu hukukçu Sayın Murat Aslan (yazıda da belirtildiği gibi on yıl AYM Raportörlüğü yapmıştır ve bu anayasa hukukuna ilişkin çok ciddi bir birikimdir..) tüm gerçeklerş çıplaklıkla – netlikle ortaya koymuştur.

Sorun birkaç boyutta ciddiyetini korumaktadır :

1. Erdoğan, yapay – zoraki – boşuna – akıntıya kürek çekercesine gündem yaratmak için kıvranmaktadır; Türkiye’nin yakıcı asıl sorunlarını geri plana itmeye çabalamaktadır.
Güneydoğudan, AÇILIM İHANETİ‘nin acı – kanlı – yürek yakan faturası olarak her gün
birkaç şehit – gazi haberi gelmektedir. Bu kişiler garip – gureba çocuklardır. Ülke iç savaş eşiğine sürüklenmektedir. Ekonomi perişan, işsizlik, yoksulluk, eğitim sorunları çok ağırdır.
Dış politikada uydu –  güdümlü olağanüstü yanlışlar yapılmıştır ve inatla sürdürülmektedir.
Bu sorunların TBMM’de sükunetle tartışılması gerekmektedir ancak AKP grubu son derece agressif davranmaktadır. Bunun da nedeninin Erdoğan olduğu çok iyi bilinmektedir.

2. Bu karar bağlamında Erdoğan’ın yapabilecepi bir şey olmadığı gibi, nasıl davranılması gerekeceği hakkında fikrini soran da yoktur, olmayacaktır da.. Nitekim AYM kararının gereği derhal, saatler içinde, kimselere sorulmadan, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi kurulunca
yerine getirilmiştir ve bu son derece olağan, hukuka tümüyle uyan bir işlemdir.

3. Erdoğan başından beri, adeta kin ve garezle Dündar – Gül’ün üstüne gitmektedir. Bir devlet başkanı 2 gazetci yurttaşını neden böylesine düşma beller ve kamuoyu önünde pervasızca üstlerine gider?? Dünyada hiçbir uygar hukuk devletinde örneği görülmemiş bir faciadır.

4. Erdoğan, en az 23 başdanışmana sahip bir Cumhurbaşkanıdır. Örn. Anayasa hukuku uzmanı
Prof. Burhan Kuzu..

Danışmanları Erdoğan’ı “kandırıyor mu?” acaba??

Ya da gerçekleri Erdoğan mı anlamıyor yahut anlamak istemiyor?
Kör kör gözüm parmağına bu akılalmaz inatlaşmanın anlamı nedir?

5. Erdoğan’ın bu davranışı “normal” bir insandan dahası bir devlet başkanından beklenebilecek, makul görülebilecek bir davranış asla değildir. Sürdürülemez, sürdürülmemelidir.

Bu vahim ve tehlikeli gidiş başta Erdoğan’ın ruh ve beden sağlığı, sonra AKP ve
sonra da ülkemiz, demokrasimiz, Cumhuriyetimiz için ağır tahribat yaratmaktadır.
Mutlaka ve hızla frenlenmeli, normalleşilmelidir.
Erdoğan’ın Sözcü Kalın’a “Devletin ve Hükümetin başı” sıfatı ile açıklama yaptırması
dehşet vericidir, niyet açıklamasıdır ve Anayasayı bir kez daha çiğneme suçudur.
Erdoğan yalnızca Devletin başıdır, hükümetin başı Başbakandır Anayasamıza göre.
Bu politik iklimde ve bu tehlikekli psikoloji içindeki Erdoğan’a “Başkanlık” verilmesi düşünülebilir mi?? Asla! Türkiye böylesi bir durumda birkaç yıla kalmadan hızla despotik – totaliter – dinci bir faşizme sürüklenir ve Batı talimatlarıyla parçalanır.. 2023 hedefinin bu olabileceğinin hatta olduğunun akılda tutulması ve Erdoğan’ın her durumda mutlaka dizginlenmesi gerekmektedir.

Erdoğan’ın Anayasa ve Türk Ceza Yasası’nın hükümlerini açıkça, pervasızca ve ısrarla, inatla, bilerek, yineleyerek çiğnemesi (ihlali) ağır cezalık suçlardır ve an gelir “vatana ihanet” suçunun ögleri oluşur.. Bu suçların zaman aşımı çoook uzundur.. Kenan Evren’in 95 yaşında yargılandığını anımsamak ve unutmamak gerekir.. Erdoğan Danışmanlarını serinkanlılıkla dinlemeli, gerekiyorsa değiştirmeli en önemlisi anlamsız inatlaşmyı bırakmalıdır.

Soru çok nettir, :

  • casusluk dediğiniz şey gizli olur.. Gazete haberi ile casusluk mu olur?

AKP’li vekil Prof. Yasin Aktay‘ın “Erdoğan’ı görünce «Salli ala Muhammed» deriz..
sözü üzerine yapacak yorum bulamıyoruz.. Tarih ve siyaset bilimi, Prof. Aktay’ı hak ettiği yere oturtacaktır.. Dileriz Aktay’ın çocukları, torunları… bu sözden utanmasınlar ileride..
(Türban Sorunu : Mustafa Karaman – Yasin Aktay karşısında Hasan Erçelebi ve biz,
Sağduyu Programında Ankara Beyaz TV’de 11.11.2010’da tartışma programına katılmıştık. Bilimsel bir irdeleme yapamadık.. karşımızda militanca türban savunucuları vardı..)

Sonuç olarak                        

  • Erdoğan üzerinde etkili olabilecek parti ve aile büyüklerinin, akillerin.. gecikmeden
    ve
    ısrarla devreye girmeleri ve mutlaka sonuç almaları gerekli ve ivedidir.
    Erdoğan mutlaka psikiyatrik destek almalı ve herkesle, her kurumla ölçüsüz çatışan davranışları nedeniyle kendisine ayna tutularak yardım edilmelidir.
    45 yıllık tıp kıdemimiz bize bunları söyleme – yazmayı boyun borcu kılıyor.
     

    Sevgi ve saygı ile.
    05 Mart 2016, Ankara


    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com 

    Not : Prof. Emre Kongar’ın aşağıdaki yazısının okunmasını öneririz..
    AYM_ve_mesruiyet_Emre_Kongar_Cumhuriyet_01Mart2016
    (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/489803/AYM_ve_mesruiyet.html)

3 TL’lik dolar fiyatı normal mi?

3 TL’lik dolar fiyatı normal mi?

Olayların içinden  |  
Güngör Uras 
guras@milliyet.com.tr
Milliyet, 17.8.2015
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Cemil Ertem, cuma sabahı yaptığı açıklamada, Türk Lirası’nın Dolar karşısında 2.8 TL seviyesinin altında “değerli”,
2.8 TL seviyesini aşmasının “normal” ve 3 TL seviyesinde ise “rekabetçi” olduğunu  söyledi.
Başdanışmanın açıklamaları, Cumhurbaşkanı’nın Dolar fiyatınındaki değişimi nasıl değerlendirdiği konusunda fikir vermesi bakımından önemlidir.
Anlaşılıyor ki, Cumhurbaşkanı Dolar fiyatının 3.00 TL’ye çıkmasını normal kabul ediyor.
Hatta 3.00 TL’nin bile üzerine çıkabileceğini kabul ediyor.
Başdanışman Cemil Ertem, Dolar fiyatı konusundaki değerlemelerinde Merkez Bankası’nın
reel efektif döviz kuru hesabına gönderme yapıyor.
Merkez Bankası her ay TÜFE ve ÜFE’ye göre Reel Efektif Döviz Kuru Endeksi yayımlıyor.TÜFE bazlı endekste Türkiye’deki TÜFE fiyat değişimi, ticaret yapılan 36 ülkenin fiyat değişimlerinin ağırlıklı ortalamasıyla karşılaştırılıyor.
Endeks, Türkiye’deki fiyat artışları ile ticari ilişkilerimiz bulunan ülkelerdeki fiyat artışlarına göre Türk Lirası’nın değerli olup olmadığını gösteriyor. Endeks 100 ise Türk Lirası olması gereken değerdedir. Endeksin 100’ün üzerinde olması TL’nin değerli olduğunu gösteriyor.

Türk Lirası, hâlâ değerli
Merkez Bankası’nın TÜFE bazlı (2003=100) Reel Efektif Döviz Kuru Endeksleri:
Genel olarak geçen Temmuz 104.05 iken bu Temmuz 99.55 oldu.
Gelişmekte olan ülkelere göre geçen Temmuz ayında 72.72 iken bu Temmuz 67.36 oldu.
Gelişmiş ülkelere göre ise 117.90 iken bu Temmuz 118.10 olarak hesaplandı.
Geçen Temmuz 2.13 TL olan Dolar, bu Temmuz 2.79 oldu ama (TÜFE – Gelişmiş ülkeler endeksine göre) Türk Lirası gene de değerli. Değer kaybetmeye devam etmesi gerekiyor.
Ne var ki reel efektif döviz kuru hesabı, sadece ülkeler arası enflasyon farkına dayanıyor. Halbuki Doların değeri ülkeler arası enflasyon hesabı dışında tırmanışa geçti.
Kıtlık rantı, risk primi
Dolar/Euro çapraz kuru geçen Temmuz 1.32 idi. Bu Temmuz 1.09 oldu. İşte bu nedenle, enflasyon farkı ötesinde Dolar ve Euro’nun değerindeki değişim, bizde Dolar fiyatının oluşumunu sağlıyor.

Özetle     :
TÜFE – Gelişmiş ülkeler bazlı reel efektif döviz kuru endeksinin hâlâ 118.10 olması,
(başka etkenler olmasa da) enflasyon farkı baskısında Dolar fiyatının daha da artabileceğini işaret etmektedir.
Buna ek olarak Doların küresel piyasalarda değer kazanmaya devam etmesi
Dolar fiyatını yukarı çekmektedir.
Türkiye’nin iç politika ve dış politika riskinin giderek artması,
enflasyon farkına ve Doların değer kazanmasına ek olarak Dolar fiyatını artırmaktadır.

Sonuç           :
Başdanışman Cemil Ertem’in Dolar için normal kabul ettiği 3.00 TL’lik fiyat
nihai (AS: sonal) fiyat olmayabilir.
Özellikle iç ve dış politikanın Dolar fiyatına yüklediği ve yükleyeceği “kıtlık rantı ve
risk primi”, Dolar fiyatının 3.00 TL’nin üzerinde de tırmanışını sürdürmesine yol açabilir.
================================== 

Dostlar,

Yılların birikimli – öngörülü saygın iktisat yazarı Prof. Güngör Uras‘ın yazısı yukarıdaki gibi.

12. CB hazretleri Bay RTE‘de çok sayıdaki başdanışmanlarından biri üzerinden buyurmuşlar ki;
Dolar’ın 3 TL olması dünyanın sonu değil hatta Türkiye için “rekabetçi” bile olabilir!..

Güngör hoca, bu Kaçak Saray sakininin yorumundaki önemli eksiklere işaret etmekte.
Doların 3 TLye tırmanması kıyamet işareti olmayıp “rekabetçi” avantaj ağlayacakmış!?

Peh peh peh…

Yaşamın gerçeğinden uzak, finans-kapitalin şatolarında afsunlayıcı teknik analizler!

İşte Türkiye’deki yangına bakış böyle Bay RTE’nin..
AKP Kasım 2002’de iktidar olduğunda 1 Dolar = 1,58 TL idi.
Demek ki 13 yıllık tek başına iktidar, Dolar fiyatını katlamak anlamına gelecek.
Her 13 yılda bir Dolar katlanarak gitmeli Türkiye’de..
Hatta 13 yıl çook uzun.. Son yılda olduğu gibi, Temuuz 2014 – Temmuz 2015 arasında
2.13 TL’den 2.79 TL’ye (17 Ağustos’ta, 01:38’de 2,9172 TL) fırlayarak 1 yılda 66 kuruş,
0.66 / 2,13 = %31 oranında değer kazanmalı Devr-i AKP’de!

Bankalar % 10’un altında TL faizi verirken, FED Dolara’a yıllık % 0.5 (yarım!) puan faiz öderken, Dolar sahipleri Türkiye’de “yatırım” yaparak 1 yılda % 31 gibi muazzam – hayal ötesi bir gelir sağlasınlar… Bunun adı serbest piyasa ve AKP’nin ekonomide istikrar sağlaması olsun..

Bu dehşetli küresel soygun, 80 milyonluk halk üzerinde ancak bunca ustalıkla = kalleşlikle sürdürülebilir!

Böylesine muazzam rant aktarımı sağlayan bir siyasal kadro, iktidarda tutulmaz da ne yapılır??

Neden kişi başına gelir 10 bin Doları aşamıyor?
Dolar 3 TL olunca asgari ücret net 1000 Tl/ 3 = 333 $ olacak, bunun anlamı ne?

1 Dolar = 3+ TL yüksek Dolar – ucuz TL kuru nasıl “rekabetçi” olacakmış?
Dışsatımınız (ihracatınız) %70-80 aralığında dışalıma (ithalata) bağlı.
Dışalım girdileriniz pahalılaşınca dışsatım ürünlerinize bu maliyet artışını yansıtacaksınız.
Nitekim dışalım düşüyor, sevinebilirsiniz dış ticaret açığı ve cari açık azalabilir diye;
ancak dışsatm artmayıp o da azalıyor ve de cari açığınız azalmayıp yerinde sayıyor!

Bu ne acayip bulmacadır?

Prof. Erinç Yeldan‘ın bu sitede yer verdiğimiz bir makalesi şöyle bağlanıyordu :
(Dünyadan Türkiye ekonomisinin görünümü)

– Uluslararası iş bölümünün ucuz ithalat ve ucuz işgücü deposu Türkiye,
bu yapısal bağımlılık ve asimetrik ilişkiler yumağına;
“Yurtta savaş, cihanda savaş” konjonktüründe giriyor….
(http://ahmetsaltik.net/2015/08/07/erinc-yeldan-dunyadan-turkiye-ekonomisinin-gorunumu/)

Deneyimli iktisatçı, eski Hazine Müsteşarı Dr. Mahfi Eğimez ise,
Türkiye Örneği: Enflasyonun Kökeninin Araştırılmasıbaşlıklı irdelemesinde

“Türkiye’de 2014 yılında yaşanan enflasyonun talep değil maliyet kökenli olduğunu, maliyet enflasyonunun da faiz değil kur kökenli olduğunu..” 

vurgulamakta.. (http://ahmetsaltik.net/2015/08/07/ekonomide-analitik-dusunme-dersleri-turkiye-ornegi-enflasyonun-kokeninin-arastirilmasi/)

Demek ki Prof. Güngör Uras’a ek 2 yetkin iktisat uzmanı kalem daha, 12. CB. ve kaçak saray sakini Bay RTE’nin Dolar kurundaki fırtına yükseliş tezine katılmıyor ve felaketi açıklıyor..

“SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM” adı altında Haziran 2003’ten bu yana 12+ yıldır sürdürülen kökü dışarıda Dünya Bankası Projesi olan ve ABD – AB – IMF baskısı ile sürdürülen politikalar için Prof. Yeldan, daha 2. yılında şu çarpıcı saptamayı yapmıştı :

Bay RTE’nin hazin durumu, karanlıkta ya da mezarlıkta korkusunu bastırmak isterken ıslık çalan adamın çağrıştırıyor..

Dış çevrelerin desteğini sürdürmeleri adına verilen muazzam politik rüşvet artık sürdürülemez durumdadır. Çünkü bu kez “içeride” dengeleri tutturmak olanak dışı olmaktadır. Birkaç soru soralım daha kolay anlaşılması için :

– 333 Dolar asgari ücret hangi orta gelişmiş ülkede vardır?
– 28 AB ülkesinde en az (minimum) asgari ücret kaç dolardır?
– 2015 sonunda GSMH % kaç büyüyebilecektir?
Akıl dışı biçimde kışkırttığınız nüfus artışı %1,5 ve GSMH artışı %3 olursa,
aradaki 1,5 puan farkla mı Türkiye’nin başı göğe erecek, istihdam yaratılacak?
– İşsizliği % kaçlarda tutturabileceksiniz?
– Enflasyonu 2 basamaklı olmaktan engelleyebilecek misiniz?
– Ülkenin iliği kemiği boşaltılıyor, bu ne denli sürdürülebilir veee
– Sizin hiç insafınız, vicdanınız yok mudur ki, iktidardan düştüğünüzde bir enkaz durumunda bırakacaksınız ülkeyi ve ayağa kaldırmak onyıllar sürebilecek!

*****

Bütün bunlar “vatana – halka ihanet” değildir de nedir??
“vatana – halka ihanet” suçunun tanımı nedir?
Bu kaygıları gerekçeleriyle dillendirmek ve kamuoyunun gündemine taşımak
yurttaşlık hakkı ve ödevi kapsamında ve ifade özgürlüğü değil de suç mudur?
“Suçtur, hakarettir..” denilecekse ve olup biten de vatana – halka ihanetin ta kendisi ise gerçek nasıl ortaya konacaktır?

Yalnızca TBMM’nin 3/4 çoğunluğunun suçlamasıyla / kararıyla açılabilecek Yüce Divan yargılamasının düşünsel – olgusal hazırlık ve olgunlaşması kimlerce, nerede ve nasıl yürütülecektir?

Zaman, yasaların mekanik baskıcılığını karşıtlar üzerinde kırbaç gibi şaklatmak zamanı değil; bu olağanüstü yanlış, yıkıcı ve kökü dışarıda politikalara son verme zamanıdır.
Ülke  gümbür gümbür çöküntüye sürüklenmektedir, rezervler tükenmiş, çöküş hızlanmıştır. Hiç kuşku yok, çöküşün altında kalacaktır politik sorumlular ve an ağır biçimde –yasal– hesap vereceklerdir.

Sonuç                                      :

Bu sitede yıllardır yazıyor ve iyiniyetle AKP – RTE ikilisini uyarıyoruz..

– Duyuyor ve görüyor musunuz ki, artık duvara dayandık..
– Bu politikaların sürdürülebilirliği kalmadı.
Moratoryum (uluslararası iflas!) eşiğindeyiz ve
Batı emperyalizmi bu tabloyu AKP eliyle kurgulamaktadır.
– Kıbrıs, Ege, Güneydoğu başta olmak üzere yaşamsal çıkarlarımızı,

bizi ekonomik olarak dize getirip söke söke çiğnemek, gasp etmek için..

Artık yeter!…

(Not     : Bu dizelerin yazarı Ahmet Saltık; İktisada Giriş 1 ve 2 / Kamu Maliyesi /
Makro İktisat / Türkiye Ekonomisi / Kalkınma İktisadı..
derslerini kredili olarak almış
ve sınavlarını başarmıştır..)

Sevgi ve saygı ile.
18 Ağustos 2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

NATO Genel Sekreteri’nden ‘güvenli bölge’ açıklaması

NATO
NATO Genel Sekreteri’nden
‘güvenli bölge’ açıklaması

 

Suriye’de IŞİD, Kuzey Irak’ta PKK hedeflerine yönelik operasyon yürüten Türkiye’nin
Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4’üncü maddesinin aktive edilmesini talep etmesi üzerine
NATO üyesi ülkelerin sürekli temsilcilerinden oluşan Kuzey Atlantik Konseyi (NAC),
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg başkanlığında toplandı. “Güvenli bölge” tartışmalarına değinen NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg,

“NATO bu çabaların bir parçası değil.
İkili olarak Türkiye ve ABD arasındaki görüşmelerin konusu” dedi.

Toplantıda kimi ülkeler sürekli temsilci düzeyinden daha düşük düzeyde temsil edildi. Türkiye’yi NATO Daimi Temsilcisi Büyükelçi Fatih Ceylan yerine Daimi Temsilci Yardımcısı Gülin Dinç temsil etti. Bilgilendirme ve istişare amaçlı toplantının başlangıcında bir açıklama yapan Stoltenberg, Türkiye’nin ciddi güvenlik durumu nedeniyle talep ettiği toplantının
haklı ve zamanlı yapıldığını vurgulayarak,

“Terör hangi biçimiyle olursa olsun hoş görülemez ve haklı çıkarılamaz” dedi.
Toplantıda Türkiye’nin yanı başındaki ve NATO’nun sınırındaki istikrarsızlığın ele alınacağını vurgulayan Stoltenberg,

NATO gelişmeleri çok yakından izliyor.
Müttefikimiz Türkiye’yle çok yakın dayanışma içindeyiz.” ifadelerini kullandı.

“DAHA FAZLA YARDIM TALEBİ GELMEDİ”

Stoltenberg, toplantı kapsamında düzenlediği basın toplantısında ise,

“Terörle mücadele konusunda elimizden gelen yardımı yapıyoruz. Türkiye NATO’dan
daha çok yardım talep etmedi.” dedi.

NATO lideri,

“İttifak’ın güvenliği bölünemez ve Türkiye ile güçlü dayanışma içindeyiz. NATO’nun Güneydoğu sınırındaki gelişmeleri çok yakından izlemeyi sürdüreceğiz.” diye konuştu.

Stoltenberg, “NATO Konseyi’nde bugünkü toplantı çerçevesinde kimi tartışmalı konuların da olduğu söz konusu. Güvenlik kaygıları artarsa, Türkiye askeri destek isteminde bulunursa NATO bu desteği sağlayabilir mi?” şeklindeki soruya şu yanıtı verdi:

“Toplantıda tam antlaşma söz konusuydu. Bütün müttefikler Türkiye’ye güçlü desteğini
ifade etti. Ve hep birlikte, bir arada dayanışma içindeyiz Türkiye’yle. Bütün müttefikler terörizmi bütün şekilleriyle kınadılar.”

GÜVENLİ BÖLGE

Stoltenberg, “Türkiye’nin açıklamakta olduğu güvenli bölge konusunda NATO’nun tutumu
ne şekilde?” sorusuna ise,

– “NATO bu çabaların bir parçası değil. İkili olarak Türkiye ve ABD arasındaki görüşmelerin konusu… Ve Burada Türkiye’nin çabalarını memnuniyetle karşılıyorum. Türkiye halihazırda katkı sağlamakta. Ilımlı muhalefetin eğitimi konusunda katkı sağlamakta.” diye yanıt verdi.

Türkiye, şu ana dek NATO’dan herhangi bir askeri destek talebinde bulunmadı,
ancak bu hakkını ileride durumun kötüleşmesi ya da gerek duyulması durumunda
devreye sokmak üzere saklı tutuyor.

DÖRDÜNCÜ MADDE

NATO’nun 4’üncü maddesi, “Taraflardan herhangi biri, taraflardan herhangi birinin
toprak bütünlüğü, siyasal bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.” ifadelerini içeriyor.

Danışma amaçlı 4’üncü madde geçtiğimiz yıllarda Türkiye tarafından iki kez aktive edildi. Türkiye bu madde bağlamında 2003 ve 2012’de NATO’yu toplantıya çağırırken son olarak Polonya da 2014’te aynı yönde talepte bulundu.

ERDOĞAN’DAN NATO ZİRVESİ AÇIKLAMASI

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Uzakdoğu gezisi öncesi Esenboğa Havalimanı’ndan yaptığı konuşmada, Türkiye’nin NATO’dan beklentisi konusunda şunları söyledi:

– “NATO üyesi olan bir ülke olarak, herhangi bir NATO üyesi ülke saldırıya uğraması halinde, malum NATO üyesi olan ülkeyle ilgili kendisine her türlü desteği verir. Burada da nihayetinde 4. madde uygulamadadır. Şu anda saldırıya uğramış olan Türkiye burada kendisini koruma haklarını şu anda kullanmaktadır, bunu sonuna kadar da kullanacaktır. Burada uluslararası hukuktan kaynaklanan ne hakkımız varsa kullanmaya devam edeceğiz. NATO’nun da
bu konuda hazırlıklı olması talebimiz var. ABD’nin açıklamalarını duydunuz,
DEAŞ nasıl bir terör örgütüyse terör örgütüyle savaştığını iddia eden PKK da
terör örgütüdür.”
diye açıklama yaptı.

(28 Temmuz 2015, http://www.yurtgazetesi.com.tr/dunya/nato-genel-sekreterinden-guvenli-bolge-aciklamasi-h93141.html)

======================================

Dostlar,

NATO toplantısı da AKP – RTE‘nin dostlar alışverişte görsün politikası..

Bu yargımız için 3 ipucu :

1. Toplantıya Türkiye’nin NATO katında (nezdinde) sürekli temsilcisi büyükelçinin katılımı ile değil, yardımcısı düzeyinde.

2. Toplantıya kerhen katılmak durumunda kalan pek çok üye ülkenin de “Türkiye kadar” ilgi (!) göstererek alt düzeyde temsilci göndermeleri..

3. Ve NATO Genel Sekreterinin 2 vurgusu :
a. Türkiye’nin NATO‘dan “çok şey” istememesi,
b. – “NATO bu çabaların bir parçası değil. İkili olarak Türkiye ve ABD arasındaki görüşmelerin konusu.

demesi… Aklımızla alay edercesine..
Top “out” ta ve Türkiye bir kez daha ABD’nin kucağına atılmakta..

Pekiiiiii, bu göstermelik “alt düzey siyasal desteğin” bedeli ne??

Başta İncirlik olmak üzere sayısını ve adlarını bil(e)mediğimiz ve AKP – RTE’nin açık / saydam olmayan geleneksel – esrarengiz hava verilen (!) kapı ardı politikaları yüzünden öğrenemeyeceğimiz kaç üs ABD kullanımına açıldı??

Karşılıklı (mutual) çıkarları uluslararası hukuka dayalı olarak dengeli biçimde gözeten bir sonuç alındı mı??

Başta ABD, müttefikleriyle (saldırganlarla!) Suriye – Irak’ta… BOP’u yürütmek üzere istediklerini AKP – RTE’yi bir kez daha köşeye sıkıştıran stratejik akıllarıyla teslim aldılar. Üstelik kamuoyu direncini de kurgulanan IŞİD – PKK saldırıları üzerinden teslim alarak..

Şimdi bu izlenen bağımsız – onurlu -barışçı dış politika mı;
tersine uydu – ilkesiz – teslimiyetçi AKP – RTE klasiği mi??

Bu niye böyledir son 10+ yıldır?
Bu uğursuz kadroların nesi – nesi eksiktir?

Bu soru ciddidir, ağırdır, yakıcıdır ve güncelliğini korumaktadır.
Gelinen yer daha fazla sürdürülemez ve katlanılamaz kertededir.
Yakın zamanda bu karanlık dönemin perde arkası elbette aydınlatılacaktır.
Ancak;

Ciddi kuşku ve kaygımız var ki                 :

Bu son vahim – kanlı gelişmeler, 20 Temmuz Suruç kırımından bu yana bir kurgu ürünüdür.
Cinayetlerin her biri toplumsal vicdanını – kamuoyunu isyan ettirecek tahrik düzeyindedir.
Eşbaşkanın sahte çığlıkları – 180 derece çark edişleri, hazin tabloyu tam anlamıyla traji-komik kılmaktadır.. “Sayın muhbir vatandaş” defterleri açılmış, umarsız medet bağlanmıştır!?
Düşük – emanetçi AKP hükümeti de facto (fiilen) iktidarı gasp ederek yürütmeyi tıkamıştır.
– Hükümet kurulması engellenerek Türkiye yeniden genel seçimlere ite kaka sürüklenmektedir.
Türkiye AKP – RTE eliyle tutsak alınmıştır;
yoz bir darbe süreciyle genel seçim sonuçları adeta boşa çıkarılarak milli irade
kıskıvrak bağlanmıştır
.

– Oyun / politik kumar, olabildiğine büyük, gözü kara ve kanlıdır;
göze alınan ve mutlaka ödenecek olan bedel de öyle..

Yazılmadı, söylenmedi.. denilmesin..
Bu doğrultuda yazdığımız ve bu sitede yayımladığımız yazıların / çığlıkların sayıları
3 değilse 2 basamaklı.

Sevgi ve saygı ile.
28 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : NATO_TOPLANTISI_UZERINE

Türker Ertürk: SAVUNMAMDIR

portresi_adiyla

 

 

Türker Ertürk: SAVUNMAMDIR

2010 yılında Tuğamiral rütbesindeyken istifa ederek mesleğimden ayrıldım.
Ayrılmamın nedeni, bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından da sıkça söylenen
ama zamanında “savcısıyım ve arkasındayım” dediği kumpas operasyonlarıydı.

Kumpas, en başta Deniz Kuvvetlerini ve onun subay kaynağını oluşturan Deniz Harp Okulu’nu hedef alan, esas itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsızlaştırmaya, bir bölümünü içeri atarak ve tasfiye ederek geri kalanını sindirmek maksadıyla yapılan operasyonlar manzumesiydi (AS: demetiydi, bütünüydü).

İşte bu operasyonlar sırasında 2008-2010 arasında Deniz Harp Okulu Komutanı olarak kumpasın merkezinde görev yaptım.

İstifa ettiğim 2010’dan beri gazetecilik yapmaktayım. Aydınlık Gazetesi ile İngiltere, Fransa, Amerika, İsveç, Danimarka, Almanya ve Türkiye’de yayın yapan 20’yi aşkın gazete ve
internet sitesinde yazılarım yayınlanmaktadır. Bu süre içinde çok sayıda yerli ve yabancı
çeşitli TV ve radyo programlarına katıldım.

Ayrıca yine bu süre içinde 55 bin kilometre yol yaparak Türkiye’de ve Türklerin yoğun yaşadığı yabancı ülkelerde, siyaset, güvenlik, denizcilik, strateji, jeopolitik, “sözde Ermeni soykırımı”, Atatürk ve Türk Devrimleri konularında 270 konferans ve panele konuşmacı olarak katıldım. 271’inci konferansımı 5 Mayıs 2015 Salı günü İzmit’te Türk Ocağı’nda “Türkiye Nereye Gidiyor?” konusunda vereceğim.

Gazeteciliğimin yanında aktif olarak 2010’dan beri siyasetle uğraşmaktayım.
31.05.2014’te Tekirdağ’da konuşma yaptığım esnada CHP üyesiydim.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, sıradan bir yurttaş ve seçmen olmanın yanında
aktif bir gazeteci ve siyasetçiyim.

Kumpas ile yaratılan ihanete, haksızlığa, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yapılan düşmanlığa, gayri hukuki (AS: hukuk dışı) bir biçimde zindanlara atılan askerlere sahip çıkmak ve toplumsal farkındalık sağlayabilmek için her hafta cumartesi günleri saat 13 00’de
ülke genelinde yapılan “Sessiz Çığlık” eylemlerinin yıldönümünde konuşma yapmak için
davet üzerine Tekirdağ’a gelmiştim.

Konuşmam sırasında o tarihte Başbakan olan Erdoğan’a hakaret etmedim. Konuşmamda
hakaret kastım asla olmamıştır. Yalnızca ülkenin mevcut durumu hakkında siyasal bir değerlendirmede bulundum.

Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na hakaret etmedim. Her şeyden önce eğitimim, öğretimim ve devlet terbiyem buna müsait değil. 14 yaşından beri devlet terbiyesi ile büyüdüm.
Bir sınıf büyüğüme “Efendim” derim. Devlet hiyerarşisinde onu geçsem ve üstünde olsam bile! Bir devlet büyüğünü idari ve yönetimsel tasarrufları nedeniyle en acımasız biçimde eleştiririm ama hakaret asla etmem. Nerede nasıl davranılması ve konuşulması gerektiğini iyi bilirim. Deneyimim ve sicilim bunun kanıtıdır. Ülkemi, hem yurt dışında hem yurt içinde her düzeyde temsil ettim.

31.05.2014’te Tekirdağ’da “Sessiz Çığlık” eyleminde yaptığım konuşmada bir siyasetçi olarak
o zaman Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ı eleştirdim ve “Faşist ve Diktatör” olarak niteledim.

O gün Gezi Olaylarının da yıldönümüydü. İstanbul’dan Tekirdağ’a giderken gördüğüm manzara tam anlamıyla antidemokratikti ve polis devleti görüntüsü içindeydi. Her noktada polisler ve ellerinde uzun namlulu silahlar vardı. Vapur, metro ve tramvay seferleri iptal edilmiş, kentte adeta sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi. Her taraf polis kaynıyordu! Bu görünüm
demokratik ülkelerde rastlanabilecek bir manzara değildi!

Bu durumdaki güzergahlardan geçerek Tekirdağ’a geldim ve konuşmamı yaptım.
Erdoğan herhangi birisi değildi, o siyasetçiydi! Eleştirilere açık ve dayanıklı olmalıydı. Konuşmam sırasında kullandığım “Faşist ve Diktatör” ifadeleri bir siyasetçi ve gazeteci olarak yaptığım değerlendirmelerimdi.

Sözlükler, Faşist kelimesini “Salt kendi düşüncesinin doğru olduğuna inanan ve öbür insanların düşüncesine saygı göstermeyen hatta insanları da kendi gibi düşünmeye zorlayana denir.” olarak açıklamaktadır. Ben bu bağlamda Başbakan Erdoğan’ın
idari tasarruflarını eleştirdim ve niteledim.

Erdoğan yaptığı konuşmalarda sık sık yargıyı faaliyetleri için sorun olarak görüyor “yargı bize engel olmazsa” daha iyi hizmet yapacağını söylüyor. Ayrıca Demokrasinin olmaz ise olmazı olan Güçler Ayrımını kıyasıya eleştiriyor. Hangi demokratik ülkenin bir siyasisi veya üst düzey yöneticisi yargıyı icraatlarına (AS: icraat zaten icra’nın çoğulu..) engel olarak görebilir ve Güçler Ayrımına itiraz edebilir?

Erdoğan, Başkan olmak ve tüm yetkileri kendinde toplamak istiyor.
Ama dünyadaki örnekleri gibi değil, bize özgü olsun istiyor. Demokratik ülkelerde, örneğin ABD’de Başkanlık sisteminin kontrol ve denetleme mekanizmaları vardır. Bunların
en önemlisi keskin Güçler Ayrımı, çift meclis ve yüksek yargıdır. Fakat Erdoğan bunlar olmadan Başkanlık sistemi istiyor. Bunun adı dünyanın her tarafında siz kabul etseniz de etmeseniz de Diktatörlüktür. Ben bu görüşleri ve eylemleri nedeniyle “Diktatör” dedim. Hakaret kastım asla olmamıştır.

Dünyanın saygın dergilerinden, The Economist, demokrasi endeksinde belli kriterler
(AS: ölçütler) üzerinden yapılan değerlendirmede “Türkiye’nin hızla otoriter rejime doğru
yol aldığı” sonucuna ulaşmış ve Türkiye’yi endekste Kenya ve Uganda’dan sonra 98’inci sıraya yerleştirmiş. Dergi yazısında “Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi,
Türkiye’nin demokratik kurumları için yeni bir tehdit ortaya koydu.” diyor.
The Economist’i suçlayabilir ve beğenmeyebilirsiniz ama bu örnekler çok!

2013’te ABD’de Georgetown Üniversitesi’nde konferans veren Emine Erdoğan’a “Diktatörlüğün Psikolojisi” adlı kitap hediye edildi. Bunun bir anlamı var!
Türkiye’deki otoriterliğe ve diktatörlüğe doğru gidişe bir uyarı niteliğinde.
Kitabın yazarı İranlı Profesör Fathali Moghaddam ile yapılan mülakat bunu doğruluyor.
Erdoğan “taraf olmayan bertaraf olur” diyor, “Demokrasi bizi istediğimiz istasyona getirecek bir trendir.” diyor. Bu söylemlerin demokratik geleneklere uygun olmadığını düşünüyorum.

Başbakan Erdoğan 25 Haziran 2013’te AKP Grup toplantısında;

– “Parti Genel Merkezindeki Milli Şef’in fotoğrafına, Dersim katliamının mimarı
Milli Şeflerine baksınlar. İşte orada faşist diktatörü görürler.” diyor.

Sanırım burada Erdoğan İstiklal Savaşı kahramanı, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı ve
2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü
’ye hakaret etmek istemiyor, siyasi eleştiri yapıyor.

23 Kasım 2013 Antalya-Demre konuşmasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Erdoğan’a “Diktatör” diyor ve “Yasaklar her tarafı sardı. Yasaklarla, demokrasiyle gelen şahsiyet,
diktatör olma yolunda kıvrılıyor.” diyerek devam ediyor.

Erdoğan bu kez, 15 Temmuz 2014’te Ana Muhalefet Partisi (CHP) Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “Senden daha güzel diktatör olmaz” diyerek siyasal eleştiri yapıyor.
Sanırım yine hakaret kastı yok.

Tekirdağ’da yaptığım konuşmada gazeteci ve siyasetçi kimliğimle eleştiri hakkını kullandım.
Bu benim anayasal hakkım olan ifade özgürlüğümdür. Ayrıca siyasetçi ve gazeteci olarak eleştirdiğim Erdoğan da siyasetçi olarak bu eleştirilere katlanmak zorundadır.
O, sıradan bir yurttaş değildir.

  • Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, siyasetçilerin öbür bireylerden
    farklı olarak çok sert eleştirilere bile katlanmak zorunda olduğunu söylemektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 08.07.1986 9815/82 Lingens – Avusturya Kararında;

“Bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, özel bir kişiye yönelik eleştirilere göre daha geniştir. Bir siyasetçi özel kişiden farklı olarak her sözünü ve eylemini, bilerek ve kaçınılmaz biçimde gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar.
Ve bu nedenle, daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır.”
diyor.

AİHM 13.11.2003 39394/98Scharsch – Avusturya Kararında ise;

Nazi terimini kullanmak, bu terime yapıştırılan özel damga nedeniyle otomatik olarak
hakaret suçundan mahkum edilmeyi haklı kılmadığını düşündürmektedir. Bir kişinin siyasal etkinliklerini ahlaksal yönden değerlendirilmesinde uygulanan standartlar ile
ceza yasasına göre bir suçun varlığını kanıtlanması için gerekli standartlar farklıdır.” diyor.

İç hukuka gelince;

İzmir 7. Sulh Ceza Mahkemesi twitter hesabından “Diktatörler istifa etmez devrilirler”, “Avrupa’nın yeni Hitler’i Tayyip” diye yazan Yurt Gazetesi Muhabiri Ahmet Çınar’ı
beraat ettirmiştir. Mahkeme, bu davada sanık, Diktatör, demiş olsa bile bu sözün
suç teşkil etmediği yolunda hüküm vermiştir.

Bir yöneticiye “kötü yönettiğini” ve “tiran” olduğunu söylemek yargılama konusu olamaz, eleştiridir.

Tekirdağ konuşmamda 24 Nisan’ı çok yakında idrak etmiş olmamız ve gelecek 24 Nisan’da da 100’üncü yıldönümünü idrak edecek olmamız nedeniyle sözde Ermeni soykırımı konusuna girilmiş, bu suçlamanın emperyalist bir yalan olduğu ifade edilmiştir.

Konuşmam sırasında “bizim atalarımız böyle bir şerefsizlik yapmadı, onların atalarını bilemem” derken, sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin Osmanlı dönemi dahil atalarımızın böyle bir suçu işlemediğini ve atalarımızın savunulması gerektiği ifade edilmek istenmiş ve
bu konuda yeterli çaba gösterilmediği vurgulanmıştır. Bu ifadede Erdoğan’a atfen bir söylemde bulunmadığım gibi, özel hiçbir kişi hedeflenmemiş, bu sözde soykırım iftirasını destekleyenler kastedilmiştir. Burada da siyaseten bir eleştiri yapılmış, hakaret edilmemiştir.

18’inci yüzyılda bir Alman köylüsü, Alman İmparatoru Büyük Frederik’e meydan okuyor, arazisini vermiyor, “Gitsin sarayını başka yere yapsın..” diyor ve korkmuyor.
Çünkü Alman yargısına güveniyor ve “Berlin’de hakimler var” diyor.
Ben de her şeye karşın “Türkiye’de hukuk var, yargıçlar var” diyorum, demek istiyorum.

Günümüze ulaşan ve hukuk tarihinde kara leke niteliğindeki kayıtlara göre, Eski Yunan’dan
bu güne dek düşünenler, düşüncelerini açıklayanlar ve ülkeyi yönetenleri eleştiren aydınlar,
her dönemde suçlanmış, yargılanmış, çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Hatta Sokrates,
Atina Şehrinin tanrılarına inanmadığı ve onları eleştirdiği için yargılanmış ve baldıran zehri ile yaşamına son verilmiştir.

Tabii ki, Sokrates değilim! Ama ben de bugün ülkemizi yönetenlerin başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iyi yönetmediğini ve Türkiye’yi felakete doğru sürüklediklerini
“testi kırılmadan” söylemeye çalışanlardan yalnızca biriyim ve O’nu en acımasız biçimde eleştiriyorum. Çünkü bu ülkeme ve evlatlarıma karşı sorumluluğumdur.

Ancak günümüzdeki yöneticiler Sokrates dönemi yöneticileri gibi, tahammülden, hoşgörüden yoksun ve farklı düşüncelere açık olmasalar da, çok şükür, ne yasalar Sokrates dönemi yasalarıdır, ne de yargıçlar Sokrates dönemi yargıçlarıdır.

Bu nedenle mahkemenize ve adalete olan güvenimi belirterek, gerek AHİM müktesebatını dikkate alarak, gerekse Türk mahkemelerinin benzer sözleri kullanan, gazetecilerle ilgili davalardaki bağlayıcı içtihatları örnek alarak, Siyasetçi ve Gazeteci olmam itibarıyla
sözlerimi hakaret maksatlı olmayıp, düşünce ve eleştiri özgürlüğü çerçevesinde söylediğimi
göz önünde bulundurmanızı ve bu şekilde değerlendirilmesini yüce takdirlerinize sunuyor ve beraatımı talep ediyorum.

Saygılar sunarım.

Türker Ertürk
30 Nisan 2015

===================================

Dostlar,

Sayın Ertürk’e e-ileti olarak aşağıdakileri yazdık :

*****
Türker amiralm,
SAVUNMANIZ nefis…
Geçmiş olsun ve kutlarım enfes savunmanızı..
Dilerim Yargıtay bozar…
Bu yolla yol alamazlar.. 
Ne güzel buyurdunuz dava çıkışında :
“MUSTAFA KEMAL’in askerleri susmaz, susturulamaz..”

Yanınızdayım ve bana ne düşerse yapmaya hazırım…
Savunmanız web sitemizde..
LÜTFEN bakar mısınız???
Yorum bölümüne yorumunuzu beklerim..
*****

E. Amiral Türker Ertürk, bir yiğit insandır. Harman yürekli ve ölçüsüz özverilidir.
Deniz Harp Okulu Komutanlığı gibi geleceği çok parlak bir görevi, protesto ile bırakmış
ve genç yaşta, en verimli çağlarında emekli olmuştur.
Durmamış, köşesine çekilmemiş, ülkesinin geleceği için etkin savaşımı seçmiştir.
Çok iyi bir eğitim aldığından, çok iyi İngilizce bildiğinden… değerli birikimlerini siyaset kulvarında ve gazetecilikte Ulusumuzun hizmetine cömertce ve yüreklice sunmuştur..
270 konferans dile kolaydır.

Bu dizelerin yazarı olarak Biz, “halden anlarız”..
1996 başından bu yana bizim yurt içi – dışı AYDINLANMA KONFERANSLARIMZIN sayısı 1500’e varmak üzeredir. Bu rakam, Dünya çevresinde birkaç kez tur atmaya bedel onbinlerce km yol yapmak demektir. Çoğunda da yol vb. giderler size kalmıştır.

Çağrı yapan yer, zorunlu giderlerinizi öderse ne ala, değilse sineye çekersiniz.
Ailenizden, hobilerinizden, dinlenme ve uykunuzdan yaptığınız özveriler bir başka boyuttur.

Berlin ADD’nin bizi konferansa, TV konuşmalarına davet ettiği (ilk çağrı), ADD Genel Başkan Yardımcısı olduğumuz dönemde, 31 Ocak 2005’te, ADD Yönetim Kurulu Üyelerinden bir dostumuz Berlin Hilton’da görev yaptığından, Derneğe akçal yük olmayacak bir jestle bize orada yer ayırtmıştı. Nefis bir oda ve “French type bed” ile insanı derin ve uzun bir uykuya – dinlenmeye çağırıyordu adeta.. Ancak bizim çalışmamız, çalışmamız ve ertesi gün (31.02.2005) vereceğimiz çooook önemsediğimiz (her konuşmamız gibi) salon

Türkiye’yi Kuşatan Güncel Tehditler ve Atatürkçü Çıkış Yolları

 

ve TV programına

Türkiye’de ve Almanya’da ADD’nin Gündemi: AB, Irak, Kıbrıs, AKP.. Berlin TD 1 televizyonu

daha da  daha da hazırlanmamız gerekiyordu. Her 2 konu da çok önemliydi.
Sorumlu bulunduğumuz makam (ADD Genel Başkan Yardımcılığı),
taşıdığımız ağır akademik unvan ve de

en önemlisi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün AYDINLIK yolunun bir neferi olarak elimizden gelenin en iyisini yapmalıydık.. Gurbetçi kardeşler dişlerinden – tırnaklarından kesiyor
ve Türrkiyemiz için gurbet ellerde büyük özveriler gösteriyorlardı…
ADD Berlin Şubesi Başkanı Sayın Nalan Arkad hanımefendi,
inanılmaz derecede zarif ve koşturmada idi.

Akşam yemek sonrası oturmuştuk çalışmaya çok soğuk bir Berlin sabahında gün üzerimize ışımıştı..  100+ yansı hazırlamıştık. Konuşmalarımızı hep görsel yapmaya çalışıyorduk
konuşmalarımızı daha kalıcı olsun diye ve arşivliyorduk

O güzelim yatağa ve kuştüyü yastığına başımızı bir an bile koyamamıştık.
Sabah resepsiyonda odanın akıllı kartını iade ederken Alman görevliye,
“Yatağı yenilemeniz gerekmiyor..” dediğimde şaşkınlıkla “Neden??!” diye sormuştu..

“Hiç yatmadım ki!” dediğimizde şaşkınlığı daha da büyümüş ve açıklama rica etmişti..
Kısa bir açıklamadan sonra ise elimizi coşkuyla sıkarak

“You’re in a great patriotism!”

sözlerini kullanmıştı sağolsun.. (Siz büyük bir yurtseverlik gösteriyorsunuz…) 

*****

Yargı mutlaka yansız – bağımsız bir
ADALET DAĞITICI – SAĞLAYICI olmak zorundadır.

Bunun tartışılır yanı, lamı – cimi yoktur.
Yarın Tayyip bey dahil, herkese gerekli olabilecektir.
Dileriz, temyiz aşamasında Yargıtay’ın ilgili Ceza Dairesinde sağduyu – hukukun üstünlüğü, AİHM’nin ifade özgürlüğüne ilişkin yerleşik – istikrarlı içtihatları dikkate alınır ve Tekirdağ’daki yerel mahkemenin hukuk tanımadan verdiği ve zorunlu olarak ertelediği
1 yıla yaklaşan hapis cezası kaldırılır.
Bu tür uygulamalar ülkemize yakışmamaktadır;
toplumsal vicdanı derinden yaralamakta, iç barışı dinamitlemektedir.
Her halde Yargının görevi bu olmasa gerektir!
Türkiye 1. sınıf bir HUKUK DEVLETİ olmak zorundadır.
YARGITAY’ı kritik bir görev, çok ağır bir tarihsel sorumluluk bekliyor.

“Ankara’da yargıçlar var” dedirtmeli, bu feneri – meşaleyi – umudu söndürmemelidirler.

******

Sevgili Türker Paşam,
Durmak yok, yola devam… Bu da geçer…

Sevgi ve saygı ile.
04 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Bu yazının pdf biçimi için lütfen tıklar mısınız??

TURKER_ERTURK’UN_SAVUNMASI_UZERINE

Avusturya’dan Erdoğan’a sert tepki

Avusturya’dan Erdoğan’a sert tepki

Avusturya Parlamentosu’nda kabul edilen “İslam Yasası” na ilişkin açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a Avusturya
Dış işleri Bakanı ve Uyumdan Sorumlu Bakan Sebastian Kurz ve Avusturya Alevi İslam İnanç Toplumu‘ndan tepki geldi.
Avusturya Dış işleri Bakanlığı sözcüsü tarafından bakan adına yapılan yazılı açıklamada şu ifade yer alıyor :

Sayın Sebastian Kurz, Erdoğan’ın Avusturya İslam Yasası ile ilgili açıklamalarını reddediyor. Biz ülkemizde yaşayan Müslümanlar için özgürce, insan haklarına uygun ve İslami kuruluşlarla istişare ederek kararlar aldık. Yurt dışından emir alacak değiliz” 
***
Avusturya Alevi İslam İnanç Toplumu ise bir basın bildirisi yayınlayarak Erdoğan’ın eleştirileri yersiz, tutarsız ve temelsizdir” diyerek
şu ifadeleri kullandı:
“Sayın Erdoğan…
Basından okuduğumuz kadarıyla, Avusturya Parlamentosu’nda 25 Şubat 2015’de kabul edilen ‘İslam Yasası‘na ilişkin yasanın AB müktesebatına aykırı olduğunu ve Müslümanların günlük yaşamını olumsuz etkileyeceğini belirterek bu yasadan yola çıkarak başta Avusturya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerini de 28 Şubatçı olmakla itham etmişsiniz. Bu konuda Avusturya ve itham ettiğiniz diğer ülkelerin yetkili makamları elbette sizin açıklamalarınıza gereken yanıtı verecektir. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, Avusturya Parlamentosu’nda kabul edilen İslam Yasası konunun muhatapları olan Alevi ve Sünni inanç toplumlarının tam desteği ve de onayı alınarak hazırlanmıştır. Demokrasi sisteminin sağlıklı işlendiği Devletlerin başlıca görevlerinden biri Parlamento’nun onayına sunulan yasaların, konunun başlıca muhatapları ile birlikte müzakere edilerek hazırlanmasıdır. Bu demokratik ve katılımcı süreç sizi rahatsız etmiş, hatta size ters gelmiş olabilir. Avusturya Parlamentosu’nda kabul edilen İslam Yasası burada yaşayan gerek Alevi gerekse Sünni yurttaşların günlük yaşamlarını olumsuz etkilemesi bir yana her iki inanç grubuna da pek çok yeni hak yasal zorunluluk haline gelmiştir. Aleviler ve Sünniler yasa kapsamında eşit haklara sahip inanç toplumları olarak tanınmaktadır. Üniversitede teoloji fakültesi kurulması ve burada Alevilik ve Sünnilik Bölümlerinin açılması yasal zorunluluk haline getirilmiştir. Böylece gerek Aleviler gerekse Sünniler kendi teologlarının, inançsal destek görevlilerinin, öğretmenlerinin Viyana Üniversitesi bünyesinde kendi inanç esaslarına göre yetiştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Askeriye, hastane ve hapishanelerde gerek Aleviler gerekse Sünniler inançsal destek hizmetlerini yürütmeleri için inanç personeli görevlendirilmesi yasal zorunluluk haline getirilmiştir. Alevi ve Sünni inanç grupları için mezarlık yeri tahsisi yasal zorunluluk haline gelmiştir. Alevi ve Sünniler için ayrı inanç dersleri garanti altına alınmıştır. Gerek Aleviliğin gerekse Sünniliğin kutsalları, sembolleri koruma altına alınmış, bu sembollerin amaç dışı kullanılmasının önüne geçilmiştir. Gerek Alevi gerekse Sünnilerin önemli inanç günleri ve bayramları yasada adlarıyla yer almaktadır. Bu ve buna benzer hakların hangisinin AB müktesebatına aykırı olduğu bizlerce anlaşılmadığı gibi burada yaşamımızı nasıl zorlaştıracağı da muamma olarak durmaktadır.”
Avusturya’da yeni çıkan bu yasanın dalga dalga Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayılacağı iddia edilen bildiri şöyle devam etti:
“Size düşen görev başka ülkelerin yasal sürecine müdahale değil, başında bulunduğunuz ülkeyi daha demokratik, inançlara daha saygılı bir ülke haline getirmek. Bu konuda gecikmeksizin AİHM de davaları kazanan 25 milyon Alevi’yi tanımak ve haklarını teslim etmek önceliğiniz olmalıdır. Türkiye Alevileri inançlarının tanınmasını ve saygı gösterilmesini bekliyor. Önünüzde örnek mevcut. Avusturya’da çıkan bu yasayı siz de ülkenizde çıkararak inançların bir arada, saygıyla yaşamasının önünü açın.”
Odatv.com

=========================================

Dostlar,
Haberi göndern Sayın Ali Ercan’a teşekkürlerimizle…
Öte yandan, Bay RTE için ise “Allah encamını jayreyleye..” demekten başka söz bulamıyoruz…
Sevgi ve saygı ile,
03.03.2015
Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com