IŞİD zihniyetinin dokunulmazlığı

IŞİD zihniyetinin dokunulmazlığı

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 10.01.2019

AKP iktidarı, ABD’ye ve Avrupa Birliği’ne her fırsatta verdiği mesajda, terör örgütü IŞİD’e karşı mücadele verdiğini hatırlatır. Paris’teki “Charlie Hebdo” terör eylemlerine kadar IŞİD’in Türkiye’de örgütlenmesi konusunda edilgen kalan, ancak Paris olaylarından sonra ABD’den ve Avrupa Birliği’nden gelen baskılar üzerine IŞİD’e karşı harekete geçen AKP iktidarı gerçekten de, hem Türkiye içinde, hem de sınır ötesi operasyonlarda, IŞİD’e karşı mücadele vermiştir. 
Ancak aynı AKP, dinci terör örgütü IŞİD üyesi olmadığı halde, IŞİD zihniyetini paylaşan kişilere karşı yurt içinde edilgen kalmaya devam etmektedir. Bunun en son örneği, Siirt Müftüsü Ahmet Altıok’un, Oda TV’ye yönelik akıl almaz açıklamaları karşısında, iktidarın, savcıların ve hâkimlerin sessizliğini korumasıdır. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef gösterdiği muhalif sanatçılar, gazeteciler, yazarlar ve siyasetçiler için anında harekete geçen emir kulu savcılar, terörü ve şiddeti teşvik eden ve Oda TV’yi tehdit eden Ahmet Altıok’un açıklamaları karşısında üç maymunu oynamaya devam etmektedir! 
Oda TV’de yayımlanan bir yazıda Müslümanların peygamber olarak kabul ettiği Muhammet’e karşı hakaret edildiğini iddia eden Ahmet Altıok adlı zat, köktendinci Hizbullah adlı örgütün yayın organına yaptığı bir açıklamada, “Charlie Hebdo” dergisine yapılan terör saldırısını örnek gösterip “yanlarına kâr kalmadı” demiş, Oda TV’ye de, “ölmeden önce tövbe etsinler” çağrısında bulunmuştu! 
Bu skandal açıklama karşısında, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, savcılar, emniyet ve hâkimler harekete geçmediği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı da harekete geçmemiştir. Bu konuda harekete geçmeyen tüm kurum ve kişiler, bu suça ortak olmaya devam etmektedirler! 
Bu bir sürpriz mi? Aslında değil.

  • Çünkü İslamcı siyasetin, İslamcılığın, köktendinciliğin, laiklik karşıtı hareketlerin ruhunda faşizm, despotizm, tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, kin, nefret ve şiddet vardır.

Bunu geçmişte de gördük, bugün de görmeye devam ediyoruz. Bunların fıtratı böyle! 
İslamcılar geçmişte, din adına uygulanan hangi terör ve şiddet eylemine karşı doğru dürüst ve etkin bir tepki verdiler ki buna tepki versinler?! 

  • Sivas’ta Madımak Otel’inde gerici yobazların gerçekleştirdiği katliama ses çıkarttılar mı?

Bırakın ses çıkartmayı, olaylardan önce katledilen sanatçıları hedef gösterdiler, olaylardan sonra da canını zor kurtaran Aziz Nesin’i suçlu ilan ettiler, bir de utanmadan, bu davada yargılanan sanıkların avukatlığını üstlendiler! Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sağ kollarından birisi olan Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın, 33 kişiyi yakarak katledenlerin avukatlığını yapması tarihe kara bir leke olarak geçti. 

İslamcılar, hukukçu-öğretim üyesi-yazar Muammer Aksoy’un, siyaset bilimci-öğretim üyesi-yazar Ahmet Taner Kışlalı’nın, ilahiyatçı öğretim üyesi-siyasetçi Bahriye Üçok’un, emekli müftü-araştırmacı-yazar Turan Dursun’un, gazeteci- yazar Çetin Emeç’in, gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun İslamcı terör örgütleri tarafından öldürülmesi karşısında doğru dürüst ve etkin bir ses çıkarttılar mı? Usul yerini bulsun diye göstermelik ve zorlama kınama mesajlarının ötesine geçebildiler mi? 
Bırakın bu katliamlara karşı doğru dürüst ve etkin bir ses çıkartmayı, katledilenleri gazetelerinde ve siyasi demeçlerinde yıllarca hedef haline getirenler zaten İslamcılardı! 

  • Laikliği ve Atatürk devrimlerini savunanların can güvenliğinin bile olmadığı bir ülkede, onlar türban mağduriyeti konusunda ülkeyi ayağa kaldırma mesaisi yapıyorlardı!

En büyük mağduriyetleri yok sayarak, mikro mağduriyetler üzerinden makro boyutta zulüm senaryoları tasarlıyorlardı! 
Bugün yaşananlar da hâlâ, o tasarladıkları zulüm senaryosunun devamıdır!

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Olup bitenin baş aktörleri, alnı secdeden kalkmayanlar.

Hâl böyle olunca, müesses nizamın ‘yancılarını’ dehşetli bir laiklik korkusu aldı. Her Allah’ın günü ‘Aman ha laiklik pek fena bir şey, sakın oyuna gelmeyin’ telaşlarının, biraz okumuşunun yeniden fırına verdiği ‘merkez-çevre’ teorisi yazılarının nedeni bu. Hani şu, uzun süre bir kesim entelektüelin ‘afyonu’ olan ‘merkez-çevre’ teorisi.

Hazır olun, İdris Küçükömer’in de hatırlanıp ısıtılması yakındır!

Müthiş bir telaş ve kızgınlık yaşıyorlar. 15 Temmuz’dan önce içlerinden biri, ‘laik azınlık Türkiye’den defolup gitmeli’ demişti. Dün de ilk kez duyduğum bir yayın organının yazarı laik kesimi hedef alarak, ‘… Geçti o günler, bedelini ağır ödersiniz. Evinizde laik olun,’ buyurmuş. Laikler için ‘bağnaz kabile’ demiş.

Demek ki Sivas’ta şair yakanları, domuz bağı ile insan katledenleri filan hep laik sanıyor!

İlginç tipler. Bir yandan ciddiye alınacak yanları yok, diğer yandan iktidarın yazarları konumundalar ve hitap ettikleri bir kesim var. Sanırım AKP’nin imaj yenileme çabasını da pek fark etmediklerinden frenleri tutmuyor.

Adamcağız bunları söylerken, Meclis’te İsrail’le ‘öpüşüp barışma’ yasası kabul edildi! Ayrıca ‘evde laik olmak’ ne demek Allah aşkına? ‘Güçler ayrılığı’ ilkesine; ‘anne, baba ve çocuklar arasındaki iş bölümü’ demek gibi bir şey…

Her ideolojinin/dünya görüşünün ‘çöküşünde’ ortaya çıkan hüzünlü çabalara tanık oluyoruz aslında. Koyu Kemalistlerin her fırsatta, düğün dernekte Onuncu Yıl Marşı okuması gibi. Onlar da bir türlü 11. yıla geçemediler!

1980’lerde başlayıp 90’lara damga vuran ikinci cumhuriyetçiliğin, post liberalliğin alıcısı kalmadı (neyse ki!) artık.

Muhtemelen önümüzdeki süreçte sosyal bilimcilerin eğildiği konular hızla değişecek, Türkiye siyasi ve düşünce tarihi bir kez daha ‘yeniden okunacak’ ve bu dönemin ‘yeni’ yayınları olacak. Hemen burada, Cangül Örnek’in (Can Y.) çıkan ‘Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı: Antikomünizm ve Amerikan Etkisi’ kitabını önermek isterim.

Her neyse. Dönemin tartışmalarından biri de laiklikti. Bolca laiklik yazısı kaleme alındı. Az sayıda kitap yayımlandı. Makalelerde bir yandan Türkiye’deki idari/hukuksal laiklik yorumları eleştiriliyor, diğer yandan genel olarak Türkiye tarihi bağlamında ‘laik’ düşünce/uygulamalar ele alınıyordu.

Kuşkusuz benim konuya dair cehaletimle de ilgili olabilir ancak bugün dahi şu laiklik-sekülerlik (ve laikçilik) ayrımlarını tam olarak anlayabilmiş değilim. Söz konusu ayrımlar, bazen hakikaten aralarındaki bir farka işaret etmek, zaman zaman da laik kesimi küçümsemek ya da aşağılamak (laikçilik) için kullanılıyor. İyi de İngilizce-Fransızca sözlükte, birinin karşısında diğeri yazıyor!

Anglosakson hukuk sistemindeki ülkelerin (ABD-İngiltere gibi) laiklik yorumuyla, Kıta Avrupası (Fransa) sistemine dâhil olanların laiklik yorumu arasında farklar var tabii. Buna mukabil iki hukuk sistemi arasındaki yorum/uygulama farklılıklarından hareketle kavramları bu denli zorlamayı, bambaşka anlamlar çıkarmayı, dediğim gibi, anlamıyorum.

Sonuçta işin özü değişmiyor. Laik ya da seküler denilsin, özen gösterilmesi gereken ölçüt, devletin yasa ve eylemlerinde ‘referansını’ herhangi bir inanca dayandırmaması gerekliliğinin kabulü. Fransa merkezli laiklik (özellikle 1905 yasasına dek) kuşkusuz daha kontrolcü.

Türkiye’de dini alanın, Mart 1924’ten bugüne bir devlet kurumu tarafından kontrol altına alınmaya çalışılması gibi. Bugünkü Anayasa’da da Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir kurum olarak değil, ‘genel idare’ içinde tanımlanıyor.

İyi hoş da, seküler olarak adlandırılan sistemler de ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ değil ki inanç konusunda. Sürekli örnek verilen ABD Anayasası’nın ‘ek birinci’ maddesine göre özetle, ‘devlet bir dini kabul eden ve yasaklayan yasa çıkaramaz.’ Yani inançlar karşısında yansızdır.

Siz ABD Başkanı’nın (kuşkusuz dindarlara sempatik görünmek zorunda olan) örneğin bir baraj açılışında kurdele keserken (gerçi böyle bir şey de görmezsiniz ya, örnek diye veriyorum!) ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına’ deyişine tanık oldunuz mu? Tahayyül edebilir misiniz?

Ülkeler arasında, yasa, gelenek ve uygulama farkları var. Çoğunun gerekçesi de tarihsel. Örneğin 16. yüzyıldaki dönüşümün sonucu olarak İngiliz hükümdarı, aynı zamanda kilisenin de ‘başı’ konumunda. Ancak Kraliçe kiliseye koşturup ayin yönetmiyor değil mi? Ya da Norveç’te Kral, yine tarihsel gerekçelerle Evanjelik Luteryen olmak zorunda.

Özellikle monarşilerde böyle gelenekler var. Önemli olan, çıkarılan yasaların ve idari uygulamaların, farklı inançlara mensup yurttaş kesimleri arasında adaletsizliklere ve ayrımcılığa neden olmaması. Geri kalan kural ve gelenekler, tarihsel birikimin sonucu ve çok büyük bir tartışmaya neden olmuyor.

Örneğin yine ABD’den örnek verirsek, Başkan’ın göreve başlarken İncil üzerine yemin etmesi gibi. Ya da Türkiye’de iki ‘dini’ bayramın ‘resmi’ tatil oluşunun Türkiye laikliği açısından sorun olmayışı gibi.

Adını ister laik ister seküler koyun; asıl önemli olan devletin ‘yeryüzü’ kuralları esas alınarak yönetilmesi. Tükiye’de, 1921 Teşkilatı Esasiye’nin birinci maddesindeki ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ifadesi ile tarihimizde ilk kez egemenlik hem ‘halka’ verildi, hem ‘yeryüzüne’ indirildi.

‘Egemenlik ulusundur’ demek, aynı zamanda ‘egemenlik Hakk’ın değil, halkındır’ anlamına gelir. Fransız devrimcilerinin yaptığı gibi. Bugün sokaklarda kimi kafası karışık ahali, bir yandan egemenlik ‘milletindir’ diğer yandan ‘Allah’ındır’ derken, ne dediğini bilmez halde.

Çünkü birine verdiğinizde diğerine vermemiş oluyorsunuz!

‘Efendim Türkiye’de halkın tamamına yakını Müslüman!’ Kim saydı ve nasıl sayılabilir bilmiyorum ama doğru kabul edelim. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğuna kuşku yok. Güzel kardeşim, laik/seküler demokrasilerin halklarının ‘çoğunluğu da’ Allah’a ve bir ‘dine’ inanıyor. Yani örneğin ‘kurşunkaleme’ tapmıyorlar.

Mesele, halkın çoğunluğunun bir dine inanması değil, devletin yasa ve eylemlerinde o çoğunluk dininin kurallarına göre hareket edip etmemesi; bir inancın taraftarı olup olmaması.

Darbe girişimi öncesinde ‘dindar toplum’ ve ‘dinin hâkim olduğu devlet yönetimi’ özlemleri açıkça dile getiriliyordu. Sonrasında ise aynı kitlede müthiş bir telaş başladı. Çünkü ‘liyakat, akıl, hak etme’ gibi son derece ‘laik’ bir terminoloji dolaşımda.

Şimdi bırakalım devletin sıfatı seküler mi olsun, laik mi olsun sohbetlerini. Bir işe başvuran yurttaş, o iş için gerekli sınava girerek ve adil değerlendirilerek mi işe alınacak; yoksa cebinde taşıdığı tarikat kartvizitine göre mi? 80 milyonluk bu denli karmaşık bir toplumda ‘idarenin dili’ yansızlaşacak mı, yoksa fırın açılışı yaparken dahi bir dine referansta ısrar mı edilecek?

Eğitim sistemi çağın gereklerine göre mi, yoksa inancın gereklerine göre mi örgütlenecek? Bürokraside liyakat mi, yoksa kırmızı yanaklar badem bıyıklar mı öncelikli olacak? Bir insana bakıldığında ‘insan mı’ görülecek, yoksa dindar ya da olmayan kadın ve erkek mi?

Bir kadına bakıldığında kadın mı görülecek, yoksa etek, bluz ve türban mı? Dostlar alışverişte görsün diye Fransa’da Charlie Hebdo katliamı sonrası yürüyüşe katılanlar, kendi memleketinde Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya gibi insanlara çile çektirecek mi, çektirmeyecek mi?

Türkiye’de laikliğin yorumu ve zamanında mahkeme kararlarına konu olmuş halinde sorunlar olduğu, haksızlıklar yapıldığı sır değil. Ancak haksızlıkların sorumlusu, laiklik ilkesi değil. İlkenin, o dönemin ruhuna uygun ve yanlış yorumlanması. Diyeceğim, örneğin üniversitedeki türban yasağının laiklikle değil, yargı ve idarenin hödüklüğüyle ilgisi vardı!

Böylesi açmazlarımızın kökeninde, her şeyin ‘ele alma düzeyini’ birbirine karıştırıp toplumsal ve siyasal sorunları, hukuk/mahkeme yoluyla çözme gibi son derece hatalı bir eğilim var. Ne yazık ki bu heves Türkiye’nin berbat bir hastalığı ve tedavi edilemiyor.

İslamcı partileri kapatıp laikliği koruduğunu düşünen, Kürt partilerini kapatıp siyasetçilerini yargılayarak Kürt sorununu çözdüğünü düşünen, HSYK yapısını değiştirip yargı bağımsızlığını sağlayacağını düşünen kafa bu.

Bugün de aynı zihniyet ya da hukuk algısı, OHAL KHK’sinden başka her şeye benzeyen OHAL KHK’leri ile TSK’yi yeniden örgütleyerek, siyasal sorunlarımızı çözeceğini dile getiriyor örneğin. Sanki darbeye girişenler, bunu mevzuata bakarak yapıyormuş gibi! Bu akıl fikir almaz hukuk/devlet algısı, başka yazının konusu olacak.

Türkiye bu haldeyken, aklı başında insanlar ‘birlikte yaşam’ dileklerini ifade edip çözüm için kafa yorarken; dini duyguları sömürmeye doyamayıp okumuşlara duydukları nefreti gizleyemeyenlerin telaş ve kızgınlığı, anlaşılabilir.

Nihayetinde, çöken bir ideolojinin savunucularından söz ediyoruz. Anlamaya anlıyoruz da, işi buralara getirmek, laik kesime tehditler savurmak, ‘defolup gidecekler’ buyurmak, ‘bedel ödetmekten’ söz etmek yine de pek sağlıklı bir zihnin ürünü olmasa gerek.

Filozof, ‘aynı nehirde iki kez yıkanılmaz’ demiş zamanında. Bu muhteremler küçük ve bulanık bir gölet bulmuş, çimiyor da çimiyor…

Yazı önerisi: Her zaman çok gerekli yazılar kaleme alan birinci sınıf bir ‘hukukçu-gazeteci’ olan Çiğdem Toker’in, devletteki dönüşümün hukuksal boyutlarını anlattığı son yazılarını özellikle öneriyorum. Varlık Fonu’na ilişkin olanı buraya ekliyorum.
(diken.com.tr’den alınmıştır.)

15 Soruda IŞİD Hakkında Her Şey

Nereden Çıktılar, Dünyadan Ne İstiyorlar? 15 Soruda IŞİD Hakkında Her Şey

IŞİD nereden çıktı, dünyadan ne istiyor, bu denli vahşi eylemlerle bile nasıl kendine yandaş topluyor?

Alanının en iyisi yazar ve gazeteciler,
IŞİD’in nedenini nasılını anlattı.

Nereden Çıktılar, Dünyadan Ne İstiyorlar? 15 Soruda IŞİD Hakkında Her Şey

Kendini ‘İslam Devleti’ olarak tanımlayan IŞİD korkunç eylemleriyle Türkiye‘yi kana bulamıştı. Paris saldırıları sonrasında tüm dünya IŞİD‘i konuşmaya başladı. Herkes bir şeyler söylüyor ama en yalın sorulara bile net yanıtlar verilmiyor: IŞİD nereden çıktı, dünyadan ne istiyor, bu denli vahşi eylemlerle bile nasıl kendine yandaş topluyor? Alanının en iyisi yazar ve gazeteciler, IŞİD‘in nedenini nasılını anlattı.

Kanlı katliamlara imza atan, son yılların en vahşi terör örgütlerinden IŞİD hakkında ne biliyorsunuz? Hürriyet‘ten Yenal Bilgici, İpek İzci ve Serkan Ocak’ın hazırladığı dosya, alanının en iyi gazeteci ve yazarlarına IŞİD‘i sordu, ortaya 15 maddede IŞİD rehberi çıktı…

1. Türkiye‘de kaç IŞİD militanı var? Türkiye‘den IŞİD‘e destek oldu mu?

Türkiye‘den IŞİD‘e katılan militanların sayısını bilmiyoruz ama Suriye ve Irak‘ta birçok cephede öldürülen ya da yakalanan militanların üzerinden çıkan kimliklerden epey Türk olduğunu anlıyoruz. Malum en son PEW’nun kamuoyu araştırması Türkiye‘de IŞİD‘e sempati duyanların oranının %8 olduğunu ortaya koydu. IŞİD dışında Nusra gibi örgütlerin saflarında yüzlerce genç var. Türkiye‘nin IŞİD‘e desteği sorunu çok kafa karıştırıcı. Ben Türkiye‘nin IŞİD ile ilgili politikasını dört farklı düzlemde değerlendirmekten yanayım. Suriye‘de 2013’ün ortalarına doğru Esad yönetimine karşı savaşan herkes Türkiye tarafından desteklendi. Hepsi AKP yönetimine göre devrimciydi. El Kaide‘de ayrışma yaşanıp IŞİD adı ortaya çıktığında Türkiye‘nin bu örgüte ilişkin politikası çeşitlendi. Ankara, Irak‘ta Türkiye destekli Sünni aşiret ve siyasetçilerin Şii Maliki yönetimini devirmeleri konusunda IŞİD‘i bir katalizör olarak gördü. Sıra Suriye‘ye geldiğinde IŞİD bir yerde desteklendi, başka bir yerde düşman olarak görüldü. IŞİDTürkiye destekli gruplara yani eski ortaklarına savaş açtığında Ankara IŞİD‘i elimine etmeye çalışanlara destek oldu.

Kürtler Rojava‘ya hakim olmaya başladığında da IŞİD‘in sonradan içine aldığı cihatçıların onlarla savaşmak için Türkiye‘den rahatça Suriye tarafına geçtiğini gördük. Bu şekilde Türkiye üzerinden geçen cihatçılar Rasulayn’da Kürtlerle çatıştı. Birçok kapı Türkiye üzerinden sevk edilen militanlarca ele geçirildi. IŞİD, dünyaya açıldığı, lojistik ve militan akışını sağladığı üç kapıya sahipti; üçü de Türkiye‘ye açılıyordu. Bunlardan Tel Ebyad’ı YPG ve Arap ortaklarına kaptırdı. Elinde hala Cerablus ve El Rai kapıları duruyor. Bir kritik nokta da petrol ticaretidir. IŞİD‘in çıkardığı petrol Türkiye sınırlarından satıldı. RusyaViyana görüşmelerinde IŞİD‘in petrol satışlarına dikkat çekmişti. G-20 doruğundaki göndermeler de önemli ölçüde Türkiye ve Suudi Arabistan ile ilgiliydi. (Fehim Taştekin / Radikal Yazarı )

2. IŞİD, Türkiye‘yi nasıl görüyor? Türkiye‘ye nasıl tehdit ediyorlar?

Türkiye‘deki IŞİD militanları üzerine, aylardır onlarca haber yapan Radikal muhabiri İdrisEmen anlatıyor:

IŞİD Fransa‘ya hangi gözle bakıyorsa Türkiye‘ye de aynı gözle bakıyor. Nitekim Paris saldırısından önce IŞİD‘in Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırıları oldu. Bu saldırılar bize IŞİD‘in Türkiye toplumunu kendisine düşman olarak gördüğünü gösteriyor. IŞİD yayınladığı videolarda Türkiye‘deki Müslümanların ‘Cihat’a katılmaları yönünde çağrıda bulundu. Hatta IŞİD‘e yakın ‘Konstantiniyye’ adlı dergide örgütün İstanbul‘u ‘fethedeceği’ duyuruldu. Bu durum IŞİD‘in hedefleri arasında Türkiye toprağının da olduğunu gösteriyor. Yine de Türkiye‘yle ilgili alışılmadık bir durum var şu an. IŞİD, nerede olursa olsun yaptığı eylemleri üstelemekten çekinmeyen bir örgüt. Hatta saldırıları sonrasında bazı videolar yayınlayarak militanlarının saldırılara nasıl hazırlandığını kamuoyuna duyuruyor. Ancak IŞİD, Türkiye‘de yaptığı Diyarbakır, Suruç ve Ankara saldırılarını üstlenmedi. Bunun yerine bu saldırıları tebrik etmekle yetindi. Bu durum kafa karıştırıcı; çünkü bu saldırıların IŞİD tarafından yapıldığı kesinleşti.

3. IŞİD, dini referanslarını nereden alıyor? Felsefesi ne?
Bunlar İslam adına geçerli iddialar mı? IŞİD, gerçekten ‘İslami’ bir terör örgütü mü?

Gazeteci-yazar Mustafa Akyol, IŞİD‘ın dünyadaki İslam alimlerinin ve sıradan Müslümanların çok büyük çoğunluğuna göre zalim, sapkın bir örgüt olduğuna ama kendini de İslam’ın en doğru temsilcisi olarak gördüğüne işaret ediyor: “Dolayısıyla ‘Ne İŞID İslamidir’ demek doğru, ne de ‘İslam’la hiçbir alakası yoktur’ demek. Bence en doğru tanım, İslam’ın ilk yüzyılındaki ‘Hariciler’ gibi, dini kaynakları çok katı, bağnaz ve vahşi yorumlayan bir akım olduğu.” Selefilik ve İslami hareketler konusunda uzman ilahiyatçı, Prof. Dr. Hilmi Demir’e göreyse IŞİD‘in dini referans çerçevesi oldukça karmaşık ama basitçe Selefi-devrimci-radikal örgütlerden biri olarak kabul edilebilir (İslam’ın şirk ve batıl inançlardan temizlenerek kendi kaynaklarına dönmesini savunan Abdullah İbn Abdulvehhab’ın düşüncesinden beslenen Selefilik’ten çok fazla yararlanıyor). Demir, IŞİD‘in sadece ‘İslamcı’ bir örgüt olarak nitelenmesini yanlış buluyor: “Yalnızca dini referanslar kullanmıyor. Batı dünyasının sömürgeci geçmişi, uyguladığı çifte standartlar ve İslamofobi gibi ideolojik araçları da kendi söylemine ekliyor.”

4. Liderleri kim; nasıl yapılandı, nasıl örgütlendi?

IŞİD‘i eski Kaideciler, Baasçılar ve kimi Sünni aşiretlerin koalisyonundan doğmuş bir örgüt olarak tanımlayabiliriz. Kaide’nin küresel ağını, Baas’ın stratejik aklını ve aşiretlerin sosyal tabanını kullanıyor. IŞİD‘in lider kadrosu ağırlıklı olarak Irak‘tan. Ömer Şişani gibi IŞİD‘in kuzey cephesi komutanı olan yabancılar cephelerde öne çıksa da, karar vericiler genelde Iraklı. Kendini halife ilan eden Ebu Bekir Bağdadi, İslam üzerine Bağdat Üniversitesi’nde doktora yapmış biri. Örgüt üzerindeki otoritesini yani kendini halife olarak kabul ettirmesini biraz da din eğitimi almış olmasına borçlu. Türkmen asıllı yardımcısı Abdurrahman Ebu Ala da din dersi hocasıydı. Stratejiyi belirleyen kadrolarda ise eski Baasçılar hakim. (Fehim Taştekin)

5. Vahşi eylem biçimlerine kim karar veriyor? Bu kadar vahşi eylem yapmalarının amacı ne? Böylesi eylemler, nasıl oluyor da dünyanın dört yanından gençleri kendine çekiyor?

Bir ‘Halife’leri var; dolayısıyla ana stratejilere onun karar verdiğini varsayabiliriz. Ama kullandıkları vahşet, ‘Tekfiri Selefilik’ denen din anlayışlarından geliyor. Henüz IŞİD ortada yokken, 2004-6 yıllarında, onun öncülü olan Ebu Musab El Zerkavi de Irak‘ta benzeri vahşi eylemler gerçekleştirmişti. Bir de onlara göre ‘stratejik’ bir mantığı var vahşetin: Az bir güçle çok korku salmaya yarıyor. Yine IŞİD‘in kuramsal öncülerinden Ebu Bekir Naci, 2004’teki ‘Vahşetin İdaresi’ adlı kitabında bunu açıkça anlatmıştı zaten. Ne yazık ki vahşetin bir çekiciliği de var. Dahası IŞİD “Masum insanları öldürüyoruz” demiyor. “Müslümanlara zulmeden kafirleri, mürtedleri (sapkınları) öldürüyoruz, bunu çoktan hak ettiler” diyor. Burada yapılan elbette korkunç bir ötekileştirme, şeytanlaştırma. Ve bu propagandanın alıcısı hemen her zaman, hemen her toplumdan çıkabilir. (Mustafa Akyol)

6. IŞİD, El Kaide’den daha mı zalim?

İslam anlayışlarında benzerlik var; ikisi de Tekfiri, Selefi, cihatçı örgütler. Ama El Kaide daha ‘ılımlı’ kaldı IŞİD‘in yanında. Örneğin IŞİD‘in yardım gönüllülerini öldürmesi gibi kimi vahşi eylemler son dönemde El Kaide tarafından kınandı. El Kaide’nin ‘Hilafet’ gibi bir iddiası olmadığını ve bir ‘devlet’ kurmaya çalışmadığını da belirtelim. Sol literatüre benzetirsek, El Kaide bir tür ‘şehir gerillası’ örgütü. IŞİD ise Kızıl Khmerler gibi devlet kurup kitle katliamları yapan bir örgüt (Mustafa Akyol)

7. IŞİD neyi hedefliyor?

Devletleşmek ve bu devlette kendi anlayışına göre şeri hükümleri hakim kılmak istiyor. Uzun vadede herhalde ‘kutsal’ şehirleri de isteyecektir. Bir de tabii Şiiler’den, gayri Müslimlerden arındırılmış bir Ortadoğu coğrafyası… (Soli Özel)

Brookings Enstitüsü‘nden Will McCants’e göre IŞİD geçen yıl doruğa çıktığı toprak büyüklüğünün 1/4’ünü yitirdi. Ancak bu kez de küresel terör saldırılarına başvurarak imajını canlı tutmaya çalışıyor. IŞİD ve destekçilerinin saldırıları arasında Kuveyt, Lübnan, Suudi Arabistan, Sina Çölü’nde düşürülen Rus uçağı, Türkiye ve Paris saldırıları var. IŞİD bu saldırılarla hem komşu ülkelerin içindeki mezhepsel ve etnik karışıklık çıkarmak istiyor hem de bu yolla Suriye‘deki kayıplarının üstünü örtmek istiyor. (Doç. Dr. Ahmet Yükleyen / İstanbul Ticaret Üniversitesi, Hazar Strateji Enstitüsü)

8. Rakka‘da hayat nasıl? IŞİD bir devlet ve Rakka başkent mi, nasıl bir yer?
Şeriatla mı yönetiliyor? Orada yaşayan herkes IŞİD‘çi mi?
Orada yaşayanlar açısından girip çıkmak mümkün mü? Yönetim kaçtı mı?

Fırat kıyısındaki Rakka kenti, 13 Ocak 2014’ten beri tümüyle IŞİD‘in denetiminde. Suriye‘nin en büyük barajının (Tabka) yakınındaki kentte, IŞİD gelmeden önce yaklaşık bir milyon kişi yaşıyordu. Toplu olarak kaçanların ardından, şu an nüfus 400 bin dolayında. IŞİD geldikten sonra kentteki Şiiler’i ve Beşar Esad yanlılarını yakalayıp idam etti. Şii camileri ve kiliseler yakıldı (Bir Ermeni kilisesi şu anda karargâh olarak kullanılıyor). Örgütün ilan ettiği ‘İslam Devleti‘nin şeriatla yönetilen başkenti konumundaki Rakka‘ya giriş zor değil ama IŞİD‘e karşı mücadele eden Rakkalıların söylediği üzere ‘çıkmak neredeyse olanaksız’.

Rakka‘dan dışarıya haberler şu an yalnızca, geçen yıldan beri kentte IŞİD karşıtı gizli bir yayın yapan (Raqqa Is Being Slaughtered Silently (RBSS) – Rakka Sessizce Katlediliyor) internet sitesi üzerinden çıkıyor. Bu yayın, çoğunlukla vatandaş gazeteciliği üzerinden, kelle koltukta yürüyor (Örgüt, engelleyemediği bu yayını yapanları bulup öldürmeye kararlı; geçen ay Şanlıurfa‘da öldürülen iki aktivist gazeteci de RBSS için çalışıyordu). RBSS’nin son yayını yoğun Fransız ve Rus bombardımanı altındaki Rakka‘da, IŞİD‘in dışarıya haber sızmasın diye internet kafeleri kapattığını ve tüm internet erişimini kestiğini anlatıyor. Kesin olmamakla beraber, IŞİD liderlerinin aileleriyle beraber Musul‘a kaçtığı bildiriliyor. RBSS’nin bir aktivisti, Ferit El Vefa, IŞİD idaresi altındaki kentte yaşamın neye benzediğini şöyle anlatıyor (Syria Direct’ten):

“IŞİD, Rakka‘nın idaresini ele aldığında şeriat yasalarına göre giyinme zorunluğunu getirdi. Sigara içmeyi yasakladı. Kısa bir süre içinde yaşam koşulları giderek kötüleşmeye başladı. Elektrik günde ancak bir-iki saat veriliyor. Ekmeğin fiyatı aşırı yükseldi. Bunu kasten yaptılar; un bulunamıyor ama kentten başka yerlere taşınan buğday yüklü kamyonlar görüyoruz. Nedeni, daha rahat koşullarda yaşayan IŞİD militanlarına özendirmek. Tıbbi malzeme çok az. Eskiden sokakları temizlemek için gönüllü gençler çalışırdı; şimdi o da yok. Bütün bunlar, petrol rafinerilerinin geliri sayesinde bir finansal kriz yaşanmamasına karşın gerçekleşti. Zaten, IŞİD halkı çeşitli vergilere de bağlı tutuyor. Bu vergiler, militanların daha rahat yaşaması için alınıyor. Zorunlu askerlik şu anda yok ama koşullar çok kötüleştiğinden birçok genç daha rahat yaşamak için IŞİD saflarına katılıyor. Öte yandan artık yabancı ülkelerden gelenlerin sayısı da çok azaldı. Gelenlerin bir bölümü de IŞİD‘in dışarıdan gördükleri gibi olmadığını anladı; çıkmaya çalışıyorlar.”

9. Lider kadro ilk nerede buluştu? Irak‘taki Camp Bucca Hapishanesi’nin sırrı ne? IŞİD‘ın üyeleri, liderleri nereden geliyor?

Ortadoğu’da süregiden karmaşa (kaos) ortamında belki bir noktada mutlaka olanaklı olacaktı ama IŞİD‘in hızla büyüyüp serpilmesinin özel bir needni var. O neden de Irak‘taki ‘Camp Bucca’ adlı hapishane. Irak‘ın güneyinde Amerikan güçlerince yönetilen bu cezaevinde bugünkü IŞİD‘i yöneten tepe kadro buluştu. Daha 2004’ün ekim ayında Ürdünlü militan Ebu Musab El Zerkavi, Usame Bin Ladine bağlılığını ilan etmiş, grubunu Irak‘taki El Kaide’ olarak tanımlamıştı. Camp Bucca’da tutuklu bulunan El Zerkaviciler orada bugünün ‘halifesiyle’ tanıştılar. İki grup orada birleşti ama onlara esas yardımı yine aynı cezaevinde bulunan ve onlarla hareket etmeye başlayan Saddam’ın Baasçı komutanları yaptı. El Kaide‘nin ve öbür yabancı savaşçıların gücü bölgede zayıflarken, El Zerkavi ve Bağdadi’nin içinde bulunduğu bu kesim Baasçıların deneyimleri sayesinde öne çıktı. Bu yeni merkez, Suriye‘deki karmaşayla ve Beşar Esad‘ın cezaevlerinin kapısını açıp, onlara katılan yüzlerce teröristi salmasıyla birlikte gücünün doruğuna çıktı.

10. Neden bu kadar vahşi eylemler yapıyorlar? Bunlara kim karar veriyor?

Bir ‘Halife’leri var; dolayısıyla ana stratejilere onun karar verdiğini varsayabiliriz. Ama kullandıkları vahşet, ‘Tekfiri Selefilik’ denen din anlayışlarından geliyor. Henüz IŞİD ortada yokken, 2004-06 yıllarında, onun öncülü olan Ebu Musab El Zerkavi de Irak‘ta benzeri vahşi eylemler gerçekleştirmişti. Bir de onlara göre ‘stratejik’ bir mantığı var vahşetin: Az bir güçle çok korku salmaya yarıyor. Yine IŞİD‘in teorik öncülerinden Ebu Bekir Naci, 2004’teki ‘Vahşetin İdaresi’ adlı kitabında bunu açıkça anlatmıştı zaten. Ne yazık ki vahşetin bir cazibesi de var. Dahası IŞİD “Masum insanları öldürüyoruz” demiyor. “Müslümanlara zulmeden kâfirleri, mürtedleri (sapkınları) öldürüyoruz, bunu çoktan hak ettiler” diyor. Burada yapılan elbette korkunç bir ötekileştirme, şeytanlaştırma. Ve bu propagandanın alıcısı hemen her zaman, hemen her toplumdan çıkabilir. (Mustafa Akyol)

11. Rakka‘ya karadan girmek IŞİD‘i bitirir mi? IŞİD nasıl mağlup edilebilir?

Fehim Taştekin, karadan yürütülecek bir savaşın IŞİD‘in alan hakimiyetini önemli ölçüde gerileteceğini ama meselenin ‘yerel otoritelerde’ biteceğini öne sürüyor: “Hava operasyonları IŞİD‘in şehirlerdeki hakimiyetini fazla etkilemiyor. Bir işgal gücü geçici olarak IŞİD‘in belini kırabilir ama bitiremez. Bunun için yerel otoritenin sahaya hakimiyeti önemli. Bu, Irak‘ta Irak ordusu ve diğer yasal güçler, Suriye‘de de Suriye ordusudur. Suriyeordusunu dışlayan hiçbir askeri seçenek sahada başarı elde edemez.”

Mehmet Şahin ise koalisyon güçlerinin ne karadan ne de havadan operasyonunun çözüm olacağını düşünüyor: “Rakka’da bir milyon insan yaşıyor. IŞİD‘le mücadelenin tek bir yolu var: Sünni kitleyi kendi yanına çekmeyen bir girişim sonuç vermez. Yerel güçlere onurlu bir çıkış göstermeleri gerekiyor. Yapılan her harekat katliama neden olur. Sosyal tabandan çok tepki çeker.”

12. IŞİD, parayı ve silahı nereden buluyor? Ne kadar parası var?
Rafinerileri gitse, IŞİD biter mi?

Fehim Taştekin, IŞİD‘in gelir kaynaklarını kalem kalem sıralıyor: “Musul’u aldığında 2 milyar dolara hükmeden dünyanın en zengin silahlı örgütü unvanını kazandı. Suriye‘de Haseke ve Deyr el Zor’da ele geçirdiği petrolle Irak‘ta Musul, Beyci gibi yerlerde ele geçirdiği petrol gelir kaynaklarının en büyüyüğüydü. Petrol dışında tarihi eserlerin satışı, ganimetler, koyduğu vergiler, kaçırdığı kişiler için aldığı fidyeler ve kestiği haraçlar gelir kalemlerini oluşturuyor. Başlangıçta Körfez ülkelerinden gelen bağışlar da vardı. FakatIrak‘ta Beyci’yi, Suriye‘de Haseki’de belli yerleri kaybedince petrol gelirleri düştü. Örgütün ekonomik olarak eskisi kadar güçlü olmadığı söyleniyor.”

13. Avrupa‘da ve dünyada gündelik hayat nasıl değişecek? Müslümanlara etkisi ne olacak?

Avrupa‘daki Müslümanların işi çok zorlaşacak. IŞİD‘in de niyetinin bu olduğunu sanıyorum. Medeniyetler çatışması kavramını sevmiyorum ama çok kültürlülük, çoğulculuk gibi olguların büyük bir baskı altında olduğu bir döneme girdik. Nativism (yerelcilik) her yerde yükseliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasının liberal dünya düzeni çözülüyor. Üstelik Avrupa‘da özellikle neyin kaybedileceği konusunda tam bir kavrayış da yok kanımca. Devletler tepkilerini ölçülü vermeye çalışsalar bile toplumlardaki çoğunluk korku/öfke karışımıyla içerideki Müslümanlara yönelik ters işler yapabilir. İlk beklenti, ırkçı partilerin desteğinin artacağıdır. Avrupa‘daki gündelik hayatta da güvenlik kaygıları daha fazla ön plana çıkacak. (Soli Özel )

IŞİD‘in Paris saldırılarının hedeflerinden biri, Fransa‘da ve daha genel olarak Avrupa‘da Müslüman ve Arap düşmanı bir iklim yaratmak. Son Paris saldırısında bu amaç çok daha belirgin. Böylece Avrupa‘yı, Batı dünyasını, iddia ettikleri gibi Haçlı gücü olarak daha fazla tanımlayabilecekler. Ailelerine, kendilerine yönelik toplumsal dışlamaların, tepkilerin ve belki yer yer şiddetin ortaya çıkması veya artması nedeniyle huzursuz olan gençleri kendi saflarına daha fazla çekecekler. Bu, düşman saflarında çelişkileri açığa çıkarmak, derinleştirmek ve böylece hem propaganda gücünü arttırmak hem de yandaşlar nezdinde meşruiyetini güçlendirmek için yürüttükleri stratejiydi. Maalesef Paris saldırıları sonrasında Batı Avrupa ülkelerinden IŞİD‘e katılımın artması bekleniyor. Bu öngörü doğrulanırsa, ki Charlie Hebdo katliamı sonrası doğrulandığı iddia ediliyor, o zaman Batı toplumları gerçekten çözülmesi çok zor bir ikilem karşısında kalacak. Bugün Fransa‘da cumhurbaşkanı Hollande’ın savaş söylemi aynı zamanda bu savaşa katılmaya zaten hazır bekleyen, Suriye‘ye, Irak‘a gitmeye çalışan ama gidemeyen gençleri, bulundukları yerde kendiliğinden eyleme geçmeye de teşvik edebilir. Teröre karşı savaş… Bu sözü ABD yönetimi, Bush döneminde çok kullandı ve etkisinin ters olduğu fark edildi ve genellikle terk edildi. Fransa‘da üç ay için yasa yoluyla bizdeki OHAL’e benzeyen ‘Acil Durum Yasası’ uzatılacak. Bunun Müslüman’dan, Arap’tan olağan kuşkulu yaratma riskini küçümsememek lazım. (Ahmet İnsel)

14. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Türkiye ile ortak operasyona gideceklerini açıkladı. Bu ne demek? Türkiye şu an nasıl bir hazırlık içinde, IŞİD‘e yönelik bir koalisyonun
bir parçası olacak mı, olası bir operasyonda bir rol oynayacak mı?

Kerry’nin orada kastettiği, Türkiye ve Suriye sınırının halen IŞİD‘in denetiminde olan 98 km’lik Cerablus-Azez arasında kalan bölümünün güvenliğinin sağlanması. Şu aşamada o bölgede herhangi bir kara operasyonu düşünülmüyor. Washington‘ın odaklandığı, IŞİD‘in bu hattı yabancı savaşçı geçişi, petrol, buğday kaçakçılığı gibi gelir getirici işler için kullanmasının önlenmesi. Peki neden operasyon sözünü kullandı? Çünkü Kerry, yönetim içinde Türkiye‘ye en yakın duran isim. Ve şu anda Obama yönetiminin Suriye‘de izlediği, Paris saldırısından sonra daha da pekiştirdiği politika, Ankara‘nın tezlerine uymuyor ve Kerry de dünyaya Türklerle yakın çalışıldığını vurgulayarak Erdoğan yönetiminin buna tepkisini hafifletmeye çalışıyor.

Nedir ABD‘nin politikası?

1) Suriye‘nin batısında, Türkiye‘nin de destek verdiği karşı gruplar ve Rusya ile İran‘ın ayakta tuttuğu Esad Rejimi arasında yılbaşına dek bir ateşkes sağlamak. Ki bu yaklaşım, Esad rejiminin devrilmesini öncelik sayan Türkiye‘nin istemediği bir şey.

2) Türkiye‘nin güvenli bölge oluşturulmasını istediği 98 km’lik Azez-Cerablus hattında güvenli bölge fikrine uzak durup yalnızca sınır güvenliğine yoğunlaşmak.

3) Suriye‘nin doğusunda, PKK bağlantısı nedeniyle Türkiye‘nin terörist saydığı Kürtler veIŞİD arasında süren çatışmalarda Kürtlere verilen desteği sürdürmek.

Sonuçta, bu üç başlıkta da Ankara ve Washington ters düşüyor. Kerry de Ankara‘nın gönlünü alacak bir mesaj vermeye çalışıyor. Çünkü Pentagon‘da verilen brifinglerde de sözedilen bölgede bir operasyon konusunda hiçbir ayrıntı yok. Hatta brifinglerde kullanılan haritalarda bile gazetecilere gösterilen bölge yalnızca Fırat  ve Erbil arasında kalan coğrafyayla sınırlı. Yani Türkiye‘nin odaklandığı bölüm Pentagon’un radarından çıkmış durumda. Halep’in kuzeyinden güneyde Şam‘a dek olan hatta Ruslar çalışıyor. Amerikalılar ise Cerablus‘un doğusunda Fırat’tan sonraki bölüme yoğunlaşıyor. (Tolga Tanış)

15. Papa, Fransa‘daki saldırılardan sonra ifadesini yeniden kullandı. Dünya büyük bir değişime doğru mu gidiyor; Türkiye‘nin pozisyonu ne olacak?

Papa’nın 3. Dünya Savaşı deyimini kullanması yerinde değil. Bugüne dek savaşlar devletler arasında oldu. Bu öyle bir durum değil. Ayrıca, bugüne dek Fransa içindeki saldırı ve katliamları çoğu Fransa doğumlu olan ve hemen hepsi Fransız vatandaşı olan insanlar yaptı. Hollande’ın pazartesi günkü konuşmasında, bir sol lidere yakışan biricik bölüm, saldırıların Fransızlar tarafından Fransa‘ya karşı yapıldığını vurgulamasıydı. Ne “Arap” dedi, ne “Müslüman”, ne de “Yabancı.” O zaman bu bir iç savaş mı? O da değil. Terör eylemlerini bir savaş diline çevirmek bence terör eylemi stratejisi yürütenlerin tam istediğini yapmaktır. Elbette özel savaşım yöntemleri gerekiyor olabilir, gerekiyordur ama savaş deyince terörist dediğiniz tarafa da başka bir meşruluk yüklemiş olursunuz. Ben Norveç‘te Norveçli genç Nazi hayranının yaptığı katliam sonrası Norveç Başbakanı’nın söylediğinin doğru tutum olduğunu düşünüyorum: “Elbette ne isek o olmayı sürdüreceğiz. Bu saldırıya karşı en güçlü yanıt demokrasiyi daha da derinleştirmektir.” Demokrasinin gücüne inanıyorsak, bunu söyleyebiliriz ancak. Türkiye, Batı’nın kalesi olma konusunda da güven vermiyor artık. İktidarın, bazıları El Nusra gibi uluslararası kuruluşların terör örgütü listesine giren cihatçı kuruluşlarla yürütmeye devam ettiği işbirliği, IŞİD konusunda çok yakın bir zamana deksergilediği müsamahakâr (AS: hoşgörülü) veya önemsemez tutum, güven vermiyor. Ayrıca IŞİD tehlikesi artık Türkiye için bir dış tehlike değil, neredeyse tümüyle iç tehlike. Dolayısıyla kale bile olsa, içine girilmiş bir kale olarak en çok görülecek dışarıdan. (Ahmet İnsel)

Dünyada ve özellikle bölgede elbirliğiyle yaratılmış bir karmaşa içindeyiz. Amerikan işgaliyle Irak devleti yıkılmasa olasılıkla bugün bunları konuşuyor olmazdık. Ne var ki Arap isyanlarının da gösterdigi gibi Arap-İslam dünyasının ciddi sorunları var ve bunları çözmek üzere yapıcı bir toplumsal proje üretilemiyor. İşgal olmadan önce de üretilemiyordu. Şu anda eğer ortadaki en ‘başarılı’ hareket IŞİD‘se onun şiddet tapınmasının da toplumların geleceğini ne denli kötü etkileyeceğini yakında hesaplamaya başlarız. Kimi uzmanlar ve Arap düşünürler bunu bir uygarlık bunalımı olarak tanımlıyor. Toplumların kendilerini içinde buldukları çaresizlik devletlerin çökmesiyle birlikte bir yaşamda kalma savaşımı peşinde “İnsan insanın kurdudur” türünden bir durumu da yarattı. İnsanlar kimliklerinin en dar tanımlarına sığınmak zorunda kaldı. Mezheplere sığındılar. İran-Suudi Arabistan (ve Katar ve Türkiye) jeopolitik kavgasında da ideolojik mobilizasyon bu mezhepçilikle gerçekleşti. Bölgeye özgü bu duruma büyük güçlerin artık kendi başlarına düzen oluşturma kapasiteleri olmadığını da eklemek gerekir kanısındayım. Kısacası dünyada genel bir düzen kuramama bunalımı var. Kavgalar, savaşlar ülkelerin içinde çıkıyor ve çıktığı yerleri de tüketiyor. ABD ve Rusya birlikte hareket edebilir. Ama dediğim gibi yerel ve bölgesel güçler onay vermezse bu ikisi Suriye sorununu çözemez. Türkiye‘yse içerideki Sünnileşmeyle, anti-batıcılıkla stratejik olarak çaresizlikten batılı kalmaya devam etmenin yarattığı büyük gerilim hattında siyasetini sürdürecektir sanıyorum. (Soli Özel) (Kaynak: Hürriyet)

=================================

Dostlar,

Hürriyet‘e ve uzmanlara bu derleme için teşekkür ederiz..
Ancak bam teline dokunulmamış??!
El Kaide, bu dinci örgütlerin başlıca kaynağı.
“Yeşil Kuşak” (The Green Line) stratejisi doğrultusunda 1960’ların ortalarında Afganistan’da en fanatik islamcı ögelerden kuruldu El Quaeda. Kurduran ABD idi. Afganistan’da SSCB’ye karşı kullanıldı bu bağnaz dinciler, sözde Sovyet Komünizmine karşı savaştılar ve SSCB’nin güneyden Yeşil Kuşak ile sarılarak sıcak denizlere inmesi engellenme istendi.

26 Aralık 1991’de SSCB dağılınca, 1945’lerden beri nerdeyse yarım yüzyıldır süregelen
soğuk savaş bitmiş ve Yeşil Hat‘ta El Qaeda’ya da gerek kalmamıştı. Ancak El Qaeda
ABD denetiminden çıktı ve BOP planıyla birlikte bölgede türevleri görülmeye başlandı.
Yeri geldiğinde bu örgütler, Ortadoğu’da izlenecek şahin planlar için gerekçe yaratmak üzere piyon olarak kullanıldılar..

İşin özü, Batı emperyalizmi dinci şeriat örgütlerini pek çok amaçla kendileri yarattılar,
hala kullanmaktalar ve zaman zaman da hizadan çıktıklarında denetlenmeleri gerekiyor fakat
bu artık eskisince kolay değil..

Türkiye ise; bu kanlı bataklığa ABD uydusu olarak girdi, sokuldu.
Hiç bıkmadan söyleyelim, yazalım : Tayyip bey başbakanlıpı döneminde onlarca kez
“..BOP eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığını.. ” açıkladı (anlamını bilerek / bilmeyerek).
1990 başlarında Irak’a karşı Özal şahinleşmişti, O’nu Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay kendisini feda ederek, görevi bırakarak (3 Aralık 1990) engelledi. Anack Tayyip beyi frenlemek olanağı bulunamadı.. MİT TIR’ları bile kullanılarak (silah yollayarak!) Suriye’de ABD eliyle çıkarılan iç savaş ve bölme planına doğrudan ve vargücüyle Türkiye sokuldu..

Ödenen ve ödenecek olan çok ağır faturanın altında bu muazzam dış politika hataları vardır.
Suruç ve Ankara kırımları başta olmak üzere insan yitiklerimizin nedeni BOP eşbaşkanlığıdır.

Ülkemizdeki 2,5 milyonu aşkın Suriye ve Irak kökenli göçmen bu nedenle yurtlarından olmuştur. Bu göç seli hem engellenememiş hem de ABD tarafından Türkiye sınırlarını
açmaya zorlanmıştır.. Stratejik müttefiklik ve BOP eşbaşkanlığı gereği herhalde! Zırva tevil götürmeyeceğinden, dinci söylemle inanılmaz bir duygu sömürüsü yapılmış ve suret-i haktan görünerek;

  • “Esed zulmünden kaçan müslüman kardeşlerimize ensar olunarak dünyaya insanlık dersi verilmiştir..” (!??) söylemi ile yığınlar aldatılmış hatta oyları alınmıştır!

Çare; emperyalizmin bölgeden çekilmesi ve bölge halklarının kendi yazgılarını belirleme
(self determination) haklarını kullanmalarıdır; ülkelerin sınırlarının değişmezliği ilkesine bağlı kalınarak..

Yaratılan muazzam yıkımın onarımı için geniş kapsamlı teknik ve parasal destek vermektir.

Öte yandan kumarhane Kapitalizmi, gene, bitmeyen dönemsel bunalımlarından birinde..
2007-8’den beri bu sonki bunalımından çıkamıyor (!) 1929 bunalımını bile geçti..
İşimiz çok zor..  Öte yandan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad sıklıkla ve her fırsatta

– Türkiye’nin ülkesinde (Suriye’de) iç savaşı her aracı kullanarak kışkırttığını,
– Rejim (Esat) karşıtlarına silah ve mühimmat dahil her türlü lojistik desteği verdiğini,
– Türkiye topraklarını üs gibi kullandırdığını, sağlık hizmeti ve pasaport verdiğini
– Eğit – Donat ile Suriye’ye Türk vatandaşları dahil IŞİD militanları yolladığını
– Komşuluk hukukunu ayaklar altına alarak ABD emperyalizminin maşalığını yaptığını
– IŞİD’in petrol pazarlamasını Türkiye üzerinden yaparak finansman sağladığını..
– Tüm eylem ve işlemleri ile uluslararası hukuku çiğneyerek insanlık suçu işlediğini

– Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Türkiye’yi – Erdoğan’ı dava etme hakkının doğduğunu..
– …..
(http://haber.sol.org.tr/dunya/besar-esad-isidin-atar-damari-turkiye-136972, 22.11.15)

yüksek perdeden ve üstelik pek haklı olarak dillendirmekte. Uluslararası hukuk katında Esad’ın eli güçlenmekte, Türkiye – AKP – Erdoğan – Davutoğlu ise giderek hem uluslararası hem de
ulusal zeminde köşeye sıkışmaktadır. 4 yıldır Tayyip beyi inadı ile sürdürülegelen Suriye politikası kanlı bir batağa saplanmıştır ve sürdürülebilirliği kalmamıştır.

İlk olarak Türkiye Batı maşası şahin – düşmanca dış politikayı derhal bırakmalı.. 
Komşularının içişlerine karışmayacağını ve sınırların değişmezliğine uyacağını açıklamalı.

Sevgi ve saygı ile.
22 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Emre KONGAR : Şoke Eden Eleştiri ve …

Şoke Eden Eleştiri

portresi_resmi

 

Emre KONGAR,
17.01.2015, Cumhuriyet

 

 

Feodal kalıntıların etkisinden kurtulamamış bütün ülkelerde olduğu gibi
Türkiye’de de eleştiri yapma, eleştiriden yararlanma ve eleştiriye tahammül geleneği yerleşmemiştir.

Eleştiri geleneğinin yerleşmesi bakımından da topluma yol göstermesi, rol modeli olması gereken siyasal liderler açısından ülkemiz şu anda talihsiz bir dönem yaşamaktadır:

AKP iktidarı, yazarlara ve çizerlere en çok davanın açıldığı dönem olarak tarihe geçmiştir…

Erdoğan’ın mazlumiyet duygusuna dayalı olan ve çatışmacı yaklaşımdan beslenen
bir politika izlemesi, yapılan her türlü eleştiriyi saldırı ve hakaret olarak nitelemesine
yol açıyor…

Eleştiri ne denli efendice, ne denli gayri şahsi yapılmış olursa olsun,
Erdoğan bunu hakaret olarak niteliyor.

Son örnek, Vahdettin’in Köşkü konusunda yapılan restorasyon eleştirisinde görüldü…
Cumhuriyet internet sitesi 12 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,
isim vermeden İlber Ortaylı’nın açıklamalarını hatırlattı.
başlığıyla şu ifadeyi yayımladı:


“Birileri yazıyor çiziyor. İşte Vahdettin Köşkü’nü niçin yaptınız, ne yapacaksınız?
Bunu diyor, Başbakan kendisi için kullanacak. Tabii şu an Cumhurbaşkanlığı makamındayız. Bunu ne yapacaksın? Yani bu tür şeyleri, bu eserleri ayağa kaldırmaktan, bunları yeniden kazandırmaktan rahatsız olan
maalesef güya düşünce adamı, yazıyor, çiziyor ve bunları eleştirmeye, bunun altına da arasına da her türlü hakareti sıkıştırmaya çalışıyor…”


Bu haberin arkasından İlber Ortaylı’nın yaptığı eleştirinin videosu da verilmişti:

Ortaylı son derece dikkatli bir biçimde restorasyonun yanlış yapıldığını söylüyor,
sorulara karşın, siyasal polemiğe girmiyordu…

Bırakın “hakareti”, ciddi bir siyasal eleştiri bile yoktu sözlerinde.

***

Bakın, Türkiye’nin de kararlarına uymak zorunda olduğu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eleştiri konusunda ne diyor:

“İfade özgürlüğü sadece olağan karşılanan zararsız ya da önemsiz görünen bilgiler ya da düşüncelerin açıklanması açısından değil, ayrıca devlete ve toplumun belirli bir bölümüne aykırılık taşıyan, onları şoke eden ve rahatsız eden düşüncelerin açıklanması açısından da geçerlidir.
(www.tchd.org.tr; Ümit Kocasakal, Emine Eylem Aksoy, Pınar Memiş.)

***

Charlie Hebdo katliamında, ifade özgürlüğünü savunduğu için Cumhuriyet Gazetesi‘ne
ve bazı yazarlarına yönelik olarak hukuksal soruşturmalar açılmış…

Siyasal saldırılar başlamıştır…
Bu soruşturma ve saldırılar,
AİHM kararları çerçevesinde görülüp değerlendirilmelidir…

Böylece hem toplumsal gerginlik açısından tehlikeli bir tırmanış durdurulur,
hem de Türkiye başka sıkıntılar yaşamaktan kurtulur.

===========================================

Dostlar,

İyi ki Sayın Prof. Dr. Emre Kongar var ve iyi ki Cumhuriyet‘te yazarak ülkemizin böylesine zor zamanlarında serinkanlılıkla bilimsel ve olgun, her şeye karşın sakin yazılar yazarak topluma yol gösteriyor.. Son günlerde biz de özellikle O’nun yazılarını önemsiyoruz.

Yukarıdaki yazıyı da hemen hemen tümüyle paylaşarak sizlere de sunuyoruz.

Türkiye’yi yönetenlerin çok ama çok sakin ve çok ama çok özenli olması ağızlarından çıkacak her sözü iyice tartarak kullanmaları gerekmektedir.

Demokrasinin evrensel değerlerini içselleştirmek ve
ülkemizde de içtenlikle uygulamak dışında hiç bir yol olmadığını;
 

– hem kendilerinin hızla görmesi
– hem de akıl hocalarının ısrarla, sabırla, kezlerce kendilerine anlatması,
ikna etmesi gerekiyor.

Siyasal danışmanların ve hatırı sayılan hocaların, kişilerin, eşlerin, dostların…
çok ağır sorumluluğu olduğunu buradan belki yüzüncü kez bir daha bir daha… anımsatıyor
ve ülkemizin – ulusumuzun esenliği – barışı adına rica ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
17.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net