Etiket arşivi: CERN

TORYUM MADENİ : TÜRKİYE’MİZİN BAĞIMSIZLIK VE AYDINLIK GELECEĞİ

TORYUM MADENİ 
(TÜRKİYE’MİZİN BAĞIMSIZLIK VE AYDINLIK  GELECEĞİ)

Konuk yazar  : G. Filiz Tuzcu
Tarihçi – Siyaset Bilimci

 

Bir  profesörün yazmış olduğu “Toryum Efsanesinin İç Yüzü” başlıklı yazısı dikkatimizi çekmiştir; şöyle ki bu kişi yazısına şöyle başlamıştır; “Gerçeklerden köşe – bucak kaçan (prof. unvanlılar gerçeklerden vebadan kaçar gibi – köşe bucak kaçıyorlar da, halk kaçsa çok mu?), ama palavra – masal – efsaneye çok düşkün halkımızın türettiği komplo uyduruklarından biri de 2007’deki elim uçak kazasında kaybettiğimiz değerli bilim insanı Prof. Engin Arık ve arkadaşlarının “dış  kaynaklı bir suikasta kurban gittikleri” yalanıdır.” ??????????  (Bu denli kesin konuşabilmesi oldukça kuşku uyandırıcıdır! )

  • Söz konusu bu bilim insanı, pek çok ciddi kuşkuyu içinde barındıran, hatta kazayla ilgili yanıtlanması gereken soruların gerek kaza günü, gerekse ertesi gün, hatta gerekse daha sonraki 12 yıllık zaman içinde bile halâ yanıtlanmadığı Isparta uçağının düşmesi olayına (30 Kasım 2007), bunun “suikast olmadığını, suikast suçlamasının yalan olduğunukesin bir dille ifade etmiş olması, yani yüzde yüz emin olabilmesi fazlasıyla şaşırtıcı olmakla birlikte, bilimsel bir yaklaşım da değildir! Bir başka deyişle bir bilim insanının, “uçağın düşmesi neticesinde ölenlerin, dış kaynaklı bir suikasta kurban gittiler” görüşünde olanları yalancılıkla” suçlaması, bilimsel bir görüş olmadığı gibi, hakaret teşkil eder. Söz konusu bu kişi,  hangi kesin kanıtlara dayanarak “uçağın düşmesinin bir suikast olmadığını ve uçağın sabote edilmediğini” kesin bir dille ifade edebiliyor??? Hangi kesin kanıtlara dayanarak! Bir bilim insanı, elinde sağlam kanıtlar olmadan böylesi kesin bir hükümde bulunamaz; böyle davranmak bilimsel değildir.
  • Kaldı ki aklını çalıştırabilen – sorgulayan – araştıran ve tarih bilincine sahip olan bir insan için “Isparta uçağının kaza sonucu düşmediğini gösteren son derece önemli ipuçları ve göstergeler” vardır. Bu önemli konu benim de çok ilgilimi çekmişti ve Isparta uçağının düşmesi haberini, hatta bu olaya tanıklık edenlerin gözlemlerini, uzmanların tespit ve yorumlarını dikkatle dinlemiş ve okumuştum:
  • ) Bir kez uçağın düştüğü gün hava oldukça açık ve güzeldi; yani hiçbir hava muhalefeti yoktu – ya da uçak için tehlikeli bir hava durumu söz konusu değildi.
  • ) Uçağın bir alev topu halinde düştüğüne tanık olan bölge sakinlerinin (köylülerin) ifadeleriyle – basına açıklama yapan yetkililerin ifadeleri birbiriyle çelişiyordu!
  • Uçağın pilotu Isparta Hava Limanına inişe geçmiş ve saat 01; 36’da Isparta Kule’ye “in bound olduk” diyerek, yani “Isparta Hava Limanı Pistini karşıladık (gördük)” diye bildirmiştir! Isparta Kule de “anlaşıldı yaklaşmaya devam edin” diye cevap vermiştir. Kule, “bu konuşmadan sonra, uçağın piste iniş yapması beklenirken, pilotla bağlantısının birden kesildiğini” ifade etmiştir!
  • Uçaklarda iki adet aygıttan oluşan ve genelde “kara kutu” olarak bilinen cihazların, Isparta uçağında bozuk oldukları ifade edilmiştir! Yani “Pilot Kabini Ses Kayıt Etme Cihazının (Cockpit Voice Recorder)” ve “Uçuş Veri Kayıt Cihazının (Flight Data Recorder)” bozuk oldukları ifade edilmiştir! Oysa ki CVR – Pilot Kabini Ses Kayıt Etme Cihazı önemli sesler kayıt etmiştir; örneğin pilotun inişe geçtiğini ve Isparta Pistini karşıladığını, Isparta Kulenin inişe onay verdiğini ve pilotu yönlendirdiğini kayıt etmiştir! Söz konusu bu cihaz şayet bozuk olsa idi, hiçbir sesi kayıt etmesi mümkün olmazdı!
  • Ayrıca düşen Isparta uçağı “Kara Kutusunun, incelenmek üzere Almanya’ya gönderildiği” belirtilmiştir! Kara Kutunun, en az 8 – 10 gün gibi bir sürede incelenmesi – çözümü beklenirken (hatta bazen birkaç hafta da sürebildiği belirtilmiştir…) Isparta uçağı Kara Kutusunun 3 gün gibi oldukça kısa bir sürede incelendiğine dikkat çekilmiştir!
  • ) Uçağın düştüğü bölgeyi – tepeyi iyi tanıyan yerli sakinlerin, bu bölgeye ulaşımın kolay olduğunu belirtmelerine rağmen, yetkililerin bunun tersini belirtmeleri ve “uçağın düşmesinden yaklaşık 6 saat sonra (06: 55) uçağa ulaşılabilindiğini” ifade etmeleri şüphe yaratmıştır! Hatta o zaman doğal olarak insanların aklına şöyle bir soru gelmişti; “Acaba birileri (uçağın düşeceğini bilen birileri) önceden hemen uçak enkazına ulaşıp, bazı delilleri karartmış ve gerekli gördükleri önemli eşyaları almış mıdır?” Örneğin Prof. Engin Arık’ın “Toryum Madeni ile ilgili bütün hassas çalışmalarının içinde bulunduğu dizüstü bilgisayarının da içinde bulunduğu bavulunun” alınmış olması ve ortadan kaybolması gibi???
  • ) Konuyla ilgili basına açıklama yapan yetkililer, uçağın düşmesiyle ilgili kamuoyunu tatmin edici makul ve net açıklamalar yapamamışlar ve bu bağlamda kafalara takılan sorular, yıl 2019 olmasına karşın ne yazık ki halâ yanıtsız kalmış ve uçağın gerçek düşme nedeni açıklık kazanmamıştır! Kaza deyip geçiştirmek ve olayın üstünü örtmek, doğallıkla en kolay yoldur: Bizim Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Ceza Hukuku dersi hocamız, “En zor kanıtlanan cinayetler ve suikastlar, ‘kaza süsü verilmiş’ olanlardır” diye bizlere derste anlatmış ve bunlardan çeşitli örnekler vermişti…  
  • ) Bir başka dikkat çekici husus şudur: Değerli bilim insanı Prof. Engin Arık’ın kendisi gibi profesör olan eşi, uçağın düşmesinden haberdar edilip bölgeye gittiğinde basına şu açıklamayı yapmıştır; “Eşimin şahsi eşyaları bana teslim edilirken, onun diz üstü bilgisayarının içinde bulunduğu bavulu bana teslim edilmedi; bana “bavulun olay yerinde ve çevresinde çok arandığı, ancak bir türlü bulanamadığı” söylendi! Oysaki uçak yolcularına ait her eşya bulunmuş ve en ince ayrıntılarına dek tanımlanarak, tutanak kaydı altına alınmıştı; hatta para banknotlarının seri numaraları bile yazılmıştı… Ama eşimin diz üstü bilgisayarının bulunduğu bavulu ortada yoktu – kayıptı!” demiştir.

      Ayrıca 30 Kasım 2007’de Isparta uçağının düşmesinin, “bir suikast – sabotaj olma ihtimalini” kuvvetlendiren son derece önemli olgular mevcuttur:  Hayatını vatanına hizmete – milletini kalkındırmaya adamış samimi bir vatansever ve gerçek bir bilim insanı olan (yani salt bilim aşkıyla hareket eden)  Prof. Engin Arık ve bilim insanlarından oluşan değerli ekibi, Türkiye’nin gelecekte elektrik ve ısı enerjisi gereksinimlerini karşılayabilecek, Türkiye’nin dışa bağımlılığını ve yüksek oranda döviz giderlerini önleyecek muazzam bir proje üzerinde – Toryum Madeni – üzerinde çalışıyor olmaları, elbette ki bu olayı kuşkulu kılmaktadır…( Prof. E. Arık, Türkiye’de bu alanda yetişmiş uzman bilim insanlarının sayısının zaten yok denecek ölçüde az olduğunun altını çizmiştir) Şu bir tarihi gerçektir ki; Ortadoğu ve Anadolu’da başta petrol yatakları olmak üzereyer üstünde ve altında zengin madenler olduğununyüzyıllar öncesinden – bilincinde olan emperyalist batılı devletler,  bu değerli madenlerin Türk Milleti tarafından bilinmesini, Türklerce işletilmelerini – elektrik ve yakıt enerjisine dönüştürülmelerini ve enerji konusunda kendi kendisine yeten, zengin, güçlü ve tam bağımsız bir ülke olmasını asla istememektedir. (Biraz tarih bilen ve akıl sahibi olan herkes bu hususu gayet iyi bilir. Zaten bu gerçeği bilmek için dahi olmaya, ya da kahin olmaya da gereksinim yoktur.)

Şöyle ki; bu coğrafik bölgede Büyük Atatürk’ün canhıraş hedeflediği gibi “tam bağımsız – kalkınmış – güçlü  ve ileri medeniyet seviyesine ulaşmış bir Türkiye”, emperyalist batılıların en büyük kabusu olup, bunun gerçekleşmemesi için 1938’den günümüze (10 Kasım 1938 saat 09: 05’den bu yana) ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır ve yapmaktadırlar… Onların bu hususta, gayet başarılı olduklarını ifade etmeye gerek var mıdır!

     Türkiye’de pek çok sözde aydının da, bu konuya hiç değinmeden, hatta bu konuyu bilhassa örtbas ederek, emperyalistleri sürekli aklama çabası içinde oldukları gözlerden kaçmamaktadır. Türkiye’nin başta eğitim ve bilim olmak üzere, ekonomide – teknolojide – sanayide – uluslararası ticarette gelişmesini, kalkınmasını ve güçlenmesini engellemede, emperyalist batılıların en büyük yardımcılarının, onların yerli uzantılarının olduğunu söylemeye de gerek yoktur! Zaten bunlar olmasa, dış güçler hiç bir şey yapamazlardı. Bunlar Büyük Atatürk döneminde Türkiye’ye en küçük bir zarar bile verememişlerdir; çünkü Büyük Atatürk buna izin vermemiştir.

Batılı emperyalistlerin uzantılar kimlerdir? Her kesimden, her meslekten şahsi çıkarlarını her zaman ön planda tutanlardır; bunlar, bilim insanları, siyasetçiler, iş adamları, gazeteciler – yazarlar vs… Bu işbirlikçilerin başında da, maalesef sözde bilim insanları gelmektedir; en büyük sorumluluk sahibi olan ve en suçlu olan kesim de onlardır! Çünkü bunlar, yaşadıkları millete bilimsel gerçekleri  bildirmekle, milleti aydınlatma görevliyken ve bunun için maaş alıp, vatanımızda saltanat sürerken, bu görevlerini yerine getirmeyerek, hatta tam aksini yaparak, bilimi engelleyerek ve gerçekleri gizleyerek resmen Türk Milletine ihanet etmektedirler.

Bunun içindir ki Türkiye,  dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri olmasına rağmen, ılımlı iklimine – verimli topraklarına, ormanlarına, su kaynaklarına, denizlerine rağmen, bunca değerli yer üstü ve yer altı  zengin madenlerine rağmen, ve de genç – verimli – kalabalık  ve dinamik nüfusuna rağmen, 80 yıldır halâ geri kalmışlık statüsünden kurtulamamıştır ve halâ borç batağında çırpınan, dışa bağımlı bir ülke konumundadır!Görünen köy kılavuz istemez” demiş atalarımız; aslında tüm gerçekler – apaçık bir şekilde gözler önünde serilidir; ancak pek çok sözde aydın, bilimle değil, söz konusu gerçeklerin sürekli üstünü örtmekle meşguldürler… Onun içindir ki yineliyorum; Türkiye’nin bu duruma gelmesinin bir numaralı – en büyük sorumluları, “milletinden, vatanından ve en önemlisi bilimden yana olmayan” işte bu sözde aydınlardır. Değerli Profesör Engin Arık  da bu hususta oldukça rahatsız olduğunu, gerekli maddi ve manevi desteği alamadığını ve buna üzüldüğünü yakınlarına bildirmiştir. Bu bağlamda Prof. Engin Arık’ın vatanı ve milletini kalkındırmak – bağımsızlaştırmak adına yapmakta olduğu son derece değerli çalışmalarını “sıradan ve önemsiz” gibi gösterme çabası içinde olan bazı sözde aydınları şiddetle kınıyorum.

       İşin gerçeğini özetle ortaya koymanın gereğine inanarak da bu yazımı kaleme alma gereği duydum… Geleceğin enerji kaynağı Toryumu Madenini “Türkiye’nin kurtarıcısı” olarak gören değerli Türk Profesörümüz sayın Engin Arık hanımefendi neler üzerinde çalışıyordu ve hedefi neydi? Hocamızın Hürriyet Gazetesi yazarı Sayın Özdemir İnce’ye – 27 Temmuz 2002’de verdiği söyleşide şu hususların altını çizmiştir (özetle) :

  • Dünya Toryum Rezervlerinin yarıdan fazlası Türkiye’de, Batı Anadolu’da bulunmaktadır: Eskişehir, Sivrihisar, Beypazarı ve Kızılcaören yörelerinde…” (1918’de Türk topraklarını işgal eden emperyalist batılılar, diğer Türk Bölgelerinin yanı sıra, Batı Anadolu’yu da koparıp, Greklere vermeyi planlamışlar ve bu hedefle Grek ordularını {Türk toprakları üzerinden vaatlerde bulunarak} Türklerin üzerine saldırtmışlardır. Bir bulmacanın çeşitli parçalarının bir araya getirilip, anlamlı bir resim oluşturulması gibi, TARAFSIZ – GERÇEK TARİH de bir olayda yer alan tüm parçaları/taşları yerli yerine oturtarak, ortaya milletin görüp, anlayabileceği anlamlı bir resim çıkarmaktadır. Onun içindir ki Türk düşmanları “Gerçek Türk Tarihinden” çok büyük rahatsızlık duymakta ve sürekli üzerini örtmek çabasındadırlar.)
  • Engin Arık;Toryum Madeninin 21. Yüzyılın en stratejik maddesi olması büyük bir olasılık. Eğer 2005 yılına kadar yapılması planlanan yeni tip nükleer enerji santralleri gerçekleşirse, TORYUM bir numaralı element olacaktır, çünkü yeni tip reaktörlerde yakıt olarak TORYUM kullanılacaktır. Eğer biz TORYUM ile elektrik enerjisi üretebilmek olanağına kavuşursak, bu trilyonlarca varil petrole eş değerde bir enerji kaynağı olacaktır.”
  • Ö. İnce soruyor; Yakıt olarak Toryum’u kullanmak için dünyada ne gibi çalışmalar yapılıyor?
  • Hocamız yanıtlıyor; “Ön araştırma çalışmaları bitmiştir; projenin fizibilitesi 1998 yılında tamamlandı. 11 Avrupa ülkesinin “Bilimsel Araştırma Bakanları” araştırma panelleri oluşturdu; bir de bilim insanlarının katıldığı Teknik Danışma Grubu var. Buralarda ne yazık ki Türkiye yok! CERN Laboratuarı da 1954 yılından bu yana var. Burada da ne yazık ki biz yokuz; olmak için Türkiye Bilimler Akademisiyle birlikte yoğun çaba içindeyiz…
  • Ö. İnce soruyor; Sadece Bilimler Akademisi mi? Devletin – hükümetin de bu işe el koyması gerekmiyor mu?
  • Hocamız yanıtlıyor;Hepsi bir arada olmalı; CERN’e ve öteki çalışmalara katılan devletler, kendi bütçeleri nispetinde katkıda bulunuyorlar. Bilimsel araştırmalara yapılan yatırımlar, bir süre sonra misliyle kendini öder duruma geliyor. Prototip reaktör 2005 yılında tamamlanırsa, seri üretim 2010 yılından önce başlar. Ama Türkiye bu gibi bilimsel konulara para ayırmadığı için büyük bir bilim insanı eksikliğimiz var. Araştırmaların içinde olursak, biz kendimize daha iyi santraller üretebiliriz.”
  • Hoca devam ediyor;Türkiye’nin yerin altındaki TORYUMU 2015 yılından itibaren kullanabilmesi için 2010 yılında hızlandırıcı, deneysel yüksek enerji fiziği ve nükleer fizik konularında 1200 bilim insanın çalışıyor olması gerekir. Şu anda sadece 80 kişi var. ÖNCE BİLİME VE BİLİM İNSANINA YATIRIM YAPMAK LAZIM.
  • Ö. İnce soruyor; Bu desteği kim verecek?
  • Arık Hocamız yanıtlıyor; “Devlet – Hükümet, ve tabii ki TÜBİTAK ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA). Özel teşebbüsün, sanayi kesimin de katkıda bulunması gerekir. Hızlandırıcı alanında çalışanların sayısı 10’u bile bulmaz. Sıfır diyebiliriz. BÜYÜK BİR SERVETİN ÜZERİNDE OTURUYORUZ, KÜÇÜK BİR BİLİMSEL YATIRIMLA TORYUMLA ENERJİ ÜRETME ALANININ DÜNYA DEVLERİ ARASINA GİREBİLİRİZ. 290 bin tonluk Toryum rezerviyle Hindistan bile, enerji geleceğini Toryum’da arıyor. TÜRKİYE, YAKLAŞIK 900,000 Ton TORYUM Rezervine (Dokuz Yüz Bin Ton) sahiptir.”
  • “TÜRKİYE’NİN ELEKTRİK ÜRETMEK İÇİN DIŞARIDAN PETROL VE DOĞAL GAZ ALMADIĞINI DÜŞÜNELİM; ISITMADA KULLANILAN DOĞAL GAZI TORYUMDAN ÜRETİLEN ELEKTRİĞİN ALDIĞINI DÜŞÜNELİM; TÜRKİYE’NİN BAŞINA BÜYÜK BİR DEVLET KUŞUNUN KONDUĞUNU ANLARIZ. ÖNÜMÜZDEKİ 10 – 15 YIL İÇİNDE TÜRKİYE’NİN TALİHİ DÖNEBİLİR VE ÖNÜ AÇILABİLİR. TÜRKİYE’NİN TORYUM YATAKLARI, DÜNYANIN EN ZENGİN YATAKLARIDIR, TÜRKİYE SAHİP OLDUĞU ZENGİN TORYUM MADENİNİ KULANIRSA (SENEDE 50 TON), TÜM ENERJİ İHTİYACINI KARŞILAYACAKTIR. Toryum madeni işlenip, paraya çevrilirse, Türkiye tüm dış borçlarını da rahatlıkla ödeyebilir.” ( 1 Ton Toryum enerjiye dönüştüğünde,  Bir Milyon Ton Petrole eşdeğerdir: “Toryum madeninin topraktan çıkarılabilmesi için 1 (Bir) Milyon Doların gerektiği, ancak hükümetin bu parayı bilim insanlarına vermediği” ifade edilmiştir.)

Şimdi Türkiye’nin tümüyle lehine olan, “Toryum Madeninin” işlenmesi  – enerjiye dönüştürülerek, elektrik ve ısınma gereksinimlerini karşılanması, dışa bağımlılıktan ve dış borçlardan Türkiye’nin tümüyle kurtulması – bu bağlamda zengin ve güçlü bir Türkiye, Türkiye’nin üzerinden muazzam paralar kazanan, böylece gittikçe daha da güçlenen Batılı emperyalistlerin işine gelir mi?  Elbette gelmez ve onlar, söz konusu çıkarlarının önüne set çekecek olanların defterini dürmesini çok iyi bilirler. (Onlar bu konuda oldukça deneyimlidirler – profesyoneldirler; şöyle ki; onlar,  pek çok bölgede yaşayan milyonlarca insanı köleleştirmiş, bedava işgücü ve asker olarak kullanmış, topraklarını – servetlerini gasp etmiş ve milyonlarcasına da soykırım uygulamışlardır…)

Dikkat edin “Türkiye’yi düşünen, Türk Milletini uyandırmak, bilgilendirmek ve kaldırmak için içtenlikle çalışan, özverili –  vatansever bilim insanları, devlet görevlileri, araştırmacı – gazeteciler vs…” nedense çok uzun ömürlü olamıyorlar; bir biçimde ya engelleniyorlar ya da ortadan kaldırılıyorlar! Kimi kez açıkça bombalı bir suikast ile, kimi kez de kanıtlanması en zor olan “kaza süsü verilmiş” profesyonel bir sabotaj ile!  Isparta uçağının düşüp parçalanması olayı da büyük bir olasılıkla profesyonel bir sabotaj; tıpkı değerli komutan Eşref Bitlis’in helikopterinin düşürülmesi gibi…

  • Tıpkı Adnan Kahveci’nin, Recep Yazıcıoğlu’nun, Büyük Atatürk’ün manevi kızı Sn. Ülkü Adatepe’nin, Prof. Engin Arık’ın şüpheli kazaları gibi…

Bir bilim insanı olarak bu tür olaylarda kesin bir dille konuşmak elbette ki mümkün değildir; ancak bu olayların tamamen aydınlığa kavuşturulduğunu ve vicdanların rahatlatıldığını – tatmin edildiğini söylemek de mümkün değildir.

        O halde aklımız –  mantığımız ve vicdanımız bunun basit bir kaza olmadığını sürekli haykırmaktadır… Böyle düşünenleri “yalancılıkla suçlamak”, hem bilimsel değildir, hem de hiç kimsenin haddi değildir. Diğer yanda bildiğimiz kesin ve mutlak bir gerçek varsa, o da şudur, “şüpheli kazalar, kaza – ya da intihar süsü verilmiş korkunç cinayetler, sabotajlar, suikastlar, bombalı saldırılar vs…” nedense hep samimi Atatürkçüleri – Vatanseverleri – Türkiye için canla başla çalışan, fedakâr –  Kahraman Türk Evlâtlarını bulmaktadır? Öte yanda Türkiye’ye ve Türk Milletine hiçbir olumlu katkıda bulunmayan, hatta tersine, fazlasıyla zararları dokunan hainlerin, kriptoların, ikiyüzlülerin, dolandırıcıların, din tüccarlarının – tarikatçıların, tecavüzcülerin, hırsızların, millete en ağır biçimde hakaret ve küfür edenlerin başına hiç böyle kuşkulu kazalar – bombalı saldırılar, suikastlar, boyunları kesilerek – korkunç bir biçimde katledilişler gelmemektedir!

Oysa ki “işini doğru yaptığı ifade edilen, dürüst ve vatansever bir devlet adamı olarak tanınan” Adnan Kahveci’nin sakin trafikte şaşırtıcı ölümü kaza! Değerli Vatansever Komutan Eşref Bitlis’in helikopterinin düşmesi ve hayatını kaybetmesi kaza! Vatan ve milletsever – çalışkan valimiz Recep Yazıcıoğlu’nun ölümü kaza! Sayın Muhsin Yazıcoğlu’nun helikopterinin düşmesi ve yaşamını yitirmesi kaza! Değerli Aselsan Mühendislerinin korkunç ölümleri kaza, intihar vs…  Okullarda – TV programlarında ve çeşitli konferanslarda sürekli manevi babasını anlatan, O değerli İnsanı en yakından tanıma fırsatı bulmuş Büyük Atatürk’ün manevi kızı Sevgili Ülkü Adatepe’nin ölümü kaza! Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve akçalı (mali) tam bağımsızlığının  ve  kalkınmasının güvencesi olan Toryum madeni üzerinde çalışan ve bunu yaşama geçirmek için var gücüyle çabalayan Prof. Engin Arık ve ekibinin ölümü kaza!

Hep kaza, hep kaza???

Değerli ceza hukuku Profesörü hocamızın dersteki sözlerini bir kez daha yineleyerek- altını çizerek kulaklarını çınlatalım:

  • İspat edilmesi en zor olan cinayetler ve suikastler, KAZA SÜSÜ VERİLMİŞ olanlardır.”

Anlayana ve anlamak isteyene sivrisinek saz, anlamayana ve anlamak istemeyene davul zurna az…

Bilime ve gerçeklere her şeyden çok değer veren tüm vatanseverlere selâm ve saygılarımla,
 

 

Biyoteknolojinin yaşamımıza olumlu katkıları üzerine..


Dostlar
,

“Biyoteknolojinin yaşamımıza olumlu katkıları üzerine”

Başlıklı özlü makaleyi paylaşalım.. Bu arada bizim de söyleyecek epey sözümüz var..

Biz “Gen ve Moleküler Biyoloji” konuları ile Hacettepe Tıp Fak.’nde tıp eğitimine başladığımız 1. yılda tanışmıştık (1971-72 ders yılı). Dersimizin adı tam da
“Gen ve Moleküler Biyoloji” idi. Hocamız, Ankara Fen Lisesi’nin çok yetenekli
Biyoloji öğretmeni Nermin hanım idi (soyadını anımsayamadık..).

ABD’den Watson ve Crick, insan kalıtım materyali DNA’yı ve onun çift zincirli sarmal (heliks, spiral) yapısını, 4 bazını ve bağlarını, dizilimlerini bizim doğduğumuz yıl,
1953’te keşfetmiş ve Nobel ödülü almışlardı.

Watson ve Crick’in özgün kitaplarını, Hacettepe Tıp’ın çalışkan hocalarından
(Çocuk hekimi idi) ve ÖSYM’nin kurucusu, uzun yıllar başkanlığını yapan
Prof. Dr. Altan Günalp Türkçe’ye kazandırmıştı.

Nermin hoca yeşil renkli tahtayı üşenmeden tebeşirle doldururdu.
Önde oturabildiğimizde (sabah çook erkenden gelip yer kaparak..), arada
göz göze gelir ve “hadi, siler misin?..” gibisinden ricasını algılar ve gereğini yapardık.

Nermin hanımdan ve Biyolog Dr. Ali Nihat Bozcuk‘tan çok şey öğrendik.
Genetik’in ve Genetik temelli tıbbın geleceğin en parlak alanlarından olacağı çook netti.
Nitekim günümüzde bu alan Tıp Fakültelerinde ayrı bir Anabilim Dalı..
Üniversitelerde çok seçilen bir lisans alanı ve de uzmanlık alanı.

Dileriz; Biyoteknolojinin bir alt disiplini ve uygulama alanı olan Tıbbi Genetik hızla ilerler
ve çok sayıdaki genetik (kalıtsal) hastalığa çözüm bulunur. Özellikle koruyucu bağlamda, bu hastalıklar ortaya çıkmadan erken tanı konur. “Genetik sağaltım” ya da “Genetik onarım” uygulanarak sorun köktenci biçimde çözülür. Buna tıpta “öncül koru(n)ma” (primordial prevention) denmekte. 4 koruma düzeyinin en köktenci olanı..

Bu arada, yine 1. sınıfta, Toplum Hekimliği dersimize gelen
efsane hoca Prof. Dr. H. Nusret Fişek de benzer sözler söylerdi. Bakteri genetiği-biyokimyası alanında Harvard’da doktora (PhD) yapmış çok parlak bir hekimdi.

Geleceğin tıbbının mutlaka koruyucu hekimlik temelli olacağını ısrarla vurgulardı. Bunun büyük ölçüde genetik düzlemde başarılacağının da altını çizerdi.

HUGO Projesi, bilim tarihinin en büyük konsorsiyumudur (Sanırız, CERN 2. büyük projedir). Onlarca ülke, milyarlarca dolarlık bir bütçeyi finanse emişlerdir ve insan DNA’sı tümüyle çözümlenmiştir. Önümüzdeki 10 yılda, bu alanda devrimsel nitelikli adımlar beklenmektedir.

Örneğin şu aşamada, yardımla üremede anne adayının ovumu (yumurtası) ve baba adayının sperması laboıratuvar ortamında birleştirilerek in vitro fertilizasyon (döllenme) gerçekleştirildikten sonra, uterusa (rahime) embriyo transferi yapılmadan önce pre-implantasyon genetik tanı olanağı, bir küme genetik hastalık için sınırlı merkezlerde vardır. Bu işlem rutin olmadığından ve tüm kalıtsal hastalıkları kapsamadığından, şu aşamada esas olarak rahim içi dönemde doğum öncesi (prenatal) genetik tanı yöntemleri moleküler düzeyde kullanılmaktadır.

Down sendromu (21. koromozom trizomisi) için geliştirilen 2’li ve 3’lü testler
bu kapsamdadır. Aşağıdaki temsili çizimde olduğu gibi amnios sıvısı alınması zorunlu değildir, anne serumunda da hiç düşük riski olmaksızın yüksek güvenilirlikle çalışılabilmektedir.

Mutlaka not düşmeliyiz ki; gerek genetik anomalilerde gerek döllenmenin zorlaşmasının artalanında ciddi biçimde çevresel toksisitenin payı vardır. Bu sorunlara sitemizde
çok sayıda dosya ile değinmiştik..

Sevgi ve saygı ile.
20.11.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
=====================================================

Biyoteknolojinin yaşamımıza olumlu katkıları üzerineİki ucu sivri kılıç olan biyoteknoloji, insan yaşamını olumlu yönde etkileyebileceği kadar, gelecek kuşakları tehlikeye sokma sakıncalarını da birlikte taşıyor. Yanlış ellere geçtiğinde insana verebileceği zarar, getirdiği yararları gölgede bırakacak, doğal dengeyi bozacak, haksız yarar sağlayacak yönde olabilir. Önce biyoteknolojinin doğru ellerde bize sağlayabileceği yararlar üzerine. Aslıhan Turhan, PhD
turkkusu3@gmail.com

Biyoteknoloji, bir canlının genleri ile oynayarak o canlının doğal halinden farklılaşmış ürünler vermesini sağlayan yöntemler grubudur.

Biyoteknolojide en büyük atılımlar, 1973’te Boyer ve Cohen’in, DNA parçacığını kesip çıkaracak ve başka bir noktaya eklenmesini sağlayacak enzimleri tanımlayıp uygulamaya koymaları ile başladı (1). O günden bu yana büyük gelişmeler gösteren biyoteknoloji sayesinde,

  • şimdi artık insan genomunun tümü gözler önüne serilmiş bulunmakta (2).

Genlerde yapılan değişiklikler ile canlıda meydana getirilen değişimin çeşitli yönleri olabilir. İlk olarak yapılan genetik değişikliğin, insana sağlayacağı yararları düşünelim.
Bu yarar örneğin bir hastalığın sağaltımı (tedavisi) olabilir. Örnek olarak,
Down sendromlu hastalar için yapılan çalışmaları ele alabiliriz.

Down sendromu, 21. kromozomun üçlenmesi (sağlıklı kişide bir anneden bir babadan gelen iki kromozom var) ile oluşan bir genetik hastalıktır. Bu hastalıktan yakınan çocukların yargılama yetileri düşük, tepkisel hareketleri yüksek, odaklanma yetenekleri kısıtlıdır ve hafif ya da ileri derecede zekâ bozuklukları vardır. Topluma uyum sağlamakda güçlük çekerler, kendi başlarına yaşama veya aile kurma olanakları kısıtlıdır. Bu tür bir hastalığa çare olabilecek biyoteknolojinin geliştirilmesi, tekniğin
çok önemli ve yararlı bir amaca yönelik olarak uygulanması olur. Günümüzde artık
anne karnında bir bebeğin Down sendromlu olup olmadığı bilinebiliyor
ve çoğu zaman aileler bu tür acı haberleri alınca, yaşamı boyunca sıkıntı çekecek bir çocuğu doğurmak ya da hamileliği sonlandırmak ikilemi ile karşı karşıya kalıyor.

Ailelerin bu tür bir yürek yakıcı seçimde bırakılması veya günümüzde tartışma konusu olan kürtaj yasağı uygulama bulur ise, Down sendromlu bir çocuğu doğurma zorunluluğu yerine, biyoteknoloji, bu çocukların doğar doğmaz, 21. kromozumlarının üçüncü kopyasını sessizleştirerek o çocuklara yaşamda hakça bir fırsat sunabilirse,
bu çığır açan bir katkı olur. Henüz çalışmalar bunu başarabilmiş değil ama umut var.

Tıp alandaki gelişmelerin, insanlara sunduğu başka bir yarar uzun yaşam beklentisidir.
Örneğin daha önceleri bilinmeyen Alzheimer gibi hastalıklar (AH) tanımlandı.
Artık birçok insanın farkında olduğu bu hastalık, endüstrileşmiş ülkelerdeki yaşlılarda bunamanın baş nedenleri arasında gelmekte. Son 30 yılda, endüstrileşmiş ülkelerde yaşam süresinin önemli ölçüde uzamış olduğu göz önüne alındığında, bir çözüm bulunmaz ise zihinsel yetilerini yitirmiş yaşlılarla dolu toplumların çoğunlukta olması işten değil. AH’nın 2050 yılında da her 85 kişiden birini etkileyeceği düşünülmekte.

Alzheimer’ın nedeni bilinmemekle birlikte, açıklayıcı 2 sav var :

Biri, zaman içinde beyinde farklı biçimde kıvrımlanmış bir proteinin birikimine dayanırken;

Öbürü, beyindeki sinir ileti molekülü olan asetilkolin’in azalan yapımını
neden gösteriyor.

Peki tedavi? Amerika’da yapılan bir biyoteknoloji çalışmasında, sinir büyüme etkeni’nin (Nerve Growth Factor- NGF) farelere verilmesi ile belleklerinin geliştirilebildiği gösterildi.

İlaçların yan etkilerini ölçen Faz 1 deneyleri ile insanlarda denemeye başlanan
NGF yaklaşımı, 2005’te hafif derecede Alzheimer hastalığı olan 8 kişiye uygulandı,
kötü bir yan etkisinin olmadığı ve bunama hızlarında bir yavaşlama sağladığı gözlendi. Bu yöntem umut verici, daha ileri çalışmalar gerekiyor (4). Bu gibi durumlarda biyoteknoloji vazgeçilmez bir umut kaynağıdır.

Benzer olarak, bu tür biyoteknolojik sağaltım yaklaşımlarının savaş sonrası askerlerde gelişen psikolojik şok-yıkım hastalıklarında (Post-traumatic stress disorder) veya
ırza geçme olaylarında kulanılması için çalışmalar yapılıyor (5).

Örneğin, yönlendirilmiş gen aktarımı veya hedefin sessizleştirilmesi yöntemleri ile psikolojik sarsıntı – şok sonrası olaya ilişkin anıların yok edilmesi çalışmaları,
özellikle son 10 yılda iki ayrı savaşa girmiş ve ırza geçme olaylarının neredeyse
gündelik olarak yaşandığı Amerika’da, yoğunlukla yürütülüyor.

Biyoteknolojinin daha büyük kitleleri kapsayan yararları arasında da, örneğin
kuraklığa karşı direnç sağlayan bir genin tohuma aktarılması ile, ana beslenme unsuru pirinç olan ve çok sıklıkla kuraklık doğal felaketi ile karşı karşıya kalan ülkelere büyük bir yararlar getirilmektedir.

  • Bu açıdan bakıldığında, biyoteknolojinin taşımakta olduğu gizil güçler
    göz ardı edilmemeli.

Kaynaklar               :

1) Construction of Biologically Functional Bacteria Plasmid In Vitro. S. N.Cohen et . al. PNAS, 70: 3240, 1973.
2) The sequence of the Human Genome, J. Craig Venter, Science, 291:1304, 2001.
3)The FASEB Journal,Therapeutic angiogenesis due to balanced single-vector delivery of VEGF and PDGF-BB Andrea Banfi, Georges von Degenfeld, Roberto Gianni-Barrera, Silvia Reginato, Milton J. Merchant, Donald M. McDonald and Helen M. Blau
4)A phase 1 clinical trial of nerve growth factor gene therapy for Alzheimer disease. Tuszynski MH, Thal L, Pay M, Salmon DP, U HS, Bakay R, Patel P, Blesch A,Vahlsing HL, Ho G, Tong G, Potkin SG, Fallon J, Hansen L, Mufson EJ, Kordower JH, Gall C, Conner J. Nat Med. 2005 May;11(5):551-5. Epub 2005 Apr 24.
5) “Npas4 regulates a transcriptional program CA3 required for contextual memory formation” Ramamoorthi K et al., Science, 334:1669, 2011

(Cumhuriyet Bilim Teknik, 19.11.12)

Prof. Namık Kemal Pak : BÜYÜK PATLAMA; Evrenin Kısa Tarihçesi / Big Bang and Brief History of Universe by Prof. N. Kemal Pak

Eski TÜBİTAK Başkanı saygın Fizikbilimci Prof. Dr. Namık Kemal Pak hocamıza,
Bilim ve Ütopya Dergisi’nin 13-14 Nisan 2012 günlerinde Ankara’da düzenlediği “İNSAN NASIL İNSAN OLDU?” seminerindeki bu sunumunu paylaşması dolayısıyla teşekkür boçluyuz. Yaratılış safasatasına takılan dostlarımızın da bilgisine.

Evrenin oluşumu 14.4.12

Higgs bozonu (Tanrı parçacığı) yakayı ele verdi sayılır.. / Higg’s particle can be considered as to be captured..

Higgs_bozonu_Tanri_parcacigi_yakayi_ele_verdi_sayilir

Prof. Dr. D. Ali Ercan : EVRENİN EVRİMİ

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan,

12 Mayıs 2012 günü, Fizik Mühendisleri Odası’nda oldukça önemli bir konferans verdi.

Konu “Evrenin Evrimi” idi.
Sn. Ercan, kendisi de bir Fizikçi ve Nükleer Fizik alanında uzman olarak bu karmaşık konuyu yüksek bir ehliyetle işledi.. 65 yansıdan oluşan power point sunumuna aşağıdaki erişkeden ulaşılabilir..

Evrenin_Evrimi

Sevgi ve saygı ile.
13 Mayıs 2012, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Sn. Ercan, 17 Mayıs 2016 günü aynı konuyu bu kez ADD Çankaya Şubesinde yineledi.
10 yansı daha eklenerek dosya güncellenmişti. 1,5 saat dinledik, 1 saat da sorular sorduk.
Evrenin Evrimini anlamak, 21. yy’da “maskara olmamak için” büyük önem taşıyor..
Sn. Ercan’a şükran borçluyuz.. Lütfen tıklar mısınız :

http://ahmetsaltik.net/2016/05/19/prof-dr-d-ali-ercan-konferansi-evrenin-evrimi/