İki ‘başarı’ öyküsü

İki ‘başarı’ öyküsü

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 10.7.19
AKP ekonomi yönetimince dile getirilen iki adet “başarı” öyküsü var:
Enflasyon gerilemekte ve cari işlemler açığı kapatılmakta, hatta fazlaya dönüşmekte.
Bu yazıda bu iki savı tartışacak ve aslında olan bitenin krizin geriletilmesi değil, bilakis biçim değiştirerek derinleşmesi anlamına geldiğini açıklamaya çalışacağım.

Enflasyon ve baz etkisi
Önce okurlarımdan özür dileyerek,
şu çok basit ama gerekli teknik örneği paylaşmama izin veriniz. Varsayın ki bir ailenin harcamaları 100 lira tutmaktadır. Bu yıl fiyat artışlarından dolayı söz konusu malların toplam maliyeti 20 TL artsın ve 120 lira olsun. Dolayısıyla bu yılki (tüketici fiyatları) enflasyonu % 20’dir. Bir yıl sonra diyelim ki fiyatlar gene 20 TL arttı ve bu paketin toplam fiyatı 140 TL oldu. Bu dönemde fiyatların “artış oranı”, yani “enflasyon oranı”, fiyatlar 120 liralık düzeyden başlatıldığı için %16.67 olacaktır: (140 – 120) / 120.
Hiçbir tedbir alınmamasına ve fiyatların 20 lira artmaya devam etmesine karşın, 2. yıl fiyat “artış oranı” sanki kendi kendine %20’den, %16.67’e gerilemiş durumdadır. Aritmetiğin mucizesi!
Hesabı bir kere daha yapalım. Fiyatlar 3. sene gene 20 TL artmış olsun ve 160 liraya ulaşsın. 3. senenin enflasyon oranı da, 140 liralık harcama düzeyine görece, %14.29 olarak hesaplanacaktır.
Eğer yeterince sabırlı davranırsanız, ekonomide istikrara ilişkin herhangi bir müdahalede bulunmadan, her sene malların fiyatları 20 TL artmaya devam etse dahi, enflasyon oranı altıncı sene “tek haneli” sayılara; on altıncı senede de T.C. Merkez Bankası’nın hedeflediği %5 düzeyine gerileyecektir. (Not düşelim, TCMB’nin açık enflasyon hedeflemesine geçtiği 2006’dan bu yana %5 enflasyon hedefi henüz tutturulmuş değildir.)
Sonuç: Enflasyon oranının geçen yılın yüksek baz etkisine dayanarak, beklendiği üzere geriliyor olması enflasyonla mücadelede başarı elde edildiği anlamına gelmemektedir.

Cari İşlemler Dengesi’nde iyileşme “Cari İşlemler Dengesi” gündemimizdeki yerini koruyor. Ancak bu kez “açık” boyutuyla değil, “Cumhuriyet tarihimizin rekor fazlasını vermek” hedefiyle. Cari İşlemler Dengesi”nde fazla veriyor olmak ulusal ekonomide süregelen dengesizliğin artık düzelmekte olduğunun bir işareti sayılır mı?
Yanıtı “hayır”! Bilakis, söz konusu gelişmeler krizin derinleşmesinin bir başka işaretidir. Şöyle ki, “Cari İşlemler Dengesi” bir ülkenin yurt dışı ekonomilerle sürdürdüğü üretim ve harcama faaliyetlerinden kaynaklanan döviz alışverişlerinin bilançosunu özetlemektedir.
Milli gelirin tanımlanmasında kullanılan muhasebe özdeşlikleri bakımından ise cari işlemler açığı (ya da dış açık) ulusal tasarruflar ile yatırım harcamaları arasındaki farka eşittir. Eğer yatırım harcamaları için ulusal tasarruf düzeyi yeterli olmamışsa, dış tasarruflara, yani cari işlemler açığını finanse eden sermaye girişlerine ihtiyaç doğacaktır. Söz konusu sermaye girişleri portföy hareketlerini yansıtan spekülatif nitelikli sıcak para akımlarından ve örneğin özelleştirmeler yoluyla elde edilen döviz gelirlerinden kaynaklandığı gibi, merkez bankasının rezervlerinin eritilmesi ya da net hata ve noksan kalemi altında yer alan kaynağı belirsiz “meçhul” sermaye girişleri ile karşılanabilir.
Türkiye geleneksel olarak yüksek cari işlemler açığı veren bir ekonomi değildi. Ancak 2003 sonrasında AKP ekonomi idaresi altında o dönemde izlenmekte olan yüksek faiz politikası uyarınca ulusal ekonomiye yoğun sıcak para girişi olmuş; dövizin fiyatı reel olarak yarı yarıya ucuzlamış ve Türkiye’nin ithalata ve dış borçlanmaya dayalı tüketim talebi patlamış idi. Bir yandan AVM çılgınlığı, öbür yanda konut inşaatı ve çılgın projeler tasarımlarıyla sürdürülen bu “Lale Devri” nihayetinde “tasarruflar geriledi”; tasarruf yatırım açığı derinleşti; cari işlemler açığı milli gelirin %10’una değin çıktı.
2018’den bu yana yaşananlar, artık cari işlemler açığını finanse edecek sermaye girişlerinin sürdürülememesi nedeniyle açığın zorunlu olarak kapanmasıdır.

  • Ulusal ekonomideki daralma ve kriz sürecinde yatırımlar da çöküntü içindedir.

Örneğin 2018’in ilk çeyreğinden bu yana geçen altı çeyrek dönemde yatırım harcamalarının büyümesi hep negatiftir. Sırasıyla, %-1.2; -3.0; -6.6; -4.1; -0.7…
Dolayısıyla, yatırımlar gerilemekte ve zaten düşük düzeydeki tasarruflarla eşitlenerek, dış açık kapanmaktadır.

  • Yani ulusal ekonomide daralma sürmekte,
    kriz reel ekonominin sermaye birikimi kararlarına sirayet etmektedir.
  • Türkiye’de yaşanmakta olan, reel ekonominin krize küçülerek intibak etmesi sürecidir. 

    Bütün bunların “başarı” olarak nitelendirilmesi; “hedeflerimizi tutturuyoruz” diye savunulması ise gerçeklerin gizlenmesi ve algı operasyonundan ibarettir..

KRİZE SÜRÜKLENİŞ

KRİZE SÜRÜKLENİŞ

Prof. Dr. Öztin Akgüç
Cumhuriyet, 26.12.8

Doğru politikalar öngörmek, izleyebilmek için, soruna, nedenlerine doğru tanı koymak gerekir. Yüksek enflasyonla durgunluğu birlikte yaşadığımız ekonomik durum kriz olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik kriz teriminin, fiyatların düştüğü, iflasların arttığı, deflasyon sürecinin başladığı dönemi daha iyi ifade edeceğini; durgunluk içinde enflasyon (stagflation) teriminin içinde bulunulan durumu daha iyi açıklayacağını düşünmekle birlikte; genel eğilimi dikkate alarak kriz sözcüğü kullanılmıştır. Fiyat yükselişi ile birlikte ekonomik daralma ivme kazanır, iflaslar artarsa, enflasyonla çöküş (slumpflation) teriminin kullanılması daha uygun olabilir. 

Ekonomide görülmemiş başarı, dünyanın en büyük on ekonomisi kümesine giriş övünmeleri yapılır, övgüler düzülürken, ekonominin çöküş eşiğine girdiği savının açıklanması gerekir. 
AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yılların başlarında (AS: 3 Kasım 2002 seçimiyle) iç ve dış koşullar elverişliydi. Türkiye 2001 krizinden çıkmış, büyüme sürecine girmiş, 2002’de yıl bazında cari işlemler fazlası vermişti. Dünya ekonomisi büyümekte, dış ticaret hacmi genişlemekte, düşük faiz, likidite bolluğu yaşanmaktaydı. Bu koşullarda ithalatı hızla artırmak, cari işlemler açığı vermek, açığı sermaye hareketleri, dış borçlanma ile fonlamak kolaydı. 
Cari işlemler açığı, ekonomik büyümeye, fiyat istikrarına olumlu katkı yapmakta, ülkenin kullanılabilir kaynağını (GSMH + dış açık), tüketim ve yatırım harcamalarını artırmakta, iç tasarruf açığını kapatarak, tasarruf düzeyi üstünde yatırım yapılmasını sağlamakta; yaratılan gelirden daha çok harcama yapılmasına olanak vermektedir. Ülkeye sermaye girişi de döviz kurunun düşük düzeyde oluşmasına, ulusal paranın değerlenmesine, ithalat artışıyla piyasalara iç üretimin üstünde mal sunumu fiyat artış hızının yavaşlamasına yol açmaktadır. Cari işlemler açığının olumlu katkısıyla düşük enflasyonla hızlı büyüme, harcamaların artması, başarı olarak görülmüştür. 

Para birimi tam konvertibl, rezerv para niteliğinde olmayan bir ekonominin sürekli büyüyen cari işlemler açığı vermesine olanak olmadığından, bir süre sonra bu yapay başarı görüntüsü kaybolmaya, ekonomide başarı görüntüsü altında makroekonomik riskler oluşmaya başlamış, gelecekteki olası bir krizin tohumları da atılmıştır. Dış yükümlülüklerin sürekli artması, cari işlemler açığı / GSMH oranının yükselmesi, mal ve hizmet üreten firmalarda (reel sektörde) döviz pozisyon açığının büyümesi, döviz yükümlülüklerini karşılama oranının düşmesi, finansal yapının (borç / öz sermaye oranının) bozulması, banka kredilerinde hızlı genişlemenin dış sendikasyon kredileriyle fonlanması, tüketici kredilerinin reel sektör kredilerinden daha hızlı artması, hanehalkının “yükümlülük / gelir oranının” yükselmesi, gayrimenkul piyasasında stok birikimi (AS: 3 milyon konut fazlalığı var!), tüm bu gelişmeler makroekonomik riskler oluşturarak, ekonominin krize sürüklenmesine yol açmıştır. 

  • Bir alanda başarısızlık varsa ana nedeni yönetim hataları, kozmetik yönetim anlayışı, sağgörü, öngörü yetersizliğidir. 

Döviz kuru, faiz düzeyi dengesi sağlanamaması, faiz arbitrajına, ara kazanç ticaretine (carry trade) yol açmış, faizi daha düşük para birimlerinden borçlanılarak, faizi daha yüksek piyasalara yatırılması, kısa süreli spekülatif sıcak para hareketine yol açmıştır. Merkez Bankası tarafından, faiz farkını giderecek, faiz arbitrajına son verecek kur politikası izlenmemiş, aksine ROM (Rezerv Ospiyon Mekanizması) ile bankalar kısa vadeli YP borçlanmaya özendirilmiştir. Bankalar faizi düşük YP borçlanarak, TL zorunlu karşılıkların bir bölümünü USD ve / veya Avro olarak TCMB’ye yatırmışlardır. Kısa dönemde TCMB’nin döviz rezervi artmış, bankaların da kârlı gözükmeleri yanıltıcı izlenim yaratmıştır. 

Reel sektör bile faiz arbitrajı yapılmış, düşük faizle dış piyasalardan alınan borçlar TL’ye çevrilerek yüksek faizli mevduat olarak bankalara yatırılmış, faaliyet kârı değil, finansal net gelir elde edilerek kârlı görüntü verilmiştir. 

Banka yöneticileri, artan kredi, kur, faiz risklerini; işletmeler de kredi, kur, likidite risklerini, bozulan mali yapılarını, kârlarının reel olmadığını ya görmemiş ya da görmezden gelerek önlem almamışlardır. 

Ekonominin krize sürüklenişinde, kamu ve özel kesimde yönetim hataları, öngörü eksiklikleri, açıklanan verilerin süslü, gerçekçi olmaması büyük rol oynamıştır.

Ekonomide genel görünüm

Ekonomide genel görünüm

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 21.11.18

Bugün ekonominin genel görünümünü ve içinde bulunduğu yapısal kriz ortamının sinyallerini, güncel veriler aracılığıyla, dış dengeler açısından inceleyeceğiz.
Son bir hafta boyunca üç önemli veri yayımlandı. Önce işgücü piyasaları üzerine Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tahminlerini anımsayalım: “Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı Ağustos döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 266 bin kişi artarak 3 milyon 670 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0.5 puanlık artış ile % 11.1 seviyesinde gerçekleşti.”
Dolayısıyla, (açık) işsizlik oranı kabaca geçen mart ayından bu yana düzenli olarak artış göstermekte. Unutmayalım ki, söz konusu rakam sadece “iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan çalışma çağındaki tüm kişileri, kapsamaktadır. Bu rakam, içinde umudu kırıldığı için veya başka sebeplerle iş aramaktan vazgeçen, ancak bir olanak bulunduğu takdirde iki hafta içinde iş yapmaya hazır kişiler dahil değildir. İş aramaktan vazgeçmiş umutsuzları kapsamayan bu “geniş tanımlı” işsizlik kavramı, DİSK’in yayımlamakta olduğu İşsizlik ve İstihdam raporlarında yakından takip edilmektedir. 

DİSK Araştırma Dairesi (DİSK-AR), söz konusu “geniş tanımlı işsiz” sayısının 2018 Ağustos ayında, bir önceki yılın aynı dönemine göre 404 bin kişi artarak 6 milyon 352 bine ulaştığını belirtmektedir. Söz konusu (gerçek) işsizlik oranı %18 olarak hesaplanmakta. Bu yaklaşımdan hareketle,

  • işgücü piyasasına katılmayan ancak ne eğitimde, ne de istihdam arayışı içinde olan atıl gençlerin oranının ise %28.6’ya çıktığı gözleniyor. 

TÜİK istatistiklerine göre ağustos ayında son bir yılda 490 bin kişiye net istihdam artışı sağlanmış olmasına karşın, Türkiye ekonomisi bir bütün olarak mevcut işgücü potansiyelini değerlendirmekte cılız kalmakta, işsizlik oranının yükselmesine engel olamamaktadır.
Geçen hafta TÜİK tarafından yayımlanmış bulunan Sanayi Üretimi İstatistikleri bu tespitin uzantısı niteliğindedir. TÜİK tahminlerine göre sanayi üretimi 2018 Eylül ayında son bir yılda %2.7 azalış gösterdi. Sanayinin alt sektörlerine baktığımızda, söz konusu dönemde imalat sanayisindeki daralmanın % 3.2; ara malları ve sermaye malları sanayilerindeki daralmanın ise sırasıyla, %4.8 ve % 4.1 olduğunu gözlemekteyiz. Reel ekonomik aktivitedeki gerilemenin öncü göstergesi niteliğindeki bu saptama, ekonomide sert bir iniş yaşanmakta olduğunu dile getiriyor.
***
Şimdi gelelim bir iktisatçı olarak yorumlamakta güçlük çektiğimiz döviz piyasalarına… Ekonomide reel daralma ve çöküntünün belirginleştiği bu konjonktürde, Türk Lirası’ndaki değerlenmenin (Dolardaki düşüşün) nedenlerini algılamakta zorlanıyoruz. Ekonomik göstergelerin bozulduğu bir ortamda Türk Lirası’nın değer kazanıyor olması, olsa olsa iktisat-dışı söylemlerle açıklanabilir. İrdeleyelim: TC Merkez Bankası ekonomiye olan döviz giriş çıkışlarını “Ödemeler Dengesi İstatistikleri” aracılığıyla izliyor. Aşağıdaki tabloda cari işlemler dengesi ve finansman kalemlerinin bu yılın ilk dokuz ayındaki seyri, geçen seneye göreceli olarak sergilenmekte.
Buna göre, yılın ilk dokuz ayında cari işlemler açığı 29.9 milyar Dolar düzeyinde. Geçen sene bu rakam 31.3 milyar Dolar idi. Ancak geçen sene bu açığı kapatmak üzere yurt dışından sermaye girişleri 33.9 milyar Dolara ulaşıyor; cari işlemler ve sermaye hareketleri dengesi beraberce toplamda net 2.678 milyon Dolarlık bir döviz fazlasına olanak sağlıyordu. Oysa 2018’in Ocak – Eylül döneminde sermaye hareketleri dengesi eksi 4.2 milyar Dolar ile açık vermiş, cari işlemler ile birlikte Türkiye’nin toplam döviz açığı 34.2 milyar Dolara yükselmiştir.
Merkez Bankası’nın istatistikleri bu açığın finansman biçiminin, öncelikle kayıt dışı sermaye girişlerini veren net hata ve noksan kalemi ile karşılandığını göstermektedir. Yılın ilk dokuz ayındaki kayıt dışı sermaye girişi 17 milyar Dolar ile rekor düzeyindedir. Ekonomiye sağlanan bu gizemli kaynağın gene de yeterli olmadığı gerçeğinden hareketle, buna bir de Merkez Bankası’nın rezervleri eklenmiş ve uluslararası rezervler 16.9 milyar Dolar azaltılarak 
toplam dış açık yamalanmıştır. [Haber görseli]

Kaynak: TC Merkez Bankası, Ödemeler Dengesi İstatistikleri 

  • Türkiye ekonomi idaresi, derinleşmekte olan krizi siyasi kaygılarla yadsımakta;
  • alınması gerekli tedbirleri uygulamaya koymak yerine,
  • kaynağı belirsiz döviz girişleri ve
  • Merkez Bankası’nın mevcut birikimlerini devreye sokarak gün kazanma çabası içinde gözükmektedir.
  • Krize karşı önlemlerin savsaklanmasının bedeli bugünden çok daha ağır olacaktır. Tarih bu tür acı derslerle doludur, unutmayalım.

Ekonomide doğrular ve yanlışlar

Ekonomide doğrular ve yanlışlar

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 23 Mayıs 2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AKP ekonomi idaresinin almış bulunduğu makro iktisadi kararlar ve yürütmekte olduğu dışa bağımlı, çarpık büyüme stratejisi çok ciddi yanlışlıklar içermekte ve ulusal ekonomimizi istikrarsızlığa sürükleyerek, tahrip etmektedir.

Söz konusu yanlışlar dizisi ve tahribat, önceleri “cari işlemler açığı finanse edildiği sürece sorun değildir” söylemi ile uygulanmış ve Türkiye ekonomisi kronik olarak dış dengelerinde bozulmaya itilmiştir. Daha sonra Cumhuriyet tarihimizin en derin krizlerinden birisi olan ve ulusal ekonominin %6.5 daraldığı 2009 krizinin dersleri görmezden gelinerek, “krizin Türkiye’yi teğet geçtiği” savlanmış ve Türkiye yeniden ve çok daha kararlı bir biçimde bir “ithalat cennetine” dönüştürülmüştür. Günümüzde de “enflasyonun asıl nedeninin yüksek faizler olduğu(AS: Yüksek faiz bir neden değil bir sonuçtur!) gibi gerek iktisat bilimi, gerekse de iktisadi tarihin deneyimlerine tümüyle zıt bir saplantıda ısrar edilerek enflasyonla mücadele politikası ağır derecede tahribata uğratılmıştır.
***
AKP’nin 2003’ten bu yana geliştirdiği ekonomik politikaların ana dayanağı dövizin her ne pahasına olursa olsun ucuz kılınması ilkesine dayanmaktadır. 2003’ten 2009 küresel krizine değin geçen sürede, AKP hükümetleri (ve Merkez Bankası yönetimi) dövizi ucuz tutarak bir yandan enflasyonist baskıları hafifletmeyi, öbür yandan da ithalat maliyetlerini düşürerek tüketim ve yatırım harcamalarını kamçılamayı öngörmekteydi. Ucuz döviz (aşırı değerli Türk Lirası) sayesinde dolar bazında ifade edilen milli gelir rakamlarımız da sanal bir biçimde olduğundan çok daha yüksek gözüküyor, bu da kamuoyunda bir AKP mucizesi olarak pazarlanıyordu. 
AKP’nin bu ilk dönemi küresel ekonominin de sanal ve istikrarsız bir büyüme içinde olduğu genişleyici bir konjonktüre denk düştü. Amerikan ekonomisi Avrupa ve Uzak Asya ile olan ticaretinde ciddi açıklar veriyor ve bu açıkları da yüksek hacimlerde dolar basarak ve küresel piyasalara tahvil ihraç ederek finanse ediyordu. Dolayısıyla, tüm dünyada faizler hızla düşerken, ucuz dolara dayalı döviz bolluğu dünya ticaret hacmini genişletiyordu. Ancak “yerçekimini yadsıyan” bu kendi kendine değer kazandırma hayali, reel ekonomilerin gerçekleriyle yüzleştiği noktada kriz patlak vermişti. 
Türkiye de bu dönemde göreceli olarak çok yüksek reel faizler sunarak (AS: dövizi de baskılayarak)  küresel ekonomide dolaşan bu finansal kâğıtları ve ucuz dolara dayalı sıcak parayı ulusal ekonomiye çekme uğraşı içindeydi. Söz konusu dönemde sıcak paraya dayalı büyümenin istikrarsızlık kaynağı olduğu ve ulusal sanayiyi tahrip ederek yapısal bir işsizlik tehdidi yarattığı yönündeki uyarılar “dövizin sıcağı soğuğu olmaz, cari açık finanse edildiği sürece sorun olmaz” türünden akıl ve bilim dışı bir retorik ile susturuluyordu. 
AKP bu dönemde uluslararası işbölümünde yüksek faiz sunan, bir ucuz ithalat cenneti olarak yer bulurken, yükselen piyasa ekonomisi unvanına layık görülüyordu. Bugün yaygın söylem ile 2003-2008 arası AKP’nin uyguladığı faiz politikasını betimlersek, en uygun sözcük “faiz lobisinin, AKP ekonomi idaresinin bizzat kendisi olduğudur.”
***
İktisada Giriş derslerinde bir ulusal paranın değerini ise üç biçimde tanımlanmaktayız: 
(1) faiz oranı; (2) ulusal paranın (burada Türk Lirası’nın) dövizler karşısındaki değişim değeri; ve (3) enflasyon oranının tersi. Para piyasasının “dengesi” bu üç tanımın uyumlu olmasından geçmektedir. Paranın değerini veren bu tanımlar arasındaki herhangi bir tutarsızlık, para piyasasında dengenin yitirilmesine ve bu dengesizliğin reel ekonomi kesimine de sıçramasına neden olacaktır. Dolayısıyla, enflasyon, faiz ve döviz kurunun aşınması birbirine bağlı olarak ilişki içindedir. Paranın bu üç tanımı arasındaki iktisadi ilişkiler herhangi bir “neden-sebep-sonuç” ilişkisi içermez, sadece bu üç öğenin birlikte hareket ettiğini belirtir. 
Nitekim enflasyon, özünde işgücü piyasalarındaki katılıkların ve dengesizliklerin para piyasalarına yansımasının bir ürünüdür. Enflasyonla mücadele ulusal ekonominin yapısal nitelikli sorunlarının çözümünden geçer, Merkez Bankası’nın günlük (kısa vadeli politika) faizlerinin düşürülmesinden değil. 
Yineleme pahasına yeniden vurgulayalım: 

  • AKP ekonomi idaresinin izlemekte olduğu bilim-dışı enflasyon politikası ve yürütmekte olduğu dışa bağımlı, inşaat betonuna dayalı büyüme stratejisi ulusal ekonomimizi istikrarsızlığa sürükleyerek tahrip etmektedir.
    ===============================================
    Evet dostlar,

    Ekonomi hocası Sn. Erinç Yeldan’ın yazdıkları böyle..
    AKP = RTE uzun zamanlardır bilim dışı takıntıları ile faiz yükseltilmesine karşı çıktı. Ülkenin ne durumlara sürüklendiğini gördük birlikte.. Londra ziyaretinde de saçma sapan sözler kullanılınca yangın iyice büyüdü.  Sonunda tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı, dün gece TCMB faiz oranlarını bir kezde 3 puan daha artırarak %13,5’ten 16,5’e yükseltti!

  • Milyonlarca insan, koca bir ülke ileri derecede yoksullaştırıldı bu TEK ADAM dayatması ile.
  • Bu çok ağır bir bedeldir ve vebali bütünüyle Erdoğan’ın boynundadır; hesabı verilmelidir.
  • Tanrı, bir kulunu cezalandırmak istese idi daha ağır bir yaptırım uygular mıydı acaba??

    Erdoğan’ın kibiri – bilim dışı takıntıları… daha “resmen” Başkan olmadan bu ağır sonuçları doğurdu. Ulusal gelir ciddi oranda eridi, enflasyon daha da yükselecek, cari açık, dış ticaret açığı ve bütçe açığı (3’lü açık sarmalı!) daha da büyüyecek.. Bu günkü açıklamasında Erdoğan yine verileri çarpıttı : Kamu borçlarının ulusal gelire oranının %8,5 olduğunu söyledi!? Oysa kamu borcu 450 milyar $ ve 2017 sonu ulusal geliri 850 milyar $ dolayında ve oran %50’nin üstünde. Bu borç şimdi daha yüksek, gelir ise daha da küçüldü.. Erdoğan salt 2018 yılı verisini temel alarak sorunu gizliyor. Oysa böyle bir ölçüt yok. Ayrıca asıl olan salt kamunun borcu da değil.. Ülkenin toplam borcu özel sektörle birlikte! Bu rakam ise 700 milyar dolara dayandı. 245 milyar doları aşan özel sektör borçlarına kamu (Hazine) büyük ölçüde kefil. Örneğin şehir hastaneleri talanı başta olmak üzere kamu- özel ortaklığı masalı ile yürütülen pek çok uluslararası projede, yüklenicilerin dış kredilerine (borçlanmalarına) Hazine garantisi verildi üstelik kur garantisiyle!

    AKP = Erdoğan, sokaktaki insanı belki bir süre daha aldatabilir ve akıl – bilim dışı kibirli, dinci takıntılarıyla yarattıkları cehennemi kendilerine dönük operasyon gibi sunarak, yine mağdur edebiyatıyla 24 Haziran’da oylarını da artırabilir.. Ancak güneş balçıkla sıvanamaz! 16 yıldır sürdürülen har vurup harman savurma – yağma/talan bezirganlığının bedeli ödenecek, Türkiye’ye ödetilecektir. Elbette bu kaçınılmaz diyet ödemelerinden AKP = Erdoğan’a de er ya da geç hak ettiği pay düşecektir, düşmelidir..

    Sevgi ve saygı ile. 24 Mayıs 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İktidarın ekonomi efsaneleri iflas etti; büyük çöküş başladı


İktidarın ekonomi efsaneleri iflas etti; büyük çöküş başladı

DPT eski Müsteşarı, ekonomi uzmanı
İlhan Kesici’den bomba açıklamalar:

Devlet Planlama Teşkilatı eski Müsteşarı,
ekonomi ve siyaseti en iyi bilen isimlerden biri olan İlhan Kesici, AKP’nin ekonomi balonlarının söndüğünü söyledi.

Kesici “Yara derindedir. Kullanılacak merhem artık kâr etmez. Yeni bir kalkınma modeli, yeni bir anlayışa ihtiyaç var.
Seçim çok önemli.” dedi.

Sevgili okurlarım,

Bugün sizlere Devlet Planlama Teşkilatı’nın eski Müsteşarı,
ekonomi uzmanı ve siyasetçi İlhan Kesici
ile ekonomi üzerine yaptığım söyleşiyi sunuyorum.
Dürüst çizgisi ve doğruları eğip bükmemesi nedeniyle haklı bir saygınlık kazanmış olan Kesici ile sohbetimize “AKP’nin ekonomiyle ilgili efsanelerinin birer birer çökeceğini
öne sürüyorsunuz. Nedir bu efsaneler ve niçin çökecekler?”
sorusunu yönelterek başladım.

İşte sorularım ve cevapları:

* * *

İLHAN KESİCİ (İ.K.): Uğur Bey, ekonomide yaşayacağımız şey “Bazı ekonomik efsanelerin” iflası ve çöküşüdür. Pompalanan “Ekonomik efsaneleri” patlatmak lazımdır.
Bunların neler olduğuna gelince:

1- Ekonomimiz çok sağlamdır. TL’miz çok kıymetlidir. Ve bolluk-bereket içindeyiz.
Son Cumhurbaşkanı-Merkez Bankası kur-faiz tartışmaları bütünüyle traji-komik bir tartışmadır.

Nereden çıktı, nasıl çıktı bilen bir Allah’ın kulu olduğunu da sanmıyorum. Sadece bildiğimiz, kantarla soğan-patates tartar gibi kıymeti “sayfa sayısı” ile ölçülen bir “ekonomi brifingi” yapıldığıdır.
Okurlar bilmeliler ki, 2003’ten 2015 başına kadar, ana hatları ile uygulanan kur-faiz politikası şudur: “yüksek faiz-düşük kur.”

Bu da şu anlama gelir: Ver yüksek faizi, tut dolar kurunu, gelsin sıcak para,
olsun para bolluğu, olsun ithal mallar cenneti! Al sana bolluk-bereket!..

Yaşanmaya yeni başlanan şey işte bu efsanenin çöküşüdür.
İlk 11 senede, yani 2002-2013 döneminde, kurdaki artış sadece ve sadece % 18’dir.
Son bir aydaki artış da yüzde 18’dir. Böyle bir ekonomi politikası olabilir mi?

TÜRKİYE BORÇ CENNETİ

UĞUR DÜNDAR (U.D.):
Peki bu ekonomi politikasının ortaya çıkartacağı tablo, yani varacağı sonuç nedir?


(İ.K.):
Sonuç, 2003-14 diliminde dış ticaret açığı 656 milyar $, cari işlemler açığı 447 milyar dolardır. Kamu dış borcu 64 milyar dolardan (ki bunun 22 milyar doları IMF borcu idi)
107 milyar dolara çıkmıştır. Yani IMF’ye olan borç kapatılsa bile toplam kamu dış borcu
43 milyar dolar daha artmıştır.

Özel sektör dış borcu ise 43 milyar dolardan 280 milyar dolara çıkmış haldedir.
Bu yaklaşık 6 katlık bir borç artışıdır ve çoktur.

Kamu iç borcu, dolar cinsinden 90 milyar dolardan 250 milyar dolara çıkmıştır.
Hane halkı borcu başka bir kapsamdadır ama o da 4 milyar dolardan 155 milyar dolara çıkmıştır.

(U.D.): Yani aşırı borçlanmayla sahte bir cennet mi yaratıldı?

(İ.K.):
Çok doğru söylediniz. Bu sadece bir borç cennetidir.  Bu sahte cennetin bedeli ise tam 465 milyar dolarlık
faiz ödemesidir. 
465 milyar dolar faiz ödemek demek,
Türkiye ve dünyanın iftihar projelerinin her zaman başlarında gelen 100 adet Atatürk Barajı parası demektir.
Kamu maliyesinin iliğinin kemiğinin emilmesi demektir.

Bu “kur-dolar değeri çarpıklığı” bugün de çıkmış değildir.
1 Temmuz 2013’te TBMM’de kabul edilen Onuncu Kalkınma Planı, 2014-18, onaylandığı gün 1 doların değeri de 1.95 TL idi.
Ama Plan’ın tam dört sene sonrası olan 2018 yılı için hedef aldığı ve bütün hesaplamaları da bunun üstüne oturttuğu kur da 1.97 idi.
Bundan daha büyük bir öngörüsüzlük, hesap yanlışlığı, veya
bizi kandırmacılık olabilir mi? Böyle bakılınca son tartışma olan “indir faizi, hayır indirmem; ver bana hesabını, al sana 130 sayfalık brifing”  koca ülke ve 77 milyon insan ile alay etmekten başka bir şey değildir.

Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcımız Ali Babacan da Bursa Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmada konuya  “Dolar-Toto-oynamak-oynamamak”yaklaşımı ile müdahil olmuştur.

Ama bilinmelidir ki bu dolar bu TL’yi döver!

Ama şimdi ama seçimden sonra. Seçimden sonraya kalırsa en iyimser durum “knock-down”dur.
Evet. Bu sene 200 milyar dolarlık bir taze döviz ihtiyacı vardır.
Kamunun 20, özel sektörün 130-140 milyar dolarlık kısa vadeli borçları ve 40 milyar $ dolayında cari işlemler açığının döndürülebilir olması lazımdır.

EKONOMİK BÜYÜME YALANI

(U.D.): Birinci efsaneyi anlattınız. Peki ikincisi nedir?

(İ.K.):   Ekonomik büyümede neredeyse dünya şampiyonu gibi gösterilmemiz patlayacak olan ikinci efsanedir. Hemen aşağıda yer alan şu iki tabloya bakar mısınız? Zira bu tablolar efsaneyi yerle bir ediyor:

Meşhur devlet adamı ve büyük şairimiz Ziya Paşa’nın bu tür durumlarda kullandığı bir ölçü var: “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”.

Grafiklerdeki rakamlar devletin resmi rakamlarıdır. Ne görünüyor?

1- Bütünüyle sağlıksız ve sürdürülebilir olmayan bir manzara.
2001 yılındaki büyük krizin ertesi bir büyüme sıçraması olmuş, ki dünyanın her tarafında ve bizde de bütün kriz ertelerinde aynen böyle olur, sonra kesintisiz her yıl mütemadiyen olmak üzere yüzde 9.4’ten -4.8’e kadar durmadan düşmüş.

İkinci grafik, 2009 krizinden sonra tekrar bir sıçrama ve tekrar her yıl düşerek yüzde 9.2’den yüzde 3’ün bile altına düşme.  Böyle bir trend insana kalp krizi geçirtir, ülke ekonomisini de allak-bullak eder.

2-Büyüme büyüklükleri: 1946 – 2002, çok partili demokratik düzene geçtiğimiz ilk 56 yılın ortalaması, yıllık ortalama ekonomik büyüme %5.1. Bu uzun dönemin içinde çok olumsuz politik dönemler de var:  İkinci Dünya Savaşı’nın artçı etkileri; 10 yıl arayla gelen üç askeri darbe-ihtilal ve bunların politik ekonomik sonuçları; üç büyük ekonomik kriz, 1994, 1999 depremi ve 2001; arada 1974 Kıbrıs Harekatı ve politik ve ekonomik sıkıntılar.
AKP dönemi, 2003-2014, bütün dünyanın 2000 yılından itibaren ekonomi tarihinde gördüğü en büyük olumlu sıçramalar, uluslararası sermaye hareketlerinin en serbest ve en büyük boyutlara çıkması, dünya ticaretinin önündeki engellerin hemen hemen bütünüyle ortadan kalkması, bütün dünyada neredeyse gökten sıfır maliyetle dolar yağması.

Bu olumlu şartlar altında, 2003-2014 ortalama yıllık büyüme hızı kaç olmuş? Beklenir ki herhalde yüzde 5.1’in çok üstündedir. Hayır sadece yüzde 4.7.

(U.D.): Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?
(İ.K.): Bunun içine biraz daha girilirse ayrıca şu görülür. Bunun ilk dört yılı, 2003-2006, büyüme yüzde 7.4’tür, çok iyidir; ama asıl  “ustalık dönemi” olarak ifade edilen 2007-14 dönemi ise sadece  % 3.3’tür. Neredeyse Türkiye ortalamasının yarısı.
Artık ekonomi sadece “patinaj” yapmaktadır.

Büyüme bahsini yeniden toparlarsak… Büyüme,
1) Türkiye ortalamasının bile yarısına doğru gitmektedir;
2) Çok sağlıksız bir görüntü vermektedir;
3) Katiyen sürdürülebilir değildir.

MİLLİ GELİR DE DÜŞTÜ

(U.D.): Evet çok net bilgiler verdiniz. Gelelim üçüncü efsaneye… Nedir o?

(İ.K.): Söyleyeyim o da milli geliri 3 katı artırdık, kişi başına düşen milli gelir rakamını
ta 2008 yılında 10 bin doları aşırdık.

Uğur Bey,
Birincisi, bu tür karşılaştırmalar adına “cari fiyatlar” dediğimiz rakamlarla yapılmaz,
ortak paydaya getirilmiş rakamlarla yapılır. İki, Milli Gelir hesaplamalarını baskılanmış dolar kuru ile yaparsınız bir başka çıkar, mesela şimdiki kur ile yaparsanız başka çıkar. O zaman da övünülen eski değerlerin hepsinin çok altına düştüğünü görürüz. Böyle bakınca, mesela
2015 yılında kişi başına milli gelir rakamı gider, ta 2008 yılı rakamının bile altına düşer.


(U.D.):
Teşekkür ederim, böylece geldik dördüncü ve sonuncu efsaneye… O nedir?


(İ.K.):
Dördüncü efsane de “Türkiye’yi dünyanın 17. Büyük ekonomisi yaptık” söylemidir.
Türkiye 1991 yılında dünyanın 17. büyük ekonomisi idi. Yıllar içinde bazen bir üstte bazen bir altta yer aldı. Sebebi kullanılan kurdur. Ama şimdi bu düşük büyüme ve kurdaki sıçrama dolayısıyla herhalde birkaç sıra birden düşecektir.

(U.D.):
İlhan Bey gelin bu kez çözüm önerisi de arayalım. Bu karamsar tablodan
Türkiye”yi kurtarmanın, millete umut vermenin ve çözüm getirmenin yolu ne olmalı?

(İ.K.):
Çok güzel ve yerinde bir soru. Gördük ki bu yara derindedir. Kullanılan merhem artık kâr etmez. Yeni bir anlayış, yeni bir kalkınma modeli, yeni hekimler-kadrolar,
yeni merhemler-fikirlere ihtiyaç vardır. Önümüzdeki seçim bunu çıkarmalıdır.

===================================

Dostlar,

Önemli bir söyleşidir. Sayın Dündar’a da Sayın Keici’ye de teşekkür ederiz.

Ancak 1994 seçimlerinde İstanbul Büyüşehir Belediye Başkanı adaylarından biri de DYP adına Sayın Kesici idi.. O seçimde oylar 4’e bölündü ve RTE 1/4 (%25) oy bile alamadan aradan sıyrıldı.. Sonrası 21 yıldır gözler önünde.. Önlenemeyen bir yükseliş ve Türkiye’nin
RTE çıkmazı.. O bakımdan, Sayın Kesici’yi bağışlayamıyoruz, ciddi bir özeleştiri borcu vardır.

Sevgi ve saygı ile.
24.03.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com