HİPERTANSİYON, DAMAR SERTLİĞİ…. ve KORUNMA


Dostlar
,

Bu sitede hem günlük yaşama ilişkin sosyal – politik yazılara ve dosyalara da
yer veriyoruz AYDIN sorumluluğumuz gereği;

Hem de sağlıkla ilgili yazılarımız oluyor, profesyonel sorumluluğumuz gereği..

Bu kez hipertansiyon, damar sertliği ve ciddi komplikasyonlarından söz etmek istiyoruz.

Yaklaşık 5 sayfalık bir metin oluştu.

Bu yıl, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de yıl boyunca işlenecek temayı
YÜKSEK KAN BASINCI (yüksek tansiyon; HİPERTANSİYON) olarak belirledi.

Dünya Sağlık Örgütü, 7 Nisan 1947’de kuruldu. Türkiye de bu Örgüte üye.
Üyelik statüsü, DSÖ Anayasasını (Ana Sözleşmesini) ulusal parlamentoda bir “yasa” olarak benimsemekle olanaklı ve Türkiye de bu işlemi 5062 sayılı yasa ile o yıl yapmıştı.

DSÖ Genel Başkanı Dr. Margaret Chan, bu yılki geleneksel basın açıklaması temasını HİPERTANSİYONA ayırdı. Bu metni İngilizce olarak 7 Nisan 2013 günü web sitemize koyduk (http://ahmetsaltik.net/world-health-day-message-on-blood-pressure/).

İlk fırsatta Türkçesini de vereceğimizi belirtmiştik. Şimdi sunduğumuz 5 sayfalık kapsamlı yazı, bir bakıma o sözümüzün gereği..

İyi okumalar ve sağlıklı yaşamlar dileğiyle..

Büyük Atatürk‘ün aşağıdaki uyarısını hiç akıldan çıkarmadan :

Vahşi SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME politikaları

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM diye halka yutturmaya çalışarak değil..

ATATURK_Devletin_en_birinci_gorevi_saglik

Sevgi ve saygı ile.
12.4.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==============================

Atherosklerosis / Arteriosklerozis / Damar Sertliği ve Korunma

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com, 12.4.13, Ankara

Bu yazı, günümüzün önemli sağlık sorunlarından biri olan damar sertliği hastalığı hakkında genel bilgiler sunmak ve korunma yöntemlerini aktarmak için kaleme alınmıştır. Önce genel bilgiler, ardından korunma yöntemleri özet olarak işlenecektir.

İsterseniz önce bir tanım yapalım.. Tıpta arteriosklerozis, halk dilinde damar sertliği denilen bu hastalık şöyle tanımlanır :

Arteroisklerosis :  Arter adı verilen atar damarların duvarlarında kalınlaşma, sertleşme ve esnekliğin ortadan kalkmasıdır. En sık görülen şekli, atardamarların iç duvarlarında kolesterol gibi yağların bazen de kalsiyumun depolanması ile olur.

Böylece atardamarlar daralır ve içindeki kan akımı azalır, yavaşlar. Bu durum 3 sonuca yol açabilir :

  1. Tromboz denilen kan akımının yavaşlamasına bağlı kan pıhtılaşması ve damar tıkanıklığı,
  2. Kalp hastalığı (özellikle koroner arter hastalığı ve pompa yetmezliği)
  3. Beyin kanaması veya beyin damar tıkanıklığına bağlı inme (stroke, felç, ölüm)

Arterioskleroz’un yaygın bir biçimi, atheroskleroz diye bilinir. Atherosklerozis, kolesterol içeren ve atherom plağı denilen lipitlerin yani kan yağlarının, büyük ve orta boy atardamarların (arter) en iç tabakasında (intima yüzeyinde) birikimi ile oluşur.

Athero (ma) + sklerosis (sertleşme) terimlerinin birleşmesiyle türetilmiştir. Bu süreç ise, Athero (ma) + genesis sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan atherogenezis adıyla anılır.

Cerrahi yolla yapılan sağaltım (tedavi, endarterektomi) bazen etkilidir fakat bu hastalığın özgül (spesifik) bir sağaltımı yoktur. En etkili yol korunma olarak gözükmektedir.

Düşük kolesterollü bir diyet ve hastalığa zemin hazırlayabilecek risk etmenlerinden sakınmak genellikle önerilmektedir. Kaçınılması gereken zemin hazırlayıcı bu etmenler şunlardır :

¨Hipertansiyon (yüksek kan basıncı)          ¨Sigara içimi (tütün kullanımı)

¨Diyabet (şeker hastalığı)                            ¨Şişmanlık (obesite)

*************** 

Damar Sertliği Önemli midir ?

Evet, hem de oldukça önemlidir (Yüksek DALY yükü)..
Çok önemli oluşu başlıca 3 nedene dayalıdır :

1. Çok görülmektedir   2. Çok öldürmektedir   3. Çok engelli (özürlü) kılmaktadır.

Hastalık çok görülmekle kalmamaktadır. Gerçekten de hemen hemen tüm dünyada
1. ölüm nedeni kalp ve damar hastalıklarıdır (AÇLIK ölümleri gerçekte 1/5 ile ilk sırada!). İzleyen sıralarda ise kanserle birlikte beyin damar hastalıkları, beyin kanaması, beyin damar tıkanıklıkları gelmektedir. Geri kalmış ülkelerde bulaşıcı hastalıklar da
ön sıralardadır.

Bu hastalık ayrıca yüksek oranda engelliliğe de yolaçmaktadır. Damar sertliği yüzünden bir bölüm yaşamsal organlar yeterince kan alamayınca, onların işlevleri de bozulmaktadır. Bu organlar başlıca 4 temel organdır :

1. Kalp           2. Beyin          3. Böbrekler         4. Gözler

Atardamarların iç duvarlarında oluşan yağ birikimi, çok önemli fakat istenmeyen bir sonuç olarak da kan basıncı yükselmesine yani Hipertansiyon’a neden olmaktadır. Yüksek kan basıncı, daralan atardamarlar, yavaşlayan kan akımı ve yetersiz doku ve organ kanlanması sonucunda, yukarıda sıralanan yaşamsal organlar zamanla dönüşümsüz biçimde zarar görür.

Kalp kası, erişkin bir insanda ortalama olarak günde 100 bin kez kasılarak her kezinde küçük bir çay bardağı oylumunda (hacmında) kanı (yakl. 75 cc/ml) tüm bedene pompalar. Bu oylum (hacım) dakikada 5 litre, saatte 300 litre, 1 günde ise 7 tonu aşkındır! Kan damarlarının daralması hem artan kan basıncı nedeniyle kalbin pompa yükünü artırarak onu zorlar ve zamanla yorar; hem de kalp kasını besleyen (kanlandıran) koroner damarlarda daralma, artmış pompa yükü işine karşın yeter kanlanmayı sağlayamaz. Atardamarların daralması ve duvarlarının sertleşerek esnekliklerini yitirmeleri, kan basıncının yükselmesi yani hipertansiyon demektir
(P= v x r).

Kalp kasını (miyokard) besleyen koroner damarlar denilen atardamarların da damar sertliğinden paylarını almasıyla; hem pompa yükü artan hem de buna karşın yeterince kanlanamayan kalp kası hızla yetmezlik durumuna düşer. Buna kalp yetmezliği denmektedir (miyokard pompa yetmezliği).

Kalp enfarktüsü (AMI) denilen ani koroner damar tıkanmaları, çağımızın en önemli hastalıklarından biridir. Bu enfarktüsler yüksek oranda ölüm ve engelliliğe yol açmaktadırlar. Enfarktüs geçiren insanların çalışma güçleri önemli derecede düşmektedir (yüksek DALY yükü).

  • Unutulmasın; Yaşam 2 kalp vurusu arasındaki süredir..
    3. “Vuru”nun gelmeyişi ölümdür!

Beyin için de benzer şeyler söylenebilir. Beyin damarlarının damar sertliğinden paylarını almalarıyla beyin dokusunun işlevleri bozulur. Bu damarlarda ani kanamalar ve tıkanmalar olabilir ki; sonuçları çok ciddidir. Ölüm ya da değişen derecelerde felçler..
Bu yolla ülkemiz ve dünya ekonomisine çok büyük akçal (mali) yükler yüklenmektedir. Eğitilmiş insanların, toplumlarına, kendilerinden beklenen yararı sağlamadan hastalanarak erkenden çalışma güçlerini yitirmeleri ya da ölmeleri hem insancıl bakımdan, hem de ekonomik bakımdan razı olunamayacak, olunmaması gereken, ülkeyi geri bırakan, kaldırılamaz bir bedeldir… (Salt Sağlık Ekonomisi açısından..)

Böbrekler de, damar sertliğinden kaynaklanabilecek yetersiz kan dolaşımından ve yüksek kan basıncından çok etkilenen yaşamsal organlardır. Zamanla böbrek yetmezliği gelişmekte ve bu insanlar yapay böbrek makinelerine -hemodiyalize- bağlanmakta, böbrek aktarımı (nakli) adayı olmaktadır. Her ikisi de çok ağır ve pahalı tablolardır; yaşam niteliğini ağır düzeyde bozmaktadırlar.

Gözler... gözün gören tabakası olarak adlandırılan retina da yetersiz kan dolaşımına çok duyarlıdır. Damar sertliğine bağlı yetersiz retina kanlanması, yüksek kan basıncı retinayı hızla zedeler ve göz dibinde kanamalarla görme yitiğine yani körlüğe yol açar. Bu sonuç da açıktır ki, son derece ağırdır ve körlük nedenleri arasında yüksek kan basıncının payı oldukça yüksektir.

Görülüyor ki, damar sertliği çok ciddi sonuçlara yol açabilen bir hastalıktır. Ek olarak bacak damarlarındaki zedelenmeden de söz etmek gerekir.. Bacak damarlarında oluşan damar sertliği de benzer düzeneklerle (mekanizmalarla), bedenimizi gezdirip dolaştıran bu vefalı organlarımızı zora sokar. Öyle ki, zamanla ilerleyerek 2 adım bile yürüyemeyecek derecede tıkanmalara yol açabilir. Durduğu yerde bile dayanılmaz ağrılara yol açabilir! Çevrede görülen bacak kesilmelerinin önemli bir bölümünün nedeni damar sertliği ve sigaradır.. (Buerger hastalığı..)

Özetle                             :

Yaşamın tadını kaçıran, yaşama zevki ve coşkusunu ortadan kaldıran, yaşamı kısaltan ve sıklıkla da ölümlere hem de erken ölümlere yol açan bir hastalıktır damar sertliği..

**********************

Damar Sertlği’nden Nasıl Korunalım ?? 

Öncelikle korunmanın olanaklı olduğunu bilmek gerekir..

Önemli bir korunma yolu yeterli ve dengeli beslenmedir.. Şişmanlık (obesite) damar sertliğine zemin hazırlayan en önemli nedenlerdendir.. O halde yaş ve boyumuza uygun tartı sınırları içinde kalmaya özen göstermeliyiz (Beden Kitle İndeksi 18-25 arasında tutulmalı).. Yağlı, hamur işi, tuzlu, şekerli gıdalar ve yetersiz beden hareketleri şişmanlamanın başlıca nedenleridir. Şişmanlıktan büyük bir dikkatle kaçınmalıyız.. Gereksiz yağ dokusu, pek çok kanser türü için de risk artırıcıdır.

Tuz sınırlaması başlıbaşına önemlidir. Erişkinlerde günlük 5-6 g tuz tüketimi yeterlidir. Ülkemizde bu rakamın 3 katına dek çıktığına ilişkin veriler vardır ve ürkütücüdür. İngiltere’de neredeyse 20 yıldır sofralara tuzluk getirilmemektedir. Yemekler dengeli tuz içermektedir. “Tuzluk kullanımı” öğrenilmiş bir kültürel davranıştır; fizyolojk bir gereksinme türevi değildir; dolayısıyla bırakılmalıdır.

Şeker sınırlaması için de benzer gerçeklikler doğrudur. Değişen yaşam biçimiyle, şeker tüketimimiz muazzam düzeyde artmıştır. Doğal olmayan şeker türleri de ek sorun kaynağıdır. Fazla kalori alımı hem şişmanlık – hipertansiyon nedenidir hem de diyabet! İnsülin rezervleri hızla tüketilmekte ve / veya insülin direnci gelişmektedir organizmada. Glisemik indeksi yüksek besinler sorun kaynağıdır.

Uygun egzersiz yapmalıyız.. Yürüyüş, yüzme, bisiklet, sabahları evde kültür-fizik, asansör kullanmama .. önerilen davranışlardır.

Doymuş yağ asitlerinden varsıl (zengin) olan kuyruk yağı, tereyağı, içyağı, hurma yağı, hindistan cevizi yağı olanak ölçüsünde az tüketilmelidir. Buna karşın, kolesterol içermeyen ve içlerinde doymamış yağ asitleri bulunan mısırözü yağı, soya fasulyesi yağı, pamuk çekirdeği yağı, susam yağı, zeytin yağı ve ayçiçek yağı gibi bitkisel yağlar, damar sertliğinin en önemli nedenlerinden olan yüksek kolesterolden kaçınmak için seçilmesi gereken yağlardır.

Et ve et ürünleri olarak yağsız dana ve sığır eti, az yağlı sucuk, salam, sosis ve diyet sucuğu tüketilmesine çalışılmalıdır. Daha doğrusu 4 ayaklı hayvan etleri yerine 2 ayaklı ya da kanatlı hayvan etleri yani kümes hayvanları (tavuk, piliç, hindi gibi) ve balık önerilmektedir. Özellikle uskumru, ringa balığı ve som balığı kolesterol düşürmek için düzenlenen diyetlerde önerilmektedir.

Bol meyve sebze tüketimi hem şişmanlıktan, hem yüksek kolesterolden, hem bağırsak tembelliği (kabızlık) ve bağırsak kanserinden… koruyucu olarak önem taşımaktadır.

Şeker hastalığı ve hipertansiyon, damar sertliği için oldukça önemli 2 risk etmenidir.
Bu 2 hastalıktan da kaçınmak, yukarıda sayılan önlemlere uyarak, bir yere dek olanaklıdır.

Yumurta sarısı kolesterol bakımından oldukça zengindir.. Akı ise tersinedir.

Yemek pişirmede yağda kızartma yerine fırın, ızgaralar ve daha iyisi nemli ısıda basınçlı tencerede pişirme (düdüklü tencere, buharlı tencereler) yeğlenmelidir. 

Sigara içimi de (tütün kullanımı) damar sertliği için başlıbaşına ciddi bir risk etmenidir. Bundan da kaçınmak gerekmektedir. Özellikle kapalı alanlarda pasif  içicilikten insanlarımızı korumalıyız. Uygar toplumlarda kapalı alanlarda sigara içimi artık unutulmuştur; tütün kullanımı hızla azalmaktadır.

Stres, damar sertliği için doğrudan ve dolaylı olarak risk etmeni oluşturmaktadır..

Bütün bu koruyucu önlemler yeter mi ??

Önemli oranda evet… Bununla birlikte, özellikle 30’lu yaşların sonlarına doğru
belli aralıklarla denetim muayenelerinden geçmek gerekir (check up)..

Bu yolla erken tanı konması olanağı artmaktadır. Erken tanı konan damar sertliği hastalığının istenmeyen birçok sonuçlarından (komplikasyonlarından) korunma şanso vardır. Ayrıca, damar sertliğine yol açabilecek yukarıdan beri incelediğimiz, bu hastalığa zemin hazırlayan etmenlerin varlığının da erken tanıyla anlaşılması ile korunma sağlanacaktır. Örn. diyabetin, hipertansiyonun erken tanısı bir yığın ciddi olumsuz gelişmenin (komplikasyonun) önlenmesi anlamına gelir.

Damar sertliği bir kez oluştuktan sonra hemen hemen hiç geri döndürülememektedir. İnsan doğduğunda lastik bir su hortumu gibi esnek ve yumuşak olan atardamarların, zamanla adeta pişmemiş makarna gibi sert ve kırılgan olmaları ve daralmaları, önemli düzeyde sakınabileceğimiz bir durumdur. Otopsi çalışmaları, athero-sklerozis biçiminde yani kolesterol plaklarının atardamarların iç duvarlarında birikmesiyle olan damar sertliğinin daha 2 yaşlarında başladığını göstermektedir!

O halde düzenli ve uygun bir diyete daha bebek iken başlamak gerekmektedir.

Damak tadı eğitimi de böylelikle, yaşamın çok erken yıllarına çekilmiş olacaktır ve önemsenmelidir. Bu dönemde şeker, tuz ve yağ bakımından dengeli gidilmesi; bebekte bu yönde bir damak tadı kodlanmasını sağlayacaktır. Bebeğe, yaşam boyu sürdüreceği olumlu davranış kazandırılacaktır. Ayrıca, “tombul” bebek ciddi bir sağlık sakıncasıdır. Deri altında, organlarda, atar damarların iç duvarlarında biriken yağ dokusu metabolik olarak aktiftir ve toksik radikaller üretmektedir. Bu kimyasallar yaşam süresini kısaltıcı olmsuz etkilidir. Gereksiz fazla kilolar, yağ depolayan hücrelerin oylumunu da büyütmekte ve bu eğilim kalıcı olabilmektedir. Dolayısıyla bebeklerin (ilk 6 ay salt anne sütü!) ve sonrasında uygun beslenmeleri yaşamsal önem taşımaktadır.

Bugün için elde etkin sağaltım (tedavi) yöntemleri olduğu söylenemez. İlaç ve cerrahi sağaltımın etkisi çoğu kez sınırlıdır. Üstelik bu sağaltımlar pahalıdır. İlaç sağaltımı ayrıca uzun sürelidir; bazen yaşam boyu sürmesini gerektirir..

Bu bakımdan damar sertliğinden kaçınmanın en etkili yolu ondan korunmaktır. Kalıtsal (Genetik) olumsuzlukların yükü, büyük ölçüde, yaşam biçimi değişiklikleriyle dengelenebilmektedir.

Dr. Elliot Joslin, “Genes load the gun but lifestyle pulls the trigger.” demektedir :

  • Genler silahı doldurabilir ama tetiği çeken yaşam biçimidir. 

Unutmayalım, bir İngiliz atasözünde de vurgulandığı gibi,

  • Korunma her zaman için sağaltımdan üstündür... 

Bir de METABOLİK SENDROM’a değinmek uygun olacaktır. Hipertaniyon + Diyabet + Yüksek kolesterol (+ göbek çevresinin büyümesi) birlikte olduğunda  METABOLİK SENDROM tanısı konur. Bu tabloda yaşam riskleri, söz konusu 4 ögenin ayrı ayrı risklerinin aritmetik toplamından çok daha büyüktür (sinerjistik etki); yığışımlı (kümülatif) bir risk büyümesi söz konusudur. Ülkemizde bu sendrom, kentlerde 20+ yaş toplumda 1/3 oranına varmaktadır (METSAR Projesi, 47 kent, 2005)!

Sağlığımız en büyük hazinemizdir.. Onu korumak için çaba göstermeye gerçekten değer.. 46 yıl saltanat sürerek 4 kıtada at koşturan Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman 64 yıllık yaşamında sağlığını hiç aklına getirmemiştir. 1564’te Zigetvar Seferi sırasında Avusturya’da çadırında sancılandığında, dayanılmaz apandisit ızdırabının etkisiyle şu ünlü sözler ağzından dökülmüştür :

            Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;
            Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi..

Şanlı Kanuni, bu dizeleriyle halkın gözünde en geçerli olanın saltanat/devlet olduğunu bildiğini; ancak tek bir sağlıklı nefesten daha büyük saltanat olamayacağını çarpıcı bir biçimde -ama çok geç!- dile getirmektedir. Ne var ki, sağlık yitirildikten sonra kolay kazanılabilen bir olgu değildir. Ellerimizin avuçlarımızın arasından bir peri  gibi uçup yitmektedir. Nitekim o şiddetli sancı da büyük padişahın sonu olmuştur. Tek bir sağlıklı nefes uğruna saltanatı terk etme ‘rüşveti’ (!) de kendisini kurtarmaya yetmemiştir.

Ayrıca sağlık hizmetlerinin çok pahalı olduğu, tıbbi teknoloji ve ilaç – serum – aşı vb. girdilerin dışalım (ithal) kaynaklı oluşu, ulusal kaynakların dar ve sosyal güvenliğin sınırlı kaldığı ülkemizde, sağlıklı olmak varken hastalanmaya da pek hakkımız yok galiba.. 2012 sonunda SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu), salt sağlık hizmetlerinde 20 milyar TL açık verdi ve genel bütçeden desteklendi.. Bu bakımdan, Devlete ve yurttaşa düşen görevler var :

Anayasa md. 56          :

Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların (ortak) ödevidir…  [En başta halkın sürekli SAĞLIK EĞİTİMİ!]

Kamu kurumları spor – yürüyüş alanları ve salonları, bisiklet parkları, yüzme havuzları.. yapmalıdır.

  • Okul öncesinden üniversite bitene dek tüm öğrencilere OKUL SÜTÜ verilmesi sağlanmalıdır. 
  • Her-ke-se sürekli, nitelikli, kamusal nitelikli koruyucu sağlık hizmeti sunumu, stratejik bir ulusal politika olmalıdır. 

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kuruluşunun 66. yılında (1947), 7 Nisan günü, Genel Başkanı Dr. Margaret Chan’ın kaleminden geleneksel basın açıklamasını yaptı. Bu yılki tema YÜKSEK KAN BASINCI (Hipertansiyon). Sorunun çok yaygınlaştığı ve en ciddi sağlık sorunu durumuna geldiği vurgulanmakta açıklamada. Hipertansiyona ilişkin olarak bir toplumsal farkındalık ve seferberlik yaratılması önemle vurgulanmakta ve insanların kan basınçlarını bilmeleri, belli aralıklarla mutlaka ölçtürmeleri gereği işlenmekte. Öngörülen sınır üstünde değerler varsa; hastalıkla barışık kalmak, başetmek ve uzun erimde (vadede) ağır komplikasyonlarından sakınmak için neler yapılması gerektiği açıklanmakta ve alınabilecek pek çok etkili korunma önlemi olduğu aktarılmakta.. 

Gerçekten de; sağlıklı olmak – kalmak varken, gerekli en üst özeni göstermeksizin hastalanmak bir israf, lüks ve topluma karşı sorumluğunu yerine getirmemek değil mi ?

**********

Bu dosyayı pdf olarak okumak için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayınız..

Atherosklerosis_Arteriosklerozis_Damar_Sertligi_ve_Korunma

Silivri zindanı önünden tarihsel görüntüler, 8 Nisan 2013


Dostlar,

8 Nisan 2013 günü, Silviri zulümhanesinde yıllardır tutsak alınan,
5-6 yıldır hükümsüz tutuklu “yargılanan” (?!) yurtseverlere destek için oradaydık..

13 Aralık 2012’de de.. Zaman zaman sitemizde bu konulara yer verdik..

Şimdi söze çok yer bırakmayacak biçimde fotoğraflar sunacağız..

İlk fotoğraf aşağıdaki gibi :

  • Örgütlü halkı yenecek hiçbir güç yoktur!..

Orgutlu_halki_yenecek_hicbir_guc_yoktur

Silivri 1

Silivri 3

Silivri 4

Silivri 5

Ve Jandarmanın değil, çevik kuvvetin gaz bombaları yağmaya başlıyor..

O soğukta ve yağmur altında basınçlı su eşliğinde elbette..

Halkı yıldıracaklar güya!?

Yürekli katılımcılar gaz bombalarının üzerine basıyor ve çamurlaşmış toprağa gömerek boğuyor..

Polisler hiç hazır değiller bu beklenmeyen çoook akıllı refleksle savunmaya!

Silivri 6

Silivri 7

Veeee yüzlerce metrelik 2-3 sıra kademeli, ihale ürünü barikatlar “halkın” ayakları altında..

Silivri 8

  •  Hedef tam bağımsız Türkiye!

Yani emperyalizmin isteminin tam tersi!

Silivri 9

  • F tipi; Devletin polis gücünü ülkenin halkının üstüne düşmanca sürüyor..

Bu tutum ne getirir?? Ayrışma, çatışma giderek iç savaş ve bölünme değil mi??

Bunun farkındalar mı sahnedeki taşeron aktörler??
Aldıkları -dış- talimatın sonucunu düşünebiliyorlar mı??

Silivri 10

İçişleri Bakanı Muammer Güler lütuf buyurarak açıklıyorlar :

Toma’lar şebeke suyu püskürtüyor..

Daha önce söylentiler çıktı.. kirli su ve kum içeriyor .. diye..
Tam bir dehşet ve insanlık suçu! Şecaat arzederken  sirkatin söyleme örneği..

Kolluk orantısız güç kullanıyor, hukuk dışına çıkıyor.. Amaç açık gözdağı, sindirme!

Silivri 11

Geri çekilme emri alana dek,

  • Halkın emperyalizmin pençesinden kurtarmaya çabaladığı TSK’nın,

İçişleri Bakanlığı emrindeki kolu Jandarma ordusu da basınçlı suyla
“kurtarıcısını” sulamayı sürdürüyor.. Ne hazin bir ironi..

Bir de, Silivri zulümhanesi Jandarma bölgesi. Hangi yasal yetkiyle
Jandarma geri çekildi ve polis öne sürüldü? Üstelik EMASYA Protokolü,
AKP’nin korkusuyla (asker fobisiyle gerçekte!) kaldırılmışken..
Aman asker bulaşmasın..
Polis emir kulumuz nasılsa..

Silivri 12

Aziiiiz halkımız direniyor..

Barikatlar ayaklar altında.. Çoook sayıda insan o soğukta sırılsıklam ve de
gazdan etkilenmiş durumda.. Ama insanlar daha da bilenmiş olarak görevde..

Amaç zindanı basmak değil..
Bu gidişle oraya da gidebilir.. Bastil örneği 1789 tipik..
Halkın meşru direniş hakkı bağlamında literatürde kabul görüyor..

Yurtsever tutsaklara destek ve mahkemeden (Özel yetkili diyorlar!) adalet istemek..
Çünkü mahkeme hükmüne, “Türk milleti adına..” diye başlayacak..

Vee direnen halk kazandı..

Son söz, ilk sözün aynısı :

Orgutlu_halki_yenecek_hicbir_guc_yoktur

Türkiye’nin sağduyuya ve dinginliğe çok gereksinimi var..

Gerilimin tırman(dırıl)ması çok tehlikelidir ve bedeli yüksektir.

Ülkemiz bu tabloyu hak etmemektedir.

En büyük görevlerden biri, AKP’nin yurtsever yöneticileri ve özellikle de milletvekilleridir.
Susan dilsiz şeytandır.

Artık her-kes ülke barışı ve birliğinden – bütünlüğünden yana aktif taraf olmalıdır.

Türkiye bu deli çemberini de kıracak ve yoluna devam edecek..

Büyük ATATÜRK böyle yazdı, öngördü :

– Benim ölümlü bedenim elbet bir gün toprak olacaktır ama

TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR !

Sevgi ve saygı ile.
11.4.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

DİL YANLIŞLARI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

portresi

DİL YANLIŞLARI

Değerli arkadaşlar,

Son zamanlardaki ateşli, heyecanlı toplantılarda,  yurtsever aydınlarımızın ağızlarından duyduğum 2 yanlış ifade biçimine değinmek ve bu konuda  uyarmak istiyorum. Biliyorsunuz, “İnsanlar nasıl düşünürlerse öyle konuşurlar..” denir. Ama bunun tersi de doğrudur; yani
“Yalnızca düşünce dili değil, dil de düşünceyi etkiler..”.

Dış görünüşü bakımından, Dil Bilgisi kurallarına göre yanlışsız, hatta gönül alıcı ve kulağa çok hoş gelen söylem biçimleri aslında çok kurnazca kurgulanmış tuzaklara düşmemize neden olabilir. Aydınlarımızın
semantik (dil mantığı) yanlışlarından önemli 2’sini seçiyorum :

1. “Türkiye-li” tuzağı

Yabancı Ülkelerin Yurttaşlarının karşılığı Türkçemize zamanında bilerek ya da bilmeyerek (?) yanlış  deyimlerle sokulmuş. Şöyle ki: ABD vatandaşına “Amerika-lı” Norveç vatandaşına “Norveç-li” Çin vatandaşına “Çin-li”…vb. diyoruz. Öte yandan Rusya, Almanya, İngiltere, İtalya için aynı yanlışı yapmıyor; Alman, Rus, İngiliz, İtalyan, Yunan, Bulgar, Romen kelimelerini kullanıyoruz ki, doğrusu da budur.

Siz Amerika-lı, İsveç-li, Norveç-li, Polonya-lı vb… derseniz, birileri de kalkıp
“Türkiye-li demekte ne sakınca var?” sorusunu sorar haklı olarak ve yanıtlayamazsınız. Kimi kez  telaffuzları zor da olsa, olabildiğince,
her ülkenin yurttaşını kendi dilinde olduğu biçimiyle ifade etmeliyiz.

Değerli arkadaşlar,

ABD vatandaşı “Amerikan”, İsveç vatandaşı “Svenska”, Polonya vatandaşı “Polska” dır… Ne yazık ki Dil Kurumu bu konuda duyarlı değil, alışılmış yanlışları sürdürüyor sözlüklerinde. Ama Yurtsever, ulusalcı aydınlarımızın aynı yanlışa düşmelerini kabul edemiyorum. Ulus-Devlet yapılanmalarında Ülke, Dil ve Yurttaş kavramları aynı kök sözcükle ilintilidir. 

Büyük Atatürk,

  • “Türk demek Türkçe demektir; Ne mutlu Türk’üm diyene!”

vecizesiyle bu ilintiye işaret etmek istemiştir… Hangi etnik kökenden gelirse gelsin,
(ya da öyle olduğunu sansın) Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşının adı “Türk” tür.

 2. “Kürt-Türk” tuzağı

İkinci tehlikeli yanlış barış ve kardeşlik çağrılarının sloganı haline getirilmiş “Kürt-Türk kardeştir,..” ifadesindeki gizli tuzaktır.

“Kürt”, ülkemizde bulunan (veya bulunduğu varsayılan) etnik kümelerden birine verilen addır.

“Türk” ise bir halk kümenin, bir Etnisitenin adı değil,  tüm bu etnik kümelerin birleşiminden oluşan Ulusun adıdır.

Büyük Atatürk,

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
    tanımında bunu açıkça ifade etmiştir.

O halde aynı tümce (cümle) içinde yan yana Kürt ve Türk sözcüklerini eşdeğer anlamda kullanmak (yani her ikisi de ayrı birer milletin adıdır, veya her ikisi de ayrı birer halkın adıdır, anlamına) Tekil (Üniter) Devlet yapımıza yöneltilmiş tuzak anlatımlardan  biridir.

“İzmirliler ve Karşıyakalılar kardeştir” tümcesi dil mantığı (Semantik) açısından ne denli saçma ise (Çünkü “İzmirli” dendiğinde İzmir’in bir bölümü olan Karşayaka semtinde yaşayanlar da otomatik kast edilir zaten) “Kürt-Türk kardeştir..” anlatımı da o denli yanlış; birleştirici olmayan, ayrıştırıcı ve saçma bir anlatım biçimidir.
Örneğin bu anlatım yerine “Kürtler de kardeşimizdir” dense çok daha doğru olurdu.

Dil, Dil, Dil…. Anlaşabilmenin temeli doğru kullanılan Dildir.

Sevgilerimle. æ
1 Nisan 2013

 

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi

Abbas GÖKÇE

18 Mart Çanakkale Zaferi’ni, milletimize Büyük Atatürk hediye etmiştir. O’nun Türk Ulusu’na kazandırmış olduğu bu büyük zaferin sonunda
Türk bağımsızlık savaşı başlatılmış ve Türk Kurtuluş Savaşı’nın temeli; Çanakkale’nin suları, Conkbayırı ve Anafartalar‘da atılmıştır.

Türk Milleti, İstanbul’u da kurtarmış bulunan Atatürk’ü; ilkin Çanakkale Zaferi ile tanımış ve 19 Mayıs 1919’da O, Samsun’a çıktıktan sonra bağımsızlık savaşını başlatmış ve bugünün Büyük Türkiye’si O’nun eseri olmuştur.

Çanakkale’ye bütün dünya devletleri yüklenmiş olmalarına rağmen;
O’nun askeri olan kahraman Türk Milleti ile birlikte o harikalar yaratarak mağrur düşmana lâyık olduğu dersi vermiştir.
Bu dersi adı “ Çanakkale Geçilmez!..”

Mustafa_Kemal_Canakkale_siperlerinde

Bu yalın tarihseli gerçekler karşısında; O’nu ve O’nun vatana ve millete yaptığı büyük hizmetlerini silmeğe kalkan bir zihniyet utanır mı bilmem?..

====================================

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Düşman sarmış her yanı, gökte kara bulutlar;
O yokluklar içinde kaybolmuştu umutlar!..
Yedi düvel birlikte yüklenmişler Boğaza;
Aldırmadan mevsime, bakmadan kışa, yaza.

O amansız düşmanlar kıyımıza varmıştı;
Bomba, tüfek, top sesi her tarafı sarmıştı!..
Siperinde Mehmetçik; Allah, Allah sesi var;
Mühimmatı değildi, düşmanlarınki kadar!..

Kalpte vatan sevgisi, en büyük güçtü O’na;
Bu uğurda şehitlik elbet bir hiçti O’na!..
Al bayrağın üstünde şanlı yıldız ve hilâl;
Conk Bayırı, cephede yine Mustafa Kemal!

Dokuz yüz on beş yılı ve martın on sekizi;
Bir ferahlık kapladı; yeri, göğü, denizi!..
Türk gücüyle inledi o gün mağrur düşmanlar,
Zafer marşı dinledi o gün mağrur düşmanlar…

Görmemişti tarihler böyle çetin bir savaş;
Yüz binleri püskürttük bir gecede arkadaş!
O yokluklar içinde harikalar yarattık;
Mağlup edip düşman›, cehenneme fırlattık!..

Kimi öldü denizde, esir düştü kimisi;
Düşmanları bir anda vurdu “Nusrat Gemisi”!..
Zafer öyle büyük ki, buna paha biçilmez;
Bütün dünya öğrendi Çanakkale geçilmez!..

Abbas GÖKÇE

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun


Dostlar
,

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için hazırladığı değerli derleme, yoğun e-ileti yükümüz içinde gözümüzden kaçmış.
Birkaç gün gecikme ile de olsa, sizlerle paylaşmadan edemedik.
Kendisine teşekkür ederiz.

Yazının sonundaki “bulmaca” da acı acı tebessüme neden oluyor..

Ama ülkemiz bu AKP cenderesini de aşacak; çağdaş uygarlık doğrultusunda
yoluna devam edecek.

Kadın arkadaşlarımız da, Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi belirleyici katkılar koyacaklar. Bu “türban” modası rüzgarı da aşılacak.
Aydın kadınlarımız konunun ardalanını görecek ve bu dayatmayı reddedecekler.
Anlaşılan o ki, bir süre bu deneyimi Türkiye yaşayacak..

Onlar ki, o zarif elleriyle top mermileri üretmişlerdi yeraltındaki işleklerde (atelyelerde).

Bununla da kalmamış, İnebolu’dan Afyon cephesine geceleri kağnılarla taşımışlardı.

Onlar ki, öküzün biri çatlayıp öldüğünde kendilerini koşmuşlardı onun yerine..

Onlar ki, Anadolu’nun dondurucu gece çiğinde mermiler ıslanmasın diye bebelerinin üstündeki örtüyü mermilere kaydırmış, bir süre sonra bebelerini donmuş bulmuş kadınlarımızdı..

ELİF’in Kağnısı” adlı şiirde (Fazıl Hüsnü Dağlarca) ne de yürek yakıcı bir biçemle (üslupla) işlenir bu kahrmanlık destanı..
Özüyle İnsanlık tarihine, biçemiyle şiir sanatına taçtır..

Bu görkemli şiiri daha önce web sitemize koymuştuk..

Okumak isteyenler aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayabilirler..

Fazıl Hüsnü Dağlarca : Mustafa Kemal’in Kağnısı 

http://ahmetsaltik.net/fazil-husnu-daglarca-mustafa-kemalin-kagnisi-poem-by-fazil-husnu-daglarca/

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 12.3.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================

Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun !

Değerli arkadaşlar,

Dünya Emekçi Kadınlar Günü 1905 yılından bu yana kutlanıyor.
Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını savunan toplumcu hareket Avrupa’dan Amerika’ya tüm Dünyaya yayılmıştı. Başlangıçta “eşit işe eşit ücret” sloganıyla başlayan hareket, giderek hemen her alanda yalnızca ekonomik değil; sosyal, kültürel, hukuksal her alanda eşit haklara sahip olmak mücadelesine dönüştü..

Emansipasyon” kavramı 2. Dünya savaşı sonrasında Avrupa’da çok kullanılan bir kavram oldu.

Bugün Dünyada Kadınlarının hak ve özgürlüklerini adil bir şekilde gerçekleştirmiş ülkeler aynı zamanda gelişmişlik merdiveninin en üst basamaklarında olan Ülkelerdir. Örneğin Türkiye Nüfusu ve Ekonomik büyüklüğü bakımından Dünya nüfusunun % 85’ini oluşturan ilk 20 Ülke arasında bulunuyor; ancak Kadın hak ve Özgürlükleri sıralamasında bu 20 ülke içinde 12. sıradadır (%60). Bu orantıyı nüfusu 5 milyonun üzerindeki 145 ülkeyi kapsayan büyük listeye uyguladığımızda,  87. sırada olduğunu görüyoruz. Türkiye, Dünya İnsani Gelişmişlik İndeksi (HDI) sıralamasında da
92. sıradadır.

Türkiye’de kadınlarımız Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, 1930’lu yıllarda, o zamana dek Müslüman topluluklarda düşünülmesi bile olanaksız erkek-kadın eşitliğini
Yüce Atatürk‘ün devrimleri sayesinde elde ettiler ve en azından yasal olarak hemen tüm sosyal haklarına kavuştular. Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkı, miras ve ailede hukuksal eşitlik, eğitim ve iş alanında fırsat eşitliği; Laik Cumhuriyetin kadınlarımıza bahşettiği nimetlerdir.

“Bahşettiği” diyorum, çünkü kadınlarımız öbür ülkelerde olduğu gibi bu sosyal hakları mücadele ederek kazanmadılar. Bu nedenle de çoğunlukla değerini anlamadıkları
bu hak ve özgürlükleri korumanın önemini, ciddiyetini maalesef kavrayamadılar.
Büyük Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşını birlikte yürüten Türk kadınından övgüyle sözeder ve şöyle der:

  • “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil,
    omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın.”

Değerli arkadaşlar,

Sıcakkanlı, memeli canlı türlerinin çok büyük bir bölümünde türün güvenli sürmesini sağlayan sosyal örgünün kuruluşunda en belirgin rol dişilerin üzerindedir. Bu doğal kuralı, ‘Homo Sapiens’ lerde son 10 bin yıllık süreçte din olgusunu icat eden erkekler büyük ölçüde bozmuş ve küçük istisnalar dışında, insan toplumu “erkek egemen toplum” biçimine doğru evrilmiştir.

Düşüncem o dur ki; dinlerin baskıcı, dayatmacı cenderesinden kurtulamadıkça kadınlar gerçek anlamda özgürlüklerine kavuşamayacaklardır. Dolayısıyla gerçek anlamıyla barış içinde bir arada yaşayan insan toplum yapısı oluşamayacaktır. İnsanlığın yazgısı kadınların her alanda erkeklerle eşit düzeyde hak ve özgürlüklerine kavuşmalarına indekslidir. Bu bakımdan toplumdaki aydın kadınlara, hemcinslerinin prangalarını kırmak için özverili görevler düşüyor. æ

Kadınlarımızın  Genel durumu rakamlarla              :   

  • Türkiye’de ortalama yaşam süresi, kadınlarda 66 erkeklerde 64 yıl olmasına karşın nüfusun % 49,5 i kadınlar %50,5 i erkeklerden oluşuyor. (Her 100 kadına 102 erkek düşüyor)
  • Toplamda kadın başına çocuk sayısı 2,95. Doğum yapabilecek yaş aralığında olanların ortalama doğurganlıkları 2,2’dir.
  • Türkiye’de gelinlerin dörtte biri 16-19 yaş arasında…
  • Çalışabilecek durumda olan kadınların dörtte üçü işsiz.
  • 15 yaş üzeri kadınların % 20’si okuma-yazma bilmiyor. Erkeklerde bu oran %7
  • Meclis’teki milletvekillerinin % 14’ü kadın. 1935’te %5’le başlayan bu oran
    ne yazık ki 80 yılda ancak %14 düzeyine gelebildi.
  • İlginç bir istisna, akademik görevlerde kadınların payı Avrupa ülkelerinin çok üzerinde. Türkiye’deki Profesör ve Doçentlerin %30’u kadın. Avrupa’da bu oran % 15 kadar.
  • Türkiye’de Devlet memurlarının da %40 kadarı kadın, ancak 3 bin üst düzey kadronun 600 kadarı kadınların elinde, yani %20 dolayında. Oysa üst düzey Devlet yönetim kadrolarına  bakıldığında Avrupa’da kadınların oranı %40’ın üzerinde.
  • Türkiye’de Üniversite yönetimine bakıldığında iş değişiyor.
    165 Rektörden yalnızca 9’u kadın (%5).
  • Türk Silahlı Kuvvetlerindeki 40 bin subay içinde 1400 kadın subay var (% 3,5)
    ancak kadın general yok.
  • İş alanında kadınlarımızın etkisi Dünya ortalaması (%10) düzeyinde.
    35 Dolar milyarderinin 4’ü (%10) kadın. İşgücünde kadın oranı % 25.
  •  Veee…. kadınlarımızın % 65’i “türban” takıyor (Konda). Ev kadınlarının %75’i,
    Üniversite mezunu kadınların %15’i türbanlı.

****

Günün bulmacası

Aşağıdaki 14 kadın tiplemesinin her biri öbürlerinden bir biçimde farklı; ama 1 tanesi öbürlerinden o denli farklı ki ! Kim olduğunu  bulabilir misiniz? (süre 1 saniye) 

Kadin_tiplemeleri

Prof. Dr. D. Ali Ercan
08 Mart 2013