Levent Kırca’yı kim öldürdü?

Levent Kırca’yı kim öldürdü?

Soner Yalçın
Soner Yalçın
Twitter: hsoneryalcin
syalcin@sozcu.com.tr

SÖZCÜ, 13 Ekim 2015

Levent Kırca… Ah be ağabey… Ne yazacağım şimdi ben?
Ne söyleyeceğim, ne anlatacağım?
Yalçın Küçük, “kanser büyük üzüntü hastalığıdır” derdi. Ve ben hep karşı çıkardım;
bilimsel açıklamalara girişirdim.Saatlerdir düşünüyorum; Levent Kırca 2001 yılında
kan kanserini yenmişti. Sonra ne oldu da, karaciğer kanserine yakalandı? Ve hemen üç ayda koşar gibi bu dünyadan nasıl göçüp gitti? Saatlerdir düşünüyorum;

Levent Kırca neden Ankara’daki faciayı duyduktan hemen sonra bizlere veda etti?

Yüreği bu büyük katliamı kaldıramadı mı?..
Levent Kırca’nın çektiği sancılar ülkesinin acılarıydı…
Levent Kırca da şiddetin kurbanıdır.
Kimimiz bombaların, kimimizi zalim acıların şiddetiyle ölüyoruz!
O kara kaplı deftere; Ankara’da kaybettiğimiz canlarla birlikte bir büyük sanatçının da adını ekleyin lütfen… Bakınız… Siz! Levent Kırca’yı her gördüğünüzde gülümsediniz; kahkaha attınız. Ben! Levent Kırca’yı her gördüğümde gözlerinden dökülen ıslaklıklara şahit oldum.
Hayır! O kendine üzülmeyi zul sayardı. Ülkesi için, halkı için ıslanırdı o yanaklar.
68 Kuşağı’nın idealist-romantik tüm devrimcileri gibi, ülkesinin bu cinnet günlerinden sorumluluk-suçluluk duyardı. Kuşkusuz… Çoğu gibi sorumluluğu başkalarının omuzlarına yükleyerek sırça köşkünde yaşamayı sürdürebilirdi. Yapmadı. Yapamadı.
Hep… Bir şey yapamamanın çaresizliğini hissetti. Faşizme tahammülü yoktu.
Ortaçağ cinnetine tahammülü yoktu. Makamdan-şöhretten feragat etti.
Çığlık attı sesi yettiği kadar. Kimileri bunu siyaset yapıyor, slogan atıyor sandı.
Oysa… Sanatından başka silahı yoktu. Onlarca yıl güldürdüğü halkından başka dayanağı yoktu. Her yere koştu…

Sessiz Çığlık
eylemlerine de katıldı; Silivri Cezaevi önündeki barikatlara da çıktı.
İşçi direnişlerinde de bulundu, zengin sofralarında da. Hep anlattı, yaşanılan büyük zulmü.
Halkına cesaret aşısı yapmak istedi. Bu nedenle… Bir despot tarafından sürekli mahkemelere verildi; polis gazı yutturuldu. Eğitimli kötülük tarafından linç edilmek istendi.
Sahi… Levent Kırca’yı kimin öldürdüğünü sanıyorsunuz siz?

Bana kızacaktır

Biliyorum…
Gerçek hümanist- içten barışsever Levent Kırca; bunları yazdığım için bana kızacaktır;
“Bırak beni, Ankara’da ölen kardeşlerimizi yaz..” diyecektir.
Söz Levent Kırca! Yitirdiğimiz canları da yazacağım. Çok yazacağım. Israrla yazacağım.
Bu şeytani oyunların ortaya çıkarılması için elimden geleni yapacağım.
Senin de bildiğin gibi;

  • terörün amacı, bireyin ruhunu kemirerek, toplumun altını oyarak korku rejimini kurmaktır. Amaç, tiranın buyruklarına koşulsuz itaat edilmesidir.

Levent Kırca!.. Biz de senin gibi bu zulme tahammül etmeyeceğiz.
Bezdirici, yıpratıcı, sistemli eziyetlere hiçbir zaman boyun eğmeyeceğiz.
Ama ne olur… Bu gün izin ver… Halkımız adına sana minnet borcumuzu ödeyeyim.
Senin ruhunun yüceliğini, düşüncenin zenginliğini bir kez daha yazayım.
Seni halkının daha iyi tanımasına yardımcı olayım. Evet… Bilir misiniz ki…
Levent Kırca iyi bir ressam ve heykeltıraş idi.
Sergi açmasını çok istedim. Hep “olur” dedi ama bir türlü yapmak istemedi. Belki de kendini
o yeterlilikte görmüyordu. Oysa.. Zeki Müren’in yaptığı soyut resimleri gördüğümde de
çok şaşırmıştım; bu tablolar da kendine “ressamım” diyen nice zanaatkarın yaptığından iyiydi.
Levent Kırca sergi yapmadı; hayata hep neşe katmayı tercih etti.

  • Tüm yasakların, dogmaların kalkanını, mizahın gücüyle delmeyi tercih etti.

Ülkenin üzeri siyah bir örtüyle kapatılmak istenirken, o tüm renkliliğiyle mizaha sarıldı.
Mizahla başkaldırdı. Mizahla acılara merhem oldu.

Teşekkür borcu

Ah be Levent Kırca… Ah be can dostum… Ne çok sevildin.
Ve kimilerini ne çok kızdırdın; kendine düşman ettin! Gerçi…
Gücü elinde tuttuğunu sanan zorbalar, bağımsız düşünen kimi hasım olarak görmezler ki?
Onlara göre Levent Kırca, “haddini aşmıştı!” Evet, kara bir tehlikeye karşı halkını uyardığı için haddini aşmıştı. Evet, zorunlu kulluğa-köleliğe başını eğmediğin için haddini aşmıştı.
Evet, yüce gönüllü- vicdanlı olduğun için haddini aşmıştı. Evet, açık sözlü- mert olduğun için haddini aşmıştı. Peki…
“Levent Kırca haddini aştı” diyelim. Hangi sanatçılar haddini aşmadı?
Pür heves- soluksuz fikir savaşına girip, köşeyi döndükten sonra eşyaya köle olanlar!
İktidara göre sürekli kılık değiştirenler! 
Kim ne derse desin… Levent Kırca sadece tiyatro sahnesinde oynadı.
Hayat sahnesinde adam gibi adamdı. Sanatçıydı. Devrimciydi. Cesurdu. Fedakardı.
Soyu tükenmekte olan bir aydındı. Levent Kırca!
Ağabeyimdi. Dostumdu. Yoldaşımdı. Bunların ötesinde…
Vicdanını, düşüncesini ve gücünü halkı için kullanan büyük bir sanatçıydı.
Levent Kırca! Tüm yaptıkları için teşekkür ederim.
Biliyorum ki adını tarihin sonsuzlar listesine yazdırıp, ölümsüzlüğe eriştin.
Ve sizler! Levent Kırca’nın yiğit halkı… Bu gün… Büyük sanatçıyı son yolculuğunda
yalnız bırakmayacağınızdan eminim. Evet… Hakikatlerin boşa söylenmediği,
mücadelenin boşa verilmediği bilinsin, görülsün…

=======================================

Dostlar,

Soner Yalçın Türkiye’nin yetiştirdiği 1. sınıf devrimci aydınlardan biridir.
Kıratı, bu gün sonsuzluğa uğurladığımız Levent Kırca üstadımızdan geri değildir.
Yazdığı yazılar, kitapları, dik duran savaşımı, Silivri sınavı.. Soner Yalçın’ı yıldızlaştırmıştır.

Yarın ve sonrasında AKP -RTE’nin yüz karası ANKARA KATLİAMI sorumluluğunu
aydınlatmak için yazacağı çoook değerli yazıları okuyacağız.. Gereğini birlikte yapacağız. .

Karanlıkları yırtacağız.. İnsanlık onuru, kadim ANADOLU topraklarında bir kez daha
alçakları – hainleri – emperyalizmin maşalarını… alt edecek..

Altın fırsat bereket çok da yakın.. 1 Kasım 2015 genel seçimleri..
Oyunları bir bumerang gibi kendilerini vuracak..
Cumhur” u an gelip göğe çıkaran (!), an gelip seçim iradesini beğenmeyip yere çalan,
400 vekil istemini kan – şiddet – ölümle halka dayatan ikiyüzlü siyaset dibe vuracak..
Türkiye halkı o denli aptal – salak değil.. Öyle sananlara çok yakışıyor bu 2 sıfat..

Zor da değil…
Eyyy yurttaş, sandığa git.. Geçerli oy kullan!.. Katılım % 84’ten yukarı her 1 puan yükseldikçe AKP oyları da oransal olarak düşüyor.. 7 Haziran’da oy kullanmayan % 16’nın
(9,1 milyon seçmen) AKP seçmeni olmadığı kesin.. Bu kitle mutlaka seçime gitmeli..
AKP oyları sayısal olarak dondu, hatta geriliyor.. Salt seçime katılımı artırarak AKP’yi
tasfiye etme olanağı var.. Bu altın fırsatı iyi kullan Türkiye; sırat köprüsündesin,
farkında mısın? 
Kutsal yaşam hakkın bile artık tanınmıyor.. Ya ölüm ya AKP’ye oy!?

92 yıllık Cumhuriyet tarihinde hangi iktidar bu denli kanlı oldu??

Bir düşün.. Niye ??
Makarnaya, bulgura, avantaya, geçici işe, rüşvete .. OY’unu bu kez sakın satma!

Sevgi ve saygı ile.
13 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AKP’nin IŞİD OYUNU ve OLASI SONUÇLARI..


AKP’nin IŞİD OYUNU
ve OLASI SONUÇLARI..

BASKANLIK_UGRUNA

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Sayın Hüsnü Mahalli’ni “IŞİD’in içyüzü” hakkında 2 Ağustos 2015’te
YURT Gazetesinde başlattığı yazı dizisinin 6. Bölümünü web sitemizde paylaştık (http://ahmetsaltik.net/2015/08/09/husnu-mahalli-tek-kaybeden-akp-olacak/).
Her bölümün altında bizim de yorumlarımız oldu. Bu dizide son derece çarpıcı gerçeklerle yüzleştik. Mahalli’yi ve Sayın Merdan Yanardağ yönetimindeki YURT Gazetesini başarısı ve tutarlı çizgisi için kutlarız. Bu bölümde öne çıkan önemli noktalar bize göre şöyle :

  • Uzatmalı – düşük – emanetçi AKP iktidarı, TBMM’nin önceki döneminde çıkartılan
    bir Tezkere’yi kullanamaz!
  • 40-50 ABD uçağı Türkiye’de 4 üsse hukuk dışı yerleştiriliyor ve
    Suriye’de operasyona başlıyor.
    Bu “Yeni Çekiç Güç” demektir!
  • İlk Çekiç Güç Irak’ta Barzanistan Bölgesel Kürt Yönetimi‘ni kurmuştu,
    bu Yeni  Çekiç Güç de Suriye’de benzerini yapacak, Suriye Kürdistanı’nı kuracaktır!
  • AKP son 5 yıldır, Arap Baharı’ndan bu yana dış politikada hep hata yapıyor,
    her durumda yitiren olacak!
  • Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan’ı uluslararası mahkemeye taşıyacakölçüde tehlikeli suçlar işlendi ve Türkiye dışlandı. Çünkü geçen yıl Haziran’da ABD Başkan Yard. Biden’ın belirttiği gibi;‘Suriye’deki radikal İslamcı terör gruplarının arkasında Türkiye var’ dı.

Bu süreçte Suriye’de yüzbinlerce masum insan öldürüldü;
AKP bu çok ağır kanlı tablodan sorumlu..

Daha önce de yazdığımız gibi UCM’nin (Uluslararası Ceza Mahkemesi) yargı alanına giren suçlar işlendi.

İnsanlığa karşı suç, insanlık suçu, savaş suçu, saldırı suçu.

Her ne denli Türkiye Roma Statüsü’ne henüz taraf olmamış ve Hollanda Lahey’deki
bu Uluslararası Yüksek Mahkeme’nin yargılama yetkisini tanımamış olsa da..
Bir çözüm bulunabilir, nitekim Türkiye’den HKP’nin yaptığı başvuruyu (açtığı davayı) UCM kabul etmiştir! (http://ahmetsaltik.net/2015/07/30/mit-tirlari-laheyde/)

  • İktidarlarının 13. yılı biterken, AKP – RTE iklisi Türkiye’yi,
    fiili bir darbe ile “parti devleti”ne dönüştürdüler..

Ancak her çıkışın bir de inişi olmak gerek..
En karanlık gecelerinin zifirlerinin bile bittiği gibi.
Sular ısınıyor bu 2’li için ve umarız ki; “yitirdikleri seçimi yineletmek”
(bu erken seçim filan değil!) için Türkiye’yi, bölgeyi kanlı bir karmaşaya (kaosa) sürükleme oyunu bir bumerang gibi öznelerini vursun..

Tarihin şaşmaz eytişimsel (diyalektik) yasasıdır; tez – karşı tez – bireşim!
(Tez – antitez – sentez)..

AKP – RTE’nin dinci – faşist – mezhepçi – halife sultan rejimi kurma “tez”leri 

elbette “karşı tez”i de yaratmıştır ve “sentez” vakti yakındır. O sentez hiç kuşku yok;
bu gerici ortaçağ zihniyetinin tasfiyesi ve yasal hesabının sorulması yönünde olacaktır.

AKP  – RTE zoruyla “Yineletilecek seçimde” 276’yı bulamayan AKP hızla dağılacaktır.

Hesap sorulacağı ölümcül korkusuyla, ne pahasına olursa olsun iktidarı bırakmamaya kilitli, üstelik seçim yitirmiş bir siyasal kadro ülkemizde gündem belirleyemez..
7 Haziran 2015 genel seçiminden 9 Ağustos 2015’e dek 63 gün geçti ve

Hükümet kur – du –rul – mu – yor!

Bu kepazeliğin dünyada örneği var mıdır?
Bu halk neden genel seçim yapmış ve 50 milyona yakın insan neden oy kullanmıştır??

Anayasa çiğnenerek görevde de facto tutulan AKP iktidarı;
biçim bir yana, özde meşru mudur?

AKP  – RTE zoruyla “Yineletilecek seçimde” 276’yı bulan AKP ile, RTE Başkanlık hırsı vb. güdülerle ülkeyi ve ülkeyi daha çok zorlarsa, AKP içindeki yurtsever vekiller daha fazla dayanamayarak ayrılacaklardır ve AKP parçalanacak, iktidardan düşürülecektir..

Olup bitenlerin içyüzünü kitlelere anlatma, anlatma, anlatma zamanıdır..

Muhalefetin de aklını başına derhal alma zamanı…

Sevgi ve saygı ile.
9 Ağustos 2015, Ankara

Yazının pdf biçimi : AKP’nin_ISID_OYUNU_ve_OLASI_SONUCLARI

Hüsnü Mahalli : Tek kaybeden AKP olacak!

Tek kaybeden AKP olacak

 

Bölge çok önemli gelişmelere gebe

Her koşulda bölgede kaybedecek olan tek taraf AKP olacak.

Umarım AKP bunun farkında olur ve ‘Ben pişmanım. Herkesle yeniden dost olmak istiyorum’ der. Ama bu kez samimi olarak!

HÜSNÜ MAHALLİ    : 6 gündür farklı bir yaklaşımla IŞİD’i ve IŞİD’e bağlı bölgesel
ve uluslararası politikaları özetlemeye çalıştım. AKP yönetiminde Türkiye bu anlatımın merkezindeydi. Coğrafi konumundan dolayı hep böyleydi. Çekiç Güç‘ü hatırlayalım. Temmuz 1991’de Baba Bush, dönemin Cumhurbaşkanı Özal‘ı arayarak 80 kadar Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman uçağını Irak’ın 36. Paralel’in kuzeyindeki Kürtleri korumak için Türkiye’ye gönderdi. Demirel, Erbakan ve Ecevit çok sert tepki gösterdi.
Üç aylık tezkere ile Türkiye’ye gelen bu güç daha sonraki tüm iktidarların onayı ile
Irak’ın işgal edildiği Mart 2003’e kadar burada kaldı. PKK’ya yardım ettiği söylenen Çekiç Güç, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt yapısının kurulması için gerekli tüm desteği vermişti. 1 Mart (AS: 2003 Tezkeresi)  O arada Cumhurbaşkanı Özal,
Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay
‘a ‘Orduyu Kuzey Irak’a sok’ demiş, ancak bu emir yerine getirilmemiş ve Torumtay istifa etmişti. Sonra 1 Mart Tezkeresi olayı yaşandı. O sıra Başbakan olmayan Erdoğan tezkerenin onaylanması için çok çaba harcadı ama olmadı. Dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz Mayıs 2003’te Birand ve Çandar’a verdiği demeçte Türk ordusuna olan kızgınlığını tehditkâr bir ifade ile dile getirmişti.

4 Temmuz 2003’te Amerikalılar Süleymaniye’de Türk askerinin kafasına çuval geçirdi. Sonrasında yüzlerce general ve subayı tutuklamalar yaşandı.

Sorulmayanlar

Gelelim bugüne. Yaklaşık bir ay önce Obama, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak İncirlik Üssü’nün açılmasını ve Türkiye’nin IŞİD’e karşı savaşa etkin katkı sağlamasını istedi. ABD tarafından yapılan açıklamalara bakılırsa 50 kadar Amerikan uçağı Türkiye’ye gelecek ve İncirlik’in yanı sıra Batman, Diyarbakır ve Malatya üslerini kullanacak.
Ama her nedense yürütmenin başı olarak Başbakan Davutoğlu bu konuda
hiç konuşmuyor. O konuşmuyor ama hiç kimse de ‘TBMM’nin onayı olmadan bu kadar Amerikan uçağı ülkemize nasıl gelir?’ diye sorgulamıyor!

– Hiç kimse seçim öncesinde AKP hükümetinin TBMM’den geçirdiği tezkerenin
düşmüş bir hükümet tarafından kullanılamayacağını söyleyemiyor.

– Hiç kimse Çekiç Güç’ün Kuzey Irak’ta Kürt devletinin alt yapısını hazırladığını
yeni Çekiç Güç’ün Kuzey Suriye’de benzer bir görevi üstlenip üstlenmeyeceğini tartışmaya değer bile bulmuyor. Üstelik Amerikalılar, Türk ordusunun Kuzey Suriye’de YPG güçlerine yaklaşmasına izin vermeyeceklerini söylüyorlar. ‘Çuvalcı General’ Odierno‘nun Ocak 2015’te yeni Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’a Liyakat Nişanı takması ise zamanlama açısından anlamlı. Çünkü Nişan, Orgeneral Akar’a ‘Suriye konusundaki tutumu ve ABD ile Türkiye orduları arasındaki işbirliğine verdiği katkı’dan dolayı’ verilmişti. Oysa seçim öncesinde Suriye’ye yönelik operasyon tartışmalarının yaşandığı günlerde herkes Genel Kurmay Başkanı Özel’in buna itiraz ettiğini konuşuyordu.
ABD ne derse o..

Peki bir yıldır IŞİD konusunda hiçbir adım atmayan AKP yönetiminde Ankara ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne oldu da yeni Çekiç Güç‘ün Türkiye’ye gelişine izin verdi?

Üstelik Obama, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye konusunda hiçbir isteğini kabul etmemişken.

– Tampon bölge,
– Uçuşa yasak bölge,
– Güvenli bölge,
– Muhaliflere ağır silah verilmesi,
– Gerektiğinde YPG’ye karşı operasyon…

Hiçbiri kabul edilmedi ve edilmeyecek. Bu da yetmedi, ABD şimdi de Ankara’yı IŞİD ve Suriye konusunda sıkıştırıyor. Bu saptama doğru ise, AKP-CHP koalisyonunun kurulma olasılığı artıyor demektir. Çünkü ABD ve Batılı müttefikleri, Esad’ın iki yıl önceki uyarısına şimdi kulak veriyorlar.

Esad, ‘Bu radikal İslamcı teröristler gün gelecek hepinizin başına bela olacak’ demişti.

Yahudi lobilerinden çekinmeseydi belki de Obama bu konuyu çok daha önce ciddiye alıp gereğini yapardı ama sonunda Amerikan sisteminin kendine göre hesapları var. Petrol ve silah kartellerinin finans kuruluşları ile iç içeliği. Sonunda onlar da tıkandı. Batı’nın İran ile anlaşması bu tıkanmanın ilk belirtisi. Bu anlaşma ile bölgede her şeyin değişeceğini söylemiştik. Obama-Erdoğan telefonu sonrasında müthiş bir telefon trafiği.

Obama-Erdoğan-Putin-Ruhani-Hollande-Cameron-Sisi-Suudi Kral Selman-Ürdün Kralı Abdullah… Herkes herkesle konuştu. Peşinden buluşmalar. Lavrov-Kerry-Zarif-Körfez Dışişleri Bakanları-Çavuşoğlu-Mısır DB Şukri… Ama en önemlisi Suriye DB Muallim’in, krizden bu yana ilk kez bir Arap ülkesi olan Umman Sultanlığına gitmesi. Haberlere bakılırsa Muallim, Suudi ve Amerikalı yetkililerle görüştü.

AKP hep yanlış yaptı

Dikkat edilirse Suriye muhalefeti diye bilenen SUK’tan hiç haber yok. Onları adam yerine koyan da yok. Misyonlarını yerine getirmişlerdi: Bölgesel ve uluslararası istihbarat örgütlerinin hizmetinde Suriye’yi yıkmak, yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olmak ve mezhepsel söylemlerle ruh hastası, sapık ve katil örgütlerin ortaya çıkmasına yol açmak. Gelinen nokta ortada. AKP yönetiminde Ankara başından beri olduğu gibi hep yanlış yaptı, yapıyor. Yanlış yaptığı için sıkışmış durumda. Ne oldu da, Ankara 40 kadar Amerikan ve İngiliz savaş uçağının Türkiye’ye gelişine izin verdi. Bu uçaklar yakında IŞİD’e karşı kapsamlı bir saldırı başlatacak.
Bu saldırı çerçevesinde ABD belki de Suriye ordusu ile dolaylı da olsa işbirliği yapacak. Tıpkı şimdi Irak ordusu ile yaptığı gibi.

Karada operasyon olmadığı sürece IŞİD’i Suriye ve Irak’ta yok etmek olası değil.

Bunun için mutlaka bölgesel ve uluslararası işbirliği gerekiyor.

AKP’liler yargılanabilir

Son diplomasi trafiği bu işbirliğine yöneliktir. Bu diplomaside AKP yönetiminde Ankara’nın çok fazla rol ve etkinliği görülmüyor. İran, Suudi Arabistan ve Mısır
ön planda. Bu da çok normal. Çünkü AKP yönetiminde Ankara ‘Arap Baharı’ndan bu yana ne yaptıysa yanlış yaptı.

AKP yönetiminde Ankara son 5 yılda bu coğrafyada olan her şeyden sorumludur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Hepimizi dinlediler’ söylemini hatırlatarak,
herkesi dinleyenler AKP’nin ne türlü karanlık ve tehlikeli ilişkiler içinde olduğunu da biliyorlardır. Örneğin o dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ofisinden sızdırılan o meşhur Suriye tapesi. Kim bilir dinleyenlerin elinde daha ne kadar tehlikeli tapeler vardır. Belki de Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan’ı uluslararası mahkemeye taşıyacak kadar tehlikeli. Türkiye dışlandı Geçen yıl Haziran ayında ABD Başkan Yardımcısı Biden,

– ‘Suriye’deki radikal İslamcı terör gruplarının arkasında Türkiye var ‘

demesi bu yönde ilk sinyal idi. Peşinden Merkel, ‘IŞİD ve Nusra’ya katılmak üzere Suriye’ye giden yabancı militanların en az %60’ı Türkiye’den geçiyor’ demişti. Belki de Ankara daha fazla baskının önüne geçmek için ABD’nin her dediğine ‘evet’ dedi, diyor ve diyecek. Çünkü bölge çok önemli gelişmelere gebe. Bu gebelik olumlu ya da olumsuz bir doğumla sonuçlanır mı bilinmez ama her iki koşulda bölgede kaybedecek olan tek taraf AKP olacak. İdeolojik, dinsel, mezhepsel, stratejik, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve moral olarak. Umarım AKP bunun farkında ve son bir manevra ile ‘Ben pişmanım’ der ve ‘Arap Baharı’ öncesindeki konumuna dönerek ‘herkesle yeniden dost olmak istiyorum’ der. Ama bu kez samimi olarak!

Yurt Gazetesi, 8.8.2015
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/tek-kaybeden-akp-olacak-h93957.html

=====================================

Dostlar,

Sayın Mahalli’ni “IŞİD’in içyüzü” hakkında 2 Ağustos 2015’te YURT Gazetesinde başlattığı yazı dizisinin 6. bölümünü sunduk.. Son derece çarpıcı gerçeklerle yüzleştik.

Bu yazıda öne çıkan önemli noktalar bize göre şöyle :

– Uzatmalı – düşük – emanetçi AKP iktidarı, TBMM’nin önceki döneminde çıkartılan bir Tezkere’yi kullanamaz!
– 40-50 ABD uçağı Türkiye’de 4 üsse yerleşiyor ve Suriye’de operasyona başlıyor.
Bu “Yeni Çekiç Güç” demektir!
– İlk Çekiç Güç Irak’ta Barzanistan Bölgesel Kürt Yönetimini kurmuştu,
bu yenisi de Suriye’de benzerini yapacak.
– AKP son 5 yıldır dış politikada hep hata yapıyor, her durumda yitiren olacak!
– Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan’ı uluslararası mahkemeye taşıyacak kadar tehlikeli suçlar işlendi ve Türkiye dışlandı. Çünkü, geçen yıl Haziran ayında ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın belirttiği gibi;
– ‘Suriye’deki radikal İslamcı terör gruplarının arkasında Türkiye var’ dı.

Tabii bu süreçte Suriye’de yüzbinlerce masum insan öldü – öldürüldü;
AKP bu çok ağır kanlı tablodan sorumlu..

Daha önce de yazdığımız gibi UCM’nin (Uluslararası Ceza Mahkemesi) yargı alanına giren suçlar işlenmiş durumda.. İnsanlığa karşı suç, insanlık suçu, savaş suçu, saldırı suçu.. (http://ahmetsaltik.net/2015/07/30/mit-tirlari-laheyde/)

Her ne denli Türkiye Roma Statüsü’ne henüz taraf olmamış ve Hollanda Lahey’deki
bu Uluslararası Yüksek Mahkemenin yargılama yetkisini tanımamış olsa da..
Bir çözüm bulunabilir, nitekim Türkiye’den HKP’nin yaptığı başvuruyu (açtığı davayı) UCM kabul etmiştir! (http://ahmetsaltik.net/2015/07/30/mit-tirlari-laheyde/)

İktidarlarının 13. yılı biterken, AKP – RTE iklisi Türkiye’yi,
fiili bir darbe ile bir “parti devleti”ne dönüştürdüler..

Ancak her çıkışın bir de inişi olmak gerek..
En karanlık gecelerinin zifirlerinin bile bittiği gibi. Sular ısınıyor bu 2’li için ve umarız ki, “yitirdikleri seçimi yineletmek” (bu erken seçim filan değil!) için Türkiye’yi,
bölgeyi kanlı bir karmaşaya sürükleme oyunu bir bumerang gibi öznelerini vursun..

Tarihin şaşmaz eytişimsel (diyalektik) yasasıdır; tez – karşı tez – bireşim!
(Tez – antitez – sentez)..

AKP – RTE’nin dinci – faşist – mezhepçi – halife sultan rejimi kurma “tez”leri
elbette “karşı tez”i de yaratmıştır ve “sentez” vakti yakındır. O sentez hiç kuşku yok;
bu gerici ortaçağ zihniyetinin tasfiyesi ve hesabının sorulması yönünde olacaktır.

AKP  – RTE zoruyla “Yineletilecek seçimde” 276’yı bulamayan AKP hızla dağılacaktır.

AKP  – RTE zoruyla “Yineletilecek seçimde” 276’yı bulan AKP ile, RTE Başkanlık hırsı vb. güdülerle ülkeyi ve ülkeyi daha çok zorlarsa, AKP içindeki yurtsever vekiller daha fazla dayanamayarak ayrılacaklardır ve AKP parçalanacak, iktidardan düşürülecektir..

Olup bitenlerin içyüzünü kitlelere anlatma, anlatma, anlatma zamanıdır..
Muhalefetin de aklını başına alma zamanı…

Sevgi ve saygı ile.
9 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Devr-i AKP’de, “AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer” nicedür?


Devr-i AKP’de, “AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer” nicedür?

Sayın Özdemir İnce, çok yönlü kişiliği olan derin birikimli bir yazardır.
Yanılmıyorsak Fransızca öğretmenliği ile eğitim ordusunda da görev yapmıştır.

“AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer” başlıklı makalesini
(AYDINLIK, 24.9.13), sorunun süregelmesi nedeniyle,
biraz gecikmeyle de olsa yanıtlayarak bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz.

Konu; kimi Cemaatçı akademisyenlerin “imece” (!?) yöntemiyle bolca bilimsel yayın üretmeleri ve özel oluşturulmuş jüriler eliyle akademik derece almaları
(Doçent, Profesör), kadrolara atanmaları..

Dahası da var : Bilimsel yayınlara katkı vermeden adını koymak 2 taraf için de
(koyan ve koyduran) etik dışı olmanın ötesinde resmi evrakta sahtecilik suçudur.
Hatta jüriye yönelik nitelikli dolandırıcılıktır.

Kimi adayların, dosyalarında yer alan yayınların bir bölümüne ad koyduracak düzeyde bilimsel katkı vermeleri maddeten olanaksızıdır.. Moda deyimle yaşamın olağan akışına uygun değildir.. Özellikle farklı kentlerde oturanların.. Konu yargıya taşındığında; verilen (?!) bilimsel katkının türü, zamanı, yeri, miktarı, içeriği vb. kanıtlanması son derece zordur ve dolayısıyla gerçek dışıdır (fiktiftir). Haksız ikramdır, ulufedir, lütuftur ve geleceğe dönük bu kişilere ipotek koyma eylemidir.. Sefil bir davranıştır..

Türk Ceza Yasası karşısında ağır yaptırımları olmak gerekir ve vardır (md. 157-158). Üstelik akademik yükselme – atanma amaçlı bilimsel yayın dosyalarında jüri üyesinin “etik sorun” kanısı ile dosyayı YÖK Etik Kurulu‘na taşıması durumunda genellikle
bu durumdaki “adaylar” korunmakta ve ”etik sorun” kanısını / kuşkusunu belirterek açıklığa kavuşturulmasını isteyen öğretim üyesi aleyhine bumerang gibi
geri döndürülmektedir. İftira atma, kasıtlı geciktirme, özlük hakkı gaspı.. gibi..

Bu kez ilgili öğretim üyesi kendisini kurtarabilme savaşımına girmektedir.
Bu uygulama bilinçli bir yıldırmadır. İşte AKP, darbe anayasası dediği rejimin kurumlarından YÖK’ü böylesine tepe tepe kullanmaktadır.

YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya hazretleri, yurt dışından buyurmuşlar (12.10.13) :

– Artık Üniversitelerde türbanlı bölüm başkanları, dekanlar hatta rektörler olacakmış..
– Türbanı yüzünden ayrılanları üniversiteye geri çağırmaktaymış..

Peki Anayasanın 131. maddesinde yer alan düzenleme
YÖK’e böyle bir yetki tanıyor mu?
YÖK’ün yükseköğretim kurumlarına bu yönde emir ve talimat vermesi olanaklı mı? ;

Üniversite özerkliği ne demektir??

ANAYASA madde 131 – Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim – öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek bu kurumların
kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak maksadı ile Yükseköğretim Kurulu kurulur.

YÖK Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun yönetmelik değişikliği ile kamuda türbanı serbest bırakma eyleminin tümü ile hukuk dışı bir idari işlem olduğuna
hiç değinmemekte. Bu konuda verilen Anayasa Mahkemesi kararları, Anayasa mad. 153/son uyarınca Yasama – Yürütme – Yargı organları ile idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.

  • Anayasa mad. 153/son : Anayasa Mahkemesi kararları (kesindir / ilk fıkra) Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. 
  • Dolayısıyla türbanın kamuda serbest bırakılması,
    Anayasa değişikliği yapılmadan hukuksal olarak olanaksızıdır!

Bu yönde bir Anayasa değişikliğinin yapılıp yapılamayacağı da ayrı bir hukuksal tartışma konusu olmakla birlikte; bir yönetmelikle Anayasa hükmü aşılamayacağına göre, söz konusu yönetmelik değişikliği YOK HÜKMÜNDEDİR..
Mutlak butlan ile sakattır ve bütün sonuçlarıyla (keenlemyekün) geçersizdir.

Hukuksal olarak doğmamış sayılacaktır.
Hukuk normları dikey katmanlanması (hiyerarşisi), Roma hukukundan beri en temel hukuk bilimi ilkelerindendir; Hukuk mekteplerinde (Fakültelerinde) 1. sınıfta Hukuk Başlangıcı ile Anayasa Hukuku derslerinde öğretilir.. Eskiden Roma Hukuku derslerinde de öğretilirdi, kaldırıldı.. (Bu dizelerin yazarı söz konusu dersleri almış ve sınavlarını başarmıştır..)

  • Bu yüzden de kamuda Türban takmak ve takılmasına göz yummak
    hem Anayasa’nın 153. maddesinde vurgulanan “gerçek ve tüzelkişileri bağlar” ibaresi bağlamında hem de Anayasanın kanunsuz emir maddesi bağlamında (md. 137) suçtur.

AKP hükümetinin fiilen ve hatta cebren, de facto eylemidir.
Açıkça Anayasa suçudur.
En azından Anayasa başlangıcı, ilk 3 madde, 10. ve 24. maddelerle 42. ve
174. maddelere aykırıdır.

  • Cumhuriyet Başsavcılığı uyumakta mıdır?

Apaçık, laikliğe karşı “eylemlerin” odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin
oybirliği ile aldığı karar ile onaylanmış bir parti, kör kör gözüm parmağına inatlaşmasıyla Cumhuriyet hukukuna meydan okumaktadır. Yüce Divanlık suçtur!

Bu ülkenin Hukuk Fakülteleri dekanları nerededir?

Türban’ın Kuran’da yeri olmadığını söylemesi gereken
İlahiyat Fakülteleri nerededir?

  • Aziz vatanın bütün kalelerine cebren ve hile ile girilmiş midir??
  • Öyle ise apaçık GENÇLİĞE HİTABE koşulları içindeyiz ve
    BURSA SÖYLEVİ’nin gerekleri boynumuzun borcu olmaktadır..

Sayın Özdemir İnce‘nin bize bu dizeleri yazdıran makalesinin
(AYDINLIK, 24.9.13) başlığını kullanarak bir soru ile bağlayalım :

  • Devr-i AKP’de, “AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer” Nicedür?

Sevgi ve saygı ile.
21.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

ÖZDEMİR İNCE : AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer..

Dostlar,

Sayın Özdemir İnce çok yönlü kişiliği olan derin birikimli bir yazardır.
Yanılmıyorsak Fransızca öğretmenliği ile eğitim ordusunda da görev yapmıştır.
Aşağıdaki makalesini, sorunun süregelmesi nedeniyle, biraz gecikmeyle de olsa yayımlayarak bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz.

Dahası da var : Bilimsel yayınlara katkı vermeden adını koymak 2 taraf için de 8koyan ve koyduran) etik dışı olmanın ötesinde resmi evrkata sahtecilik suçudur.
Hatta jüriye yönelik nitelikli dolandırıcılıktır.

Kimi adayların, dosyalarında yer alan yayınların bir bölümüne ad koyduracak düzeyde bilimsel katkı vermekeri maddeten olanaksızıdır.. Moda deyimle yaşamın olağan akışına uygun değildir.. Özellikle farklı kentlerde oruranların.. Konu yargıya taşındığında; verilen (?!) bilimsel katkının türü, zamanı, yeri, miktarı, içeriği vb. kanıtlanması son derece zordur ve dolayısıyla gerçek dışıdır (fiktiftir). Haksız ikramdır, ulufedir, lütuftur ve geleceğe dönük bu kişilere ipotek koyma eylemidir.. Sefil bir davranıştır.. Türk Ceza Yasası karşısında ağır yaptırımları olmak gerekir ve vardır (md. 157-158).

Üstelik, akademik yükselme – atanma amaçlı bilimsel yayın dosyalarında jüri üyesinin “etik sorun” kanısı ile dosyayı YÖK Etik Kurulu‘na taşıması durumunda genellikle
bu durumdaki “adaylar” korunmakta ve “etik sorun” kanısını / kuşkusunu belirterek açıklığa kavuşturulmasını isteyen öğretim üyesi aleyhine bumerang gibi geri döndürülmektedir. İftira atma, kasıtlı geciktime, özlük hakkı gasbı.. gibi..
Bu kez ilgili öğretim üyesi kendisini kurtarabilme savaşımına girmektedir.
Bu uygulama bilinçli bir yıldırmadır.

İşte AKP, darbe anayasası dediği rejimin kurumlarından YÖK’ü
böylesine tepe tepe kullanmaktadır.

YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya hazretleri, bu gün yurt dışından buyurmuşlar :

– Artık Üniversitelerde türbanlı bölüm başkanları, dekanlar hatta rektörler olacakmış..
– Türbanı yüzünden ayrılanları üniversiteye geri çağırmaktaymış..

Peki Anayasanın 131. maddesinde yer alan düzenleme YÖK’e böyle bir yetki tanıyor mu? YÖK’ün yüksek öğretim kurumlarına bu yönde emir ve talimat vermesi olanaklı mı? Üniversite özerkliği ne demektir??

ANAYASA madde 131 – Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim – öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak maksadı ile Yükseköğretim Kurulu kurulur.

YÖK Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun yönetmelik değişikliği ile kamuda türbanı serbest bırakma eyleminin tümü ile hukuk dışı bir idari işlem olduğuna hiç değinmemekte.
Bu konuda verilen Anayasa Mahkemeleri, Anayasa mad. 153/son uyarınca Yasama – Yürütme – Yargı organları ile idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.

  • Anayasa mad. 153/son : Anayasa Mahkemesi kararları (kesindir / ilk fıkra)
    Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. 

Dolayısıyla türbanın kamuda serbest bırakılması Anayasa değişikliği yapılmadan hukuksal olarak olanaksızıdır!

Bu yönde bir Anayasa değişikliğinin yapılıp yapılamayacağı da ayrı bir hukuksal tartışma konusu olmakla birlikte; bir yönetmelikle Anayasa hükmü aşılamayacağına göre.. söz konusu yönetmelik değişikliği YOK HÜKMÜNDEDİR.. Mutlak butlan ile sakattır ve bütün sonuçlarıyla (keenlemyekün) geçersizdir.
Hukuksal olarak doğmamış sayılacaktır. Hukuk normları dikey katmanlanması (hiyerarşisi), Roma hukukundan beri en temel hukuk bilimi ilkelerindendir;
Hukuk mekteplerinde (Fakültelerinde) 1. sınıfta Hukuk Başlangıcı ile Anayasa Hukuku derslerinde öğretilir.. Eskiden Roma Hukuku derslerinde de öğretilirdi, kaldırıldı..
(Bu dizelerin yazarı söz konusu dersleri almış ve sınavlarını başarmıştır..)

Bu yüzden de kamuda Türban takmak ve takılmasına göz yummak hem Anayasa’nın 153. maddesinde vurgulanan “gerçek ve tüzelkişileri bağlar” ibaresi bağlamında
hem de Anayasanın kanunsuz emir maddesi bağlamında (md. 137) suçtur.

AKP hükümetinin fiilen ve hatta cebren, de facto eylemidir. Açıkça Anayasa suçudur. En azından Anayasa başlangıcı, ilk 3 madde, 10 ve 24. maddelerle 42. ve 174. maddeye aykırıdır. Cumhuriyet Başsavcılığı uyumakta mıdır? Apaçık, laikliğe karşı “eylemlerin” odağı olduğu Anayasa Mahkesi’nin oybirliği ile aldığı karar ile onaylanmış bir parti, kör kör gözüm parmağına inatlaşmasıyla Cumhuriyet hukukuna meydan okumaktadır.

Bu ülkenin Hukuk Fakülteleri dekanları nerededir?
Türban’ın Kuran’da yeri olmadığını söylemesi gereken
İlahiyat Fakülteleri nerededir?

  • Aziz vatanın bütün kalelerine cebren ve hile ile girilmiş midir??
  • Öyle ise apaçık GENÇLİĞE HİTABE koşulları içindeyiz ve
    BURSA SÖYLEVİ’nin gerekleri boynumuzun borcu olmaktadır..

Sayın Özdemir İnce‘nin bize bu dizeleri yazdıran aşağıdaki makalesinin başlığını kullanarak bir soru ile bağlayalım :

  • Devr-i AKP’de, “AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer” nicedür?

Sevgi ve saygı ile.
12.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

AKP tarikatı saltanatında akademik kariyer

portresi1

ÖZDEMİR İNCE

 

 

20 Mayıs 2013 günü yayımlanan “AKP Medreselerinde Bilim” başlıklı yazım yayınlandıktan sonra, bir emekli öğretim üyesi okurdan bir mesaj almıştım.
“Yazınıza ben de küçük bir ek yapmak istiyorum.” diyordu.
Bu yazının ana gövdesini bu ek oluşturuyor.

Bu yazı yayımlandıktan sonra, bu konuda birçok mesaj alacağımı biliyorum.
O zaman daha ayrıntılı bir yazı yazarım artık.

Eski öğretim üyesinin mektubu

“Sayın Özdemir İnce;

Yazılarınızı dikkatle okuyorum. Okuyorum, bilgileniyorum, yararlanıyorum.
Teşekkür ederim. 20 Mayıs (2013) tarihli yazınızı okudum ve küçük bir ek yapmak istiyorum.

Fethullah grubu elemanlarının (Bilim adamları??) diğer bir başarılı oldukları nokta da İMECE usulü bilimsel yayınlardır. Nasıl oluyor: Üniversitede bir veya birden çok profesör sistemdedir ve bunlar yaptıkları çalışmalara civardaki devlet hastaneleri veya adı var kendisi yok kurumlarda çalışan doktorların adlarını yazarak,
onları bilimsel yayın (!) sahibi yapıyorlar.

Sonra ayarladıkları (YÖK?) bilimsel jürilerle doçent, profesör yapıyorlar.
Geçtiğimiz aylarda bir devlet hastanesinde çalışan bir doçent, 140 yayınla
Hacettepe Üniversitesi’ne müracaat ediyor. Üniversitelerde dahi bu kadar yayın yapılması hayalden ötedir. Boğazına kadar hasta ile boğuşan devlet hastanesinden böyle yayınlar nasıl çıkabiliyor?

Jüriler de bir âlem? Jüri açıklanmış; içlerinde köklü üniversitelerden kimsecikler yok; Van, Urfa, Diyarbakır derken Jüri isteğe göre ayarlanmış.”

***

Emekli öğretim üyesine ileti yazıp, biraz daha açıklama yapmasını istedim. Açıklamasını okuyalım:

***

Sayın İnce,

Cemaat, üniversitelerden bazı öğretim üyelerini devşirmiş (profesör, doçent) durumda, hatta bunlardan bazıları büyük üniversitelere rektör yapılmış. Örneğin Hacettepe rektörü gibi. Hacettepe rektörünün ilk icraatından biri de, bildiğiniz gibi Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanının kızını, kuralları hiçe sayarak özel bir üniversiteden Hacettepe Tıp Fakültesi’ne alması olmuştur. Göreve başlar başlamaz yaptığı ilk iş kurumların başındaki görevlileri, otoparktaki güvenlikçilere kadar, değiştirmek olmuştur. Ondan sonra en büyük icraat dışarıdan öğretim üyesi atamalarına gelmiştir. Herhangi bir anabilim dalından kadro isteği olmadan, günlerden bir gün, bir öğretim üyesi ataması yapılıyor. (Örnek Üroloji, Gastroenteroloji, KBB anabilim dalları).
Bu gidişle büyük üniversitelerin içine edecekler haberiniz olsun!!

Bu devşirilmiş öğretim üyeleri, devlet hastanelerindeki uzman doktorların adlarını kendi yaptıkları yayınlara koyarak, onları bilimsel yayın sahibi yapıyorlar.
Devlet hastanelerinde çalışan doktorların bilimsel yayın yapma olanakları,
hasta yükleri ve yönetsel sorumlulukları nedeniyle oldukça azdır.

Gelelim bunların doçent yapılması prosedürüne; YÖK bunların elinde biliyorsunuz. Buradan kendilerine yakın kişileri jüri üyesi olarak belirleyip,
istediklerini kolayca öğretim üyesi yapıyorlar.

Son zamanlarda Jüri üyelerinin, kenarda köşede kurulmuş olan üniversitelerden seçilmesi herkes tarafından bilinmektedir.

Bu konuları, kendinize dost bildiğiniz yakın öğretim üyelerinden doğrulatabilirsiniz. Üniversiteler dışından doçent olanların dosyaları ciddi bir gözle incelendiğinde
bunlar ortaya dökülebilir fakat bu iktidarla bunları yapmak mümkün değil.”

***

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çelik’in kızıyla ilgili haberi hatırlıyordum.
İnternette, 2 Temmuz 2013 tarihli Hürriyet’te buldum. Haber şöyle:

“Hacettepe Tıp Fakültesi mezunları geçen hafta yapılan törenle diplomalarını aldılar. Mezun olanlar arasında Çalışma Bakanı Çelik’in kızı Zeynep Çelik de vardı.
Bakan Çelik’in katılmadığı mezuniyet töreninde diplomaların verilmesi sırasında
bir öğrenci kürsüye gelerek, ‘İlk 10 bine girememiş bakan kızını bu salonda oturttular.’ dedi. Bunun üzerine kürsüye çıkan Rektör Murat Tuncer, ‘Ben sizden daha olgun davranmanızı beklerdim.’ deyince bazı öğrenciler ve veliler tarafından alkışlarla protesto edildi.

CHP soru önergesi vermişti

Çelik’in, Özel Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okurken,
Hacettepe Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yapması kamuoyunda tepkiye neden olması sonrası CHP’nin eski Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, konuyu Ekim ayında (2012) Meclis’e taşımıştı.

Tarhan verdiği yazılı soru önergesinde Hacettepe İngilizce Tıp’ın üniversite sınavında ancak ilk bine girmiş öğrencilerin tercih ettiği bir bölüm olduğunu anımsatarak,
‘Bölüme yatay geçiş de aynı oranda zordur. Geçiş koşullarını YÖK belirlemektedir
ve koşullar konusunda ilgili üniversitenin yetkili kurullarında karar almak gerekmektedir. İddiaya göre Zeynep Çelik adlı öğrenci gerekli koşulları taşımamasına karşın,
Rektör Murat Tuncer’den çözüm bulması konusunda rica edilmiş ve gereği yapılmıştır. Buna göre öğrencinin belli bir süre içinde ve bizzat başvuruda bulunması gerekmesine karşın, sürenin bitmesinden 1 hafta sonra rektör Üniversite Senatosunu 24 Ağustos’ta acil toplantıya çağırmış, rutin olarak Çarşamba günü yapılması gereken toplantı
başka bir gün yapılmış ve yatay geçiş koşulları değiştirilmiştir. Üstelik toplantıların kameraya alınması gerekirken bu kez alınmamış ve sonuçta tam bir gayretkeşlikle
daha önce yatay geçiş başvurusu reddedilen Zeynep Çelik’in yatay geçiş yapması sağlanmıştır.’ iddialarını dile getirdi. Bu iddialar çerçevesinde yönelttiği 8 sorunun yanıtlanmasını istedi.”

‘İdealist doktor adayı’

Bakan Çelik, Tarhan’ın soru önergesine 22 Kasım 2012 tarihinde cevap vermiş: Yapılan işler yümüyle yasalara uygunmuş.