YERİNDEN YÖNETİM ÖRTÜSÜ ALTINDA…

YERİNDEN YÖNETİM
ÖRTÜSÜ ALTINDA…

YERİNDEN YÖNETİM ÖRTÜSÜ ALTINDA…

Gazeteler haber verdi. Diyarbakır’da 26-27 Aralık 2015’te iki gün süreli ve 501 üyeli Demokratik Toplum Kongresi (DTK) toplanmış.

Bir bildiri yayınlanmış ve HDP, EMEP, DBP, ESP, HDK başkanları, bildiriyi sahiplendiklerini ifade etmişler.
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’a göre bildiri “demokrasi için bir yol haritası”. DTK Eşsözcüsü (HDP milletvekili) Ertuğrul Kürkçü ise bu bildiriyle Siyasete müzakereye ve demokrasiye dönülmesi çağrısı yaptık.demiş.

Bildirinin sonunda “Bu deklarasyon dinamik bir tartışma ve uzlaşma arayışıdır. Öneri ve eleştirilere açıktır” notunun düşülmüş olması dikkat çekiyor. Bu notun anlamını kestirmek kolay değil. Kendi çevresine ve destekçilerine“düzeltme yapabilirsiniz” mi diyor, yoksa
AKP hükümetine “böyle dedik ama, modelimiz üzerine pazarlığa açığız” demek mi istiyor?

Herhalde ikincisi daha gerçekçi bir yorum olur.
*
Diyorlar ki:

Hükümet 28 (AS: 2015) Şubat Mutabakatı’nı Cumhurbaşkanı eliyle reddetti.
Biz de özerklik için inşa çalışmalarına başladık; yapılan özsavunmayı sahipleniyoruz.

Silahlı ve hendekli çatışma, özünde kendi kendini yerelden yönetme, yerel demokrasiyi
inşa etme talebidir. Taleplerimiz siyasi statü talepleridir.

Şunlar Yapılsın               :

(1) Çözüm süreci müzakerelerini yeniden başlatın.
(2) Müzakere TBMM tarafından onaylansın.
(3) Yerinden yönetim için yasal adımlar atın, bu çerçevede özellikle;
(a) Bilhassa Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldırın.
(b)Yeni Anayasa yapılsın.
*
Yerinden Yönetim Derken?

DTK Bildirisi bir yerinden yönetim rejimi istediğini söylüyor. Bunu 14 maddede somut hale getirmiş. Ancak bir maddede birden fazla istek var. Bir de her lafın başına “demokratik” sözünün yerleştirilmiş olma özelliği göze çarpıyor. Lafın özünü ayıklayınca,

silah ve hendekle “demokratikleşme mücadelesi” verenlerin,
şöyle bir “yerinden yönetim modeli” istedikleri çıkıyor:

(1) Bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde Özerk Bölgeler oluşturulsun.
(2) Özerk bölgelerin meclisleri ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları olsun.
(3) Özerk Bölgeler TBMM ve merkezi yönetimde de temsil edilsin.
(4) Özerk bölgeler üzerinde merkezi yönetimin hiçbir vesayet denetimi olmasın.
(5) Özerk bölgelerde farklı halklar ve inanç toplulukları meclisleri kurulsun,
bunlar özerk bölge yönetimine doğrudan katılsın.
(6) Her kademedeki eğitim bunlara bırakılsın.
(7) Yerel diller de resmi dil olarak kabul edilsin.
(8) Bütün anadiller, Türkçe’nin yanı sıra eğitim ve öğretim dili olsun.
(9) Özerk bölgeler dil, tarih, kültür alanında her türlü çalışmayı yapabilsin.
(10) İnanç ve ibadet hizmetleri özerk kurumlara devredilsin.
(11) Özerk bölgeler sağlık ve tedavi hizmetleri sunabilsin.
(12) Yargı sistemi ve adalet hizmetleri buna uygun olarak yeniden düzenlensin.
(13) Özerk bölgeler toprak, su, enerji kaynaklarının işletilmesini üstlensin,
bu üretimden pay alsın.
(14) Özerk bölgeler tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel yetkili olsun.
(15) Özerk bölge her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunsun ve denetimini sağlasın.(15) Bütçeleme Özerk Bölge Yönetimine devredilsin.
(16) Bazı vergiler özyönetim birimleri tarafından toplansın.
(17) Özerk bölgede resmi yerel güvenlik birimleri kurulsun.
(Savunma ve güvenlik bakımından merkez ile koordineli çalışsın.)

“Model”in Yararları    :

  • Demokratikleşilecektir.
  • Yerel demokrasi her alanın, bölgenin ve toplumun ihtiyaçları ve koşullarına göre
    farklı uygulama biçimlerine kavuşacaktır.
  • Bu model bin yıldır kader ortaklığı yapmış halklarımızın ülke ve bölge sorunlarının
    barışçıl ve demokratik çözümüne öncülük edecektir.
  • Özyönetimlere dayalı özerklik modelimiz, aynı zamanda Ortadoğu için önemli bir
    örnek oluşturacaktır.

Zorunlu Koşulları:

Özyönetimlerin gerçekleşmesi için yeni bir anayasa yapılması zorunludur.
Anayasada farklı etnisiteler ve inanç toplulukları statü sahibi olmalıdır.
[Türk Milleti, Türk vatandaşlığı olmaz, diyorlar.]
*

YERİNDEN YÖNETİM ÖRTÜSÜ ALTINDA ‘ELVEDA TÜRKİYE’

Bildiri kendisini “yerel demokrasi” diye sunuyor.
Ama her türlü had ve hududu aşmış, iki temel siyasal özelliğimizi birlikte vuruyor.

Vuruşlarından biri

– “etnisitelere ve inanç topluluklarına statü” ve
– “anadillere resmi dil statüsü”

istemleriyle milli / ulusal devleti hedef alıyor.

Türk vatandaşlığı rejimini ve
– Kayıtsız şartsız Türk Milleti’nin olan egemenlik hakkını tanımadığını ilan ediyor.

Öbür vuruşunu ise yerinden yönetim etiketi altında özerk bölgeler – özyönetim diye sıraladığı tüm öbür istemleriyle tekil (üniter) devlete yapıyor.
Bölgeleri genel yetkili kılın, yani tüm iktidarı bölgelere devredin diyor.
Bu da yetmez, bölgeler TBMM’de ve kamu yönetiminde temsilciler bulundursun,
böylece merkezde kalacak iktidarı da pazarlıklarına tabi kılsınlar diyor.

Artık çok açık…  

Yıllardır dile getirdiğimiz Türkiye’nin hem ulusal hem de üniter yapısı tehdit ediliyor sözümüzün anlamı işte budur.

Bu isteklerin karşısında duran en büyük engel, Anayasa’nın

  • “Türkiye Devleti ülkesi ve milleti bakımından bölünmez bir bütündür” diyen
    3. madde hükmüdür.

    Değiştirilmesi yasaklanmış olan ilk 4 maddeden biri olan bu hükmü kaldırabilmek için
    “anayasa değişikliği” yetmez; Yeni Anayasa yapıp bu maddeyi bertaraf etmeleri gerekir.

Çünkü bu hüküm “ülkesi bakımından bölünmez” diyerek istenen türdeki “özerk bölgeler”e
izin vermez. Ve “milleti bakımından bölünmez bir bütün” diyerek de toplumun
“farklı etnisite ve inanç gruplarına göre” ayrıştırılıp bölünmesine olanak tanımaz.

AKP ve HDP, CHP yönetiminin desteğiyle becerebilirlerse,
Yeni Anayasa yoluyla bu kurucu ilkeyi yok etmeye çalışacaklar.
Bunu beceremezlerse, madde 3 orada duracak, Anayasa değişikliği yoluyla,
bunun içini dolduran başlıca maddeleri iğdiş etme çabasına düşecekler.

Her iki yol da aynı kapıya çıkar. Biri toptan biri perakende.

Yapılması gereken tek şey,

  • “Ulusal ve üniter devletten verilecek ödünümüz yoktur!”

    demekten ibaret. Çünkü gerçek demokrasi ve özgürlük, ancak bu zemin üzerinde
    mümkün olabilir. Bu zemin baki kalmak koşuluyla, elbette her şeyi konuşabiliriz.
    *
    2016 yaman bir yıl olacak.
    Tüm sevdiklerinizle sağlıklı, dipdiri ve mutlu nice yıllar dilerim.

    ======================================

    Evet Dostlar,

    Sayın Prof. Birgül Ayman hocamız, bizim de sitemizde son zamanlarda özellikle
    manşete aldığımız “Günün Yazıları” ile vurguladıklarımızı bir siyaset bilimci ustalığıyla işlemiş.

    Türkiye’de artık sular ısındı değil “kaynıyor.”..

    AKP – RTE bu acı tablonun başlıca sorumlusudur.
    Yangını söndürmek de ahlaki olarak boyunlarının borcudur.
    Yaparlar mı? Hiiiiç sanmıyoruz ama gene de izleyip göreceğiz.

    Kürt yurttaşlarımızın ezici değilse bile çoğunluğunun, bu apaçık Türkiye’yi bölme – Türkiye’den ayrılma plana yandaş olduğunu hiç ama hiç sanmıyoruz.. 

    Umarız CHP – MHP sıkı dururlar ve kamuoyu desteği yaratarak
    Anayasa’nın özellikle ilk 4 maddesine kesinlikle dokundurtmazlar..

    Ya da, belki 100 kez yazdık, 100. yaşına yani 2023’e gelmeden Türkiye Cumhuriyeti’ne veda!

    Boşuna mı “2023 hedefleri” AKP – RTE için açık ya da kodlu hep söylenip duruyor??

    Vatan Partisi yeniden, “Milli Merkez” gibi bir oluşumla direniş hattını örmeye ve
    kamuoyu oluşturmaya başlamalı. Önceki çok başarılı oldu ve Anayasa değişikliği engellendi.

    Henüz son sözler söylenmedi..

    * Ulusal ve üniter devletten verilecek ödünümüz yoktur!“; işte o kadar!

    Sevgi ve saygı ile.
    28 Aralık 2015, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

SURUÇ KATLİAMI; DEVLETİN ve AKP’nin SORUMLULUĞU NE YAPMALI ??

SURUÇ KATLİAMI;
DEVLETİN ve AKP’nin SORUMLULUĞU
NE YAPMALI ??


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com
 


Suruç faciasında hukuksal olarak “Devletin kusursuz sorumluluğu” söz konusudur.
Yaralananlar, ölenlerin yakınları ve mal varlıkları zarara uğrayanlar İçişleri Bakanlığı ve / veya Başbakanlık aleyhine maddi ve manevi giderim (tazminat) davaları açmalıdırlar.

Hükümet de bu yargı kararlarını beklemeden facianın kurbanlarının ailelerine, yaralananlara, maddi zarar görenlere hızla maddi ve manevi destek vermelidir.

Devlet, her durumda öncelikle yurttaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük kusursuz sorumluluk kapsamındadır, yani herhangi bir gerekçe öne sürülerek yasal sorumluluktan kaçınmak olanaklı değildir. Değindiğimiz sorumluluk
salt giderim (tazminat) ile sınırlı olmayıp, ceza sorumluluğunu da içermektedir.
Görevini savsaklayan (ihmal eden), yapmayan, hatta suça karışan… kamu görevlileri varsa,
onlar hakkında ayrıca ceza davaları açılmalıdır. Bu bağlamda bölgedeki Cumhuriyet Savcıları
1. derecede sorumlu ve yetkilidirler. Olayın boyutlarına göre T.C. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın da devreye girmesi olanaklıdır.

*****

Türkiye, AKP yönetiminde 2003 başından beri PKK ile savaşım (mücadele) yerine pazarlığı seçmiş bulunuyor. Terör örgütleri ile hele silah bırakmadan görüşme, Devletler Hukukunda
yeri olmayan bir süreçtir.

AKP iktidarı, bu ağır stratejik hatasına karşın, bunlarla yetinmeyerek bir de Oslo’da devletin
MİT Başkanı aracılığıyla PKK yetkilileriyle doğrudan görüşmüş, gizli anlaşmalar sağlanmış ve 40 bin+ insanımızın katili bölücü taşeron PKK terör örgütünün başı,
İmralı’da ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum Abdullah Öcalan‘ı da adeta
“hapiste barış elçisi” statüsüne yükseltmiştir.
Bu yolla Kürt yurttaşlar, Abdullah Öcalan’ın salıverilmesini bile ister duruma taşınmışlardır!

PKK yöneticileri, HDP önderleri apaçık, “barış”a varılsa bile PKK’nın silah bırakmayacağını vurgulamaktadırlar.

  1. İlk adım sınırlı bölgesel özerklik,
  2. Ardından bu özerklik alanını Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı temelinde genişletme,
  3. Ordusu, kolluğu, maliyesi, eğitim sistemi.. olan bir oldukça özerk bir bölgesel yönetim,
  4. Giderek konfederasyon ve halkoylaması ile BM İkiz Sözleşmelerine dayalı
    “kendi yazgısını belirleme” (self determinasyon) üzerinden Türkiye’den ayrılma,
  5. Bölgede daha önce kurulmuş / kurulmuş olması beklenen Suriye, Irak ve başarılabildi ise
    İran Kürdistan’ı ile birleşerek Büyük Kürdistan‘ı inşa ve ilan etmek…

Afganistan’ın derinliklerinden Doğu Akdeniz’e dek 1200 km’yi bulan son derece stratejik konumlu büyük bir coğrafyada, petrol başta, zengin doğal kaynakları ile
BOP = Büyük İsrail = 2. İsrail‘in inşası.

  • Bölge Kürtlerinden önce sözde – yapay olarak “millet yaratarak” (nation building!),
    ardından da “bunlar aslında Judaik kürtler“, yani Yahudi kökenli Kürtleşmiş insanlarımız” diyerek tarihin en büyük etnolojik – antropolojik – genetik – sosyolojik – politik.. yalanı ile bölgeyi ve insanlarını İsrail güdümüne alıp zaman içinde assimile etmek.
    Bölgede “Kürt” bırakmayıp assimilasyon ile eradikasyon (kökünü kazıma) ve etnik temizlik.

Türkiye Kürtleri de dahil bölge Kürtleri için emperyalizmin alçakça planı budur..
Bütün Kürt ve Kürtçülerin bilgisine – ilgisine altını çizerek sunuyoruz.. Oyun çırılçıplak budur!
Emperyalizmin bu kanlı ve iğrenç böl – yut oyununa Kürtler(imiz) asla alet olmamalıdır.

BOP kapsamında sanırız bu proje, böyle giderse, 10-20 yıla kalmaz gerçekleştirilebilir..
İsrail’in ve maşası büyük emperyal güçlerin çok zamanı ve sabrı artık yok..
Halen Filistin topraklarının gaspı ile kurulan Siyonist Devlet İsrail, o avuç içi kadar coğrafyaya
asla sığ(a)mıyor.. Hem çoooook dar hem doğal kaynaklar yok, hem savaş uçakları ile eğitim yapacak kara ülkesine sahip olmaktan bile çok uzak vd. (Birkaç yıl önce Türkiye hava sahasını kullanıyorlardı!)

Bu bakımdan, 2006 Haziran tarihli resmi BOP haritasının, “Journal of American Armed Forces” dergisinde (ABD Silahlı Kuvvetlerinin resmi yayın organı) ABD Başkan Danışmanı E. Alb. Ralph Peter imzasıyla sipariş bir makale kapsamında yayımlanmasından bu yana 9 uzun yıl geçtiğinden…. hazretler epey de kızgınlar… 10. yıla girilmiş ve bir büyük projelerini hala yaşama geçirmemişler.. Küresel hegemon yüksek tepelerde Apollon’un Zeus’u öfkelerde, çok agressif..
BOP_haritasi

 

 

 

Türkiye artık son kritik aşamalara gelmiş bulunuyor

Doğu – Güneydoğuda devlet, güvenlik güçleri (asker, polis, korucular), bürokrasi, mülkiye minimalize edilmiş, binalarına hapsedilmiş, alan egemenliği PKK – HDP’ye terk edilmiştir.
Bölücü terör örgütü asker, polis, korucu, kaymakam, konsolos.. kaçırıp rehin alabilmektedir! Açıktan demeçlerle “Büyük şehirlerinizi kana bularız..” tehditleri çekinmeden savrulmaktadır.

Koskoca Türkiye’yi böylesine hak etmediği bir zaafiyete düşürmeye hiç kimsenin,
hiçbir makamın ve -salt çoğunlukla seçilmiş de olsa- hiçbir siyasal iktidarın hakkı yoktur!
Tersine eylem ve işlem VATAN HAİNLİĞİdir!

“Ramak kala” noktasındayız..

Son derece kararlı ve dirayetli politikalarla bu kırılma hattından hızla uzaklaşmak zorundayız.
Bu diplomatik manevralar, gerçekte bu tablonun hazırlayıcısı olan Başbakan A. Davutoğlu ve
12. CB Bay RTE’nin hamasi çığlıklarıyla yapılamaz.

Son dönemeçten önce, ülkemiz ve halkımız de facto bölünmeden önce artık köklü bir politika dönüşüyle ülkemiz bir silkiniş yapmak zorundadır. Hiç kimse (Bay RTE dahil!) ve hiçbir kurum
(başta AKP, HDP), hiçbir makam (Cumhurbaşkanlığı dahil!) TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘nin
kutsal ve dokunulmaz, tartışılmaz ve mutlak olan BEKA hakkından (sonsuza dek ülkesi ve
ulusu ile bölünmez bütünlüğünü koruyarak bağımsız yaşama)
 daha değerli ve önemli değildir!

Terörün son bulması için bölgesel işbirliği zorunludur

Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Azerbaycan’ın içinde olacağı Batı Asya Birliği kurulmalıdır.
Batı Asya Birliği ile hem dinci yobaz, hem bölücü terör örgütleri ortadan kaldırılabilir.
ABD – İngiltere – AB – İsrail blokunun PKK – HDP – PYD – KCK.. üzerinden saldırısı püskürtülebilir. Bu etkili işbirliğine, değinilen blokun koyabileceği etkili bir argüman yoktur..
Suriye’yle işbirliği yapılırsa Suruç’ta, Reyhanlı’da, Gazantep’te, Diyarbakır’da, Uludere’de…. bombalar patlamaz.

Bay RTE’nin kaçak sarayı ve uzatmalısı AKP ile AKP’nin kurtulamadığı vasisi Bay RTE
başta olmak üzere Türkiye de esenliğe erişebilir.. Bu cehennemi kaos, yaratanlarınca da sürdürülebilir değildir.

Irak – Suriye’de emperyalizmin maşası olup iç savaş kışkırtıcılığı yaparak uluslararası hukuku çiğneyen “haydut devlet” olmaya “5 kala” yerine, hiç yoktan bu 2 ülke sınırında bir tampon / güvenli bölge / şerit ilan edilebilseydi bu çıkmaza girmeyecektik. 2 milyonu aşkın Suriye’li başıboş ve kimliklendirme yapılmadan ülkemize dağılmayacaktı. Sınırlarımız dışında güvenli – tampon bölgede – şeritte tutulan insanlar BM Mülteciler Yüksek Komiserliği sorumluluğunda kalacaktı.. Üstlenilen fatura “Suriyelilere ensar olduk..” masallarıyla geçiştirilemeyecek ölçüde ağırdır. Salt parasal boyut (maliyet) 5 milyar Doları aşmıştır. Bir dizi sürgit (kronik) sorun edinilmiştir.

Bu son derece hatalı ve sorumsuz – güdümlü dış politika falsolarının siyasal faturası Bay RTE ve
AKP iktidarınındır ve Başbakan Davutoğlu da adeta harakiriye katılarak yangını sürdürmektedir.

Türkiye’nin, özetlediğimiz politikaları kararlılıkla güdecek ulusalcı yurtsever siyasal kadrolara  ve onların iktidarına gereksinimi son 50 – 60 yıldır hiç bu denli yakıcı ve ivedi olmamıştı..

Sevgi, saygı ve endişe ile.
22 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazının pdf biçimi :
SURUC_KATLIAMI_DEVLETIN_ve_AKP’nin_SORUMLULUGU

BİRGÜL AYMAN GÜLER : Üç kriter kırılması


Dostlar
,

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Uzmanı (SBF’den emekli), CHP İzmir Milletvekili
Sn. Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, Türkiye’nin içine sürüklendiği şeytan üçgenini tanımlıyor..

Yaşanan – Türkiye’ye dayatılan süreçleri, engin uzmanlık bilgileriyle tanımlayarak kavramsallaştırıyor ve çıkış yolunu da gösteriyor.

Ayrıca CHP’nin çıkmazını ve derin ideolojik çelişkilerini de..

Siyaset bilimi dersi gibi bir yazı..

Herkes sakin sakin okumalı, anlamaya çabalamalı ve sonra da gereğini yapmalıdır. Öncelikle CHP’nin Diyarbakırlı ama nedense İstanbul Milletvekili Kürt kökenli, ne yazık ki Kürtçülük yapan Sezgin Tanrıkulu ve “Dersimli Devrimci Kemal” in okuması gerek..

Sevgi ve saygı ile.
29.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================== 

Üç kriter kırılması

portresi_genc

 

Prof. Dr.
BİRGÜL AYMAN GÜLER
AYDINLIK, 28.9.14

 

ABD’nin başkentinde “Ortadoğuda Kürt Realitesi: Risk, Beklenti, Fırsatlar” başlığıyla bir toplantı düzenlenmiş. Toplantı orada ama ev sahibi ABD değil,
HDP Washington Temsilciliği. Konuşanlar da İran dışında Türkiye, Irak, Suriye’deki Kürtçü siyasetlerin temsilcileri, yabancı kimse yok.

Toplantı, HDP tarafından düzenlenen “2. Kürt Konferansı” olarak duyuruldu.
Bu parti toplantısına başka partilerden gelen tek temsilci CHP’den,
başka bir siyasal partiden ne üst ne alt düzeyden temsilci var.

CHP temsilcisi, partinin Ortadoğu sorunu ve ABD-Ortadoğu ilişkileri ekseninde değil de, “realitenin Türkiye parçası” üzerinde konuşacak. Temsilci Sezgin Tanrıkulu
Milliyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, CHP’nin Türkiye’de Kürt sorununa üç çözümü olduğunu söyleyeceğini belirtmiş:

(1) Yurttaşlık meselesinde eşit vatandaşlık,
(2) Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın (AYYÖŞ) uygulanması,
(3) Anadilde eğitimin kabulü.

ANLAM ve SORUNLARI

1. Eşit vatandaşlık, ulusal yurttaşlığın yarattığı engeli aşma formülü, temsilciye göre. Çözüm, bireysel haklara değil etnik/dinsel topluluk statülerine dayanan yurttaşlık sisteminin getirilmesinde. Başka bir adlandırmayla “anayasal vatandaşlık”ta.
Yani, PKK/HDP tarafından savunulan, AKP’ce benimsenmiş, AB-D çevrelerinin destek verdiği yol. Ulusal yurttaşlığı kuran “Türk vatandaşlığı”nı kaldırmayı, yerine TC’liği getirmeyi, etnik toplulukların anadillerine resmi dil statüsü vermeyi öngören yol.
Yeni Anayasa’da yapılmak istenen şey. CHP Programı bireysel haklara dayanan
ulusal vatandaşlığı, yani yurttaşların eşitliği ilkesini benimsediği için, geçtiğimiz yıl Anayasa Komisyonu’nda CHP tarafından reddedilmiş olan formül.

2. AYYÖŞ’ün uygulanması, “Kürt Sorunu”nu çözümü için ikinci kriter.
Temsilci bu açıklamasında da, AYYÖŞ’ün Türkiye’nin tüm yerel yönetimlerinde uygulanarak halkın katılımını artıracağını söylemiş. Ama “Kürt Sorunu” için
neden ayrıca işe yarayacağını daha önceden yaptığı gibi şimdi de açıklamamış.
Biz söyleyelim. AYYÖŞ 1995 yılında yapılan bir yorumla “yerellik esası” -subsidiarite- yönünde kullanılabilen bir araca dönüştü. Avrupa Konseyi’nde baskın kesim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi amacını “yerel yönetimlerin federal ilkeye göre örgütlenmesi”ne bağlamış durumda. Bunlar Türkiye’ye gönderdikleri heyetler ve Türkiye için hazırladıkları raporlarla anayasa değişikliği isterler. Onlara göre AYYÖŞ’ün uygulaması için Anayasa’da idare bölümünü değiştirmek gerekiyor. Somutça, “idarenin bütünlüğü” ilkesinin ve “idari vesayet” kurumunun kaldırılması; Anayasa’ya merkeziyet yerine “yerellik ilkesi”nin yerleştirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla “AYYÖŞ uygulansın” demek, Yeni Anayasa için CHP tavrını şimdiden teslim almak anlamına geliyor.

3. Anadilde eğitimin kabulü, bir üst düzey yöneticinin kamuoyunun göz ve kulakları önünde Parti Programı’nı ihlal etmesine son kanıtı oluşturuyor. Üstelik bu ihlal bir yabancı ülkede ilanen yapılarak, Parti önümüzdeki günlerde ortaya çıkabilecek tartışmalarda fena halde açığa düşürülmüş oluyor. CHP Programı, anadilin öğrenilmesini kabul eder; anadilde eğitimi ise anadillerin resmi dil haline getirilmesini gerektiren siyasal-hukuksal işlerden biri olması nedeniyle benimsemez.

ÇÖZÜM TANIMDA GİZLİ

Kürt sorununda ilk sorun, adlandırılışı bir yana, tanımlanışında.

Kürt sorunu nedir?

sorusuna verilecek yanıt, çözümleri de belirliyor.

Şimdi, 2014 yılında ve geleceğe doğru, “özgürlük ve demokrasi sorunudur” diye yanıt verirseniz

(1) ulusal yapıyı -Türk vatandaşlığını-,
(2) üniter yapıyı -idarenin bütünlüğünü-, kamu örgütlenmesinde -eğitim, yargı, vb…-
tek hukuk düzenini çözmeyi/çeşitlendirmeyi yani bunları dağıtmayı kabul edersiniz.

AKP bunları becereceği zamanın sistemine “Yeni Türkiye”,
PKK/HDP ise “Yeni Yaşam” diyor. HDP konuğu CHP temsilcisi bu yolu öneriyor.

Soruya, 12 Eylül 1980 politikalarıyla yok edilmiş bireysel kültürel hakların sahipliği ve kullanımında alınmış mesafeyi göz önünde bulundurup, şimdi, 2014 yılında ve geleceğe doğru, bu bir “devlet, toprak ve sınır sorunudur” derseniz, o zaman konuya uluslararası/bölgesel sorun tanısı koyabilirsiniz. O vakit akıllar, özgürlükçü ve eşitlikçi bir yeniden yapılanma için ulusal ve üniter yapıyı pekiştirecek politikaları
kolayca seçecektir. CHP programı da bu yolu öngörüyor.

HDP’ye misafirlik, güncel tutum – Program arasındaki çatışmayı,
işte böyle hızla ve açıkça gözler önüne serilmiş bulunuyor.

Geçmişimiz ve Geleceğimizdir Köylerimiz…


Arşivimizden…

Dostlar,

6330 sayılı Büyükşehir Yasası, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinin ardından yürürlüğe girdi. Son derece köklü ve ağır değişimleri bedeller söz konusu.. Ne var ki,
yaygın toplum kitleleri durumun ciddiyetinin ayırdında değil.  

Küresel sermaye ve yerli işbirlikçileri kentsel rantlarla yetinmek niyetinde değil..
Köysel alanlarda yabancılara toprak satışı ve yerleşme izni, 1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Yasası uyarınca olanaklı değildi, bu kritik engel de aşıldı. Yeni B2 arazileri yaratma olanağı doğdu.. Örneklerini İzmir, Bodrum, Muğla… görmeye başladık.. Valilikler kırsal taşınmazları diledikleri belediyelere aktarıyor (politik Rant transferi!);
tüm il halkının malı olan Özel İdare mülklerini peş keş çekiyorlar.. Belediyeler de talan mantığıyla haraç – mezat özelleştirerek yerli – küresel sermayeye ikram ediyorlar..

  • Bunca açgözlü ve devasa yağma – talan, klasik sömürgecilik dönemlerinde ne Asya’da, ne Güney Amerika’da ne de Afrika’da görüldü!

Yazıklar olsun AKP iktidarına.. Tarihsel vebali öyle büyük ve öyle dönüşümsüz ki!

Kendine yetebilen milyonlarca üretici köylü, özyeterliğini yitirerek bağımlı kılınacak..

Küresel sermaye bir yandan kentsel rantları devşirecek, bir yandan da kırsal kaynakları. Türkiye alttan ve üstten (kırdan ve kentten) küresel sermaye baskısı ile çok daha
hızlı dönüştürülebilecek, yani küresel sisteme çifte baskı ile ve hızla eklemlenerek postmodern sömürge kılınması hızlandırılacak..

Tüm bunlar, kökü dışarıda makropolitikalarla Anadolu köylüsüne dayatılırken,
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da hiçe sayılarak, sınır değişimi,
1500 dolayında belediyenin kapatılması konusunda görüşü de alınmaksızın..

Mülki yönetim, yerel yönetim lehine demokratikleşme – yerelleşme masallarıyla geriletilip – daraltılırken; Ülke bir yandan da eyalet yönetimlerine – federalizme taşınacak..

Seçimle gelen büyükşehir – bütünşehir belediye başkanı geniş yetkileriyle
özeksel (merkezi) yönetimin atadığı geleneksel mülki amir Vali’nin önüne geçirilecek.. 

Türkiye bir de Avrupa Bölgesel Yönetimler Özerklik Şartı‘na taraf oldu mu,
26 Bölgesel Kalkınma Ajansı‘nın öncülüğünde başı göğe erecek..
Belki de başlangıç için 26 Eyalete, Federal sisteme ve Başkanlık Rejimine geçecek..

Yerel seçimlerin telaşı içinde bunları yazma fırsatı bulamamıştık..
Sayın Arzu Kök‘e teşekkür borçluyuz.

Vurgulayalım ki; sorun salt “köy nostaljisi” ile sınırlı veya ondan ibaret değil..

  • Büyükşehi Belediye Yasası rejimi ile Türkiye’nin büyük bir hızla ve gaddarca emperyalist tasfiyesidir yüz yüze geldiğimiz ve ne acı ki yine yerli işbirlikçiler sayesinde!
  • Nüfusu 750 bini aşan her şehir, otomatik olarak boynunu 6360 sayılı yasanın giyotinine uzatacak iliğine – kemiğine dek sömürülecektir..
  • Eğer bu yasa ilk fırsatta geri çekilmez, bir biçimde Anayasa Mahkemesi önüne götürül(e)mezse..
  • CHP, MHP olup bitenin ne denli ayırdında acaba??

Sevgi ve saygıyla
10.7.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Geçmişimiz ve Geleceğimizdir Köylerimiz…

Anadolu merkezidir birçok medeniyetin. Bir düşünürdür Anadolu. Düşündükçe var olur. O’na zapt edilen düşüncelerle barışık olmuştur asırlardan bu yana ve tanışıktır hepsiyle. Ama ideolojik safların arasında itile kakıla bugünlere getirildi. Bir yanda kentler kuran Devlet şirketleşmekte, düşüneni ise para uğruna yok etmektedir. Bu nedenledir köylere düşmanlık. Anadolu’ya yayılan köylerimiz temelidir kültürümüzün. Köyler olmadan olanaksızdır geçmişle gelecek arasında bir bağ kurabilmek. İşte bu nedenledir ki,
yok edilmeliydi köyler ve çıkarıldı bir yasa. “Büyük şehir yasası” dendi adına
(AS: 6330 sayılı 2012 tarihli yasa). Bu yasa ile de büyükşehirlerdeki 16 bin köyün
tüzel kişiliği kaldırılıyor. Her biri mahalle oluyor. Bu yasa Anadolu köyleri ve kültürüne
büyük bir darbe vurmak için hazırlanmış adeta. Tümüyle İtalya modeli olan yasa,
tüm (AS: Köy tüzel kişiliğinin) mal varlıklarının belediyelere devredilmesini sağlayacak.

Seçimler yapıldı (AS: 30 Mart 2014 yerel seçimleri) ve artık yürürlüğe girecek bu yasa. Yok olan köylerde yetki devri gerçekleşecek. Tüzel kişilik hakları kaybolacak.
Gelirler ticari şirketler, belki de çok uluslu şirketlerin eline geçecek.

Küçük ölçekli hayvancılık ve tarım faaliyetleri yok olacak.

Fabrikalaşmanın getireceği, sanayileşmiş ve kaybolacak doğal beşeri özelikler
yok olacak. Hayvansal ve tarım üretimi şirketlerin eline geçecek. Her şeyden önce kadim Anadolu düşüncesi yok olacak, devletin resmi bilgi ideolojisi yerleşecek. Köy arazileri TOKİ vb. şirketlerin yatırımlarına açılabilecek. Doğanın düşüncesi yok olup, plastik bir yaşamın yerleşmesi sağlanacak.

Başbakan mitinglerde konuşurken köylülerin büyükşehir yasasıyla rahata kavuşacağını belirtiyor. Ancak yasa uygulamaya girdiğinde bunun hiç de öyle olmayacağını görecek herkes. Evinin yanına bir kümes bile yapsa bunun için büyükşehir belediyesinden
ruhsat alma zorunluluğu ile karşılaşacak. Bunların hepsi de ekonomik külfet getirecek. Hatta ölülerini bile mezarlığına defnederken izin sorunları yaşayacak köylüler.
Bu konudaki duyurular mezarlıklara asılmaya başlanmış bile.

Büyükşehirlerdeki 16 bin köyün tüzel kişiliği tek bir cümleyle yok edildi. Hepsi bir kalem ile kentli (mahalle!) yapıldı. 2012’de halkın %77.3’ü il ve ilçe merkezlerinde oturuyordu. Yasa ile 14 ilin de büyükşehir belediyesi statüsüne geçmesi ile toplam 30 ilde, belde ve köylerin ilçe belediyelerine mahalle olarak katılmasıyla kentli oranı %91.3’e yükseliverdi. Yani bitirdiler nihayet köylüyü. Köylü kalmadı memlekette. (AS: Kocaeli ve İstanbul’da bu yasadan önce tüm köyler mahalleye dönüştürülerek mülki il sınırı belediye alanı ile eş kılındı.. 40 bin değik artık 17 bin dolayında köyümüz var..)

Dünyada da, küçük ve orta ölçekli tarım işletmeleriyle yapılan aile çiftçiliği, bir başka deyişle köylü çiftçiliği endüstriyel dev ölçekli işletmeler ile bitirilmek isteniyor.
Bu şekilde köylerin boşaltılmasıyla köylüler kentlere gelecek, ancak iş ve aş bulamayacak yoksul köylülerin denetimi daha kolay olacak.

  • Geçmişini ve geleceğini yitiren köylü düşünemeyecek
    ve istenildiği gibi yönlendirilecek. 

Büyükşehir Yasası ile neler mi değişecek? Bakalım:

* Köylerin, meraların, sulak alanların ve tarlaların iskâna açılması olanaklı oluyor.
* Orman köylerinin kentsel ranta açılması kolaylaşıyor,
yabancılara toprak satışının önü açılacak.
* Köyler; personelini, taşınır ve taşınmazlarını ilçe belediyesine 1 ay içinde bildirecek.
* Köylerde, tarım/köylü işletmeleri dahil her türlü esnaf işletmeleri
ruhsat alacaklar.
* Köylerde emlak vergisi, Belediye vergileri, harç ve katılım payları 5 yıl sonra alınmaya başlanacak.
* Belediye hizmetlerine ulaşmak daha da zorlaşacak ve hizmetler pahalılaşacak.
* Yasa ile köylü kendi yaşam alanı üzerindeki tüm yönetim haklarını yitirmiştir.
Köy alanlarının rantı belediyelere aktarılmaktadır.
* Köylüler ücretsiz eriştiği altyapı hizmetleri için bedel ödemek zorunda bırakılmaktadır.
* Yasa ile küçük ve orta ölçekli işletmelere sahip köylüler daha da yoksullaşacak ve yok olmak üzere üretim dışına itilecek.

Tüm bu olumsuzluklar bugünden (AS: 31 Mart 2014) başlayarak hız kazanacak. İlçelerde Tarım ve Hayvancılık Müdürlükleri tarafından köy muhtarlıklarına iletilmek üzere hazırlanan yazılarla, yerleşim alanlarına yakın bölgelerde hayvancılık yapılmasının “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” (AS: 1593 sayılı ve 1930 tarihli) gereğince yasaklandığı bildirildi bile. Buna göre ilçe merkezi, belde ve köylerdeki ahır, ağıl ve kümeslerin acil olarak kaldırılması istenecek. Peki ama yalnızca birkaç ineği, keçisi, tavuğu olan köylüler ne yapacak? Yerleşim alanı dışına çıkarılması istenen
bu yerler için tüm köylülerin arazisi var mı? Veya varsa da bu arazilere bir yapı inşa etme şansları var mı? Her gün oraya gidip gelme şansları var mı? Köylüleri böyle mağdur etmek ne denli ahlaksal, ne kadar vicdana uyar?

Köy, köktür ve tohumdur.
Köy, hem geçmişimiz hem geleceğimizdir.

Tüketen insanın savaşların içine sürüklendiği bir çağda, köyler sakince üreten geçmişle geleceğin harmanlandığı yerler olarak varlığını sürdürmelidir. Yeryüzünün ilk köyünün kurulduğu Anadolu’da binlerce köyün üzerini tek bir cümleyle çizmek olanaklı mı?

Aslında bu yasa bir toplumun kendi kökleriyle çatışmasından başka bir şey doğurmayacak. Sizce hangi çatışma bundan daha tehlikeli olabilir ki?

Kökleri yiten bir düşüncenin geleceğinde kopukluk, ileriye bakan Türkiye için
tehlikeli değil midir?

Binlerce köyü tek bir kalemle çizmek, fabrikasyon sebze-meyve, GDO’lu ürünlerle büyütülen çocuklarımız, yok olan kültür değerlerimizden başka ne bırakabilir ki.

Arzu Kök
31 Mart 2014

Seçim ve sonrası : Seçim ve sonrası

Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. A.Rıza Aydın engin hukuk (özellikle Anayasa hukuku) birikimiyle,
çok öğretici aşağıdaki makalesini bizimle paylaşıyor. Kalemine sağık.. diyoruz elbette..

Bir nokta var anlamadığımı – katılmadığımız :

Sayın Aydın yazısında özeksel (merkezi) yönetimin Anayasaya göre yerel yönetimler üzerindeki denetiminin “idari vesayet” ile sınırlı olması gerekirken bunu çok aştığını ve yerel yönetimlerin özeksel yönetimce bir tür teslim alındığını belirtip bunu eleştiriyor.

Ancak, Türkiye’nin 3 Ekim 1992’de Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe koyduğu
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” denen uluslararası hukuk belgesi tam da tersine yerel yönetimleri olabildiğine özerk – özgür – geniş yetkili dükalıklar konumuna yükseltmedi mi? İnanılmaz ölçüde “şımarık” bir hukuksal kayırma ve hatta dokunulmazlık sağlamadı mı?? Üstelik Türkiye, bu Şart’a koyduğu çekinceleri de
daha sonra kaldırarak ipleri iyice gevşetmedi mi?? Yerel yönetimlerin Yurtdışı bağlar – birlikler kurabilmesi, dışarıdan borçlanabilmesi vb..??

Sayın Aydın, bu konuların bir uzmanı olarak ne derler acaba??

Sevgi ve saygı ile.
27 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================================

Seçim ve sonrası

Ali_Riza_Aydin_portresi

Ali Rıza Aydın
E. Anayasa Mahkemesi Raportörü

 

 

Anayasa’ya göre seçimler yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında
yapılsa da başlamasından bitimine dek yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, yolsuzlukları, yakınma ve itirazları inceleyerek karara bağlama görevi Yüksek Seçim Kurulu’nun olsa da fiili durum “güven” yerine güvensizliği
işaret ediyor.

Güvensizliğin başında, her türlü yolsuzluğu yapma yeteneğine sahip AKP ve AKP’li dönemde yapılan önceki seçimlerde yaşananlar ile adrese dayalı nüfusa kayıt sistemindeki kargaşa geliyor. Yozlaşmadan yargının da payını alması ve
“AKP yargısı”na geçilmesi, seçimlerin genel yönetim ve denetimini tümüyle güvensizlik batağına itiyor.

30 Mart yerel seçimleri, AKP’den kurtulma hedefiyle birlikte, halkın “seçim güvenliği”ne kilitlenmesinin gerekçelerini fazlasıyla artırıyor. Seçime, AKP’nin ve
eline geçirdiği devletin yerine Haziran Direnişi’ni yaratan halkın sahip çıkması gerekliliği zorunlu duruma geliyor.

Seçimin biçimsel ilkesi, “serbest ve gizli oy, açık sayım ve döküm”dür.
Oy verme sandık başını ilgilendirir iken, açık sayım ve döküm, hem sandık başını
hem de daha sonra, ilçe ve il seçim kurullarıyla başlayan ve YSK’de sonuçlanan bölümü ilgilendirir.

Sandık başına gitmek, iki sorumluluğu birden gerektirir. Birincisi, oy kullanmak;
ikincisi, açık sayım ve dökümde, sandık görevlileri ve parti gözlemcileri yanında
halkın ve adaletin gözlemcisi olmak… Serbest ve gizli oy, yalnızca kendi oyunun serbestliği ve gizliliği anlamına gelmez. Sandık başında oy verme süresince
seçim güvenliğini sağlama, seçimle ilgili yolsuzlukları saptama, yakınma hakkını kullanma anlamına gelir.

Açık sayım ve döküm ise ilkin her bir sandıktan çıkan oyların tek tek sayımı ve dökümü ile bunların tutanağa geçirilmesini içerir. Bu süreç halkın doğrudan içinde bulunduğu süreçtir. Ancak, döküm, sandık başında, yani tutanakların sandık görevlilerince imzalanıp kapılara asılmasıyla bitmez.

Döküm, sandık sonuçlarının veri tabanına işlenerek birleştirilmesini,
ilçe ya da il düzeyinde toplanmasını da içerir. Bu süreç, doğrudan ilçe ve il seçim kurullarının ve sonuçta YSK’nin içinde olduğu süreç olmakla birlikte gizli değildir.
Ancak, işin tekniği gereği bu süreçte halkın bulunması zor (olanaksız denemez) olmakla birlikte, seçime katılan siyasal partilerin bulunması gerekir.

  • Hükümet buyruğundaki UYAP üzerinden yürütülen bu döküm sistemi,
    AKP dönemindeki seçimlerin en güvensiz alanı olmuştur.

Bu güvensizliği ortadan kaldırmak siyasal partilerin elindedir ve olanaksız değildir.

* * *

Yerel seçimlerin özüne yönelik uyarı ise bir yanıyla neo-liberalizmin, küreselleşme ve yerelleşmeyi ikiz olarak görmesi ve belediyeleri kapitalizmin vazgeçilmez pazarları haline getirmesi, öbür yanıyla AKP’nin, dönüştürdüğü devlet ve hukuk içinde yerel yönetimleri de eritmesi şeklinde özetlenebilir.

Kamu kaynaklarının yağmalanmasında, hukukla birlikte, halkın seçtiği yerel yöneticiler aracı kılınmıştır. Anayasa’daki, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki
“idari vesayet yetkisi”, yerini “elleri kolları Hükümete bağlı” yerel yönetim anlayışına bırakmıştır. Bu durum, merkezi iktidarı elinde tutan partinin de seçim kozu haline getirilmektedir.

Sonu geldiği halde koltuğundan kalkmayan AKP’yi yıkmak için,
burjuva devlet düzeninin yerel yönetimlere biçtiği rolleri de reddetmek gerekir.
Yerelin, “sermaye egemenliğinin derinleşmesi” için kullanılmasına izin verilmemeli,
30 Mart seçimlerinin özü bu reddiyeye dayandırılmalıdır.

Çözümü, emperyalist, sömürücü, gerici, işbirlikçi ve uzlaşmacılarla birlikte arayan, Haziran Direnişi’nden Berkin Elvan’a ve bugünlere gelen süreçte yapılan
uyarı tokadını anlamayan herkes,

yakında beyinlere yerleştirilecek “düşünmeyi engelleme çipleri”

ne de hazır olmalı.

Seçime, “karanlıktaki ışık arayışı” rolü yüklenirse,
karanlıktan çıkmayı bilmeyene fayda etmez.

  • Çözüm için her şey, “Haziran Direnişi”nin uyarısını,
    “solun zamanı”nı işaret ediyor.

Her şeye karşın, 31 Mart sabahı, seçimin tek çözüm olmadığını,
halkın egemenliği için “solun gerekliliği”ni işaret ediyor.

(http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/secim-ve-sonrasi-90052, 27.3.14)