Etiket arşivi: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

ŞARBONLU ADALET

ŞARBONLU ADALET

 Emre KONGAR

Cumhuriyet, 04.09.2018

Yeni Adalet Yılının, Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde
açılışıyla, ithal hayvanlardan bulaşan şarbon olaylarının yayılması aynı zamana rastladı. 
Aslında her iki olay arasında yakın bir ilişki var: 
Adaletin bağımsızlığını yitirerek siyasal iktidarın emrine girmesi, Demokratik ve Laik Sosyal Hukuk Devleti’nin bütün kurumlarını savunmasız bıraktı ve tahrip etti. 
Medya özgürlüğü yok edildi. 
Sivil Toplum Kuruluşlarının güçleri tırpanlandı. 
Bağımsız medyanın, meslek kuruluşlarının ve bütün STK’lerin, kamuoyunu bilgilendirerek ve bilinçlendirerek, özellikle de bağımsız yargı aracılığıyla, kamu yararı adına kullandıkları denetim fonksiyonları ortadan kalktı… 
İktidarın yandaşlara peş keş çektiği ekonomik yağma, bir yandan arsa talanı yoluyla kentleri yaşanamaz hale getirirken öte yandan ithalat, ihracat ve çeşitli hizmetlerde yapılan yandaş kayırmaları sonunda, bütün denetimler ortadan kaldırıldığı için, halkın yaşamı ve sağlığı tehlikeye girdi
Bütün bu denetimlerin son mercii olan Yüksek Yargı da siyasal iktidarın etkisine girince, ülke artık, insan yaşamını ve sağlığını bile tehdit eden yolsuzluklara teslim oldu.
***
Şarbon olayları üzerine bir meslek kuruluşunun yaptığı açıklama bu konudaki en güzel örnektir: 
Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB), ithal hayvan seçimlerinde 6 aydır Tarım ve Orman Bakanlığı’nın veteriner hekim görevlendirmediğini belirtti. 
“Hayvan seçimlerinde veteriner hekim görevlendirilmemesi ithalat lobisinin talebiydi. Hayvan seçimleri ithalatçı firma tarafından yapılmaktadır” dedi.
***
Adli Yıl açılışı dolayısıyla din ağırlıklı mesajlar dikkati çekerken, iktidardan övgüler de yapıldı. Bu övgülere karşılık uzmanlardan eleştiriler de geldi. 

Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen:
 

“Örneğin Cumartesi Anneleri yıllardır barışçı bir eylem yapıyor ve geçtiğimiz günlerde büyük bir saldırıya maruz kaldılar. Hangi AİHM kararında var bu? Zorla kaybedilenlerle ilgili Türkiye’nin mahkûm olduğu bir dolu AİHM kararı var. Bu dosyalarla ilgili en ufak bir soruşturma yapılmamış, cezasızlık egemen oldu.
Bu yalnızca bir örnek. 
Türkiye, tutuklamalarla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki kişi güvenliğini ihlal ettiği gerekçesiyle de birçok başvuruda mahkûm oldu. İktidar ancak halka başka bir hikâye anlatarak iktidarda kalabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum parlak bir durum değildir. ‘OHAL sona erdi’ diyorlar. OHAL fiilen devam ediyor, OHAL’in bütün keyfiliği devam ediyor. OHAL sürekli bir hal almıştır. Türkiye şu an Cumhurbaşkanı kararnameleri ile yönetiliyor. Hesap verebilirlik yok çünkü bir hükümet yok ortada. Hesap sorulmasını engelleyen bir sistem var.” 

Eski İstanbul Barosu Başkanı
 Turgut Kazan: 
“Şu andaki yargı Fethullahçı yargıdan
 daha kötü. Bunu onları aklamak için söylemiyorum. Fethullahçı yargı sahte de olsa delil uyduruyordu. Şimdi delil de yok. Örneğin Osman Kavala’nın avukatı olsam ne yapacağım? Buna cevap yoksa Avrupa Birliği konusunda konuşmaya da hakları yok. 
‘Yargı vardır’ diyenlere söylüyorum bunu: Üç tane Man Adası davası açıldı. Bir gecede 3’ünün de yargıcını değiştirdiler. Bunu kime anlatacaksın? Yargının FETÖ’den kurtulduğunu, bağımsız olduğunu söylüyor Volkan Bozkır. 10 aydır Kavala hakkında iddianame hazırlanmadığını görmüyor mu?”
***
Sonuç olarak bağımsızlığını yitirerek hastalanan yargı, insanların da hasta olmasını engelleyemiyor: 
DİREN BAĞIMSIZ YARGI… 
DİREN DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI!

AİHM’den ‘acil’ koduyla Gülmen ve Özakça talebi

AİHM’den ‘acil’ koduyla Gülmen ve Özakça talebi

http://www.abcgazetesi.com/aihmden-acil-koduyla-gulmen-ve-ozakca-talebi-66447h.htm, 11.10.2017
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AİHM’den ‘acil’ koduyla Gülmen ve Özakça talebi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL kapsamındaki KHK’lar ile görevlerine son verilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça tarafından yapılan dava başvurularını “öncelikli” kategorisine alarak “acil” koduyla işleme koydu. Deutsche Welle Türkçe’den Kayhan Karaca’nın haberine göre, AİHM Gülmen ve Özakça’nın Ankara’ya karşı dava başvurusuyla ilgili olarak bu hafta Türk hükümetine bir dizi soru yöneltti ve Türk hükümetinden savunma göndermesini talep etti.

‘GEÇİCİ TUTUKLULUK YASAL MI?’
Davacılar hakkındaki geçici tutuklama kararlarının “yasallığını” sorgulayan AİHM, bu kararların Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) tutuklama nedenleriyle ilgili 100’üncü maddesinde belirtilen hükümlere uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda kapsamlı açıklama istedi.

AİHM, geçici tutukluluk kararı ve bu karara yapılan itirazı reddeden yargıçların kullandığı gerekçelerin yeterli ve yerinde olup olmadığını da sordu.

Gülmen ve Özakça açlık grevine başladıktan sonra haklarında alınan geçici tutukluluk kararının ve tutukluluk koşullarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin

– yaşam hakkı,
– işkence ve kötü muamelenin önlenmesi ve
– güvenlik hakkıyla ilgili

maddeleriyle bağdaşık olup olmadığını da soran AİHM, tutuklama kararının davacıların yaşamını ne derece tehlikeye attığı konusunda Ankara’dan görüş istedi. AİHM Türk hükümetinden Gülmen ve Özakça’nın sağlık durumları konusunda ayrıntılı bilgi ve belge isteminde de bulundu.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça 28-29 Haziran 2017’de AİHM’e başvurarak, haklarındaki geçici tutukluluk kararı ve tutukluluk koşullarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu savunmuşlardı. Davacılar AİHM’e gönderdikleri dava dilekçesinde, haklarındaki geçici tutukluluk kararını “keyfi” ve “açlık grevine son verdirmek için alınmış bir önlem” olarak tanımlamışlardı. Gülmen ve Özakça, geçici tutukluluk kararı verilirken kullanılan gerekçelerin ise “temelsiz” olduğu tezini ileri sürmüşlerdi.

Gülmen ve Özakça, tutuksuz yargılanmaları amacıyla AİHM’den geçici tedbir talebinde de bulundu, ancak AİHM bu isteme  olumlu karşılık vermedi. Mahkeme 30 Haziran 2017’de aldığı bir kararla geçici tedbir başvurusunu incelemeyi “askıya aldığını” duyurdu. Buna karşılık, davacıların “istedikleri bir doktor tarafından muayene edilmeleri” için Türk hükümetini önlem almaya çağırdı. Gülmen ve Özakça’ya da açlık grevine son vermeleri çağrısında bulundu.

AİHM SAYESİNDE İLK MUAYENE
AİHM’in çağrısı üzerine Gülmen ve Özakça 14 Temmuz 2017’de Ankara Sincan Cezaevi içindeki hastanede muayene edildi. AİHM’in 21 Temmuz’daki 2. başvurusu üzerine davacılar bu kez 25 Temmuz’da Ankara Numune Hastanesi’nde muayeneye alındı. Numune Hastanesi’nde 11 hekim ile hazırlanan raporda davacılar için “Mevcut bulgulara göre hayati tehlike arz eder. Hayatını yalnız başına idame ettiremez. Ancak mevcut bulgular tutukluluk halinin tehirini gerektirmez. Hastane statüsünde sağlık birimi olan ceza infaz kurumlarında veya resmi sağlık kuruluşlarının mahkumlara ayrılan bölümlerinde takip ve tedavi edilebilir” görüşüne yer verildi.

GEÇİCİ TEBDİR BAŞVURUSUNA RET
AİHM bu görüş üzerine, Gülmen ve Özakça’nın Sincan Cezaevi Kampüsü Devlet Hastanesi’nde tutulmalarının “yaşamlarına ya da organlarına telafi edilemez zararlar verecek gerçek ve acil bir risk oluşturmadığına” karar verdi. Buna karşılık davacıların güncel ihtiyaçlarını Numune Hastanesi raporunda belirtildiği gibi gerçekleştirebilmeleri ve istedikleri doktorlar tarafından muayene edilebilmelerine olanak tanınması için Türk hükümetinin gerekli önlemleri almasını istedi.

Strasbourg Mahkemesi, iki eğitimcinin açlık grevine son vermeleri için daha önce yapmış olduğu çağrıyı da yineledi. Gülmen ve Özakça işlerine geri dönebilmek amacıyla 11 Mart 2017 tarihinde açlık grevine başlamışlardı.
=========================================
Dostlar,

Bu yakıcı soruna artık İVEDİ bir çözüm bulmanın zamanı geldiiiii, geçiyor..
Nuriye ve Semih 11 Mart 2017 günü, hak arama aracı olarak başkaca hiçbir olanağın kalmadığını görmenin çaresizliği içinde AÇLIK grevine başladılar..

– Mart 2017 içinde 21 gün
– Nisan 2017 boyunca 30 gün
– Mayıs 2017 boyunca 31 gün
– Haziran 2017 boyunca 30 gün
– Temmuz 2017 boyunca 31 gün
– Ağustos 2017 boyunca 31 gün
– Eylül 2017 boyunca 30 gün
– Ekim 2017 içinde 11 gün (bu gün 11 Ekim 2017)
—————————————————————–
Toplam.. 215 gündür ölüme yatmış durumdalar ve sağlıkları ağır biçimde bozuldu.

Her an, ÖLÜM dahil son derece ağır kalıcı sonuçlarla yüzleşebiliriz.
AİHM de durumun ciddiyetini 2. başvuruda anlamış olacak ki,  İVEDİ adımlar attı.

5271 sayılı CEZA MUHAKEMESİ KANUNU‘nun “Tutuklama nedenleri”  başlıklı 100. maddesi aşağıda..

Madde 100 –  (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.
(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

  1. a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.
  2. b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
  3. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
  4. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

  1. a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan; (1)
  2. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),
  3. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),

3.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Silahla işlenmiş kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),

  1. İşkence (madde 94, 95)
  2. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
  3. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),

7.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),

  1. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
  2. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
  3. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),
  4. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
  5. b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
  6. c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.
  7. d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
  8. e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
  9. f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.

(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.
*********

Görüldüğü gibi bu maddedeki tutuklama nedenlerinin hiçbiri en azından “AR-TIK” yoktur!
Gerek görülüyorsa uygun “güvenlik tedbiri” ile (polise her gün imza verme, yurt dışına çıkmama..) salıverilmeli, uygun – etkin çok yönlü sağaltım (özel beslenme, psikotrerapi, rehabilitasyon..) ile sağlıklarını kazanmalarına çaba gösterilmelidir.
Her an çooooooooooook geç kalınabilir.

  • Unutmayalım, bu 2 masum genç iki yüz on beş gündür AÇ-LAR!

Yargılamayı tutuksuz sürdürün, gerekiyorsa göreve de başlatmayın yargılama bitene dek ama salıverin artık..

OHAL Komisyonu da ar-tık oyalanmasın..
Gecikilen her an, üretilecek çözümleri tümüyle anlamsız kılabilir.

Türkiye’nin başında binbir sorun var. Bir de bu önlenebilecek sorun yüzünden toplum zedelenmesin (travma almasın), toplumsal barış daha çok yara almasın

Siyasette – devlet yönetiminde inat – gurur – kibir – intikam – kin gibi ilkel duygu ve davranışlara asla yer olamaz.

Sevgi ve saygı ile. 11 Ekim 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Prof. Dr. Üstün Dökmen : Pozitif bilimden uzaklaşmak…

NEYİ YANLIŞ YAPIYORUZ??

Prof. Dr. Üstün Dökmen

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden
Eğitim Psikoloğu Prof. Dr. Üstün Dökmen‘den CNN Türk’te konuşma..

  • AKP’nin apaçık Cumhuriyet düşmanı – yıkıcısı – cihatçı eğitim müfredatı hakkında..

NEYİ YANLIŞ YAPIYORUZ??

4,5 dakika süreli önemli konuşmayı izlemek için lütfen tıklayınız..

Pozitif bilimden uzaklaşmak…

https://facebook.com/prof.ustundokmen/videos/1934931183416206/ 

Bir kez daha çağrı yapıyoruz tarih önünde AKP’ye                          :

  • Bu Cumhuriyet düşmanı – din savaşçısı kindar nesil yetiştirme amaçlı müfredatı
    derhal geri çekiniz!
  • Bu müfredatla Türkiye iç savaşa sürüklenir.. El kanlı IŞİD’çi, Taliban yobazlar yetişir;
    Türkiye Afganistan, Yemen, Irak, Suriye, Cezayir, Tunus… gibi kanlı din savaşına sürüklenir..
  • Türkiye Çağdan kopar ve dünyadan dışlanır; karnını bile doyuracak üretim yapamaz!
  • Bu müfredat açık açık Cumhuriyet’e ve Anayasaya meydan okumaktır. Başta Anayasa md. 24 olmak üzere 2. ve 42. maddelere ve Türkiye’nin taraf olduğu başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu Sözleşmeye dayalı AİHM yerleşik kararlarına (içtihatlarına) olmak üzere açık açık aykırıdır.
  • Müfredat değişikliği yapan Yönetmelik gerçekte meşru olmayıp YOK HÜKMÜNDEDİR! Öğretmenlerce uygulanmamalı / uygulanmayacaktır, veliler ve öğrencilerce kabul edilmeyecektir!
  • Müfredat değişikliği yapan bu Yönetmelik mutlaka Danıştay’ca iptal edilecektir.
    AKP orada mutlaka durmalı, inadını yasa çıkararak asla sürdürmemelidir.
  • Kartal’da çocukları fesli – türbanlı, mehter marşı eşliğinde tekbirlerle yürüten
    kara çarşaflı öğretmenler hakkında derhal idari ve yasal işlem başlatılmalıdır!
  • Türkiye’nin AKP tarafından başına açılan bir yığın ağır iç ve dış sorun vardır ve zaten bunalmış durumdayız.. Artık frene basınız ve ülkeyi hızla normalleştiriniz..
  • Kendi gidişinizi – çöküşünüzü nasıl hızlandırdığınızı hala görmüyor musunuz??

Çooook teşekkürler değerli Prof. Dr. Üstün Dökmen hocamıza…
AKP = RTE’ye ise biazcık basiret..

Sevgi ve saygı ile. 23 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Prof. Kaboğlu: “YSK kararı için AYM’ye de AİHM’e de gidilebilir.”

Anayasa Hukuku Profesörü Kaboğlu:
“YSK kararı için AYM’ye de AİHM’e de gidilebilir.”

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Anayasa Hukuku Profesörü İbrahim Kaboğlu,, “Kimin başvuracağı, başvuru yollarının nasıl kullanılacağı Adalet Bakanı’nın yetkisinde değil.” dedi.

Anayasa hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararları ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) gidilemeyeceği ve referandumların AİHM’in yetkisi dışında olduğuna dair sözlerini değerlendirdi.

Bianet’te yer alan habere göre, AYM’ye YSK’nin kararını götürmenin önünde bir engel olmadığını söyleyen Kaboğlu, Avrupa hukuku açısından AİHM’e de gidilebileceğini ifade etti.

Adalet Bakanı’nın böyle bir açıklama yetkisi olmadığını belirten Kaboğlu,

  • AYM’ye ve AİHM’e başvuru hakkı bir bireysel haktır. Kimin başvuracağı, başvuru yollarının nasıl kullanılacağı Adalet Bakanı’nın yetkisinde değil. AYM’ye YSK kararını götürmenin önünde bir engel yok. Tabii nasıl karar verir, başka bir şey…” diye konuştu.Kaboğlu şöyle devam etti:
  • “Hem muhalefet partileri götürebilir, hem de seçmenler bizim oy hakkımız ihlal edildi diye, Anayasa’nın 67. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 No’lu Ek Protokolü Madde 3 ihlal edildi diye götürebilir.”
  • “AİHM açısından bu konu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 1 No’lu Ek Protokolü’nün 3. maddesinde düzenleniyor: Serbest seçimleri düzenleme hakkı. Referandum da zaten en büyük seçimdir. Dolayısıyla yasama seçiminin yararlandığı bir alanda halk oylaması yararlanamıyor demek bir görüş ifade etmektir ama insan hakları Avrupa hukuku açısından geçerli bir görüş değildir.”
  • “Bu bağlamda AİHM’e de gidilir. AİHM’in geliştirdiği serbest seçimleri düzenleme hakkının Türkiye’ye yüklediği yükümlülükleri yerine getirdi mi, getirmedi mi, onu denetleyecek…”Kaboğlu AYM’nin de AİHM’in de başvuruyu çevirebileceğini, ihlal kararı vermeyebileceğini belirtti, ancak “Götürülemez” demenin yanlış bir bilgi vermek olduğunu söyledi.
  • “Bu konularda az konuşsalar, halk oylamasının sonuçlarının haksızlığını bu kadar teşhir etmemiş olurlar.”Bozdağ: YSK’nın kararı doğru bir karardır, AYM’nin yetkisi yok
    ==========================================
    Dostlar,

Erdoğan ve Adalet Bakanı Bozdağ büyük telaş içindeler..

Suçluların telaşı olduğu ortada. Haydi Erdoğan hukukçu değil ama Bozdağ gene baltayı taşa vuruyor.. OHAL kararnameleri ile Anayasa’nın ihlal edilebileceğini fetva buyuran alim!

Yaşamını Anaysa hukukuna adayan, yaş haddinden emekli olmasına 1-2 yıl kalmış Türkiynin
en kıdemli Anayasa Hukuku hocalarından Prof. İ. Kaboğlu’nu OHAL Kararnamesi ile sorgusuz – sualsiz – savunmasız, tümüyle hukuk dışı olarak kamu görevinden uzaklaştıran AKP iktidarı, peşin peşin yüksek yargıya (AYM) talimat verme peşinde! Ne hazin ve bunaltıcı bir tablo..
Erdoğan Danışmanlarını gözden geçirmeli… Kendini de elbette..
Bunlardan biri Anayasa Hukukçusu olduğu söylenen Prof. Burhan Kuzu..
Gerçek Anayasa Hukukçusu Prof. Süheyl Batum ile ortak TV programlarında,
adıyla hitap ederek Burhan Kuzu’nun ipliğini pazara çıkarmıştı..
Şu dakikalarda Haber Türk’te konuşmakta.. (20.4.17, 23:40) YSK’nın halkoylamasını
iptal istemi 10’a 1 oy çokluğuyla reddedilmişti. Sunucu, bu tek karşıoyu özetleyerek yorumunu soruyor Prof. Kuzu’ya.. Yanıt.. “..külliyen yalan ve yanlış..” oluyor hemen..
Kuzu, AKP’nin İstanbul Milletvekili.. RTE’nin hukuk başdanışmanlarından..
İstanbul Hukuk Fakültesi öğretim üyesi.. Yakışıyor mu YSK üyesi bir yüksek yargıcın hukuksal kanısına “..külliyen yalan ve yanlış..” demek? İkisi de hukukçu.. meslek etiğine sığar yanı
var mı? Üstelik Kuzu’nun bu karşıoy yazısını okumadığı da programda anlaşılıyor.
“Ne diyor??” diye sunucuya soruyor.. ve yüksek yargı bir meslektaşına hakaret ediyor..
Kuzu gibi yandaş danışmanlar kim bilir Erdoğan’a ne gibi zehir – zemberek yanıltıcı,
bilgiye – liyakata dayanmayan… raporlar veriyorlar..

Eh Erdoğan da bu tür yorumlar istiyor olsa gerek ki nabza göre şerbet sunuyor danışmanlar.
Atın sahibine göre kişnemesi benzetmesi mi, tencere – kapak benzetmesi mi desek??
Fakat olan Türkiye’ye oluyor..
Erdoğan Trump’ın telefonda kendisini kutladığını söylüyor, Beyaz Saray hemen yalanlıyor!
Ne denli utandırıcı, yüz kızartıcı bir durum ama “asayiş berkemal” gene de, her nasılsa?!
Erdoğan, Merkel’in suçluluk duygusu ile kendisini hala kutlamadığını söyleyebilecek ölçüde kendinden geçmiş durumda ve müritler – ümmet alık alık izlemekte..

Halkoylamasında yapılan muazzam hileleri BND (Alman ulusal istihbarat örgütü),
Merkel’in önüne saatler içinde belgeleriyle koymadı mı sanıyorlar bunlar??

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Perinçek’ten bayram hediyesi

Perinçek’ten bayram hediyesi

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İsviçre’de “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” diyen Doğu Perinçek’in “soykırımı inkar suçu” işlediği gerekçesi ile İsviçre’deki Vaud Kanton Mahkemesi’nin verdiği mahkumiyet kararını Federal Mahkeme bozdu.

İsviçre Federal Mahkemesi Kararı:

“Vaud Kantonu, Doğu Perinçek’e tazminat olarak 3000 İsviçre Frangı ödemeye mahkum edilmiştir.”

“Vaud Kantonu ve İsviçre Ermeni Derneği, Doğu Perinçek’e temyiz süreci tazminatı olarak 2500’er İsviçre Frangı ödemeye mahkum edilmişlerdir.”

“Doğu Perinçek’in dava gideri olarak ödediği 4000 İsviçre Frangı kendisine geri ödenecektir.”

“Doğu Perinçek’in temyiz başvurusu kabul edilmiştir.”

“Vaud Kantonu Ceza Temyiz Mahkemesi’nin 13 Haziran 2007 tarihli kararı bozulmuştur. Dava, belirtilen gerekçeler göz önüne alınarak yani bir karar alınmak üzere Kanton Mahkemesi’ne geri gönderilmiştir.”

“Karar, Vaud Kantonu İstinaf Mahkemesi’ne, İsviçre Konfederasyonu Devlet Bakanlığı’na ve taraflara bildirilecektir.”

Doğu Perinçek, Vaud Mahkemesi’nin kararına AİHM (Avrupa İnsan hakları Mahkemesi) nezdinde itiraz etmişti. AİHM 2. Daire, İsviçre Mahkemesi’nin kararının Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi‘ne aykırı olduğu, parlamentoların ve mahkemelerin 1915 olaylarını değerlendirmeye yetlilerinin olmadığı, Uluslararası Soykırım Sözleşmesine göre soykırıma karar verme yetkisinin olayın yaşandığı yerdeki yerel mahkemelere veya Uluslararası Ceza Mahkemesine ait olduğu yönünde karar vermişti.

İsviçre ve Ermenistan’ın bu karara itirazı üzerine dosya AİHM Büyük Daire‘ye gönderilmişti.
AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) Büyük Daire de 15 Ekim 2015’te verdiği kararla İsviçre Mahkemesi’ni haksız bulmuştu.

Fransa Anayasa Konseyi, Yahudi Soykırımı Yasası’na Ermeni Soykırımı’nın eklenmesi için yapılan başvuruyu reddetmişti.

Almanya Hükümeti, Alman Parlamentosu’nun aldığı soykırım kararının hukuki bir geçerliliği olmadığını geçtiğimiz günlerde açıklamıştı.

Şimdi İsviçre Federal Mahkemesi’nin verdiği kararla bu konu Türkiye Devleti lehine kalıcı olarak kapanmıştır.


Aydınlık, 10 Eylül 2016

===================================

Dostlar,

Tabloyu sevinç ve gururla karşılıyoruz..

Sayın Dr. Doğu PERİNÇEK ve dava – yol arkadaşlarını gönülden kutluyoruz..
Av. Mehmet Cengiz‘in sonuç alıcı katkısı olmuştur, kutlamayı O da hak etmektedir.

Son derece büyük bir Uluslararası başarıya imza atmışlardır..

Türkiye’nin başını çoook ağrıtacak bir dertten kurtaran ululsal kahraman olmuşlardır.

Tarih yerli yerinde bu olayı dileriz yazacaktır.
Bu Ulusal davada AKP iktidarının Sayın Perinçek’e ne ölçüde destek – köstek olduğunu da!

Evet, gür sesle tüm insanlığa haykırıyoruz..

  • “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır”

Sevgi ve saygı ile.
11 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Asmayalım da Besleyelim mi?

Asmayalım da Besleyelim mi?

(7 Temmuz 2016, Demokrasi ve Şehitler mitingi, Yenikapı – İstanbul)

Asmayalım da Besleyelim mi?

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bu soruyu 12 Eylül’ün 1 numarası, “Devlet başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi başkanı ve Genelkurmay başkanı Orgeneral” Kenan Evren sormuştu. Eşitliği “bir sağdan, bir soldan” adam asmak sanan ve bununla övünen Kenan Evren…
***
Aradan 36 yıl geçti… Bu kez yeni dönemin 1 numarası, Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı soruyu sordu: “Asmayalım da, besleyelim mi?” (CNN International’la söyleşi:
http://www.tccb.gov.tr/mulakatlar/1709/49689/cnnint-mulakati.html)
***
Erdoğan’ın kamuoyunca kabul edilmiş bazı özellikleri var biliyorsunuz. ilterertuğrul“Dobralık” bunlardan biri. Lafın sonunun nereye varacağını bilmeden gönlünden/aklından geçeni -ağzına geleni diye anlayın- pat diye söylemesi… Aslında bunu “bilgiye dayanmayan, duygusal tepkiler” olarak adlandırmak daha doğru. Kendini sıkıştırılmış hissettikçe duygularına daha çok sarılıyor ve daha duygusal tepkiler veriyor. Bu anlarda “bilgi”den ve “bilim”den giderek uzaklaşıyor ama, duygularının yoğunluğu ona “dobra”lık kazandırıyor ve inanılırlığı azalması gerekirken artıyor.

Oysa, bu bilimsel olarak bir “hata” anı. Sonuçları ağır, hatta kimi durumlarda vahim olabilir. Şu sözlere bakar mısınız?

  • “Halkın bu noktada kanaati şudur: Kesinlikle bu teröristler öldürülecek. Vatandaş bu noktaya geldi. Bunun farklı bir çıkış noktası yoktur. ‘Ben niye müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm olanı yıllarca cezaevinde besleyeyim? Ne gereği var?’ Vatandaş bunu söylüyor: ‘Bir an önce bu iş bitsin, benim canım gitmiş diyor, canım yanıyor benim, benim evladımı öldürdüler.’ 8 yaşında, 15 yaşında, 20 yaşında gençler, taze fidanlar şu olaylarda maalesef öldürüldü. Bunların tabii anneleri, babaları, hepsi şu an dertli. Onun için bu konuda çok hassas davranmamız gerekiyor ve adımı da biz buna göre atıyoruz. Ben de tabii halkıma şunu söylüyorum. Burada bir vatana ihanet suçu var. Sizin bu talebinizi hükümet asla reddetmez.”
    ***
    (Yıl, 1341. Mülkiye’deyiz. İlk dönem ceza genel, ikinci dönem ceza yargılama alıyoruz.
    -Hocamız Yüksel Ersoy’u sevgi ve saygıyla anıyorum.- Daha kitaplar çıkmamış, teksir dönemi. İdama karşı bir kuşağın genci olarak suç-ceza ilişkisi başlıbaşına ilgi çekici bir alan, teksirleri altını çize çize, tartışa tartışa okuyoruz. Aklında kalan ilk şey ne derseniz, şu:
  • Ceza, bir “intikam” değil,  bir “ıslah” aracı.

Suç ile ceza arasında bir orantılılık/ölçülülük olmalı ki, yeni duygusal tepkilere ve yeni suçlara ve cezalara yol açmasın… Cezanın sonucunda suçlu, suçunu anlasın ve yeniden topluma kazandırılsın. Suçluya “geri dönülmez” cezalar verilmesin. İdam cezası, bu “geri dönülmezliğin” en somut örneği.

“İhbar”, “itham”, “iftira” ve “itiraf” en kolay şey olduğu için, suç, “kuşku bıraktırmayacak biçimde kanıtlansın.” Tarih, iki yalancı şahitle insanların suçlandığı ya da işkence ile suçun kabul ettirildiği binlerce örnekle dolu olduğundan, ilke olarak suçlu olduğu kanıtlanana ve yargı yeri tarafından kesin olarak karara bağlanana kadar herkes “masum” vs vs vs…

Bu tartışmalara yoğunlaştığımız dönemde Türkiye’de 12 Eylül hukuku geçerli. Ortalık işkenceden, “itiraf”tan ve “iftira”dan geçilmiyor. 12 Eylül, 18 yaşını doldurmamış gençleri “asmayalım da besleyelim mi” diye idam etmiş, hem de “eşitlik” sağlamak için, “bir sağdan, bir soldan”. Oysa, ceza, bir intikam aracı değil, bir ıslah aracı…)
***
Suç ve ceza ilişkisi ya da daha genel anlamıyla “ceza hukuku”, tarih boyunca çok hata yapılan, çok ağır bedeller ödenen, bu hataların bir daha yapılmaması, o bedellerin bir daha ödenmemesi için sürekli geliştirilen ve evrensel değişmez kurallara bağlanan bir hukuk alanıdır. Bunlar öylesine “evrensel” ve “değişmez” ilkelerdir ki, yalnız ceza hukukunun değil, uluslararası sözleşmelerin ve doğrudan anayasa hukukunun konusu olurlar ve uluslararası sözleşmeler ve anayasa ile güvence altına alınırlar. Bizde de Anayasanın 15. maddesi şöyle der:

  • “Savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında,
    kişinin yaşama hakkına maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz (…)
    suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

***
O zaman anayasada idam cezası var. Mahkemelerce verilen idam cezası için son onay makamı TBMM. Özal, 1984’ten başlayarak, TBMM’ye gelen idam kararlarını gündeme almayarak “fiilen” idam cezasını kaldırmış. Türkiye daha sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 6 Nolu Protokolü imzalayacak. Bu protokol, idam cezasını kaldırıyor, ancak savaş ya da yakın savaş tehlikesi durumunda istisna getirilmesine olanak tanıyordu. 2001’deki Anayasa değişikliğiyle eklenen 6. fıkra ölüm cezasına şu sınırlamaları getirdi: “Savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terör suçları dışında ölüm cezası verilemez.”

1 Temmuz 2003’te, Ek 13 Nolu Protokol yürürlüğe girdi. Bu protokol uyarınca hiçbir şekilde idam cezası verilemeyecekti. Türkiye, 9 Ocak 2004’te protokolü imzalamış, ancak Anayasa değişikliğinin yapıldığı tarihte henüz onaylamamıştı. AKP döneminde yapılan değişiklikle idam tümüyle kaldırıldı. Anayasa’nın 38. maddenin 9. fıkrası şu hale getirildi:

  • “Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.”Aynı değişiklik sırasında Anayasada ölüm cezasına yer veren 15., 17. ve 87. maddesindeki bölümler de çıkarıldı. Türkiye, 12 Aralık 2005’te de Ek 13 Nolu Protokolü onayladı.
    (Erdoğan, yukarıda aktarılan CNN International mülakatında “Bizi AB’ye alırlar diye
    idam olayını bizden önceki yönetimler kaldırmıştı..” derken de doğruyu söylemiyor.)
    ***
    Anayasanın “Suç ve cezalara ilişkin esaslar”ı düzenleyen Anayasanın 38. maddesi ise şöyle başlar:
  • “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan
    cezadan daha ağır bir ceza verilemez.”

Türkçe meali şudur: “15 Temmuz darbe girişimine katılanlara, 15 Temmuz’da o suç için varolan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.”

Kim diyor? Anayasa diyor, uluslararası sözleşmeler diyor.
Yani, bugün Türkiye’ye idam cezası getirseniz bile, bunu 15 Temmuz darbe girişimindeki eylemlere uygulayamazsınız. Koca Cumhurbaşkanı bunu bilmez mi? Koca Başbakan, koca Adalet bakanı bunu bilmez mi? Bilir ama… Aması var… Seçimlere malzeme lazım. “Ben idamı getirelim dedim de, onlar getirmedi.”
***
Baştaki sorunun yanıtı ise şu:

  • Evet, asmayalım da, besleyelim. Çünkü, ceza, intikam aracı değildir.======================================

    Dostlar,

    15 Temmuz sonrası popülist politiklarla gündeme taşınan idam cezasının hukuksal boyutlarını bu sitede biz de manşette yazdık 15 Temmuz olayını irdelerken.. Günlerce “zorunlu anımsatma” diye tuttuk manşette. Ucuz şark kurnazlığına dikkat çektik iktidarın. Değerli dostumuz Sn. İlter Ertuğrul‘un bu yazısı da aynı hukukbilimsel gerçeğe vurgu yapıyor.

    Aaaah eğitimsiz bırakılan kitleler aaaahh.. Ne gelirse başmıza sizi eğitimsiz bırakan iğrenç siyasetçilerin mide bulandıran ilkel politikalarından geliyor.. Bütün oyun bu Aşil topuğuna! Eğitilmiş kitleler, elbette başlarına gerçek anlamda eğitilmiş / kendilerine benzeyen yöneticiler seçecekler ve bu yüz kızartıcı siyaset bezirganları tarihe gömülecek..

    Ama ne zaman ey halkım ne zaman farkedeceksin bu pranganı ve prangamızı da “koyun gibi” liği bırakacaksın (Nazım Hikmet’in deyimi) ?? Dah çook zamanın olduğunu mu sanıyorsun??
    Hayır, yanılıyorsun!
    21. yy’ın acımasız küresel rekabet çağında yok böyle bir hovardalık olanağın..
    Türk Halkı / Ulusu! Ne yapıp edip bu kadim zincirini kırmalısın artık. Geç kalıyorsun geç!
    Çünkü, sen emeklerken koşmaya çalışan biz aydınların bacaklarını kırıyorlar..
    Üstad İlhan Selçuk çok yakınırdı bu zalim olgudan..
    Haydi, 21. yy’ın şafağında ayağa kalk artık, öncü yurtsever aydınlarınla el ele tutuş ve geleceğini kurtar.. Yoksa Batı emperyalizminin ayaklarının altında un ufak olma riski var!

    Sevgi ve saygı ile.
    15 Ağustos 2016, Tekirdağ

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Cem Vakfı AİHM’ne Götürdüğü 3. Davayı da Kazanmıştır…

Cem Vakfı AİHM’ne Götürdüğü
3. Davayı da Kazanmıştır…

AİHM Türkiye’de Alevilerin Hak İhlaline Uğradığına Hükmetmiştir.

Cem Vakfı Hukuk Komisyonu tarafından, Başbakanlığa karşı, 23 Eylül 2005’te
Ankara 6. İdare Mahkemesi’nde; Alevi yurttaşların inanç özgürlüğü hakları ile ilgili olarak Anayasanın, kanunların ve uluslararası hukukun emredici hükümlerine aykırı hareket ettiği gerekçesiyle 2000 kişi adına açılan ve iç hukuk sürecinin bitirilmesi ile AİHM’ne götürülen davamız sonuçlanmıştır.

AİHM Alevi İnancına mensup insanlarımızın haklarının ihlal edildiğine hükmetmiştir.
Cem Vakfı, kuruluşunun 21 yılında, AİHM’e götürdüğü, üç davanın üçünü de kazanmıştır.

Demokrasi, barış, insan hakları mücadelesi veren Cem Vakfı’nın, AİHM’de kazandığı
bu davanın, ülkemize, insanlarımıza ve tüm insanlığa hayırlı uğurlu olmasını ve
barış getirmesini diliyoruz.

Kamuoyumuza saygı ile…
(http://www.cemvakfi.org.tr/tum-haberler/cem-vakfi-aihmne-goturdugu-3-davayi-da-kazanmistir/, 05.05.2016)

===========================================

Dostlar,

Karar çok sevindiricidir. Cem Vakfı‘nı, hukukçularını, yetkin uluslararası hukukçu Başkan Sayın Prof. Dr. İzzettin Doğan’ı ve davaya katılan iki bini aşkın aydınlık yurttaşımızı
içtenlikşe kutluyoruz.

Ancak AİHM kararı, AKP iktidarının içtenliksizliğinin, hukuka saygısızlığının da kanıtıdır.
Ayrıca inanç özgürlüğü konusundaki çifte standartlı oluşunun da..

AKP ısrarla Cemevlerinin Alevilerin tapınç (ibadet) yeri olduğunu kabul etmemekte,
camiye gelmelerini istemektedir. çifte standart öyle açıktır ki; bir yandan 677 sayılı yasaya dayanmaktalar, bir yandan da bu yasayı hiçe sayan inanç odakları adı altında tekke – türbe – zaviye – tarikatları yasallaştırma girişimi ve uygulaması içindedirler.

AİHM kararları, Avrupa Konseyi üyesi 47 ülke için bağlayıcıdır.
Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerindendir ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza koymuştur. Anayasa md. 90 /son fıkra uyarımca bu Sözleşme uluslararası / ulusalüstü hukuk metni olup, anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, iç yasalarla çelişmesi durumunda öncelikle uygulanması gereken üstün hukuk normları içermektedir.

AKP iktidarı, 13+ yıldır oyalama siyaseti sürdürmektedir.
Bu etik – moral ve hukuk dışı tutum ve uygulamanın sürdürülebilirliği kalmamıştır.
Anayasa pek çok maddesinde hukukun üstünlüğüne vurgu yaparken, 2. maddesinde devletin
6 temel niteliğini sayarken HUKUK DEVLETİ tanımı da yapmaktadır. Üstelik ilk 3 madde,
4. madde ile güvenceye alınarak değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek kalkan edinmiştir.

AKP iktidarı artık bu anlamsız ve iç barışı – kaynaşmayı – demokrasiyi – temel insan hak ve özgürlüklerini tanımayan hukuk dışı dayatmasını terk etmeli ve AİHM‘nin temyiz ile kesinleşen Büyük Daire kararının gereklerini gecikmeden yerine getirmelidir. AİHM kararları,
Avrupa Konseyi‘nin prestij sorunudur. Türkiye’nin aykırı uygulaması Bakanlar Komitesine / Konseyine taşınabilecek ve ülkemizin Avrupa Konseyi’nden dışlanmasına bile neden olabilecektir. Bu son derece ciddi ve ağır bir yaptırımdır ve Türkiye’nin AB üyeliği serüveni de kesin olarak tıkanacak, Türkiye Batı dünyasından dışlanacak, yalıtılacaktır.
Son derece ağır bedelleri olan kapsamlı bir faturadır ve AKP’nin buna asla hakkı yoktur.
Umarız ve dileriz ki, AKP’nin kafasında böylesi bir kurgu yoktur!?

Hukuk devleti, ahde vefa ile de yükümlüdür. Hem imza atıp AİHS ve AİHM yargı yetkisini kabul etmek hem de gereklerini yerine getirmemek devlet ciddiyeti ile bağdaştırılamaz.

Artık sağduyu egemen olmalı ve kazanılan 3. dava oluşu da akıldan çıkarılmadan,
AİHM kararının gerekleri tümüyle ve gecikmeden yerine getirilmelidir.
Tersi durumda yüz binlerce yurttaş AKP hükümeti aleyhine yeni davalar (tazminat) açabilecektir. Anayasa gereği bu tazminatların kusurlu Devlet görevlilerine rücu edilmesi de gerekecektir..

Lütfen..

Sevgi ve saygı ile.
06 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Türkiye Barolar Birliği : Çevrecileri “Düşman” İlan Edenlere Sesleniyoruz..

tbb_logosu
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
KENT VE ÇEVRE KOMİSYONU
BASIN AÇIKLAMASI

02.04.2016

SİZİN GELECEK KUŞAKLARIMIZIN YAŞAM HAKKINI
SİZE KARŞIN SAVUNUYORUZ

1. Türkiye’deki çevresel kıyım ve tahribat artık saklanamaz bir gerçektir.
2. Yale Üniversitesi tarafından hazırlanan 2016 yılı Çevresel Performans İndeksi’nde Türkiye, tahribatın en yüksek olduğu ülkelerden biridir.
3. Hal böyleyken; görevi çevreyi korumak olan Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanı;
çevreyi koruma duyarlığı ile davranan ve ÇED raporlarına karşı dava açan vatandaşları, “yatırım düşmanı” ilan etmiştir.
4. Bir ülkenin suyu, havası, toprağı, tüm doğal ve kültürel değerleri o ülkenin zenginliğidir. Başlanacak her maden projesinde, yapılacak her inşaatta, kısacası “yatırım” diye adlandırılan
her işte bu değerlere verilecek zarar mutlaka hesap edilmelidir. Birtakım şirketlerin kısa vadeli kârları uğruna koskoca bir toplumun geleceği karartılamaz.
5. Şunu iyi bilelim; Havasını, suyunu, toprağını kirlettiğimiz, ağaçlarını kestiğimiz, betonlaştırdığımız, altını üstüne getirdiğimiz bir ülke giderek yaşanabilir olmaktan çıkar. Yurttaşlarımıza on yıllarca iş ve istihdam sağlayacak kalıcı yatırımcılar açısından da çekiciliği kalmaz.
6. Anayasa’nın 56. maddesine göre sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak herkesin hakkıdır. Çevreyi korumak ve kirlenmesini önlemek ise devletin ve vatandaşların ödevidir.
Anayasa’nın 36. maddesindeki hak arama özgürlüğüne dayanarak, dava açan yurttaşlar, onların avukatları, TBB ve Barolarımızın çevre komisyonları işte bu “çevre hakkı ve ödevi”nin gereğini yerine getirmektedirler.
7. Daha dünyaya gelmemiş gelecek kuşaklar adına çevreyi korumak için hiçbir maddi kaygı gütmeden çırpınan bu insanların “düşman” olarak ilan edilmesi, büyük bir haksızlıktır.
8. Çevre hak ve ödevlerini yerine getirenlerin üzerine gazla, copla gidilmesi kabul edilemez.

Sayın Bakan’ın, çevrenin talan edilmesinin önünde kalan tek kısmi engel olan ÇED raporunun etrafından dolanılmasını sağlayacak yasa hazırlıklarını işaret eden açıklaması dehşet vericidir. ÇED raporlarını iptal eden mahkemelere gözdağı anlamına gelecek açıklamalar ve çevre davalarını açan avukatlara uygulanan baskı amaçlı vergi incelemeleri, Anayasa’nın ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çok sayıda maddesini aynı anda ihlal etmektedir.

Buradan çevreyi katletmeye hevesli olanlara ve çevreyi korumak için çabalayanlara
baskı uygulayanlara sesleniyoruz:

  • Türkiye Barolar Birliği, Barolar ve Avukatlar, sizin gelecek kuşaklarınızın da yaşam hakkı için mücadele ediyor. Size karşın!

    TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ KENT ve ÇEVRE KOMİSYONU

    ===========================================

    Dostlar,

    Türkiye Barolar Birliği‘ne bu açıklaması ve duruşu için gerçekten çooook teşekkür borçluyuz.

    Biz de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesindeki Halk (Toplum) Sağlığı – Koruyucu Hekimlik derslerimizde bu konuları işliyoruz. Çevre ve İnsan Sağlığı, Atıklar ve Zararsızlaştırılması,
    Gıda ve Su Hijyeni, Sağlık Hukuku derslerimizde Anayasanın 56. maddesini özellikle vurguluyoruz..

    Son olarak Cerattepe direnişi, öncesinde ise Sinop Akkuyu ve Mersin Gülnar nükleer güç santralleri ile ilgili olarak yazdığımız yazılarda Anayasa md. 56’daki açık yetki ve ödevi sitemizde açık açık işledik ve CHP Genel Başkanı Sn. Kılıçdaroğlu da bu temaları konuşmalarında kullandı.

    Anayasa’nın 56. maddesine göre sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak herkesin hakkıdır. Çevreyi korumak ve kirlenmesini önlemek ise devletin ve vatandaşların ödevidir.

    AKP iktidarının kamuoyunun duyarlıklarına özenli ve saygılı olması, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez gereğidir. Çevre Yasası‘na dayalı olarak çıkarılan ve uluslararası
    çevre hukuku gereği olan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporu hakkında Yönetmelikte değişiklik yaparak etkisiz kılmak gibi girişimleri düşünmek bile hukuka, çevreye, bilime, demokrasiye açık saygı kusurudur.

  • Çevreye sahip çıkanlar asla yatırım düşmanı değiller..
    Ama AKP’nin çevre ve halk düşmanı, sermaye hizmetkarı olduğu apaçık ortaya çıkmıştır..

    Çok yazık, çok…

    Sevgi ve saygı ile.
    04 Nisan 2016, Ankara


    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET SUÇUNUNUN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ÇALIŞTAYI

Logo_Ankara_Barosu

 

CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET SUÇUNUNUN
ANAYASA’YA AYKIRILIĞI ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ÇALIŞTAYI

Ankara Barosu tarafından düzenlenen Türk Ceza Kanunu madde 299’un (Cumhurbaşkanı’na Hakaret Suçunun) Anayasa’ya Aykırılığı ve Çözüm Önerileri Çalıştayı, 4 Aralık 2015 günü gerçekleştirildi. Çalıştayın açış konuşmasını, Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran yaptı. Canduran, şöyle konuştu:

“Son dönemde gündemimizde sıklıkla yer alan TCK madde 299, uzun zamandan beri varlık nedeni ve uygulamaları ile hem hukuk camiasında hem de kamuoyunda ciddi tartışmalara neden olmaktadır. Söz konusu suçun, Anayasa’ya, tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve iç hukukumuzda bağlayıcı etkisi bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırılıklar taşıdığı, birçok uygulayıcı ve akademisyen tarafından yüksek sesle dile getirilmektedir. TCK madde 299 ile ilgili olarak her gün açılan soruşturma ve davalar, günlük yaşamın, medyanın ve hukuk gündeminin maalesef ayrılmaz bir parçası konumuna gelmiştir.

Türkiye’nin, özellikle yargı uygulamalarında ifade özgürlüğünden yana değil, kamusal erki kullanan güçten yana olması sebebiyle ciddi hak ihlalleri yaşadığı ve yakın gelecekte de yaşayacağı gözlemlenmektedir. Sorunun, daha vahim ve onarılamaz bir boyuta gelmeden evvel pozitif hukuk kanallarının da aktif kullanım yolunu açarak çözümlenmesi gerektiği açıktır.

Bu vesileyle geniş ve farklı kesimleri bir araya getiren bu çalıştayın, sorunun çözümüne farklı bir bakış açısı getireceğine ve elde edilen çözüm önerilerinin hem uygulayıcılara
hem akademik çevrelere hem de nihai çözümü gerçekleştirecek olan Anayasa Mahkemesi ve/veya TBMM’ye ışık tutacağına inancımız tamdır. Ankara Barosu olarak, bu suç tipi ile ilgili başlatılan çözüm arayışlarının takipçisi ve aktif bir süjesi olacağı vaadiyle çalıştayın başarılı olmasını ümit eder; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlarım.”

Çalıştayın TCK madde 299’un Yargı Pratiği başlıklı ilk oturumunu, Ankara Barosu ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden yönetti. Bu oturumda YARSAV Başkanı Murat Arslan, Yargıçlar Sendikası Başkanı Mustafa Karadağ, Cumhuriyet Gazetesi Avukatı Tora Pekin ve Ankara Barosu’na kayıtlı Av. Mustafa Gökhan Tekşen, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunun yargı pratiğini anlattı.

Akademisyen Gözüyle TCK Madde 299 konulu 2. oturumun başkanlığını ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Önceki Dönem Yargıcı ve 25. Dönem İzmir Milletvekili Rıza Türmen üstlendi. Bu oturumda da Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Devrim Güngör ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ece Göztepe Çelebi, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu akademisyen gözüyle değerlendirdi.

Çalıştayın Basın Gözüyle TCK Madde 299 başlıklı 3. oturumunu da Ankara Barosu Başkanı Av. Hakan Canduran yönetti. Bu oturuma ise Sözcü Gazetesi Yazarı Bekir Coşkun,
Birgün Gazetesi’nden Barış İnce ve Gazeteci – Yazar İlhan Taşçı konuşmacı olarak katıldı.

Av. Hakan Canduran’ın yönettiği Yasama Gözüyle TCK madde 299 başlıklı son oturumunda da CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunu yasama açısından değerlendirdi.
(http://www.ankarabarosu.org.tr/Arkasayfa.aspx?S=HaberTop10Img/haber1916)

======================================

Dostlar,

12. CB Erdoğan’ın kendisine hakaret edildiği savıyla yurttaşlar hakkında açtırdığı davalar
sayıca yüzlerle ifade edilmekte..
Yeryüzünde hiçbir uygar ülkede görülmüş – duyulmuş şey değil!..

AİHM‘nin net tersine içtihatlarına, bizim Yüksek Yargımızın da arada redlerine karşın
yerel mahkemeler genellikle mahkumiyet vermekteler. Bu ceza ne yazık ki “hapis” olarak uygulanmakta. Şehit cenazelerinde yüreğine ateş düşmüş şehit yakınlarından tutunuz,
15 yaşlarında çocuklara dek Erdoğan’ın mahkum ettirdiği insanlar!..

Bay RTE bilerek bu yolu kullanmakta ve bir baskı – korku iklimiyle yapıp – ettiklerine dönük muhalefet ve eleştirileri engellemeye çalışmaktadır. Bu durum düpedüz demokrasi dışıdır, otokratiktir ve çağdaş (modern) demokrasilerde kabul edilmesi olanaklı değildir.

Erdoğan’ın izlediği politikaların doğruluğundan ve hukuka uygunluğundan kuşkusu yoksa
neden bu baskıcı – boğucu yolu seçtiği anlaşılabilir bir tutumdur ve kendini elevermektedir.
Ancak bir hukuk devletinde bu durumun sürgit devamı kabul edilemez.

Hukuk çaresizlik kurumu değildir..

Cumurbaşkanı dahil, hiç kimse de hukukun üstünde değildir.

Hukuk kurumu bu katlanılamaz soruna hızla çare üretmek zorundadır.
Erdoğan, konuşmaları ile pek çok kişi ve kurumu pervasızca aşağılamaktadır.
Kendisini eleştiren ülkemiz aydınlarına “mankurt” deme hakkını kendinde bulabilmektedir!

Davranışları, sözlerinin içeriği, beden dili, küçümseyici bakışları, mimikleri, yersiz biçimde sürekli bağırarak ve hemen her gün çok fazla konuşması yığınları rahatsız ve tedirgin etmekte, çileden çıkarmakta hatta tahrik ederek adeta “suça” (?) kışkırtmaktadır.

Bir Cumhurbaşkanının böylesine davranmaya, kendi ulusunu aşağılamaya,
halkına hakaret etmeye hem insani, hem hukuksal, hem ahlaki, hem demokratik,
hem de mensup olmakla övündüğü İslam dini değerleri bakımından.. hiçbir biçimde
olanak yoktur.

Bu saptama net bir gerçekliktir ve bu davalarda bir karine olarak sanıklar lehine
ilgili mahkemelerde mutlaka hafifletici neden olarak dikkate alınmalıdır.

Hukuk herkesi iyiniyetli olmaya çağırır ve “bir hakkın sırf gayrı ızrar eden” biçimde kullanımını korumaz.

Öyle ki; bu tür davalara bakan mahkemeler Erdoğan hakkında yurttaşını suça iten
kasıtlı ve kışkırtıcı sürgit davranışlarından dolayı suç duyurusunda bulunmalıdır.

Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu sınırsız ve keyfi bir alan değildir.

Salt vatana ihanet suçundan yargılanabilirlik, “yalnızca görevine ilişkin eylemler” ile sınırlıdır.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı ve Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih Kanadoğlu şu saptamayı yapmıştır :

“… TÜM YET­Kİ­LE­Rİ İS­Tİ­YO­R”..
CUMHURBAŞKANI, kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı­nı bir ke­na­ra bı­ra­kıp bü­tün yet­ki­le­ri ken­di­sin­de
top­la­mak is­ti­yor. Baş­kan olun­ca ‘her şe­yi is­te­di­ğim gi­bi ya­pa­rı­m’ dü­şün­ce­sin­de…
cum­hur­baş­ka­nı bir si­ya­si par­ti için oy is­ti­yor. Ta­raf­sız­lı­ğı­nı bı­rak­mış, ye­mi­ni­ni unut­muş bir cum­hur­baş­ka­nıy­la kar­şı kar­şı­ya­yız. TÜRKİYE, te­rör ör­gü­tüy­le pa­zar­lık ya­pan bir ül­ke du­ru­mu­na ge­ti­ril­di. Baş­ba­kan­lı­ğı dö­ne­min­de de, Er­do­ğa­n’­ın Yü­ce Di­va­n’­da yar­gı­lan­ma­sı ge­re­ken suç­lar iş­le­di­ği bi­li­ni­yor.

.. ‘Baş­kan­lık sis­te­mi­’ adı al­tın­da ül­ke­mi­zi din­ci bir dik­ta­ya doğ­ru sü­rük­lü­yor­la­r.’..

Tayyip Er­do­ğa­n’­ı ta­raf­sız ha­le ge­tir­me­nin yo­lu, 276 oyu bul­du­ğu­nuz­da, cum­hur­baş­ka­nı se­çil­me­den ön­ce­ki suç­la­ma­lar ne­de­niy­le Yü­ce Di­va­n’­da yar­gı­lan­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır. Baş­ba­kan­lık dö­ne­min­de­ki suç­la­ma­lar ne­de­niy­le Yü­ce Di­va­n’­da yar­gı­lan­ma­sı­na
276 oyu bul­du­ğu­nuz za­man en­gel bir du­rum yok..”
(AA, 05 Şubat 2015)
(Yazının tamamı için : 276’yi_bulan_Erdogan’i_Yuce_Divan’a_gönderir)

Hem tarafsızlığın dışına çıkmak, kendisine oy vermeyen kesimleri en hafif deyimiyle ötekileştirmek hem de Cumhurbaşkanlığı özel korunmasından yararlanmak istemek
çifte standarttır ve hakkaniyet dışı, yüksek adalet duygusunu zedeleyicidir.

Hukuk kurumu (TCK md. 299 vd.) biçimsel kurallarıyla belki bir süre daha Erdoğan’a
hizmet edebilir; ancak kamuoyu vicdanında yükselen isyan, meşru çözümlerini de üretecektir, üretmelidir.

Hukuk devletinin vazgeçilmez gereklerinden biri hukuk güvencesidir,
hukukun öngörülebilirliğidir.
Sert hatta çok sert de olsa olağan eleştiri hakkını kullanan yurttaşlar,
doğal olarak bu 2 temel evrensel hukuk kurumuna dayanmaktadırlar.

Erdoğan’ın, Anayasa md. 2’de tanımlanan ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek Cumhuriyet niteliklerinden olan Demokratik – Laik – Sosyal – Hukuk devletini tahrip etme, başkalaştırma hakkı asla olamaz! Bu açıkça Anayasal “darbe” suçudur.

Siyasal partiler başta olmak üzere yüksek yargı (Yargıtay) ve giderek Anayasa Mahkemesi’nin bu yıkıcı gidişe “dur” demelerinin zamanı gelmiştir.
Erdoğan’a bu gerçekler mutlaka anlatılmalıdır.
AİHM, kararlarında daha net ve kesin caydırıcı ifadeler, gerekçeler göstermelidir..

Üniversiteler, Hukukçular, felsefeciler, yönetimbilimciler, basın.. sorunu rahatlıkla tartışmalıdır.
(Bkz. “CHP’li başkana ‘Erdoğan’ hapsi!”,
http://ahmetsaltik.net/2015/11/17/chpli-baskana-erdogan-hapsi/)

AKP’nin akilleri Erdoğan’ı itidal ve teenniye ikna etmeli ve mutlaka frenlemelidir.
Türkiye’nin iç ve dış sorunları haddinden ziyadedir ve bunlara odaklanılmalıdır.
Mahkemeler ve kamuoyu bu yersiz davalarla işgal, taciz ve terörize edilMEmelidir.

Ankara Barosu’na bu sorumlu tutumu nedeniyle teşekkür ediyoruz. Toplantı tutanaklarının, bildiri metinlerinin hızla yayımlanarak kamuoyu ile paylaşılmasını diliyor ve bekliyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
11 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TBB : GAZETECİLER CAN DÜNDAR ve ERDEM GÜL’ÜN TUTUKLANMASI HUKUKA AYKIRIDIR

tbb_logosu
GAZETECİLER CAN DÜNDAR ve
ERDEM GÜL İÇİN

DERHAL ÖZGÜRLÜK TALEP EDİYORUZ

 

I. GAZETECİLER CAN DÜNDAR ve ERDEM GÜL’ÜN TUTUKLANMASI
HUKUKA AYKIRIDIR

  1. Tutuklama bir ceza değildir.
    Tutuklama yalnızca, kanıtların karartılması veya şüphelilerin-sanıkların kaçması
    somut tehlikesi
    varsa uygulanması gereken bir tedbirdir.
  2. Kamuoyunda “MİT TIR’ları Soruşturması” olarak bilinen soruşturmada, şüpheli olarak
    adı geçen gazetecilerin şu ana dek kaçmamış olmaları ve kamuoyunun sürekli önünde
    yer almaları, kaçma-saklanma somut olasılığının bulunmadığının kanıtıdır.
    Soruşturma konusu, esas olarak, yayımlanmış bir haber olduğuna göre,
    kanıtların karartılmasından da söz edilemeyeceği açıktır.
  3. Şu durumda gazetecilerin tutuklanması, daha önce siyasal içerikli pek çok ceza soruşturması ve davasında kamuoyunun yakından izlediği üzere bir önlemr olarak uygulanmamıştır. Bu yapılan,

    Ceza Muhakemesi Kanunu’na, Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırılığı tartışmasız bir baskı ve yıldırma amaçlı keyfiliktir.

  4. Hukuka aykırılığı açık olan bu keyfi kararın verilebilmiş olması, Sulh Ceza Hâkimliklerinin siyasal iktidarın yeni sopası olduğu yolundaki savların da kanıtı niteliğindedir.

II. GAZETECİLERİN YAPTIKLARI BİR HABERDEN DOLAYI
SOMUT OLAYDA SUÇLANMASI HUKUKA AYKIRIDIR

  1. Anayasamıza göre basın özgürdür ve sansür edilemez.
    Basın özgürlüğü ortadan kaldırılırsa vatandaşlar,
    “siyasal iktidarın uygulamaları hakkında bilgi edinme hak”larını yitirirler.
    Böylece siyasal iktidarlar denetimsiz kalır.
    Tarih, denetimsiz kalan siyasal iktidarların toplumları yıkıma sürüklediği
    nice örneklerle doludur
    ve Tarih, ondan ders almayanlar yüzünden yineler.
  2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, basın özgürlüğünün önemine değindiği çeşitli kararlarında basın özgürlüğünün, “demokratik bir toplumda” en temel özgürlükler arasında olup; basının “…siyasal yaşamın bekçisi…” olduğuna işaret etmiştir (Lingens v. Avusturya 1986). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğünü koruma altına alan
    10. maddesi bağlamında, basına, hazırlık çalışmalarını ve haber kaynaklarının gizliliğini de kapsayan en geniş koruma sağlanmıştır. Bu bağlamda gazetecilere haber kaynaklarını açıklamaları için buyruk verilemeyeceği gibi (Goodwin v. Birleşik Krallık 1996), bilgileri sızdıran resmi görevlilerin belirlenmesi amacıyla gazetecilerin evi ve işyeri bile aranamaz
    (Roemen ve Schmit v. Lüksemburg 2003). Gazetecilere tanınan haber kaynakları hakkında susma olanağı, gazetecilerin kişisel bir ayrıcalığı değildir; her bireyin haber alma hakkının korunmasına ilişkin bir haktır.Unutulmamalıdır ki; demokrasilerde ifade özgürlüğü asıl, sınırlanması ise istisnadır.

    Ulusal mahkemelere düşen görev, basın özgürlüğünün koruyucusu olmak ve onu demokratik bir toplum için ölçüsüz olan her türlü müdahale karşısında korumaktır.

  3. Gazetecilerin yayımladıkları bu haberler nedeniyle suçlanmasına dayanak olarak gösterilen bütün hükümler, Anayasamızın 90/5. maddesinin buyurucu kuralı ışığında yorumlanmalıdır. Buna göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin özgürlükçü içtihadı, aksine yorumlara daima üstün gelmeli, gazeteciler mesleklerini yürüttükleri için ceza tehdidine uğramamalı ve özgürlük kısıtlamalarına tabi tutulmamalıdır. Gazetecinin yayımladığı haberin içeriğinde Devlet sırrı
    yer aldığı iddia ediliyorsa, bu bilgileri yasa dışı yollardan elde edenler veya sızdıranlar soruşturulsa bile, bunları yayımlayan gazeteciler suçlanamaz.

Gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması ve soruşturulması, yukarıda açıkladığımız nedenlerle demokrasimize ağır zarar vermiştir. Öte yandan bu tutuklama, haberin içeriğine ilişkin siyasal iktidar temsilcilerinin yaptığı yalanlamalarla da
önemli bir çelişkiye düşmektedir
. Şöyle ki :

  • Haberin içeriği, yetkililerce söylendiği gibi gerçek dışı ise, ortada ifşa edilen
    bir Devlet sırrı yoktur!
  • Haberin içeriği gerçek ise, bu durumda soruşturulması gereken gazeteciler değil, 
    terör örgütüne silah ve mühimmat sağlayanlardır.

Dolayısıyla adı geçen gazeteciler hakkında ceza soruşturması açılmış ve tutuklama kararı verilmiş olmasının etkisi, yalnızca uluslararası camiada Türkiye’yi demokrasi ve insan hakları standartları açısından aşağılara çekmekle kalmayacaktır. İşaret ettiğimiz büyük çelişki,
ülkemizi açıklanması son derece zor ve sonuçları uluslararası hukuk açısından ağır olabilecek
bir çıkmaza da sokacaktır.

Türkiye bunu hak etmemektedir.
Dileriz yargı eliyle verilen bu zararı, en kısa sürede yine yargı telafi eder.

Türkiye’nin dört bir yanının ateş çemberiyle sarıldığı bu dönemde siyasal iktidara düşen
görev ise, özgürlük kısıtlamaları ve baskıcı uygulamalara son vermek suretiyle
toplumun kutuplaşmasını önlemek, birlik beraberliği sağlamak ve böylece krizleri
el birliğiyle aşmamıza öncülük etmektir.

Türkiye Barolar Birliği olarak hukuksuzlukların karşısında dimdik durmaya devam edeceğimizi bir kez daha hatırlatıyor;

Gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için derhal özgürlük talep ediyoruz.

Ulusal ve uluslararası hukuka aykırı bu kararla ilgili adli ve idari soruşturma açılması için de bu gün Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na başvuracağımızı
kamuoyunun bilgisine sunuyoruz. 

Saygılarımızla.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
http://www.barobirlik.org.tr/Detay66145.tbb 

============================================

Dostlar,

Türkiye Barolar Birliği, gerçek anlamda bir hukuk dersi veriyor.
Gerçekten tam bir bilimsel metin!
Bu bağlamda, Sayın TBB Başkanı Ceza ve Ceza Usul Hukuku Uzmanı
Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve çalışma arkadaşlarına şükran borçluyuz.

İyi ki varlar ve iyi ki AKP’li fanatik kadroların elinde değil Türkiye Barolar Birliği..
Toplum bu gibi kurumlar üzerinden soluk alabiliyor AKP’nin bunaltan baskısında.

Bu metin, adeta bir bilimsel makale titizliği ile yazılarak kaynaklar gösterilmiş.
AİHM’nin yerleşik – istikrarlı, bağlayıcı içtihat kararları örnek verilmiş.

Can Dündar ve Erdem Gül hakkında tutuklama kararı veren Sulh Ceza Yargıçlığı
bu temel hukuk bilgilerinden yoksun mudur? Mahkemede/yargılamada duruşmaya / incelemeye ara verip daha kıdemli yargıçlara, hukuk hocalarına danışamaz mıydı?
Normalde, Hukuk fakültesinin arka kapısından mezun olmayan her hukukçunun bilmesi gereken temel kurallar bunlar. İlgili Sulh Ceza Yargıçlığı bu temel bilgilerden yoksun olarak tutuklama kararı verdi ise bu “korkunç” bir durumdur.

Yok eğer, gerekli teknik hukuk bilgisine sahip olunduğu halde, ulusal ve uluslararası hukuk ayaklar altına alınarak hukukdışı yönlenimlerle (saiklerle) tutuklama kararı verildi ise
bu daha da korkunçtur ve sonu olmayan bir hesaptır.

Yanlış hesap mutlaka döner.
Ergenekon – Balyoz vb. tertip davalarda görevlerini hukuka uygun yapmayan yargı üyelerinin (savcı ve yargıçların) hazin durumu ortadadır.
Bir bölümü yurt dışına kaçmıştır, bir bölümü Silivri Cezaevindedir..
Bu bakımdan, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ savunmak herkesten önce yargıçların – savcıların işidir, vazgeçilmez meslek etiği gereğidir hatta giderek varlık nedenleridir.

HSYK‘nın, hukuku ayaklar altına alan ilgili yargıç – savcılar için hızla gereğini yapmasını, yüksek ADALET ülküsünün ülkemizde hep yaşatılmasını diliyoruz..

Cumhuriyet Gazetesi emekçileri Can Dündar ve Erdem Gül‘ün;

– 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Yasası (md. 100; Tutuklama nedenleri),
– Anayasa (md. 90 /son özellikle dikkate alınarak – Uluslararası Antlaşma ve Sözleşemeler)
– AİHM’nin yerleşik içtihatları (düşünce ve haber alma özgürlüğü hk. örnek kararlar)
– AİHS temel kurallarına uygun olarak (ifade ve basın özgürlüğü..)

derhal serbest bırakılmalarını ve
yargılanacaklarsa tutuksuz muhakeme yapılmasını bir kez daha acilen diliyoruz.

Bu arada, Bay RTE’nin ikide bir insanları kamuouyu önünde linç ederek hedef göstermesi, doğrudan dava açıp – açtırması patolojik davranışına mutlaka son vermesi gerekiyor..

TBB’nin net saptamasını bir kez daha yineleyelim..
Cumhuriyet Gazetesi emekçileri Can Dündar ve Erdem Gül‘ün tutuklanması

Ceza Muhakemesi Kanunu’na, Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırılığı tartışmasız bir baskı ve yıldırma amaçlı keyfiliktir.

Sevgi ve saygı ile.
29 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com