ABD-TÜRKİYE ANTLAŞMALARI

ABD-TÜRKİYE ANTLAŞMALARI

Av. Nurullah AYDIN
23 Mayıs 2018

(AS: Bizim katkılarımız metin içinde ve sonundadır..)

Kendilerini yetiştiren iktidara getiren efendilerine arada sırada meydan okumalar yapılır. Amaç; sapkın yandaşlar desteklediklerinin kimin emrinde olduklarını farketmesinler. Türkiye, 1930’lu yıllarda bağımsız politikaya yönelir. ABD Lozan antlaşmasını imzalamaz. Bugüne kadar da imzalamamıştır. (AS: ABD Lozan’da gözlemcidir, taraf değildir; imza atması gerekmez / atıp atmaması uluslararası hukuk bakımından bir sonuç doğurmaz) Türkiye; kalkınma hamleleri ile Sadabat Paktı ve Balkan Antantı ile bölgesel etkinliğe yönelir. Bu durum; İngiliz Fransız Amerikan güçlerini harekete geçirir. 1936 (AS: Atatürk’üm başarısı Montrö Boğazlar Sözleşmeşine dek) yılına dek İstanbul Marmara bölgesi, limanlar işgalcilerin elindedir.

ABD; 2. Dünya Savaşından, Nükleer gücü tekelinde bulunduran bir süper güç olarak çıkar. Amerikan yaşam tarzı, propagandayla dünyayı saran moda halinde idi. Bu parlak görüntünün arkasında bir emperyalist devlet vardı. ABD-İngiltere 2. dünya savaşı sonrası birliktedir. İki ülke, tek bir politika ile küresel strateji oluşturulur. ABD, İngiltere ile birlikte Ortadoğu coğrafyasının SSCB nüfuzuna girmesini önlemek için strateji geliştirir. Bunun sonucu olarak; bağlayıcı anlaşmalara gider. İlk olarak da Türkiye’yi yeniden mutlak vesayete almaya yönelirler.

Kapitülasyon Antlaşması :1 Nisan 1939

Türkiye, Atatürk’ten sonra yabacı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili antlaşmayı 1 Nisan 1939′da ABD ile yapar. 5 Mayıs 1939′da yürürlüğe giren antlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü tanımıştır. Ayrıca, ABD sanayi malları için gümrük indirimleri sağlanıyordu. Lozan’da bin bir zorlukla kaldırılan kapitülasyonlar İnönü eliyle geri gelir. (AS: Bu anlaşma kapitülasyon niteliğinde değildir..)

Karşılıklı yardım anlaşması: 23 Şubat 1945

Antlaşma; “Karşılıklı Yardım Antlaşması” olarak gözükmesine karşın, tümüyle ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabulünü içerir. Antlaşma, ABD’nin haklarını korumaktadır! Antlaşmanın 2. maddesinde: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ye temin edecektir.” denilmekteydi. (AS. Salt bir maddeyi öne çıkarmak ve bütünsel bağlamından ayrı yorumlamak doğru değildir; karşılıklı yükümler söz konusudur..)

Kredi Antlaşması: 27 Şubat 1946

ABD ile imzalanan ikinci antlaşma. Antlaşmanın özü dünyanın değişik yerlerinde kalmış ABD’nin savaş artığı eski malzemelerini satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesi idi ve ağır koşullar içeriyordu. Türkiye, malzemeyi kırık, bozuk, işlemez nasıl bulduysa satın alacak! Ayrıca satın alınan malın mülkiyeti ABD’de kalacak! (AS: 2. Büyük Paylaşım Savaşı sonrası Türkiye perişan.. 6 yıl milyonu aşkın askerde tutulmuş, ülkede kıtlık ve karne var..)

Truman Doktrini: 12 Temmuz 1947 Antlaşması

Başbakan Recep Peker, ABD basınına: “Başkan Truman, tam geçekçi ve tam insani bir görüşten mülhem olmuştur.” diyordu. 24 Mayıs 1947′de subay üniformaları, Amerikan subaylarınınki örnek alınarak değiştirilir. 2. Dünya Savaşı sonunda 245 milyon Dolarlık döviz ve altın stoku olan Türkiye, kendi olanaklarıyla yatırım yapabilecekken, ABD güdümüne sokulur. ABD, Türkiye’yi bir açık pazar, bir hammadde kaynağı olarak yapılandırır.

ABD ile Eğitim Komisyonu Antlaşması: 27 Aralık 1949

ABD, Türkiye’de yerleştikçe ve denetimi ele geçirdikçe kendi ideolojisini benimsemiş, ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarları gibi özümsemiş ve ileride Türkiye’de önemli görevlere gelme olasılığı yüksek gençleri ‘yetiştirmek’ yolunu tutmuştu. Bu antlaşma, ABD’nin eğitime önce ortak edilmesini, sonra da belirleyici olmasını sağlayacak bir antlaşmaydı. Antlaşmanın 1. maddesine göre: Türkiye’de bir Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kuruluyordu.

NATO anlaşması: 18 Eylül 1952

Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, Türk-Amerikan ilişkileri için ölümsüz dostluk derken, ABD Dışişleri Bakanı John Fuster Dulles; Amerika’nın dostu yok, çıkarı vardır diyordu.

Petrol Yasası:1954

Yabancı petrol şirketlerinin adamı Max Ball’e (AS Bell) hazırlatılan ve petroldeki devlet tekelini kaldıran “Petrol Yasası” aynı yıl TBMM’de kabul edilir. Yasanın değiştirilen 136. maddesinde; “Bu yasa, yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez” deniliyordu. (AS: Günümüzde de benzer düzenleme Anayasa md. 90/son’da var..)

Vergi Muafiyetleri Anlaşması: 23 Haziran 1954

Yalnızca Amerikalıların yararlandığı bu anlaşma, Türkiye’deki ABD varlığını adeta devlet içinde devlet haline getiriyor ve ABD şirketlerine vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak, yasa üstü bir statü tanıyordu. 1959’da millileştirme işlemlerinde muhatabın ABD olmasını kabul eden, İstimlâk ve Müsadere Garantisi Anlaşması yasalaşır.

Tarım Ürünleri Antlaşması: 12 Kasım 1956

Antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 46.3 milyon dolarlık buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, sığır eti, konserve, donyağı ve soya yağı satacaktı. Bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin ürettiği bu temel ürünler, ABD gibi gelişmiş bir ülkenin, eşit olmayan rekabetine terk ediliyordu.

ABD’ye Askeri Müdahale Yetkisi Veren Antlaşma: 5 Mart 1959

Bu antlaşmada ABD’ye “Türkiye’nin siyasi bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yapılacak her türlü tehdidi çok ciddi bir biçimde araştırmak” görevi veriliyor. Yine: ABD’nin “doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak; tecavüz, sızma, yıkıcı faaliyet, sivil saldırı, dolaylı saldırı hallerinde” Türkiye’ye müdahale etmesi kabul ediliyordu. Dolaysız saldırı, dolaylı saldırı, tecavüz ve özellikle sivil saldırı gibi kavramların ne anlama geldiği açıkça tanımlanmamış, bunlar ABD’nin yorumuna bırakılmıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 4 Nisan 1960′ta bu gerçeği kabul edecek ve açıklamasında bu konudaki takdir hakkının Amerikalılara ait olduğunu söyleyecektir.

ABD Kredi Anlaşması; 31 Mayıs 1968

Türkiye’yi ekonomik, mali ve siyasi bağımlılığa sürükleyen koşullu kredi anlaşmalarına çarpıcı bir örnektir. 1962 yılında ABD Savunma Bakanı McNamara: Gelecek yıl Amerikan askeri okullarında yabacı uluslardan 18 bin kişi eğitim görecektir. Bu kişilerde her biri demokrasimizin nasıl çalıştığına tanık olacak, bizim hükümet geleneklerimizi ve felsefemizi öğreneceklerdir. Ülkelerine döndüklerinde de her biri bunun uygulayıcısı olacaktır, diyordu. 

Ya sonraki antlaşmalar?

İmzalanan sayısı ve niteliği bilinmeyen gizli anTlaşmalar Türkiye’nin gerçeği değil mi?

Günün Sözü: Milli kimliği ve kişiliği gelişmemiş insan, sığınma gereği duyar ve emir eri olur.
========================================
Dostlar,

Sayın Aydın bu “acıtıcı” yazısı ile bize gerçekleri anımsattı bir kez daha..
Yer yer yazı içinde karşı notlarımızı düştük, yanlışlara işaret ettik.
Merhum Haydar Tunçkanat “İKİLİ ANLAŞMALARIN İÇYÜZÜ” başlıklı görkemli kitabında bu Anlaşmaları ayrıntılı sergilemişti çok yıllar önce..

Ä°kili Anlaşmaların İçyüzü Haydar TunçkanatMerhum İsmet İNÖNÜ, Mustafa Kemal Paşa’nın “en yakındava ve silah arkadaşıdır. O’nu yersiz yıpratmak ve haksız güvensizlik yanıltıcı ve yanlıştır.

Kemal Paşa yanıldı mı İsmet paşa hakkında?

Bunu söylemek olanaksız.. O halde, yazılanlar bu imayı yapmamalı..

Sevgi ve saygı ile.
25 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ÜZÜLMEK VE ÖZELEŞTİRİ

ÜZÜLMEK VE ÖZELEŞTİRİ

Konuk yazar : Av. Nurullah AYDIN
1 Mayıs 2018 

Sosyal yaşamımızda sevinç mutluluk yanında küsmek, darılmak ve incinmek durumunda da kalınabiliyor.
Anneniz, babanız veya kardeşleriniz sizin yapılmasını beğenmediğiniz bir hareketi size yapabilirler ve sizin kalbinizi kırabilirler.
Arkadaşlarınızla birlikteyken veya onlarla oyun oynarken size yapılan bir hareket sizi incitebilir ve üzebilir.
Öğretmeniniz yaptığınız ödevi beğenmemiştir ve sizi sınıftaki arkadaşlarınızın önünde azarlayabilir veya kulağınızı çekebilir. Bu şekilde ki olayları istediğiniz kadar artırabilirsiniz…
Size yanlış yapanlara kızarsınız. Belki siz de onlara aynı hareketi yapmak istersiniz.
Ama en azından kalbinizdeki kırgınlık sebebiyle onlara darılır, küsersiniz.
Var mı böyle kendisine küstüğünüz insanlar?
Onları görünce kendilerine selam vermiyor, konuşmuyor musunuz?
Peki, bu şekilde davranışınız ne kadar sürecektir, hiç düşündünüz mü?
Belki onlar, ellerinde olmadan size böyle bir söz söylemiş veya böyle bir harekette bulunmuşlardır? Ne biliyorsunuz?
Veya onlar yaptıkları şeyin sizin iyiliğinize olacağını zannetmişlerdir ama siz o harekete kırılmışsınızdır, olamaz mı yani? O halde… 

Güzel iki düşüncenin ters hareketleri

Bir öykü:
Bir yolcu atı ile birlikte yolculuk yaparken, su içebileceği, elini yüzünü yıkayabileceği ve bir müddet oturup dinlenebileceği bir subaşına gelir. Atını bağlayacağı, terden ıslanan elbiselerini kurutabileceği bir askılık yer arar, fakat bulmaz. Kendi kendine;
“Burası, niçin bir yolcunu ihtiyaçları için hazırlanmamış, acaba?” diye düşünür.
Hemen yakındaki bir ağaçtan ucu çatallı bir dal keser, diğer ucunu sivrilterek onu bir kazık haline getirir ve subaşında uygun bir yere çakar.
“Gelen geçen yolcular buraya hayvanlarını bağlasınlar” der ve biraz dinlendikten sonra oradan ayrılır. Aradan bir müddet zaman geçer. Aynı subaşına bu sefer bir başka yolcu gelir. Su içmek için suyun kaynağına yönelmişken, bir evvelki yolcunun çaktığı kazığı görmez. Ayağı kazığa takılır ve düşer. Yere düşünce canı yanan adam;
“Bu kazığı da buraya kim çakmış? Ben düştüm ama başkaları da düşebilir” diye düşünerek kazığı oradan söker ve uzak bir yere atar. 

Gördünüz mü sevgili okuyucular,
Her iki yolcu da iyi ve güzel duygularla birbirlerine ters iki hareket yaptılar.
Biri oraya kazık çaktı, öbürü de onu oradan sökerek attı.
Her iki insan da böyle güzel düşüncelerinden ve düşüncelerini uyguladıklarından dolayı kutlamaya ve takdire layık değiller midir? 

Dargın kalma süresi
Biz de bize yapılan hareketlerin görünen yüzünü incelediğimiz kadar görünmeyen yüzünü yani bu söz ve hareketin ne amaçla yapılmış olabileceğini düşünmemiz gerekmez mi? Bizi üzen şeylerin mutlaka bir iyi niyet taşıyan yönünü bulabiliriz. O zaman da o insana karşı dargın kalmamız anlamsız olmaz mı?
Kaldı ki biz belki kardeşiz, belki komşu, akraba veya arkadaşız. Aynı vatanda yaşıyoruz. Sevinçlerimiz, üzüntülerimiz çoğu zaman aynı nedenlere dayanmaktadır.
O halde uzun süre dargın durmamız aramızda aşılması zor engeller çıkarabilir ve bizler birbirlerimizden ayrıldığımız için millet olarak gücümüz zayıflar. Bu da düşmanlarımızın işine gelmez mi?
Üç günden fazla küs durulması doğru değildir. Bu aradığımız ölçüdür.
Siz de öyle yapın.
Kendisine küs olduğunuz insanlara üç günden çok küsmeyin ve barışın.
Barışmak için ilk hareketi yapanın da değerinin çok yüksek olduğunu bilin.
Haydi, göreyim sizi… 

GÜNÜN SÖZÜ: Gönülleri kazan ki, mutlu olasın, fazla zarar görmeyesin.
===============================================
Dostlar,

Ülkemiz bunca gerilmiş ve doğrudan üst yöneticilerce sözde siyaset gereği kasıtlı olarak kutuplaştırılmış hatta birbirine düşmanlaştırılmışken…
Hukuk insanı Sn. Av. Nurullah Aydın‘ın yazısı bir meltem gibi..
Keşke gereğini yapabilsek..

Sayın Av. Aydın vekiledenlerini (müvekillerini, kendisine dava vekaleti verenleri) de uyuşmazlık içine düştükleri kişi – kurumlarla böylesine “3 gün içinde ivedi barışa” ikna için çaba gösteriyorsa “işsiz” bile kalabilir!

Anadolumuzun gelenekleri gerçekte böyleydi, gene de böyledir..

Sevgi ve saygı ile. 02 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


 

 

İHANET ÇETESİ VE İLLÜZYONU

İHANET ÇETESİ ve İLLÜZYONU

Av. Nurullah AYDIN
9 Ekim 2017-ANKARA

İnce ince işlenen, karanlık loş odalarda eğitilen bir örgüt. Yıllardır dehlizlerde Arap çöllerinin sapık inanç, anlayış ve yaşayışını benimsemiş dindar- kindar yetiştirilen nefret dolu Türk düşmanı, çağdaş insani değerler düşmanı çete, ülke yönetimini sincice ele geçirdi. Devleti ele geçirirken, devlet kurumlarını gelenekleri altüst ettikleri gibi, Türk milletinin ortak değerlerin de parçaladılar.

Sirk cambazları, palyaçolar; her gün yeni kimlikle pişkinlikle sırıtarak, aldatmaya aldatılmaya devam ediyorlar. Başta komşular olmak üzere dünyaya Türkiye’yi utanç verici kişilik ve uygulamalarıyla rezil etmeye devam ediyorlar.

Görüşlerini biraz kazıdığımız ve mantıksal sonuçlarına doğru taşıdığınız taktirde görülecektir ki; muhafazakârlar, İslamcılar ve liberaller üretim ve emek alanlarını ortak bir tutumla yok sayarlar. Sadece piyasayı kutsar ve öne çıkarırlar. Ekonomi-siyaset ilişkisini koparır ve birey çıkarlarından ayrı bir toplumsal çıkar ve kamusal hayat bulunmadığını ileri sürerler. Görüşlerinin ve siyasal etkinliklerinin esası budur. Gerisi palavradır.

Bu iddialara karşı sol liberallerden ve liberalizmin etkisi altındaki çevrelerden, örneğin Kürt hareketinden son 20 yıldır esaslı bir itiraz gelmedi. Sanki kapitalizm yokmuş gibi davranıldı. Toplum adeta maddî ve tarihsel temellerinden bağımsız, kültürel bir olgu gibi ele alındı. Bu arada gerçekte kendileri gerçek birer “büyük anlatı” olan liberalizme, demokrasiye ve dinlere yönelik bütün radikal eleştiri de geri çekildi.

Sonuç olarak muhafazakârlar, liberaller, dinciler ve postmodernist felsefenin ağır etkisi altındaki çevreler arasında gerici bir tarihsel blok oluştu. Bu gerici bloka sol liberaller de katkıda bulundu. Sol liberaller, ideolojik olarak bu blokun tahkim edilmesinde esas rolü üstlendi. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü bir ideolojik-politik oluşuma değil, küresel bir eğilime işaret ediyordu.

Bu gerici tarihsel blok Türkiye’de bütün iktidarı almak, siyasal ve ideolojik hedefleri doğrultusunda rejimi ve toplumu dönüştürmek için 2007 yılının ikinci yarısından başlayarak harekete geçti. Bu bağlamda gerçekleştirilen Ergenekon operasyonu Türkiye’de rejimin ABD’nin ve işbirlikçilerinin ılımlı İslam projesi doğrultusunda dönüştürülmesinin en önemli etabını oluşturdu. Bir gericileştirme hamlesiydi ve devam etmektedir.

Ergenekon operasyonunun bu niteliği ve hedefleri başlangıçta sol tarafından yeterince görülemedi. Üzerinde çalışılmış bir siyasal komplo olan Ergenekon operasyonunun felsefî, ideolojik, tarihsel ve siyasal derinliği de yeterince anlaşılamadı. Hatta, derin devlet ya da kontrgerillanın tasfiye edileceğine dair bir umut bile yarattı. Böylece toplumsal muhalefetin bir kesimi bu komplo aracılığıyla liberal-muhafazakâr ittifakın ve iktidarın peşine takılarak yedeklendi.

Tezleri şöyleydi: O, gerçek iktidar değildir; hükümet olmuş, ama iktidar olamamıştır. Gerçek iktidar derin devleti de kapsayacak şekilde asker-sivil bürokratik elittir. Dolayısıyla siyasal mücadele esas olarak devletle sivil toplum ya da merkezle çevre arasında cereyan etmektedir. Dolayısıyla bu bir demokrasi mücadelesidir ve gerçek demokratikleşme de bu çatışmanın içinden gelişecektir. Bu anlayışa göre iktidar, asker-sivil bürokratik elitin iktidar alanını sınırlandırmaya, sivil toplumun ve demokrasinin alanını ise genişletmeye çalışmaktadır.

Devletin sınıfsal karakterini belirsizleştiren vesayet rejimi kavramsallaştırması da tam bu dönemde yaygınlık kazandı. Hiçbir sınıfsal ve tarihsel bağlama oturmayan bu bilim dışı kavramsallaştırma, gerçekte beşinci sınıf Amerikan sosyologlarından alınmıştı. Durumun böyle olmasına karşın bu kavram sosyalistlerin terminolojisine bile girdi. Öyle ki; çatı partisi kurma girişimini sürdüren Kongre Hareketi’nin Program Çerçeve Metni dahi siyasal çatışma alanını ve bu çatışmanın taraflarını bu kavram üzerinden açıkladı.

Ortada trajikomik bir durum, ideolojik bakımdan ise tam bir baştan çıkma hali vardır. Türkiye’deki son politik pratiğine bazı çevrelerce muhafazakâr devrim bile diyebildi. Böylece toplumsal muhalefeti soyut bir vesayet düzenine karşı mücadeleye çağırırken, gerçekte somut bir iktidarı ve yeni devlet düzenini desteklediler.

Oysa yeni yapılanma; küresel aktörlerin belirlediği programa uygun yürütülüyor.
İstenen; Avrupa’nın yüzyıllık hayali, ABD’nin ise 60 yıllık özlemidir.

Şimdiki süreç ise; kimliksizleştirilmiş halk yığınlarının oluşturduğu Anadolu coğrafyası ve 600 yıllık İslam uygarlığının yaşandığı Endülüs/İspanya’da yapılarının tekrarını gerçekleştirmek. Yani Arapların/Müslümanların Endülüs/İspanya devletinin yıkılarak bölgenin Hıristiyan olması için yapılan gibi Anadolu’da aynı strateji  uygulanmaktadır.

Türkiye Müslümanları; Arap masallarını, hikayelerini, hurafelerini dinlemekten bölge, dünya ve İslam ve Türk tarihi okumuyorlar. Yani tarih okuma özürlüsü olmaları nedeniyle tarih tekerrür ediyor. Ama onlar için kapitalizm, liberalizm, sosyalizm, muhafazakarlık önemli değil önemli olan yaşadıkları dönemin saltanatı.

  • Yüce Türk Milleti yiğit evlatlarıyla; tarihte olduğu gibi yeniden bu ihanet sarmalını parçalayacaktır.

Günün Sözü: Tarih ve vicdanlı insanlar; gaflet, dalalet ve ihaneti affetmez.
=======================================

Teşekkürler değerli Av. Nurullah AYDIN..

“İHANET ÇETESİ VE İLLÜZYONU” başlıklı yazınız önemli belirlemeler içermekte.

  • “Yüce Türk Milleti yiğit evlatlarıyla; tarihte olduğu gibi yeniden bu ihanet sarmalını parçalayacaktır.”

saptamanız da heyecan verici. Ancak bunun nasıl olacağını da somutlamak uygun olur. Lütfen devam eder misiniz bu bu eksende yazmaya?
Nasıl??

Sevgi ve saygı ile. 10 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Sivas Kongresi ve Milli Sesi Anma Mesajı

Sivas Kongresi ve Milli Sesi Anma Mesajı (4-11 Eylül 1919)

Av. Nurullah AYDIN
Gaflet, dalalet ve hıyanet içindeki yöneticiler; vatan topraklarını yabancıların ve işbirlikçilerin yönetimine işgaline terk etmişlerdi. Avrupa-Haçlı güçlerince, Osmanlıyı paylaşma anlaşmaları yapıldı.
Mondros ateşkes anlaşması imzalandı (30 Ekim 1918)
Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu bağımsızlık harekatını Samsun’dan başlatırlar.
Havza bildirisi yayınlandı (28 Mayıs 1919)
Amasya genelgesi yayınlandı (22 Haziran 1919)
Erzurum kongresi toplandı (23 Temmuz 1919)
Sivas kongresi toplandı ( 4-11 Eylül 1919) Kongrede alınan kararlar;

– Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz.
– Ulusal güçleri etkili, ulusal iradeyi egemen kılmak esastır.
– Manda ve Himaye kabul edilemez.

Türk Milleti, tarih boyunca, iç ve dış tehditlerle karşılaşmış ve her kezinde
milli kimlik, milli değerlerle donanmış evlatlarıyla badireleri atlatmış ve bağımsızlığını korumuştur.
Türk Milletinin yiğit lideri Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarını saygıyla anıyorum.
===================================
Dostlar,

Teşekkürler değerli Av. Nurullah AYDIN…

Biz de saygı ve şükranla anıyoruz başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Sivas Kongresi’nin saygın ve yiğit katılımcılarını..

Özellikle de İstanbul Tıbbiyesi 3. sınıf öğrencisi ve tam bağımsızlık aşığı TIBBİYELİ HİKMET‘i!

Tıbbiyeli hikmet ile ilgili görsel sonucu
Kemal Paşanın Sivas’ta kongre çağrısına yanıt veren İstanbul Tıbbiyesi öğrencileri aralarında para toplayarak 3. sınıf öğrencisi Hikmet’i oraya yollarlar ve genç Hikmet tam bağımsızlığı şiddetle savunarak Mustafa Kemal paşaya destek verir..  Sonraki yıllarda Mustafa Kemal Paşa bu yiğit vatan evladını çok aratır, Milletvekili olmasını arzular.. Ama O’nu bulamazlar..
Sevgi ve saygı ile. 05 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com