Etiket arşivi: Atatürkçü Düşünce – KEMALİZM

Devrim Şehidi Kubilay’ı Ölümünün 84. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz


Devrim Şehidi Kubilay’ı ölümünün 84. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz..


“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat, 

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Mustafa Kemal ATATÜRK

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

  • Laik Cumhuriyete başkaldıran yobazlara karşı direnen ve başı kesilerek vahşice katledilen Öğretmen Mustafa F. Kubilay’ı Ölümünün 84. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz.

Değerli arkadaşlar, 

Türkiye Cumhuriyeti “Laiklik” ve “Ulus Devlet” temelleri üzerinde kurulmuştur…
Laiklik toplum yaşamına, kamu düzenine, Devlet yönetimine Dinin, inancın müdahale etmemesi, karışmaması demektir.

Ulus Devlet ise, Yurt ve Ulus bütünlüğü içinde, tek bayrak altında yaşayan bir Ulusun egemenliği temelindeki bağımsız Devlet yapısıdır… Bu nedenle,  Atatürkçü Düşünceyi (Kemalizm);

“Bilimi rehber alan Ulus Devlet anlayışı”

olarak tanımlıyoruz.

**

Bilim ve Teknolojiye sırtını dönmüş, Endüstri Devrimini ıskalamış, Savunma Sanayisini kuramamış, ekonomisi çökmüş, üretemeyen, halkını refah (AS: gönenç) içinde yaşatamayan ve toprak yitiklerini önleyemeyen Osmanlı Devleti artık iyice zayıflamış
ve tüm çırpınışlarına karşın, kaçınılmaz hızlı bir çöküntü sürecine girmişti. 1878’de
Rus Orduları İstanbul kapılarına (Yeşilköy) dayandığında artık “iş bitmiş” sayılırdı; Osmanlı Devleti artık her an ölümü beklenen bir “Hasta Adam” idi.

**

Osmanlı-Rus Savaşı sonrası toplanan Berlin Kongresi’nde  “Das Orient Problem”
(Doğu meselesi – Şark ssorunu) diye adlandırılan “Türkleri Avrupa’dan (daha sonra tüm Anadolu’dan) temizlemek” projesi güden Hıristiyan Batı Emperyalizmi, 1.Dünya savaşında yenilerek, Sevr antlaşmasıyla teslim olup son nefesini veren Osmanlı Devletinin elinde kalan son topraklarını, Anadolu’yu da aralarında paylaşmışlar ve yer yer işgal etmişlerdi. İlginç bir rastlantı, tam da bu büyük (!) projenin başlatıldığı yıl (1881) Anadolu’nun tersine dönmüş talihini düzeltecek ve Emperyalizmin düşlerini yıkacak bir kurtarıcı doğuyordu; Mustafa Kemal!

**

Emperyalizmin (ve içerideki yardakçılarının) dayatmalarına ve silahlı işgale karşı kazanılan Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşından çok bitkin çıkan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ağırlıklı olarak Ortaçağ normlarında yaşayan, yani şeriat yasalarıyla idare olunan, feodal düzende bir toplum yapısı (AS: din – tarım toplumu) vardı. İmparatorluğun son savaşlarında, 1913-23 arasındaki 10 yılda yarım milyona yakın insan cephelerde ölmüştü. %90′ ı okumak-yazmak bilmeyen, yaklaşık 12 milyon nüfuslu, cahil, yoksul ve yaralı bir halk.  Yoksulluğun yanı sıra Verem, Kolera ve sıtma kol geziyor; ortalama yaşam süresi 40 yıl dolayında. Üstüne üstlük Osmanlı Devletinin galip Devletlere ödemesi gereken devasa borçlar vardı.  İşte bu koşullarda, böyle bir toplum yapısıyla işe başladı büyük Önder. Böyle bir toplumun kısa sürede Laik Cumhuriyeti içselleştirmiş çağdaş ve uygar bir toplum yapısına evrilmesi elbette kolay iş değildi…

**

Cumhuriyetin ilan edileceği 29 Ekim 1923 gününden bir gün önce Cumhuriyet rejimine karşıt olan Milletvekilleri Meclisi türlü bahanelerle terk etmişler, birçoğu İstanbul’a gitmişti… Ankara’da kalan karşıtlar da en son 28 Ekim 1923 gecesi kendi aralarında toplanarak “yarın ne yapacağız?” sorusuna yanıt arıyorlardı. Şöyle kararlaştırdılar ;

“Yarın Cumhuriyete zorunlu olarak ‘evet’ diyeceğiz. Unutmayalım, Mustafa Kemal de fanidir, bir gün elbet göçüp gidecektir; O zaman biz meseleyi hallederiz” diyerek “Cumhuriyeti yıkmak” projesini, Cumhuriyetin doğumundan bir gün önce başlatmış oluyorlardı. 29 Ekim 1923’te mecliste hazır bulunan 160 dolayında Milletvekilinin
oybirliği ile Cumhuriyet ilan edildi…(O zamanki Milletvekili sayısı 300’e yakındı; Cumhuriyet karşıtlarının (şeriat yanlılarının) o zamanki oranı ~%40 denebilir… ya şimdi?)

**

Değerli arkadaşlar,

Bu geçmişi unutmamak, genç kuşaklara aktarmak,  “mesele dedikleri şeyi iyi öğretmek gerekiyor… Bu nedenle, çok zor koşullarda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni,  Mustafa Kemal Atatürk genç kuşaklara emanet etti; O biliyor ve inanıyordu ki,
ancak “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar”Cumhuriyetin gerçek koruyucularıdır…
Tarih bilincinden yoksun, aklı dogmaların cenderesindeki kuşaklar bırakınız
Laik Cumhuriyeti korumayı ve yüceltmeyi, körkütük düşmanı bile olurlar…
Nitekim bu örnekleri günümüzde esefle görüyoruz.

O halde bu mücadele, Karanlığa karşı Işığın savaşı, “aydınlanma savaşı” sonsuza dek sürecektir. Unutmayalım, karanlık zaten kendiliğinden vardır; özel bir çabaya gerek yok. Işık ise bir enerji kaynağının ürünüdür… Dolayısıyla  “Aydınlanma” kolay değil, enerji ister, emek ister, özveri ister.  Ve bu savaşta can veren Kubilaylar da olacaktır elbet… Şairin (AS: Nazım Hikmet) sorduğu gibi;

“Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”…

Sevgilerimle. æ

====================================

Dostlar,

Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan’ bu güzelim yazısı için teşekkür ediyoruz
Düşüncelerin katılarak yazısını paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
23.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Türkiye Yeni Anayasa İle Diktatörlüğe Doğru Gidiyor

Dostlar,

Zaman zaman yakın ya da uzak geçmişe giderek neler olup bitmiş, neler yazılmış… tarihsel belleği tazelemek gerekiyor. Günü kavrayabilmek ve geleceği yordayabilmek için henüz daha etkili yöntemler yok. Bilgisayar ortamlarında “Benzetim” (Simülasyon) denemeleri de veri olarak sözünü ettiğimiz tarihsel kaynakları kullanmakta.
Akıllıca yazılmış bir program (yazılım, software) eliyle, insan zekâsından daha hünerli biçimde, yüksek güvenilirlik düzeyinde çıkarımlar, kestirimler yapılabilmekte.

ADD Genel Başkanı Sayın Tansel Çölaşan, bilindiği gibi 40 yılı aşan hukuk deneyimine sahip bir yüksek yargıç. Danıştay Başsavcılığı ve Başkanvekilliği görevinden emekli. Çok değil, 15 gün kadar önce SÖZCÜ‘de bir söyleşisi oldu.
Son derece öğretici ve ufuk açıcı bu kısa söyleşiyi (3 sayfa) arşivden çekerek
öne almak istiyoruz.. Gündem gereği..

Sevgi ve saygı ile.
5.3.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

========================================

Türkiye Yeni Anayasa İle Diktatörlüğe Doğru Gidiyor

portresi

Tansel Çölaşan
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı Tansel Çölaşan, herkesin sus pus olduğu bir dönemde yeni anayasa ile nelerin amaçlandığını ve sonuçlarını SÖZCÜ’ye anlattı. Türkiye’nin bölünerek diktatörlüğe doğru gittiği konusunda halkı uyaran Çölaşan, bu anayasaya katkı verenlere vebâlini hatırlatarak, muhalefete ‘masadan kalkın’ çağrısında bulundu.

Yeni anayasa ile Türkiye’de neler değişecek, başkanlık sisteminin götürdükleri neler olacak? Çölaşan bu süreci şöyle anlattı:

YENİ BİR ANAYASANIN HUKUKSAL TOPLUMSAL TEMELİ YOK

I. Anayasalar, devletin temel organlarını, bu organlar arasındaki işbölümünü, rejimini belirler, ideolojisini yansıtırlar. Toplumsal uzlaşma ile yapılmaları gereği bundandır.
1982 Anayasası %92 oyla kabul edilmiştir ama toplumsal uzlaşmaya dayanmayan bir darbe Anayasası olduğu için 30 yılda zaten 117 maddesi değişmiştir. 2010 değişikliği ile 1982 Anayasasının da gerisine düştüğünü belirtelim. Bu nedenle, bugün Anayasanın 4 ve 6. maddesi hükümleri gözetilerek, özgürlükler adına, demokrasi adına daha ilerici bir Anayasa değişikliğine gidilmesine hiçbir engel yok.

Ama istenen, Anayasa değişikliği değil, yeni bir Anayasa. Yeni Anayasa yapmanın hukuksal koşulu, bu yetkinin Anayasa’da yer almasıdır ki, 1982 Anayasasında Meclise bu yetki verilmiyor. Şu yapılabilir : Anayasa’nın 175. maddesinde, Sn. Sabih Kanadoğlu’nun anlattığı gibi, Meclise yeni Anayasa yapma yetkisi veren bir değişiklik yapılır, referanduma sunulur, kabulü halinde Anayasal dayanak, yetki sağlanabilir.

Ama yetmez, en azından 12 Eylül’ün getirdiği, seçim yasasındaki baraj makul düzeye (%3 gibi) çekilerek, il kontenjanları kaldırılarak, Siyasi Partiler Yasası demokratikleştirilerek, veri tabanı siyasete bağlanan YSK yeniden yapılandırılarak temsilde adalet ve eşitlik ilkeleri bir ölçüde sağlandıktan sonra yapılacak seçimle oluşan meclis toplumu adil temsil eden bir kurucu meclisi oluşturur. Bu Meclis de
yeni Anayasayı yapar. Süreç uzun olur, ama hukuksallık sağlanır.

Gizli ve acil bir planınız yoksa niçin bu yol denenmiyor?

Öte yandan son on yılda, iktidarın belli politikaları ile toplum; etnik, dinsel, mezhepsel olarak ayrıştırıldı, birbirine düşman edildi. Ülke teröre teslim edildi, terör dayatması ile bölünmenin eşiğine getirildi. Şimdi de yine terörle yeni Anayasa dayatılıyor.
Böyle bir ortamda Anayasanın çözüm olacağını söylemek traji-komik.

  • İşin aslı; yeni Anayasa ABD-AKPBDP-PKK-Oslo-İmralı dayatmasıdır.

Bu Anayasa; Atatürkle, laik Cumhuriyetle, sorunu olanların, O’na kin duyanların,
vatan üzerinden verdikleri ödünler karşılığında iktidarlarını sürdürme ve
yeni Hitler’ler yaratma projesidir. Çok tehlikelidir.

II. ANAYASA UZLAŞMA KOMİSYONU’NUN ÇALIŞMALARINI
NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Hukuksal olarak böyle bir komisyon oluşamaz. Çünkü yetkisini anayasadan almayan hiçbir güç anayasa yapamaz. Bizim anayasamızda böyle bir oluşuma izin verilmiyor.
Bu komisyonu oluştururken iktidarın kafasında, yasal olmadığı halde öbür siyasal partileri o zemine çekerek kendisini meşrulaştırmak fikri vardı. Bunu başardı.

Üzerinde “uzlaşılan” metin Meclis’e getirilecekti. Uzlaşılamadı. İktidar sözünde durmadı. Bugün kendi taslağını Meclis’e getirmeye kararlı. Nasıl, amacı için demokrasiyi
araç olarak kullandı ise, bugün de MHP ve CHP’yi kullanarak kendi Anayasasını meclise taşıyor. Orada BDP ile birlikte oyları yetmediği için, MHP ve CHP’den ilkeli (!) milletvekili transferi oylarla 368’i bularak doğrudan, ya da oylar 330-367 aralığında kalırsa, 2010 anayasa değişikliğindeki gibi, zehiri bal gösterip, yandaş medya,
bolca dağıtılan sadaka ve hatta yeni “yetmez ama evet” çilerin desteği ile oluşturulacak kampanya ile amacına ulaşmayı planlıyor.

Bu plan, BOP projesinin mimarı ABD’nin beslediği terör örgütünün
açık-kapalı desteği ile yürüyor.

İki muhalefet partisinin daha fazla vakit kaybetmeden bu komisyondan çekilmeleri ve halka nedenlerini anlatmaları zamanı geçmektedir. Halk 29 Ekim, 10 Kasım ve
13 Aralık’ta Cumhuriyeti sahiplenmiştir ve mücadelesinde siyasal bir destek bulmaktan mutlu olacaktır. İvedilikle yapılması gereken budur. Yoksa çok geç kalınmış olacak
ve bu ve vebali omuzlarında taşıyacaklardır.

III. YENİ ANAYASA NELER GÖTÜRÜYOR?

1. Yeni Anayasa ideolojisiz olacak. Çünkü, Atatürkçü Düşünce (Kemalizm), Cumhuriyetin ideolojisini yansıtıyor. Cumhuriyet; laik – üniter – ulus devlet modelidir. Ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütündür. İdeolojisiz Anayasa ile; Atatürk’ün adı, Devrim ve İlkelerine bağlılık ve ilk 3 maddede yer alan bu niteliklerin Anayasadan çıkartılması amaçlanmaktadır.

2. Cumhuriyetin laiklik anlayışı, iktidarı rahatsız ediyor. Bu anlayış, toplumu din tüccarlarının etkisinden korur, dinin toplumu yönetmesine izin vermez. Ama manevi alanda din sınırsız özgürlüğe sahip ve anayasal güvence altındadır. Bu anlayış
din özgürlüğüne indirgenerek, toplum din tüccarlarının eline, ortaçağ karanlığına yönlendirilecektir.

3. Ademimerkeziyetçiğin önü açılacak, giderek vatanın bölünmesi gündeme gelecek, Irak Kürdistan’ı (Suriye ve Türkiye üzerinden) kurulacaktır. Esasen alt yapı
hemen hemen tamamlanmıştır. Anayasa ile meşruluk kazandırılacaktır.

IV. GETİRİLMEK İSTENEN BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE ABD MODELİ AYNI MI? 

Hayır ilgisi yok. Tayyip’in Başkanlık sisteminin aksine, ABD Sisteminde güçlü bir kuvvetler ayrılığı var. Orada Yasama (özellikle Senato) ve yargı, Başkanın karşısında çok güçlüdür. Başkanı denetlerler. Başkan siyasal partinin adayıdır ama partili başkan değildir. Siyasal partilerde demokrasi esastır. Milletvekilleri biat etmezler. Başkanın atamaları senato onayına bağlıdır. Başkanın Meclisi fesih, kararname çıkartma,
af, sıkıyönetim vs. yetkileri yoktur.

  • ABD sistemi, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistemin
    en güçlü uygulandığı modeldir.

Biz de ise, Tayyip Erdoğan AKP’nin Genel Başkanı olarak seçime girecek ve partili Başkan olacak. Böylece, Meclisi elinde tutmaya devam edecek. Bakanları, Başkan atayıp, azledecek, Meclisin (onay) yetkisi yok, gensoru yetkisi yok. Başkanın kararname çıkartma yetkisi var. Meclisi devre dışı bırakıp ülkeyi kararnamelerle yönetecek.
Meclisi fesih etme, af, sıkıyönetim, savaş yetkileri de var. Meclis, Başkan’ın iade ettiği yasaları ancak 2/3 nitelikli çoğunlukla tekrar kabul edebilecek. Ayrıca özelleştirmelerle elini zorlaştıran idari yargı ile F-tipi yargının da önünü kesiyor. Anayasa mahkemesi
tek yüksek mahkeme oluyor ve üyelerini; uygulamayı planladığı dar bölge seçim sistemi ile, yitirdiği oyları telafi ederek ağırlıklı olarak ele geçireceği Meclis ile
bizzat kendisi seçecek.

Özetle Yasama, Yürütme ve Yargı tümüyle Başkanın elinde olacak.
Kuvvetler ayrımına dayalı parlamenter sistem, demokrasi sonlanacak.
Bu proje geçerse, “oy” umuzla bir diktatör yaratacağız.
Burada iki noktayı belirteyim. Erdoğan, AKP ile ilişiği kesilirse, partinin ANAP’ta olduğu gibi dağılacağını görüyor. Bunu engellemek için partili Başkan oluyor.
Dizginler elinde kalacak.

Yine AKP’nin oyları hızla düşüyor

Buna karşın “Dar Bölge” sistemini yaşama geçirerek oy düşüşünü telafi etmek istiyor. Çünkü bu sistemde, salt çoğunluk aranmıyor. En çok oyu alan, seçilmiş oluyor.
Amaç az oyla, Meclis’te çoğunluk olmak.

Her ikisi de Erdoğan’ın korktuğunu gösteriyor.

V.
SONUÇ: NE YAPILMALI?

Aslında halk, 29 Ekim 2011’de deprem bahanesiyle kutlamaların kaldırılmasında
gerçeği gördü. Cumhuriyetin tehlikede olduğunu anladı. Mücadeleye karar verdi.
Sokağa çıktı. 29 Ekim, 10 Kasım, 13 Aralık 2012 milattır. Yaratılan bunca korku imparatorluğuna, fiili, engellemelere karşın, demokratik haklarını kullanabileceğini gösterdi.

İktidara DUR dedi.

Yaşanan 10 yılın sonunda bugün, ulusal iradeyi tam temsil niteliği olmayan bir seçim sistemi ve her türlü siyasi engellemelere karşın, halkın en az %50’sinin (bu sayı “gerçek” verilerle %70’in üzerindedir) Cumhuriyetin değerlerine sahip, kazanımlarına bağlı ve iktidarın bunları geri götürmeye yönelik politikalarına karşı olduğu ortadadır.

Demokrasilerde çoğulculuk esastır. Halkın oyu ile iktidar olanlar halkın tümünü kucaklamalı, yalnızca oy aldığı kesimin iktidarı olmaktan uzak durmalıdırlar.
AKP de halka karşın, halkı karşısına almamalı, halkın istencine saygılı olmalı, projelerinden vazgeçmelidir.

MHP ve CHP sonu olmayan bu Komisyondan ivedilikle ayrılmalı, hem Meclis’te ulusalcı siyasal boşluğu doldurmalı, hem de Meclis dışında öbür örgütlü kuruluşlar ve halkla birlikte bu svaşıma (mücadeleye) katkı koymalıdırlar.

Siyasetteki boşluk ADD’nin önüne ağır bir görev koyuyor..

  • Cumhuriyetin değerlerini, kazanımlarını korumak ve
    onu yeniden hak ettiği yere taşımak.

Bu anlamda, siyaseti belirleyen kamuoyunun oluşmasında iktidara DUR diyen halkın örgütlü gücü ve sesi oluyor. Bunu başarıyoruz. Önümüzdeki sürecin, çoğunluk olduğuna inandığım Meclisteki ve dışarıdaki vatansever, ulusalcı kesimin vatanı korumak, Cumhuriyet’i yaraşır (layık) olduğu yere yükseltmek için elele vereceği ve bu “oyunu” bozacağı bir süreç olacağına inanıyor, halkın gücüne güveniyorum. (SÖZCÜ, 19.2.13)

Atatürkçü Düşünce Sistemi = KEMALİZM = Kemalist İdeoloji


Dostlar,

Çok değerli hocamız, ADD Bilim Kurulu Başkanı Sayın Prof. Dr. D. Ali ERCAN,
bir nükleer fizik hocası olmasına karşın, sosyal bilimler alanından da yetkinlikle
akıl yürütüyor; evrensel bilimsel yöntembilim ilkelerini kullanarak.

Özellikle matematiksel düşünceyi ustalıkla kullanarak sorun çözümlerine uyarlıyor ve  doğallıkla bilimsel açıdan geçerli sonuçlara varıyor.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ = KEMALİZM = KEMALİST İDEOLOJİ

başlıklı yazısını Temmuz 2012 içinde sitemizde yayımlamıştık.Türkiye’nin akıllara seza biçimde TBMM’de anayasasını değiştirerek kaçınılmaz biçimde bölünmeye sürükleyecek federal yapıya elveren değişikliklerin gündeme alındığı bir kesitte, ULUS DEVLETin ne olduğu, ne denli stratejik nitelik taşıdığı ve ülkemiz için nasıl vazgeçilmez ve de etnik ayrımcılığın ne denli saçma olduğunu bu yazıyı özenle okuyarak anlamanın, anlatmanın tam da zamanı.
Sn. Ercan’ı hem kutluyor hem de teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
4.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
========================================================= 

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ
= KEMALİZM = KEMALİST İDEOLOJİ

Prof. Dr. D. Ali ERCAN
ADD Bilim Kurulu Başkanı
Savunma Sanayisi Eski Müsteşarı
Nükleer Fizik Uzmanı

Atatürkçü Düşünce Sistemi olarak ifade ettiğimiz “Kemalist ideoloji” yi anlatabilmek için öncelikle ideoloji kavramını açıklamak gerekiyor… ideoloji nedir?

İdeoloji, Batı Felsefe dünyasında, özellikle Marksist gelenekle birlikte 19. yüzyılda oluşmuş ve 20.nci yüzyıl başlarından bu yana, 150 yıldır yoğun kullanıla gelen bir kavramdır. Evreni, dünyayı, özellikle toplumsal yaşamı algılamak biçimi “Aksiyomatik dünya görüşü” olarak da betimlenebilen İdeoloji; önerdiği, öngördüğü, kurguladığı yaşam tarzını biçimlendirmek ve uygulamak yönünde, beklenti, amaç ve eylemleri kapsayan sistematik, (yani birbiriyle ilintili ve çelişkisiz) düşünceler bütünlüğüdür.

Daha kısa, genel bir ifade ile “ideoloji = düşünce sistemi” diyebiliriz.

Yapısal bölümler halinde ifade edilecek olursa, bir ideolojinin,

• Evreni, Dünyayı (dogmatik, düşünsel, bilimsel) algılama biçimi, görüşü vardır.
• Gerçekleştirmek istediği bir amacı, erişmek istediği hedefi vardır.
• Amacına varmak için bir yöntemi ve eylemleri vardır.
• Amaç ve yöntem arasında çelişkisiz bir söylem bütünlüğü vardır.

Toplumsal işlemlere uygulanan ve dolayısıyla temel politikaları oluşturan soyut bir düşünce sistemi olarak ideoloji, asgari sürtüşme ile ve kamu yönetiminde azami kontrol sağlayacak biçimde, toplumsal yaşamda köklü bir yenilik ve değişiklik sunmak savındadır.

Bu açıklamaların ışığında, Kısaca, “Bilimi rehber alan1 ulus devlet2 ” anlayışı olarak tanımlayabileceğimiz Kemalizmin de evrensel bir ideoloji olduğu görülür.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesini oluşturan Kemalizm/Atatürkçü düşünce sistemi iki temel aksiyom üzerine inşa edilmiştir:

1. Toplumsal yaşamda, devlet yönetiminde Bilimin rehber alınması.

Kemalizm/Atatürkçülük dışında hemen bütün ideolojiler, doktrinler belirli değişmez dogmalar temelinde inşa edilmişlerdir. Dolayısıyla belirli sosyal paradigmalara yanıt olarak ortaya konan bu dogmatik kurallar, değişen koşullar nedeniyle, er ya da geç değişmeye, yok olmaya mahkûm olduklarından, ilke olarak bütün ideolojilerin tarihin çöplüğüne gitmeleri kaçınılmazdır. Ancak bilimsel akla dayalı Atatürkçü düşünce sistemi “bilim” var olduğu sürece var olacaktır.

Toplumsal yaşama bilimsel akılcılık yön verdiği sürece laiklik, laik devlet sistemi işleyecek, yurttaşlar arasında toleransın, hoşgörünün, empatinin ve dayanışmacı işbirliğinin geliştiği barış ortamı oluşacaktır. İşte gerçek Demokrasi (Atatürk’ün tanımıyla Halkçılık, yani halkın, halk tarafından, halk için yönetim erkini kullanması) bu temel üzerinde mümkün olabilir. Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu, doğurganı Laikliktir.
Bu doğurganlık sıralamasını takip edecek olursak sonuçta barış, güvenç ve erinç içerisinde yaşayan bir toplum düzenine ulaşırız:

  • Bilimin rehberliği → aklın özgürlüğü → laiklik → demokrasi → halkçılık → 
    sosyal adalet → özgürlük → yurtta barış

(Bu sıralamada her kavram bir önceki kavramın türevidir; özgürlük olmadan barış olmaz, sosyal adalet olmadan özgürlük olmaz. vs… Muhakkak ki bu kavramların her biri üzerine kitaplar dolusu açıklayıcı bilgiler yazılabilir, ancak biz şimdilik başlıklarla yetinelim.)

Bilimin rehberliği yerine dinin, dogmaların rehberliğini alan devlet şekline
“teokratik” devlet denir (örn. şeriatla yönetilen ülkeler). Bu tür devlet mantığında, yukarıdaki sıralamayı şu şekilde değiştirmek gerekir:

  • Dinin rehberliği, dogma → iman → teokrasi → ümmet → kul →
    rıza, biat → sükûnet

Unutmayalım, çok defa zor ve dayatmayla gerçekleştirilen “sükûnet” gerçek anlamda
bir “barış” değildir.

2. Atatürkçü düşünce sisteminin ikinci temel aksiyomu
   “Ulus devlet” yapılanmasıdır.

Neden Ulus devlet ??

Sınırlı bir coğrafyada (örn. Misak-ı Milli ile belirlenmiş Türkiye) bir arada yaşamak istencini gösteren ve bu amaçla bir araya gelen (Latince re-public = halkın bir araya gelişi, toplanması, Arapça Cumhur = yığın, topluluk) ve bir “Cumhuriyet” kuran
halk bütünlüğüne millet (ulus) denir. Vatan (ülke) ve Ulus bileşenlerinden oluşan
Devlet dediğimiz yapı da, ulusal iradenin (Anayasa) somutlaşmış halidir:

Örneğin Türkiye + Cumhuriyeti = Devleti

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

ifadesiyle Türk milletinin veciz ve gerçekçi bir tanımını vermiştir.

  • Dikkat edilirse, Atatürk “Türk halkı” demiyor, “Türkiye halkları” da demiyor…
  • Çünkü Türkiye’de halklar yoktur ve
    Türk” bir halkın, bir etnik grubun adı değil, bir milletin adıdır.

Unutmayalım ki; binlerce yıllık geçmişi boyunca bu topraklarda, Türkiye coğrafyasında, 3 büyük imparatorluk, 7 büyük Krallık, onlarca beylik, sultanlık kurulmuş, değişik kültürler yaşamıştır.

Büyük akınların, kavimler göçlerinin hallaç pamuğu gibi attığı Anadolu kültürel ve genetik anlamda dünyanın en yoğun karışıklığına sahne olmuştur.

Böyle bir coğrafyada yaşayan insanların gerçekle uyuşmayan, bilimsel tutarlığı olmayan ırkçı söylemlerde bulunması, artık tarihi hatıralar olmuş etnisitelerden söz ederek ayrımcılık yapması, saçmalıktır, “abesle iştigaldir”.

Her şeye karşın, yurttaşlarımızdan bazıları kendilerini hâlâ Kürt, Arap, Çerkez, Türkmen, Pomak, Gürcü, Abaza, Yörük, Tatar, Rum, Zaza, Boşnak, Alevi, Sünni, Ermeni, Musevi, vs. vs… olarak betimleseler de, sonuçta hepsi 82 milyonluk büyük TÜRK ULUSU’nun eşit bireyleridir.

  • Türklük, bir kan meselesi, bir ırka aidiyet değil, bir kültür meselesi ve bir millete bilinçli mensup oluştur.

***
Sistemler teorisi sistem büyüklüklerinin fiziksel çevre koşulları tarafından belirlendiğini söyler. (örneğin soğuk iklimlerde, kutuplarda 10 cm’den daha küçük bir memelinin yaşaması mümkün değil, çünkü bütün vücut yalnızca koruyucu yağ kütlesi olmak durumunda kalırdı.) Ülkelerin büyüklükleri için de benzer çözümlemeler geçerlidir.

Ölçüsüz toprak kazanımlarıyla Emperyal büyümelerin kısa sürede yozlaşıp, çözünüp dağılmalarının kaçınılmaz olduğunu tarih göstermiştir; yine aynı şekilde şehir devletçikleri şeklindeki minik yapılanmalar da uzun ömürlü olamamışlardır.
Büyük emperyal devletlerle, küçük şehir/eyalet devletler arasındaki Ulus devlet, Gezegenin fiziksel koşulları da göz önüne alındığında, “optimal” yapılanmadır.
Bugün dünyada 200’ü aşkın devletin yarısına yakını ulus devlet modeli devletlerdir.

Sömürü temelinde egemenlik kurmak demek olan “emperyalizm” bir yandan kolay sömürü için ülkeleri parçalamak ve bölmek (divida et impera!) siyasetinin icabı dünyada binlerce (en az 2 bin devletçik) kurmak planları geliştirirken, öte yandan tüm dünyayı finans kapitalizmin tek elden yöneteceği bir modele, büyük “küresel devlet” modeline yönelmektedir. Hem bütün dünyayı tek elden “yönetmek” için ele geçirmek, tek dünya devleti kurmak, hem de bu bütünü “sömürmek” için binlerce parçalara bölmek!

Emperyalizm, bu iki uç arasındaki çelişkisini yaşarken, Ulus devlet modeli Emperyalizmin işine gelmeyen, emperyalizme karşı durabilen model olarak öne çıkmıştır. Bu nedenle Küresel Emperyalizm sömürüye karşı duran, bağımsız
ulus devlet modeli istemez. Emperyalizm sömürmek için örgütlenmek, ulus devlet ise sömürüye karşı durmak için ulusal egemenlik temelinde örgütlenmektir.

Ulus devletin en büyük, başat özelliği, Mustafa Kemal’in dediği gibi, tam bağımsızlık (istiklal-i tam) temelinde oluşudur; yani siyasi, kültürel, askeri, hukuksal ve ekonomik anlamda bağımsızlık. Tam bağımsız bir ülke, Uluslar arası ilişkilerde karşılıklılık ve eşitlik ilkesiyle hareket eder. Ulus devlet anlayışı ve istenci “tam bağımsızlık” kavramını doğurur; bu aksiyom için de kavramsal türev sıralamasını şu şekilde gösterebiliriz.

  • Ulus devlet → tam bağımsızlık → antiemperyalizm → devrimcilik, sömürüye karşı mücadele → anti-kapitalizm → planlı ekonomi (devletçilik) → küresel barış.

Sonuçta Mustafa Kemal’in veciz sözü : “Yurtta barış, Dünyada barış !”

haklılık ve anlam kazanıyor.

Yurtta ve Dünyada barış amacına erişmek için tüm dünyaya Kemalist öneri;

  • Bilimin rehberliğindeki Ulus devlet modelidir.

21. yüzyılın devasa sosyo-ekonomik problemlerinin batağından 22. yy’a
salimen çıkacak ülkeler, adını doğrudan, açıkça telaffuz etmeseler de,
sonuçta Atatürkçü düşünce sistemini başarıyla uygulayan ülkeler olacaktır.

Saygılarımla. æ