SOSYAL TIP NEDİR ? / What is Social Medicine?

Sosyal_Tip

ATATÜRK’ü Anlamak

ATATÜRK’ü Anlamak..
O’nu doğru anladık mı, doğru uyguladık mı?

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. profsaltik@gmail.com
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı

“Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anladık ve doğru uyguladık mı?” içerikli sorunun oluşturduğu yazımızın başlığını irdeleyebilmek için, sanırız O’nun kimi sözlerini ele alarak ilerlemek uygun olur.
Ata’ya Göre 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması (Balta Limanı Anlaşması) ve Osmanlı’ya yükü :

“ Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi, bir de kapitülasyon zincirine bağladı. Yabancılar kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri koşullarda memleketimize sokuyorlardı. Bu sayede mutlak egemen olmuşlardı. Rekabet gerçekten çok gayri meşru, hakikaten çok kahredici idi. Rakiplerimiz, bu yolla, gelişmeye uygun sanayimizi de mahvettiler. Ziraatimizi de rehin aldılar.” (1 Mart 1922, TBMM)

3 Kasım 1839’da Osmanlı Padişahı, Batı emperyalistlerinin “Tanzimat” (Regulations) adı altında dayatmalarına boyun eğiyordu. Koca Osmanlı’nın düzeni kalmamış, darmadağın olmuştu ki;
Batı, O’nu “tanzim etme” (düzenleme) hakkını her nasılsa kendinde görebiliyordu! Dahası, Saltanatın aymazlık ve çaresizliği, bu boyun eğişi getiriyordu. Haşmetlinin Fermanı İstanbul Gülhane Parkı’nda davul zurna ile tebaaya duyuruluyordu. Koca imparatorluk ağır biçimde aşağılanıyor, bir başka devletin kendisini “düzenlemesine” (tanzim etmesine, tanzimat) boyun eğebiliyordu.

Peki bununla kaldı mı, Osmanlı İmparatorluğu kurtulabildi mi?
Ne gezer? Elini verenin kolunu kaptırması örneği, çöküşü süren Devlete yalnızca 17 yıl sonra daha ağır bir aşağılayıcı dayatma geldi: Islahat..

“Tanzimat” ile düzelemeyen “Hasta adam” Osmanlı Devleti, Batı’lı emperyallerce bu kez “ıslah” edilecekti. Ziya Paşa’nın “Nush (nasihat) ile uslanmayanın hakkı tekdir (azar), tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” sözünü çağrıştırırcasına, Osmanlı’ya, benzetmek yerinde ise önce Tanzimat ile nasihatta bulunulmuştur. Olmayınca sıra azarlamaya gelmiştir : Islahat Fermanı..

Ne var ki, Osmanlı’ya azar da yetmemiş, 1881’de borçlarını ödeyemeyerek iflas edince maliyesine el konmuştur. Ancak bu darbenin adı Düyun-u Umumiyedir. “Genel Borçlar İdaresi” diye retorik tuzakla öğrendiğimiz. Derken sıra dayağa gelmiş ve 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması ile hasta Osmanlı devleti yıkılmıştır. 1299’da Söğüt kasabasında başlayan 621 yıllık görkemli serüven, çok acı biçimde sonlandırılmıştı.

Bu acı tabloyu Mustafa Kemal Paşa 84 yıl sonra yüksek tarih bilinciyle, TBBM’nin gizli oturumda milletin vekillerine aktarmıştır. Günümüze gelirsek, AB ile 1959’dan bu yana süregelen karasevdamız bağlamında 1996’da yürürlüğe giren sözde Gümrük Birliği’ne bakalım. Yüzlerce milyar dolar dış ticaret açığı başta olmak üzere uğratıldığımız çok yönlü yıkımın bilançosu nasıl açıklanabilir? Büyük Atatürk’ün Balta Limanı Anlaşması’nın çok ağır, telafisi olmayan ve devletin yıkımıyla sonlanan sonuçlarını irdeleyen konuşmasında “ Tanzimat” sözcüğünün yerine “Gümrük Birliği” koysak, tam da bugüne denk düşmez mi?

İşte “tarih yinelemedir (tekerrürdür)” özdeyişinin tipik bir örneği.. Oysa tarihten gerekli dersler akıllıca çıkarılabilse -ki Balta Limanı Anlaşması’nı 84 yıl sonra değerlendiren Atatürk bunu yapıyor..-
tarih yineler mi? Günümüzde çöken tarım, dışa bağımlı hastalıklı sanayimiz, ulusal gelire yaklaşan borçlar.. bırakalım doğru uygulamayı, Mustafa Kemal Paşa’yı anladığımızı mı gösteriyor mu?
O, şu sözlerin de sahibi :

“ Bütün Dünya bilsin ki, benim için bir taraflılık vardır : Cumhuriyet taraftarlığı, düşünsel ve toplumsal devrim taraftarlığı… Bu noktada, yeni Türkiye topluluğunda 1 bireyi, dışarıda düşünmek istemiyorum.”

Bu hedefi doğru anladık ve uyguladık mı? Laik-demokratik-halkçı devleti güçlendirerek sürdürebildik mi? Cumhuriyeti, O’nun özlemiyle “Özellikle kimsesizlerin kimsesi” kılabildik mi, milyonlarca halk kitlelerini yoksulluğa, işsizliğe, eğitimsizliğe, sadaka kültürüne mahkum etmedik mi? Gelir dağılımı yeryüzünün en kötü ülkelerinden biri olmadık mı? 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” naralarıyla 37 insanı yakan Cumhuriyet düşmanları nerede yetişti ve yakalanıp yargılandılar mı? Oysa 23 Aralık 1930’da Menemen’de Kubilay’ı şehit edenler, Atatürk döneminde derhal yakalanmış ve hızla yargılanarak ölüm cezasına çaptırılmışlardı.

Cumhuriyet’in 7. yılında “Efendim, Türkiye ne zaman Batılılaşacak, ne zaman Amerikanlaşacak?” diye soran ABD’li gazeteciye şu yanıtı vermişti :

“Türkiye, bir maymun değildir ve hiçbir milleti de taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır; o yalnızca
ÖZ-LE-ŞE-CEK-TİR!” [ Türk Kültürü, Kasım 1965, sayı 37, sf. 64 ]

AB yandaşları ve 1959’dan bu yana tüm hükümetler ve Devlet, AB’ye üyeliği (üyelik hayalini!) sürekli bir devlet politikası kılarken “Atatürk de yaşasaydı Türkiye’yi AB’ye sokmaya çalışırdı..” demediler mi?
Oysa aynı AB’nin Avrupa Parlamentosu’nun 21 Mayıs 2008 kararlarına bakalım !

Türk Askeri Ada’dan çekilsin, Türk Ordusu’nun yönetim üzerindeki etkisi kaldırılsın, (!?)

“Kürt Açılımı” konusunda gecikilmesin, Ordu’nun içindeki “Ergenekon” kökünden kazınsın (??!) (tümce aynen böyle).

AKP’li Dışişleri Bakanı Ali Babacan’dan tarihsel itiraf : Washington ziyareti sırasında ABD Dışişleri Bakanı C. Rice ile görüşen Babacan’ın, Fransa’nın tutumuna karşı destek isterken;

“Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını biliyoruz. Ama ortaya çıkan olumsuz havanın dağılması ve Türkiye’de kamuoyunun tepki göstermemesi için Fransa’ya baskı yapmanızı istiyoruz.” dediği öğrenildi. (Cumhuriyet, 11.06.08)

Halbuki, 1989 AT Sosyal Şartı İşçilerin Temel Hakları (12. md.)
Serbest dolaşım,
Çalışma ve adil ücret isteme hakkı,
Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi,
Sendika özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkı,
Sosyal koruma,
Mesleksel eğitim..

haklarını düzenlerken, Batı’nın bu tarihsel ikiyüzlülüğünü
fark etmeyen siyasal kadrolar işbaşına gelebilir miydi?

Kanada’da Prof. Dr. Michel Chossudovsky diyor ki
(“ Yoksulluğun Küreselleşmesi ” adlı kitabından..) :

“Ulusal Program, bir aldatmacadır! Türkiye gibi gelişmekte olan
pek çok ülke, Batı tarafından yeniden koloni (yeni sömürge) durumuna getirilmeye çalışılıyor!” gibi uyarılara göz yumulabilir miydi? ABD’nin, Türkiye’yi bölme planlarına karşılık yine de tek yanlı olarak bu ülke ile hastalıklı bir stratejik müttefik ilişkisi sürdürülebilir miydi? (E. Alb. Ralph Peters, Haziran 2006, www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899)

ABD’li General Wesley Clark’ın, “5 yıl içinde 7 ülkeyi ele geçireceğiz! Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan, İran…” (www.yukselendeniz.com, 30.06.07) tehdidi karşısında Atatürkçü
dış politika ne tutum alırdı?

“Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz. Ama hiç kimse ile ittifak ve bloklaşma yapmayız.” ilkesi (Ata’nın 1925-37 arasında 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras) doğru anlaşılsa ve uygulansa idi, Türkiye’nin emperyalizmin saldırgan gücü NATO içinde yeri olabilir miydi?
Ülkemiz ve Ulusumuz çoook zor günlerde.. Çanlar kimin için çalıyor? A y ı r d ı n d a mıyız?

Liberalizm’in peygamberi Adam Smith bile; “Sağlık hizmeti, Piyasaya bırakılamayacak denli önemli, kritik bir alandır. ” demekte iken
(The wealth of nations (1776);

Türk Devrim’in yaratıcısı Yüce ATATÜRK; “.. Devrimin ve Devrimciliğin kendisine yaşamsal görevler yüklediği Türk Ulusu’nun sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde özenle durduğumuz milli davamızdır..”

“ Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman üzerinde durulacak ulusal sorunumuzdur. Çünkü Cumhuriyet; düşünsel, bilimsel ve bedensel bakımdan güçlü ve yüksek düzeyli koruyucular ister.” derken, sağlık hizmetlerinde yaşanan köktenci ve yaygın özelleştirmeyi nasıl açıklayabiliriz?

Atatürk sağlık hizmetlerini EN BİRİNCİ devlet ödevi sayarken,
Sağlık Bakanı R. Akdağ’ın insanımızı müşteri gören anlayışını nereye koyacağız? (Milliyet, 26.7.2003)

“Okuyup-yazma bilmeyen tek bir yurttaş bırakılmamalıdır. Kalkınma savaşının gerektirdiği teknik işgücü yetiştirilmelidir. Yurt sorunlarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak birey ve kurumlar yaratılmalıdır. Gençliği yetiştiriniz, Onlara ilim ve irfanın müsbet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.” (Atatürk, 1937 TBMM açış konuşmasından..)

Yukarıdaki hedefin gerekleri yerine getirilebildi mi? Okulda örgün eğitim süremiz ortalama 5,3 yıl dolayında. TOKİ 8 yılda yarım milyona yakın konut, 332 cami yaparken öğrenci yurtları yetersizliği neden sürüyor? Neden yalnızca 63 yurt-pansiyon yapılabildi? (www.toki.gov.tr, 19.2.11) Gençler tarikatların örümcek ağlarına düşürülsünler diye mi?

Çin Devrimi’nin efsane önderi MAO’nun öykünmesi göğsümüzü kabartmadan öte bir işe yarıyor mu?

“Ben Çin’in Atatürk’üyüm!”

Bu ülke lise tarih kitaplarında yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük 4 devrimcisi arasında Ata’mızı neden çocuklarına öğretiyor; biz neden okullarda ders kitaplarından çıkarmaya bakıyoruz??

1935’te Şangay Meydanı’nda binlerce Çinliye, Uzun Yürüyüş öncesinde bir konuşma yapan Mao Ze Tung’un ilk sözleri şöyle:

“Ben, Çin’in Atatürk’üyüm…”

1948’den günümüze dek, 1,5 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’nin okullarında 8 ve 9. sınıflarda okutulan Yakınçağ Tarihi ders kitaplarının kapağında ve içinde yer alan “Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri”, bize neyi çağrıştırıyor? Cumhuriyet, Yaşam eki,
Dursun Özden, 15.07.2008)

Atatürk’ü örnek alan Devrimleriyle Çin bir dünya devi olmuşken
biz Türkiye olarak neredeyiz ??

Atatürk’ü Çin halkı mı doğru anlayıp uyguladı,
O’nun milleti olarak biz Türkler mi?

Bir başka çok başarılı devrimci önder, Küba’nın kurtarıcı ve kurucusu Fidel Castro’dan:

“Asıl devrimci Atatürk!”

Mart 1997’de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Küba lideri Fidel Castro, konuşmasında şöyle dedi:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ben asla başaramazdım.
Asıl devrimci Atatürk. Bu denli büyük bir devrim yaptım, ama
Kemal Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım.”
(Cumhuriyet, Yaşam eki, Dursun Özden, 15.07.2008)

Küba’lı devrimci Fidel Castro’ya isteği üzerine, Havana Büyükelçimiz Bllal Şimşir, Atatürk’ümüzün İngilizce NUTUK’unu sağlar. F. Castro’ nun Atatürk sevgisi ve tutkusunun kaynağı; O’nun büyük eseri olan “Nutuk” kitabını özümseyerek okumasında ve Devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk anti-emperyalist savaşımını utkuya eriştiren 1919 Ruhu’ndan esinlenmesinde yatıyor.
(Cumhuriyet, Yaşam eki, Dursun Özden, 15.07.2008)

Fidel Castro: “Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı ve
anti-emperyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün
bu devrimci savaşından etkilendik, esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi Faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik.“ (Cumhuriyet, Yaşam eki, Dursun Özden, 15.07.2008)

Fidel Castro: “Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi Çağdaş ve Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede
biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın. Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder,
yol ve yordam aramayın.” (Özden, 15.07.2008)

CHE’NİN ÇANTASINDAN “NUTUK” ÇIKTI !

Sevgilisine Nazım’dan en güzel aşk şiirleri okuyan ve mektuplar yazan Dr. Ernesto Che Guevara, tam bir Nazım tutkunuydu. Küba Devrimi’nin öncülerinden ve Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, Bolivya’da özgürlük savaşında yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “GRAND DISCURSO – Revolucionario Kemal Atatürk” (Atatürk’ün Büyük Nutuk’u), Türk Şairi Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı“ kitabı çıktı. (Özden, 2008)

Atatürk’ün Uluslararası tekelci sermaye hakkında uyarıları :

“Bir yandan Batı’nın işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir.”

Türkiye’nin IMF ile 1958’den bu yana süren sözde “Niyet Mektupları” süreci ile ağır biçimde borçlandırılarak sürüklendiği konumu göz önüne alalım. O’nun döneminde hemen hemen hiç borç alınmadan, Batılıların deyimi ile EKONOMİ MUCİZESİ yaratarak olanaksızlıklar ve 1929 dünya ekonomik bunalımı ortamında 1923-38 arasında istikrarlı biçimde ortalama %6,5 büyüme sağladığını anımsayalım.. Üstelik 15 yılda toplam %2,2 enflasyon ile. (www.selimsomcag.org/, 10.09.05)

Günümüzde ise Batı’nın emperyalist sermayesinin 2 temel kurumu (maşası) olarak IMF ve DB’nın oyuncağı kılınan bir ülke durumuna sürüklenişimiz çok hüzün verici; dahası çok da tehlikeli.. Ayrıca, belalı Ortadoğu coğrafyasında BOP (sonra GOKAP) kapsamında emperyalist ABD’nin Eşbaşkanlığıyla nasıl maşa durumuna indirgendiğimizi de ibretle izlemekteyiz. Niyetler açık açık adeta tebliğ edilirken :

“ Yeni Dünya Düzenini, Tek Dünya Devleti’ni propaganda yaparak, para harcayarak, kan dökerek kuracağız!” (Arthur Schlesinger,
CFR Dergisi Foreign Affairs, 1995)

4 Temmuz 2003’te ABD işgalindeki Irak’ın kuzeyinde askerlerimizin başına çuval geçirildiği de ortada!

“Başarımız, kuşkusuz birlikte olacaktır. Eğer ulus; ortak amaca
hep birlikte çaba göstererek yürürse, mutlaka başaracaktır.” (1923) sözleri de O’nun katılımcı demokrasiye inancını pekiştiriyor.

Küreselleşme = Yeni Emperyalizm için söylenenler…

“ Küreselleşme, görüşlerimizi ve uygulamalarımızı başkalarına
kabul ettirmek için kullandığımız süslü bir sözden başka bir şey değildir! ” (Prof. Dr. Nial Fergusson, The Guardian, 31 October 2001) derken; Yurtsever Atatürk aşığı ozanımız Fazıl Hüsnü DAĞLARCA, (öl. 15.02.08) sanatının gücüyle şamar gibi
yanıt veriyor :

Küreselleşme madensel bir yürektir
Yer yuvarlağını dolarla tartabilmek, değerlendirebilmektir,
Bankalara kilitleyebilmektir.
Oysa yeryüzüleşmektir birbirimizi sevmemiz
Birbirimizi düşünmemiz
Birbirimizin yardımına koşmamız,
Birbirimizi yaşamamız.. (Empati!)

KüreseleşTİRme = Yeni emperyalizm uğursuz denklemi aklı başında tüm dünya aydınlarınca kurulurken ülkemizin savruluşunu ve KüreseleşTİRmeci = Yeni emperyalizst düzen göbeğinde bağlanışına ne demeli ?

Uyarı yine O’ndan; anladık mı ki, doğru uygulama olanağımız olsun ?

“ Birtakım sözcükler vardır ki, sık sık dile getirildikleri halde,
hatta aydınlar arasında bile onu tümü ile anlayan oldukça azdır.”

Seçimler hakkındaki kritik uyarısını ne denli kavradık ??

“Efendiler, sırası gelmişken, aziz Milletime şunu tavsiye ederim ki; başının üzerine çıkaracağı adamların k a n ı n d a k i ö z c e v h e r i çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasın.”

Avrasya Birliği

Avrupalılarca kurulmaya çalışılan Avrupa Birleşik Devletleri (AET, AT, AB.. süreci), dünyaya kan kusturan ABD, epey bir zamandır yapılan Afrika Birliği kurma toplantıları, yeni bir güç ve denge ögesi olması için kurulması koşul olan ve geç kalınmaması gereken bir Birlik, Avrasya Birliği’dir. BM, Batı’ya oyuncak yapılmıştır! NAFTA vb. çok tipik örneklerdir. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in kurduğu ekonomik birlik BRIC (Güney Afrika da katıldı BRICS oldu) çok tipik olarak, küreselleşen Batılı emperyalist sömürge düzenine bir başkaldırıdır. Türkiye, bu Birlikle en azından ekonomik ilişkiler kurmalıdır.

Bizi mahvetmek isteyen emperyalizm ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşımı meslek edinmek.”

Büyük Atatürk’ün en temel söylemlerindendir. Türkiye 60 yılı aşkın bir zamandır Batı emperyalizmi iç içedir ve bölünüp parçalanma eşiğine sürüklenmiştir. Artık stratejik hataya son vererek, bu kampla
ilişkileri normalleştirmek, Atatürk’ü doğru anlamak ve uygulamak için ilk ve temel adımlardandır.

Batı emperyalizmi tarafından yer üstü ve yeraltı varlıklarına
göz konulan ülkelerin; Afrika gibi, ilerde kendileri ile aynı yazgıyı paylaşabilecekleri içtenlikli ve açık olarak aktarılarak, bölge ülkeleri ile yeni güç birlikleri ve anlaşmalar yapmaları zorunludur.

Bölünme yok, birleşme var!

D i k k a t !

1. Emperyalizm, ABD ve AB maskesi altında ne yazık ki
Batı’lı 2 kaynaktan gelmektedir!
2. Çağımızda Küreselleşen emperyalizmin ana hedeflerinin
en başında gelen, hiç kuşkusuz, zenginlikleriyle Avrasya
.
“İnsanın aslı ne ise nesli de o olur..” derler.. Günümüzde en tipik örnek, ABD ve AB’nin sömürgecilik ve soygunculuk alışkanlığının; koşullar oluştuğunda, o çok övündükleri Batı uygarlığı (!?) ve insanlık değerlerini hiçe sayarak tüm dünyayı sömürmek için acımasız politikalar geliştirerek yabanıl geçmişlerine dönüşleridir..

Yüce ATATÜRK’ün görkemli evrensel söylemi ise :

“YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ!” tır..

Şu acı tarihsel itirafa bakalım :

..alçakça, ekonomik bir tımarhane yarattık..

“Beş yıl önce Başkan Ronald Reagan bize, 3. Dünyayı kapitalizm çarkının serbestçe döneceği yeni bir alan yapma konusunda sıkı bir talimat vermişti. Biz o zaman ne büyük bir sevinçle, ne büyük bir görev duygusuyla işe atılmıştık. 1983 yılından sonra yaptığımız her şey; ’Ya güney küreyi özelleştireceğiz, ya da öleceğiz’ kararlılığına dayanıyordu. Bu amaca ulaşmak için, 1983-1988 arasında Latin Amerika ve Afrika’da alçakça, ekonomik bir tımarhane yarattık.” {Davidson L Budhoo, Open Letter of Resignation from the staff of the IMF, syf. 102}

“Türk Bankacılık Sistemi Vizyon 2023” kongresi, İstanbul

Eski Pamukbank Genel Müdürü Bülent Şenver, Türk bankacılık sektörünün uluslararası bankacılık sermayesinin denetimi altına girmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirerek;

“Yakın dönemde artık Türk bankacılık sistemini uluslararası bankacılık sermayesi kontrol edecek. Bu artık kaçınılmaz bir gerçek ve geriye dönüşü mümkün değil..” (Cumhuriyet, 26.06.08)

Oysa Merkez Bankası, İş Bankası, Etibank, Sümerbank..
Atatürk döneminde TAM BAĞIMSIZLIK için açıldı.

MAI’nin (Multilateral Agreement for Investment, Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) kimi temel maddeleri (Kabul tarihi, 13 Ağustos 1999; Ecevit-Yılmaz-Bahçeli 3’lü koalisyonu, 57. hükümet) :

– Emeğin mal oluşunun düşürülmesi için her türlü sosyal güvenlik
ve yardımın yanı sıra örgütlenmesinin önüne geçilmesi;

– Üretimde kullanılacak ham madde ve ara malda birincil önceliğin üretimin yapıldığı ülke olması ya da belli bir oranın bu ülkeden karşılanması ilkesinin yerine, fiyatının düşük olduğu yerden
dışalımına (ithaline) bıraktırmasını.. gibi temel konuları içerir.

DİKKAT : Anlaşmayı imzalayan devletler, 5 yıl süre ile anlaşmadan çıkamayacak ve çıktıktan sonra da 15 yıl süre ile tüm anlaşma kurallarını uygulamak zorunda bırakılacaklardır!?!
(Katolik nikahından beter!)

İnsan aklı ile dalga geçen, bir akıl tutulması örneği olan, insanımızı ve ortak aklımızı adeta mankurtlaştıran böylesine katledici bir anlaşmaya Atatürk döneminde imza atılabilir miydi??

Kamu öncülüğünde sanayi politikaları!

Türk ekonomisinin doğru yoldan sapmış gidişinin doğru yola girişi için neler yapması gerektiğini Harvard’lı ekonomi hocası Prof. Rodrik şöyle özetlemektedir :

1. Büyüme için işgücünün yüksek verimli sanayi sektörüne
kaydırılması gerek.
2. Kamu öncülüğünde sanayi politikaları. Bu kamu ve özel sektörün
sürekli diyalog içinde olması ile olanaklı.
3. Sanayi politikasının temel amacı yapısal dönüşümü
hızlandırmaktır. Bu bir diyalog sürecidir, kârlılığı gözetir
ama disiplin de uygular, öncelikler belirler ve saydamdır.
4. Şu anki konumda Türkiye’nin kur politikasını değiştirme lüksü yok.
Bu yüzden sanayi politikalarını belirlerken maalesef kur politikalarını kullanamayacaksınız (Prof.Dr.Dani RODRIK , Harvard Üniversitesi, www.simalyildizi.net/index.php?topic=1146.0, 30.12.07)

Çin ve Güney Amerika ülkeleri Atatürk’ün ekonomi politikasını izliyorlar. Görkemli başarıları ortada.

İktisadi temelde PİYASACILIK ve siyasal düzlemde KÜRESELCİLİK, azgelişmiş ülkelerin iktisadi-siyasi istilası ve işgalidir. Buna karşılık memleketlerin yapabilecekleri şey açıktır:
İktisadi temelde PLANLAMACILIK ve siyasal düzlemde BAĞIMSIZLIK.
Bu, tekellerin ileri sürdükleri üzere ‘dünyadan kopma‘ ve ‘içe kapanma‘ değildir. Bu, emperyalizme karşı çıkma, sömürgeleşme sürecinden kopma ve dünyanın ¾’ünden daha büyük bir bölümünde yaşayan Güneyin İnsanlarına açılma demektir. (Prof. KALDONE G. NWEIHED, Venezuela’nın Ankara Büyükelçisi, Çev. B. T. Gürel, Memleket Yayınları, 2006)

VATAN TEHLİKEDE Mİ?

Evet!
Nasıl kurtulacağız??
Atatürk’ü doğru anlayıp uygulayarak, yeniden Atatürk’e dönerek!
Şu sözler de O’nun :

“ Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı
korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batılı emperyalistlerin
güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç
yapmak istemelerine de engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa
hizmet ettiğimiz kanısındayız.”

“ Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.”

“ BENİM EN BÜYÜK ESERİM CUMHURİYET’tir.”

“ Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların
yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan
kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan
olarak bırakıyorum.”

En zor anlarda bile ulusuna ve kendine güvenini, umudunu yitirmedi:

“ Vatan kesinlikle esenliğe kavuşacak, ulus kesinlikle mutlu olacaktır.
Çünkü kendi esenliğini, kendi mutluluğunu ülkenin ve ulusun
esenliği için feda edebilecek vatan evlatları çoktur.”

Emperyalizme karşı mücadelede mazlum milletlere çıkış yolunu gösteren Büyük Devrimci GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ü sonsuzluğa uğurlayışımızdan 73-74 yıl sonra;

Kemalist Devrimi tamamlama azim ve kararlılığı ile

saygı ve şükranla anıyoruz..

Başta SÖYLEV (NUTUK) olmak üzere Söylev ve Demeçlerini ve de eylemini bir kez daha özenle okuyup özümseyerek, özümseterek, ülkemizin içine sürüklendiği bataklığın ana nedeninin Kemalizm’i yadsıma olduğunu da bunca yıllık acı deneyimden sonra artık
daha çok gecikmeden kavramalı, kavratmalıyız..

Tek çare, yeniden ATATÜRK’tür!

Nesnel Tarih Belgeleriyle “Ermeni Soykırımı” ve Atatürk’ün SÖYLEV’den Kanıtları

Dostlar,
Emperyalist Batı, bitmez psikolojik savaşını sürdürüyor bizimle.
Gene 24 Nisan ve gene 1915 senaryoları..Yazımız aşağıda..
Nesnel bilgi-belgelere dayalı, çok somut. ADD sitesinde de yayımlandı bu makalemiz eş zamanlı olarak..

Nesnel Tarih Belgeleriyle “Ermeni Soykırımı”
ve Atatürk’ün SÖYLEV’den Kanıtları..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı (24.4.12, Ankara)
profsaltik@gmail.com

1. “Soykırım” (Genocide), rastgele kullanılabilecek sıradan bir suçlama değildir. Bu ağır suçun tanımı, “BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde yapılmıştır (Aralık 1948) . Ulusal, etnik veya dinsel bir kümenin tümüyle yok edilmesi kastıyla karşılaşmasıdır. Bu eylemin kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayanması gereklidir. Ortada böyle bir mahkeme kararı yoktur. Ancak, Hitler Almanya’sında Yahudilere yönelik toplu öldürme eylemleri, Nürnberg Mahkemesi tarafından “soykırım” olarak kesin hükme bağlanmıştır ve hukuksal olarak doğrudur.

2. “Soykırım suçu”nun hukuksal çerçevesine gelince : Hukuksal zemini tanımlayan metin, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesidir. Bu uluslararası hukuk metnine göre; soykırım suçunun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere atılması gerekmektedir.
Ayrıca işlendiğinde “suç” olarak tanımlanmamış herhangi bir eylemin, geriye dönerek “suç” olarak tanımlanması, Ceza hukukunun en temel ilkelerinden olan “suçun yasallığı” ilkesine aykırıdır.
Ek olarak, eylem sahibinin bir “suç işleme kastıyla” söz konusu davranışı sergilemesi gereklidir ki, bu öge de karşılık bulmamaktadır. Aşağıda da değinildiği gibi, bir askeri zorunlukla adeta nefsi müdafa yapılarak “tehcir” zorunluğu yaşanmıştır.
Nitekim ünlü tarihçiler B. Lewis ve J. McCarty “Ermeni Soykırımı” suçlamasını bu nedenle yadsırken, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarında yaşananları bir “savaş trajedisi” (karşılıklı kırım) olarak tanımlamıştır. Sözde “Ermeni Soykırımı” suçlamaları, bunca açık hukuksal gerçeklik ve gerekliliğe karşın yine de, halkı ve ülkesiyle Türkiye’ye yükleniyor. Gerçekte bu suçlama hiçbir hukuksal geçerlik taşımayıp, sosyal psikolojik açıdan bir yansıtma, tehcir travmasına sapkın bir tepkidir.

3. I. Dünya Savaşı’nın ardından141 İttihat ve Terakki Partisi yöneticisi “Ermenilere dönük toplu katliam” suçlamasıyla 3 yıl kadar Malta’da tutuklu kalmıştır (Sevr Antlaşması gereğince). Soruşturmayı yürüten İngiltere Kraliyet Başsavcılığı, yetkili hukuksal organ olarak, sanıklara atılı suça ilişkin hukuksal kanıt olmadığından, dava açamamış, bir tür takipsizlik kararı vermiştir.

4. “Soykırım” savlarının temel dayanağı olarak son dönemlerde sunulan “tehcir uygulaması, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin, 1977 tarihli Ek 2 Protokolü uyarınca “askeri gereklilik” kapsamında sayılmalıdır. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ermenileri silahlanarak isyan etmiş ve Osmanlı topraklarını işgal eden Çarlık Rusya’sı ile birlikte, Rus askeri üniformasıyla savaşa katılmışlardır. Tehcir uygulaması “askeri zorunluluk ” kapsamında değerlendirilmelidir.

5. Soruşturmayı yürüten Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, işgal altındaki Osmanlı arşivinin yanında, İngiltere ve Amerika’da da bu kişiler aleyhine “hukuksal olarak geçerli” hiçbir “katliam / kırım” kanıtı bulamamıştır. Bu nedenle “kovuşturmaya yer olmadığı”
hükmüne vararak İttihat ve Terakki yöneticilerinin serbest bırakılmalarını sağlamıştır.

6. Bu sorun için doğru bir adres de Uluslararası Adalet Divanı’dır. Haksız suçlamayı hukuksal olarak çürütmek gerekir. Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı’na, “Fransa Senatosu’nun aldığı karar yasal mıdır?” sorusunu yöneltmelidir. Şimdiye dek belli kaygılarla böyle bir girişim yapılmamıştır. Gelinen yerde artık bu girişim sonuç alıcı olabilir. Gerekli lobicilik altyapısı sağlanarak, olgunlaştırılmış
bir başvuru Uluslararası Adalet Divanı’nın önüne konmalıdır.

Atatürk Kaynakçaları Ne Diyor ?

Ermeni haber ajansı Novosti Armenii’nin yayımladığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün ABD’li Amiral Bristol’e 7 Mart 1920’de gönderdiği telgrafı paylaşalım (Cumhuriyet, 29.08.09) :

“Topraklarımızın müttefiklerce işgal edilmesi halkımıza zarar verdi. Oysa biz Mondros Ateşkesi ile barış sağlanacağını düşünüyorduk. Durumun değişeceğini ve barış görüşmeleri yapılmasıyla ilgili
adil ve yansız kararlar alınmasını bekliyorduk. Ama kendi çıkarlarının peşinde koşanlar, Anadolu’da 20 bin Ermeni’nin öldürüldüğü yalanını uydurdu. Müttefiklerin ve Amerikan yönetiminin bu yalanlara inanmayacağını düşünüyorduk, çünkü gizli servisleri bütün Anadolu’da faaliyet gösteriyor. Herkes Maraş ve Urfa’daki çatışmalarda Türkler, Fransızlar ve onların safında savaşan Ermenilerin kayıp verdiğini biliyor.

Ama bu bir katliam değil!

Ermeni askerlerinin Müslümanlara saldırmasına yerel halkın gösterdiği direnişin doğal sonucu. Müttefikler insanlara eşit davransa, Ermenileri bazı görevlere atayıp silahlandırmasa,
çatışmalar çıkmazdı. Müttefik ordularına ve Amerikan yönetimine Ermeni katliamı propagandasıyla ilgili gerçek konusunda Dünya kamuoyunu aydınlatma ve Türk halkının adını alçak ve iğrenç suçlamalardan temizleme çağrısında bulunuyoruz.”

SÖYLEV’de Ermeni Sorunu :

Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Hey’eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. (s. 2)
Milli kuruluşlar siyasi amaç ve hedefleri Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin
2. maddesi), Doğu illerinde oturan bütün halkın dini ve siyasi haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihi ve milli haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, Doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların sür’atle cezalandırılmalarını istemek. Yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun
Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükümet nezdinde teşebbüslerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. (s. 3) İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte;

Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını,

Ermeni mallarının Rus istilasına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hatta verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (s. 3)
… Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi ihtimali oluyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesinin de Doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihi haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmi ve tarihi belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de Müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. İşte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek tarihi ve milli hakları savunmaya çalışıyor. (s. 4)

Kışkırtmalar

Efendiler, Amasya’da görüşmelere başladığımız 20 Ekim günü, alınan bilgilerin özeti şuydu: İstanbul’da, Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askeri Nigahban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir blok kurdular. Bu blokla, Ali Kemal ve Sait Molla gibi kimseler, azınlıkları sürekli olarak Kuva-yı Milliye aleyhine kışkırtmaya başladılar.

Rum ve Ermeni patrikleri, Kuva-yı Milliye aleyhine İtilaf Devletleri temsilcilerine başvurdular.

Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayınladığı bir mektupla, son Milli Mücadele hareketinden dolayı Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti. (s. 178)

“..Şüphe edilmemek gerekirdi ki; Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür’et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi. Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etmek politikası, medeni insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi? (s. 260,261)

Doğu Cephemizde Ermenilerle Savaş Başlıyor.. Arzu buyurursanız
o günlerin doğu sınırlarımızdaki ciddi işlerine geçelim: Yüksek hey’etinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde, Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı.
1920 yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz bir kerteye geldi ve Ermenistan seferine karar verildik. 9 Haziran 1920 tarihinde, Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. 15’nci Kolordu Komutanın Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu’da kurulan, mahalli
Türk yönetimine karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığımız tarafından Ermenilere 7 Temmuz 1920’de bir ültimatom verildi. Ermeniler aynı şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üç buçuk dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanan kuvvetlerimize taarruzu ile savaşa başlandı. Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde yaptıkları genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. …

Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri harekete geçti. … Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi, 30 Eylülde Göle işgal edildi. Fakat bazı sebepler ve düşüncelerle 28 Ekim 1920 tarihine kadar, bir ay, Sarıkamış-Laloğlu hattında kaldı.

Efendiler, savaş alanında verilecek emri bekleyen Doğu Ordumuz,
2 Ekim 1920 günü Kars üzerine harekete başladı. Düşman, direnmeksizin Kars’ı terk etti. Kars 30 Ekimde tarafımızdan işgal edildi. 7 Kasım tarihinde birliklerimiz, Arpaçay’ına kadar olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele geçirdi. Ermeniler, 6 Kasımda ateşkes ve barış için müracaat etmişlerdir. Biz de ateşkes anlaşmasının maddelerini, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla, 8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Ocak’ta son buldu ve 2/3 Ocak gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı. (s. 331-333)
Atatürk’ten Tarihsel Yanıt (Hürriyet – 08.05.2005)

Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar önce “Dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya
mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.” sözleriyle yanıtlamıştı. Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, ”Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.” sözleriyle anlatmıştı.

Türk Köylerindeki Ermeni Terörü

Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihsel gerçekleri dile getirdi:

“Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:
Rus Ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah,
cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak
büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı.”

İNGİLİZLERİN İRLANDA’YA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE

Büyük Önder Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti:
“İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.”

“Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.”

“Gerek umumi harp sırasında gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur.”

“Brest Litovks Muahedesi’nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur.

Prof. Dr. NORMAN STONE’UN NESNEL TARİHSEL DEĞERLENDİRMELERİ

“Diaspora Ermenileri, ‘tarihçilerin’ soykırım davasını kabul ettiğini söylüyor. Ortada, diasporanın çizgisini onaylayan ‘soykırım uzmanları birliği’ olarak nitelendirilen saçma bir örgüt var; ancak bunlar kim ve ne tür ehliyetlere sahipler? Ruanda, Bosna ve hatta Auschwitz hakkında bir şeyler biliyor olmak, onlara 1915’teki Anadolu’yu tartışma yetkisi vermez…”

Prof. Norman Stone’dan aktaralım :

Türkler soykırım yapmadı !

Söylenmesi gereken ilk şey, ‘soykırım’ işi hiçbir zaman kanıtlanmadı. Gösterilen en iyi kanıtlar dolaylı düzeyde ve İngilizler, İstanbul’u işgali sırasında hiçbir zaman doğrudan bir kanıt ya da belge bulamadı. İngilizler, Türklere karşı kanıt bulmak amacıyla önde gelen kimi Türkleri Malta’da tutsak etti; ancak hiçbir şey bulamadılar. İngilizler, Amerikalılara bir şey bilip bilmediklerini sorduklarında aldıkları yanıt yalnızca ‘hayır’ dı. Sonuç, olduğu iddia edilen ‘soykırımın’ hiçbir zaman doğru düzgün bir mahkeme sürecine konu olmamasıdır. .. gerçek şu ki, İngiliz kanun adamları
açık bir biçimde tutsaklarını yargılamak için ellerinde yeterli kanıtın bulunmadığını söyledi..”

Gerçek şu ki, ortada bir “soykırım” kanıtı yok, bir bakıma Ermenilerin imha edildiğini gösteren hiçbir belge ortaya çıkmadı.
Ancak düzmece bir kanıt var..

Ermeniler düzmece dokümanları öne sürüyor..

Gerçek şu ki Ermeni diasporası bu iddialarını doğru düzgün bir mahkeme sürecine taşımadı.

Fransız ya da başka bir parlamentonun cevabın ne olduğuna dair hüküm vermesi açıkça kepazeliktir.

Fransa’da gerçeği haykırmaya hazırım…

“TÜRKLER, HIRİSTİYANLARI KATLEDİYOR” İDDİALARI”

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu 3 devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi.

Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler,
”Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor.
Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz.” temasını işlemişlerdi. Büyük Önder ATATÜRK, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan İngiliz Başbakanı Lloyd George ve Fransız Başbakanı George Clemenceau’ya şu çarpıcı sözlerle yanıt vermişti:

“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegane millet bizim milletimizdir.
Fatih, İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekar ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”

Sonuç :

• Tehcir bir zorunluluktu.
• Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
• Tehcir edilenler yaşamdadır.
• Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin yaşamını kurtarmıştır.
• Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan,
asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
• Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.
• Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
• “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasal emellere dayanmaktadır.
• Siyasal emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.
• Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer araçtır ve paralel kullanılmaktadırlar.

Türkiye ne yapmalı ??

Prof. Dr. Norman Stone’a göre :

“Eğer Fransız yasası onaylanırsa, o zaman Türkler eyleme geçmek için hazır olmalı, aksi takdirde tazminat için devasa rakamlar ödeme riski ile karşı karşıya kalacaktır. Örgütlenmek gerekmektedir. Ben gönüllü olarak Fransa’da sıkıntı çıkarabilirim: Halka açık bir konferans vermek ve tüm “Ermeni soykırımı” tezi içinde neyin yanlış olduğuna işaret etmek benim için çok kolay olurdu -aslında sadece Veinstein’in makalesini de okuyabilirim (ya da o dönemin önde gelen ismi Alman General Bronsart von Schellendorf’un makalesini).
Fransız hükümeti muhtemelen bir süre için beni cezaevine koymak için yeteri kadar sıyırmış olacaktır (aslında bu suçu, çok sayıda Afrikalının köle ticaretine dahil edildiğine işaret etmek olan ve bazı kölelerin bu ticaretin kendilerini yamyamlıktan koruduğu için götürülmeye gönüllü olduğunu yazdığı için cezalandırılan saygın bir Fransız tarihçiye de yapılmıştı). Ancak birisinin çıkıp da, parlamentonun yetkisinin saçma bir şekilde suistimal edilmesine ve neredeyse yüz yıl önce ve iki bin kilometre uzaktaki ve dilini bugün sadece çok az sayıda insanın konuşabildiği bir ülkedeki
bir olay hakkında tarihçilere ne söylemeleri gerektiğini dikte eden bir parlamentoya karşı bir duruş benimsemesi gerekmektedir..”

Sonsöz :

Türklere dönük “soykırım suçlaması”, aslında emperyalist Batı’nın kirli bilinçaltını sözde arıtmaya dönük, iyi bilinen ama boşuna bir, “usa bürünme” (rasyonalizasyon) denen ruhsal savunma aracıdır. Zamanla ortaya çıkacak yeni belgeler ve bilim namusu taşıyan nesnel tarihçilerin çabaları, bir kez daha, çarpıtılan gerçeği boş bir eldiven gibi bu utanmazların yüzlerine çarpacaktır.