ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN (2014)


Dostlar,

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN, “ANKARA KALESİ
başlığı altında yazmayı sürdürüyor..
Bize ulaşan Son yazısı

“ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN (2014)”

başlıklı.. Sondaki 2014’ü biz ekledik..

Yazı gene uzun.. 7 sayfa dolu dolu.
İçeriğini, içimiz acıyarak ama her şeyi yeniden yerli yerine oturtmak azim ve kararlığı ile paylaşıyoruz..

Giriş ve bitiriş paragrafları aşağıda..

Yazının tümü için pdf olarak okumak üzere lütfen tıklar mısınız??

ULUSAL_EGEMENLIKSIZ_23_NISAN_2014

Sevgi ve saygı ile.
24 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=============================================

ANKARA KALESİ

ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN (2014)

portresi_renkli


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

 

 

Giriş paragrafı…

Türkiye yeni bir 23 Nisan tarihini yaşarken, bu tarihin ulusal egemenlik bayramı olduğu gerçekliği giderek geride kalmaktadır. Her yıl 23 Nisan tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletiyle kaynaşarak yeni bir ulusal egemenlik bayramını kutluyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı bir karar ile ve bu doğrultuda yapılan yasal düzenlemeler çerçevesinde,Türk ulusu genciyle ve çocuklarıyla kucaklaşarak  “Ulusal egemenlik ve Çocuk bayramı”nı hem devlet birimleri aracılığı ile yapılan  resmi kutlama törenleri ile hem de ulusal demokratik kitle örgütlerinin katılımı ile hazırlanan toplumsal programlar aracılığı ile Türk ulusunun bu mutlu günü bütün vatan sathında kitlesel katılımlar sağlanarak kutlanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına doğru gidilirken, her yıl aynı günde kutlanan ulusal egemenlik ve çocuk bayramının, son yıllarda artık eskisi gibi kutlanmadığı görülmekte ve bu tarihte 94 yıldır yapılmakta olan resmi törenlerden, son dönemin yönetiminin eğilimleri doğrultusunda vazgeçilmeye başlandığı  ortaya çıkmaktadır.

………………
………………

Son paragraf…

Geleceğin 23 Nisanlarında,Türk ulusunun yeniden ulusal egemenlik ilkesi doğrultusunda Türk ulus devletinin yazgısına sahip olmasıyla birlikte, gerçek anlamda bir ulusal egemenlik bayramı kutlaması mümkün olabilecektir. Bugün için böyle bir durumdan söz edebilmek ne yazık ki, mümkün olamamaktadır.
“Ne mutlu Türküm diyene!“ sözünün Atatürk heykellerinin duvarlarından silindiği bir aşamada,Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir biçimde yoluna devam edebilmesi ve içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulabilmesi için, Türk ulusunun silkelenerek ve uyanarak kendi yazgısına sahip çıkması, atılması gereken ilk adımdır. Küresel sermayenin  siyaseti finanse etmesi, medya ve basın organlarını satın alarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanması ve kendi adamlarını ulus devletlerin başına işbirlikçi taşeron  bir yönetici olarak getirmesi gibi olumsuz gelişmelerin önlenmesini sağlayacak yepyeni bir ulusal uyanış, toparlanma ve bağımsızlıkçı karşı hareketler, bütün ulus devletlerde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetinde de demokratik yollardan gündeme getirilebilmelidir. Eski Osmanlı ahalisi Türk ulusu olarak dünya sahnesine çıkarken, kendisini yeniden yaratarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet çatısı altında  mutlu olma şansını yakalayabilmiştir. Bu doğrultuda Türk ulusunun mutluluğunun gelecekte sürdürülebilmesi için, ulusal egemenlik düzeninin yeniden Atatürk döneminde olduğu gibi tam bağımsız bir biçimde kurulması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ilk adım olarak

“Ne mutlu Türküm diyene!“

29 Ekim ve 10 Kasım sonrası… ASIL GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR

Dostlar,

29 Ekim ve 10 Kasım 2012 tarihsel eylemlerini geride kaldı..
Görkemli toplumsal örgütlenme ve eylemler, aynı nitemi (görkemli) hakeden başarıya ulaştı.

Ancak, anımsanacaktır, bu sitede sıklıkla geriye dönük irdelemelerde bulunuyoruz.
Bu sosyal-örgütlü (organize) enerji yoğunlaşmasının çok akıllıca yönlendirilmesi ve hedefe taşınmasının kaçınılmazlığını vurguluyoruz.

Bu bağlamda Atatürk’ün partisi CHP‘yi yeypeni bir düzlemde, yeni araçlarla,
yüksek moralli olarak halkla, bu kitlelerle buluşmaya davet ediyoruz.

  • Örn. Silivri tutsaklarının salıverilmesi için Silivri’de 1 milyonluk bir miting..
  • Demokratik kitle örgütleri ile daha yoğun ve hatta organik işbirliği, dayanışma..
  • Seçim yasasının mutlaka değiştirilmesi..
  • Başkanlık rejiminin engellenmesi..
  • Anayasa değişikliği (yanlış olarak “Yeni Anayasa” denmekte”) komisyonundan çekilme..
  • Muhalefeti sokağa taşıma; AKP’yi indirme.. vb. birlikte üretilecek politikalar..

Sayın Aydemir Ceylan emekli Validir. ADD Genel Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Kendisiyle ADD üst yönetiminde (Genel Yönetim Kurulu) birlikte çalıştık. 29 Ekim ve
10 Kasım 2012’yi ve özellikle de SONRASINI irdeleyen kapsamlı bir yazısı var. Facebook’taki sitesinde bu yazısını 10 Kasım 2012 günü paylaştı. Ancak biz arşivleyerek özellikle gecikerek sunuyoruz size. O dalga sönümlenmemeli..
Sayın Valli’nin altı çizilmesi gereken önerilerini yineleme pahasına, aşağıda
bir kez daha paylaşıyoruz (yazı bütünlüğü içinde okunmalıdır) :

  • Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşında izlediği yol kadar olmasa da, zor,
    önü çakıllarla, tuzaklarla dolu zor bir yoldur bu. Korkusuzca ilerlemek, korku vermeden, saygıyla, sevgiyle, her şeyi biz biliriz demeden kentlerin varoşlarına, köylere, kırsal alandaki sessiz yığınlara ulaşmak, onlarla kucaklaşmak gerekir. Halkın da bu öncüleri aynı saygı ve sevgiyle kucaklayacağından
    adım gibi eminim.
  • Ancak; yola çıkarken, 29 Ekim ve 10 Kasım etkinliklerinde hayranlıkla izlediğimiz, demokratik kitle örgütleri ve gençlik gruplarının birliktelikten uzak olarak, değişik proje, anlatım ve söylemlerle halka ulaşmaları kadar yanlış, güven sarsıcı bir şey olamaz. Kuruluşlar ve gruplar arasında düşünce ve eylemde farklılıklar olabilir, doğaldır da ancak; farklılıkları giderecek, törpüleyecek uzlaşma ortamını da yaratmak onların görevidir. Aksi takdirde, karşıtlarımıza “Cumhuriyeti kutladılar, Mustafa Kemal’i andılar da ne oldu?” dedirtmek vebali ağır tarihi bir sorumluluk olur.

Sevgi ve saygı ile.
27.11.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

====================================================

Aydemir Ceylan
Emekli Vali

ASIL GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR
29 Ekim 2012, tıpkı Cumhuriyetin 10. Yılında olduğu gibi; çağdaşlıktan, lâik, demokratik hukuk devletinden sonuçta Cumhuriyetten yana olan yurtseverler bayramı gönüllerince barış içinde kutlamak istediler.O da ne; Başkent Ankara’da sel gibi akan insanların önüne bariyerler kurulmuş, arkasında emir kulu güvenlik güçleri Ata’sına yürümek isteyenlerin karşısına dikilmişti.Orada, Cumhuriyetin ilan edildiği Ulus’taki eski TBMM’nin hemen önünde
tarihe bir kara leke olarak geçecek çok acı olaylar yaşandı.

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e şükran ve saygılarını sunmak için Anıtkabir’e ulaşmaktan başka amacı olmayan insanların üzerine panzerlerden su ve biber gazı sıkıldı, yaşlı kadınlar yerlerde sürüklendi, yaralandı. Kimi milletvekilleri de bundan nasibini aldı! Daha acı olaylara meydan vermemek için birileri uyardı, barikatlar gevşetildi, kaldırıldı, ya da halk barikat ve güvenlik güçlerini aşmasını bildi..
bir gün açığa çıkar, önemli olan; yüz binlerce kişinin ellerinde yalnızca Türk
Bayraklarıyla şarkılarla, türkülerle Anıtkabire, Atasına ulaşmasının önüne geçilemedi.

Yalnız Ankara’da mıydı olaylar, hayır… Balıkesir’de, İstanbul’da yurdun birçok yerinde Başkentte ulaşmak isteyen cumhuriyetçilerin otobüsleri yollarından alı konuldu,
hemen her il ve ilçede Atatürk heykellerine yasal derneklerin, kuruluşların çelenk koyması engellerle karşılaştı, istenmeyen olaylar gelişti.

Ülkenin her yanındaki coşkulu Cumhuriyet kutlamalarına kulp takmaya çalışan birkaç iktidar yanlısı kalemşor ve siyasetçi dışında, yine yandaş basındaki kimi kalemler dahi 29 Ekimde yaşanan basiretsizlikleri kınamak gereğini duydu. Dahası; gazetelerden okuyoruz ki; iktidar milletvekillerinden kimileri de kapalı kapılar ardındaki sohbetlerde de olsa böylesine yasaklara ne gerek vardı diye konuşmuş!

Sonuç: akla, mantığa, vicdanlara, evrensel demokratik uygulamalara sığmayan
her yasaklama, engellerde olduğu gibi, Cumhuriyetten yana milyonlarca insanımız
bu baskıları olgunlukla aşmasını bildi, yüreğinden geldiğince coşkuyla, heyecanla doyasıya kutladı bayramı, yarınlara olan umutlarımızı yeşertti.

Sonrası, sonrası                    :

10 Kasım 2012 : 29 Ekim kutlamalarında, yabancılara bile parmak ısırtan yurtseverlik sınavı veren Cumhuriyet sevdalıları bu defa yine Ata’sıyla buluşmak, O’na saygı ve şükranlarını sunmak için Ankara’ya aktı, amansız yağmur ve soğuğa aldırmadan ANIKABİR’İ ziyaret etti. Yalnız Ankara’da mı, İstanbul Dolmabahçe’de, Kadıköy’de, İzmir’de yurdun her köşesinde ve yurt dışında milyonlar, alanlarda, yollarda, nerede, hangi konumdaysa Dokuzu Beş geçe saygı duruşundaydı. Kurtuluş Savaşımızdaki zaferleri, kurduğu Cumhuriyet ve gerçekleştirdiği devrimlerle yalnız halkımız için değil, emperyalizmin boyunduruğundaki mazlum ülkeler halklarına da ışık saçan bir önder olarak Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü özlemle, şükranla, saygıyla andık, Devrimlerini ebediyen korumaktaki kararlılığımızı gösterdik.

Umarım; gözleri, kulakları, ağızları ve vicdanları mühürlü olsa da, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, sözde Atatürkçü, sözde devrimciler, kendi egosuna göre Cumhuriyetçi olanlar 29 Ekim ve 10 Kasımdaki coşkulu ve anlamlı etkinlikleri biraz olsun anlamaya çalışırlar.

Bir teşekkür ve minnet borcumu naçizane yerine getirmeliyim: her iki etkinliğin öncülüğünde ve organizasyonunda büyük bir özveri, sabır ve duyarlılıkla görev alan başta Atatürkçü Düşünce Derneği olmak üzere, öbür demokratik kitle örgütlerine, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki şaşmaz öngörüsünde ne kadar haklı olduğunu gösteren kimi gençlik örgütlerine (TGB), etkinliklere katılan sevgili yurtseverlere analarının ak sütü gibi her şey helâl olsun.

Ancak; her iki etkinlikte elde edilen kazanım ve başarıların bir başlangıç, bir ileriye dönük ilk adım olmasını da naçizane dilemekteyim.

ASIL GÖREV ŞİMDİ BAŞLIYOR!

Rahmetli Ecevit’in söylediği gibi “İnsanca ve Hakça Bir Düzen”,
bağımsız, demokratik, lâik, hukuka dayalı, çağdaş, ekonomisi güçlü bir Türkiye için
neler düşündüğümüzü, neleri gerçekleştirmek zorunda olduğumuzu lafla değil,
gerçekçi projelerle halkın önüne koymak durumundayız.

  • Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşında izlediği yol kadar olmasa da, zor,
    önü çakıllarla, tuzaklarla dolu zor bir yoldur bu. Korkusuzca ilerlemek, korku vermeden, saygıyla, sevgiyle, her şeyi biz biliriz demeden kentlerin varoşlarına, köylere, kırsal alandaki sessiz yığınlara ulaşmak, onlarla kucaklaşmak gerekir. Halkın da bu öncüleri aynı saygı ve sevgiyle kucaklayacağından
    adım gibi eminim.
  • Ancak; yola çıkarken, 29 Ekim ve 10 Kasım etkinliklerinde hayranlıkla izlediğimiz, demokratik kitle örgütleri ve gençlik gruplarının birliktelikten uzak olarak, değişik proje, anlatım ve söylemlerle halka ulaşmaları kadar yanlış, güven sarsıcı bir şey olamaz. Kuruluşlar ve gruplar arasında düşünce ve eylemde farklılıklar olabilir, doğaldır da ancak; farklılıkları giderecek, törpüleyecek uzlaşma ortamını da yaratmak onların görevidir. Aksi takdirde, karşıtlarımıza “Cumhuriyeti kutladılar, Mustafa Kemal’i andılar da ne oldu?” dedirtmek vebali ağır tarihi bir sorumluluk olur.

Takıldığım bir de sözcük var: Sivil Toplum Örgütleri! 1980 darbesinden sonra dilimize sokulan bir sözcük. O günlerden bu yana, sözüm ona resmi kuruluşlar dışında ve onlardan bağımsız gönüllü kuruluşları betimlemek için de olsa, bana göre bilinçsizce ve sıkça kullanıyoruz bu sözcüğü. Söylemek istediğim öncelikle; Sivil olmayan toplum örgütü olur mu? Haydi, Sivil’i kaldırdık, tek başına Toplum Örgütü sözcüğü ne anlam taşır? İngilizcesiyle “Non-Governmental Organization, yani; devletle bağı olmayan, ondan beslenmeyen Sivil Toplum Örgütü deyişi AB’nin Türk halkına yutturmasından başka bir şey değildir. Bu tip kuruluşların pek çoğunun devletten değil ama Türkiye dışındaki kimi yabancı fonlardan, vakıflardan, örneğin Soros’tan destek, geliştirme
adı altında yüklü paralar aldıklarının, bu paraları hangi amaca yönelik olarak harcadıklarının farkında değiliz. El âlemin yardımlarıyla ayakta durmaya çalışan
sözüm ona kimi Sivil Toplum Kuruluşlarının ülkeye ve yandaşlarına ne hayrı olabilir ki?

Kimisinin ülkenin çıkarına ters çalışmalarda bulunduğu da bilinirken!

1980 öncesinde kullandığımız; Demokratik Kitle Örgütleri sözcüğünden
neden uzaklaştık anlamak güç! Adı üstünde, üyelerinin ve yandaşlarının aidatları ve yardımlarıyla ayakta duran, görev yapan, düzenlediği etkinliklerle bütçesini yoğaltan, demokratik seçimlerle işbaşına gelen ve giden, iktidarların güdümünde olmadan, kitlelere dayalı demokratik kuruluşlardı bunlar. Örneğin şimdiki Atatürkçü Düşünce Derneği, TEMA ve benzer kuruluşlar gibi…

Bu benim kişisel düşüncem, eleştiriye açığım, doğru bulanların bu görüşü paylaşmasını dilerim.

Son söz                          :
Artık neredeyse her gün, peş peşe yaşadığımız acılara bugün tam da Atatürk’ü anarken bir yenisi eklendi, 17 vatan evladını helikopter kazasında yitirdik, acılarımıza
acı kattık. Tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum, ışıklar içinde yatsınlar.
Ailelerinin ve ulusumuzun başı sağ, terör belasını başımıza saranlara,
terörden medet umanlara lanet olsun.

Paylaşmanız dileğiyle…

Sevgi ve saygılarımla…
10.11.12, İzmir

Aydemir Ceylan 
Emekli Vali