Menbiç ve Fırat’ın Doğusu

Menbiç ve Fırat’ın Doğusu

Şükrü Sina Gürel
Prof. Dr. 

Şükrü Sina Gürel
ssgurel@yahoo.com
YURT Gazetesi, 06 Haziran 2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu nihayet ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı ile görüştü ve Menbiç’ten PYD/PKK’nın çekilmesi için bir “yol haritası” üzerinde anlaşmaya değilse bile bir “anlayış birliği”ne ulaşıldı. Obama Yönetimiyle varılan “anlayış birliği”, iki yıl sonra Trump Yönetimine de -şimdilik!- kabul ettirildi. Önemli konularda fikir değiştirmesi için 24 saate bile gereksinimi olmayan Trump, bu konuda ne kadar devamlılık gösterecektir, bilinmez…
Her şeye karşın Çavuşoğlu-Pompeo mutabakatını olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün. Ama Türk-Amerikan sorunlarında son durağa gelinmedi. Afrin’de bizi oyalayan ABD’nin bizi Menbiç’te ne kadar oyalayacağı da belli değil. Çavuşoğlu’nun “iyimser” tahmini Menbiç sürecinin “altı aydan daha kısa süreceği” yönünde. Oysa Orta Doğu’da altı ay içinde neler, neler olur, ne kadar çok unsur değişir, bilemeyiz.
Daha Zeytin Dalı Harekatı başlarken, ABD’nin bizi Afrin’de oyalayacağını, Menbiç’i bir pazarlık unsuru olarak mümkün olduğu kadar uzun süre elinde tutacağını; ama Fırat’ın Doğusundan çekilmeye hiç niyetli olmadığını belirtmeye çalışmıştım.
Şimdi, PYD/PKK’nın Menbiç’ten silahlarını bırakarak, altı ay içinde Fırat’ın Doğusuna çekileceği söyleniyor. ABD’nin önce silahları mı, yoksa eşkiyayı mı Fırat’ın Doğusuna taşıyacağı konusunda ise henüz aydınlatılmadık !
Çavuşoğlu Menbiç süreci ile ilgili olarak Rusya’yı bilgilendirdiğimizi söylüyor ve her halde bizim “Rusya da nasıl olsa Suriye’yi bilgilendirecektir” diye düşünmemizi bekliyor. Ancak, egemenlik alanı üzerinde insan ve silah “sevkiyatı” yapmaya giriştiğimiz, hatta toprakları üzerinde ABD ile yerel yönetimler kurmayı tasarladığımız Suriye Hükümetiyle neden hala doğrudan ve açık iletişimde bulunmadığımızı söyleyemiyor.
Suriye Cumhurbaşkanı Esad geçen hafta bir Rus yayın organına konuştu ve Fırat’ın Doğusunu işin sonunda Suriye Devleti’nin denetleyeceğini açıkladı. Bu arada Putin’in Suriye Temsilcisi, yine geçen hafta Ankara’da “üst düzey” temaslarda bulundu. Ama bir türlü Suriye ile açık ve doğrudan ilişkimiz kurulamıyor !
Suriye’de geçici olarak kuvvet bulundurmamızı meşrulaştıracak, Fırat’ın Doğusundan ABD ve PYD/PKK’nın çıkmasını sağlayacak bir işbirliğini başlatacak olan, Türkiye-Rusya-İran-Suriye birlikteliğidir. Bunu için de

  • Suriye’nin meşru yönetimiyle doğrudan ve açık işbirliği oluşturmamızın zamanı çoktan gelmiştir.
    ===============================================
    Dostlar,

    Usta dış politika uzmanı, eski Dışişleri Bakanı, SBF hocalarından Sayın. Prof. Ş. Sina Gürel’in irdelemesi ne denli ağır başlı, ölçülü, sorumlu ve somut verilere dayalı değil mi?

Siyaset Bilimi‘ uzun yüzyıllardır Batı üniversitelerinde ciddi bir alandır.
Political Sciences‘ örneğin Harvard‘da son derece çekici (revaçta-cazip) – saygın (prestijli) bir bilimsel uzmanlık dalıdır..

Université Sorbonne‘da ‘Science Politique’ eğitimi görenler ülkelerinde, hatta uluslararası alanda önemli görevlere gelirler.

LSE’nin (London School of Economics) de hakkını vermek gerekir..

Ülkemizde bu eğitimin önemini kavrayan Osmanlı, 1859’da Mekteb-i Mülkiye’yi açmış ve Devletin 3 ana eğitim kurumu sacayağı örneği Tıbbiye (1827), Harbiye (1834) ve Mülkiye (1859) tamamlanmıştır. Büyük ATATÜRK, Cumhuriyeti kurduktan sonra Mülkiye’yi Ankara’ya taşıtmıştır. Ankara’da Cumhuriyetin ilk Tıp Fakültesi açılmıştır (İnönü-1945) ve Deniz – Hava Harp Okulları ile Harp Akademileri İstanbul’da tutularak Kara Harp Okulu Ankara’ya alınmıştır.

Bu tür eğitim – araştırma – bilim kurumları dünyanın her yerinde stratejiktir ve ülkenin ‘ender‘lerini seçerek en iyi biçimde yetiştirirler. Osmanlı’da ENDERUN böylesine bir gereksinimin ayrımsanmasının ürünü idi. Ülkenin bekası için bu tür politikalar zorunludur. İşte Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi = Mülkiye böylesine önemli stratejik bir kurumdur.

Ne yazık ki DP’nin Menderes hükümetlerinin son yıllarında 1960’lara doğru, 12 Eylül döneminde ve devr-i AKP’de son 2 yılda ciddi darbeler vurulmuştur bu gözde kuruma. Açıkça, kendi ayağına kurşun sıkmaktan farkı yoktur bu saldırıların. AKP döneminde 30’u aşkın akademisyen, OHAL KHK’sı ile SBF’den uzaklaştırılmıştır (686 sayılı OHL Kanun Hükmünde Kararnamesi, 08 şubat 2917). Bunlar son derece yanlış, hukuksuz ve insan haklarına aykırı despotik uygulamalardır. Bir an önce son verilmeli ve tam tersine bu vazgeçilmez 3 temel kurum, özellikle kurumsal devlet politikalarıyla desteklenmelidir.
****
Sayın Gürel’in güncel Suriye çözümlemesi (analizi) ile Dışbakan (Dışişleri Bakanı) Çavuşoğlu’nun söylemlerini yan yana koyunuz ve birkaç ay, 6 ay… 1 yıl sonraki gelişmelere bakınız..

Batı emperyalizminin ceberrut çullanması, ancak uluslararası dengelerle karşılanabilir. Somut olayda Türkiye – Rusya – İran – Irak – Suriye deyim yerinde ise ‘5’i bir yerde’ örneği ortak ve uyumlu politikalar gütmek zorundadırlar..

‘İnat’ ve ‘Sağduyu’ birlikte olamayan kavramlar.. Hele hele dış politika böylesi bir açmazı asla kaldırmaz.. AKP = RTE ne yazık ki bu derin çelişkiyi kimsenin anlayamadığı (!) biçimde sürdürüyor!

Yazık oluyor Türkiye’ye..
Oysa siyasetçiler ve siyaset kurumunun görevi tam da tersi değil mi?

Sevgi ve saygı ile. 06 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mülkiyeliler Birliği GENİŞLETİLMİŞ YÜKSEK DANIŞMA KURULU Toplandı

Mülkiyeliler Birliği

TÜM KURULLARIN KATILIMIYLA GENİŞLETİLMİŞ YÜKSEK DANIŞMA KURULU TOPLANDI


Darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hale dayanılarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye’den toplam 34 akademisyenin ihraç edilmesi üzerine, Mülkiyeliler Birliği’nin seçilmiş kurullarının katılımıyla Genişletilmiş Yüksek Danışma Kurulu toplantısı yapıldı. Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nde 11 Şubat 2017 Cumartesi günü yapılan toplantıya yoğun katılım oldu. Toplantıda, ihraçlara karşı neler yapılacağı konuşuldu. Söz alan Mülkiyeliler önerilerini dile getirdi.

Toplantıda acil olarak bir hukuk komisyonu kurulması kararlaştırıldı. Komisyon bu hafta çalışmalarına başlayacak. Komisyon, ihraç edilen akademisyenlere hukuksal destek sunarken, bütün dava süreçlerini de takip edecek.

Genişletilmiş Yüksek Danışma Kurulunda, ihraç edilen akademisyenlere nasıl maddi destek sağlanabileceğine ilişkin hususların araştırılmasına karar verildi.

Bunların dışında, ihraç edilen akademisyenlerin akademik faaliyetlerini sürdürebilmesi için gerekli koşulların ve ortamın yaratılması için gerekenler de değerlendirildi.

Toplantıda, kurullar adına kamuoyuna bir duyuru yapılması da kararlaştırıldı.

ETKİNLİĞİN DİĞER FOTOĞRAFLARINI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ
=================================
Dostlar,

“Mülkiyeli” şapkamızla, “derin bir empati ile” biz de toplantıda idik.

4 saate yakın sıcak tartışmalar – değerlendirmeler yapıldı.
Açıklamada da belirtildiği üzere 2 ana girişimin ivedilikle yaşama geçirilmesi kararlaştırıldı.
Mülkiyeliler Birliği Yönetimi ve oluşturulan uzman kurul birlikte çalışacaklar.
Dayanışma gerçekten göğüs kabartacak düzey ve nitelikteydi.
1859’dan bu yana 157. yılını yaşayan kadim Mülkiye, elbette bu saldırıyı da atlatacak.
Yalnız Türkiye’nin değil dünyanın da övünç duyduğu bilim – eğitim kurumlarından olan
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’ye, aklı başında hiç kimsenin
kasten zarar vermeye çalışacağını düşünemiyoruz.

Bir şeyi de hayal ediyoruz : Üniversite yönetimi ve tıbbiyeden meslektaşımız rektör Erkan İBİŞ’in Mülkiye ile övünç duyduğunu – duyması gerektiğini, onu koruyup – geliştireceğini / böylesine sorumlulukla davranmak dışında seçeneği bulunmadığını gördüğünü

Türkiye bu OHAL – sıkıyönetim dönemlerini çoook gördü, -biz de gördük- ama yoluna da devam etti tüm çelmelere karşın. Artık yeterince deneyimli bir demokratik cumhuriyetimiz var, olmalı.

Herkes büyük bir sorumluluk ve ciddiyet içinde, enine boyuna düşünerek ve aklı başında davranmalı. Ülkemize, insanımıza, kurumlarımıza hiçbir biçimde zarar vermemeliyiz. Hele giderimi olanaksız zararlar.. Hele hukukun üstünlüğünü görmezden gelen kin ve intikam hesapları.. Bunlara artık günümüz Türkiye’sinde yer yok..

Bir şey daha unutulmamalı : SBF’nin 5 bine yakın lisans – lisans üstü öğrencisi büyük emeklerle, çoook yüksek puanlarla o arlak kurumda eğitim alma hakkı elde ettiler. Onların bu hakkına da elbette hürmet etmek gerek.

AKP içinde de bu son 686 sayılı OHAL KHK’sı ile yapılanlar (görevden atmalar) adalet duygusunu zedeledi, vicdanlar yaralandı.

Kimse topu / sorumluluğu birbirine atmadan atılan hatalı adımdan dönülmeli, yaralar hızla sarılmalıdır. Bu, başta AKP, herkes için iyi – hayırlı olacaktır. Hatadan dönmek erdemdir ve bir “kemalat” (olgunluk) örneğidir. Türkiye yönetiminde tek başına 15. yılında olan AKP,
bu erdemden uzak düşemez, düşmemelidir.

Sevgi, saygı, kaygı ama UMUT ile.
08 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Ankara Tabip Odası’ndan AĞRI VALİSİ MUSA IŞIN’a ÇAĞRI..

Ankara Tabip Odası’ndan
AĞRI VALİSİ MUSA IŞIN’a ÇAĞRI..

ATO_logosu


 

 

Değerli Meslektaşımız;

Suruç katliamını protesto için 21.07.2015 tarihinde katıldıkları basın açıklaması sırasında
yasa dışı sloganlar atıldığı gerekçe gösterilerek haklarında disiplin soruşturması açılan
13 kamu emekçisi, Ağrı Valisi Musa Işın tarafından görevlerinden uzaklaştırılmıştır.
Görevden uzaklaştırılan emekçilerin arasında sendika yöneticileriyle birlikte
Ağrı Tabip Odası Başkanı Dr. Ulaş Yılmaz da bulunmaktadır.

Trajik olan Suruç katliamının aydınlatılmasında bir arpa boyu ilerleyemeyenlerin yönlerini, katliamı protesto eden, tepki gösterenlere çevirmiş olmalarıdır.

Bugün Ağrı’da, en temel haklardan biri olan ve anayasayla ve yasalarca güvence altına alınmış bulunan demokratik eylem hakkını kullanan kamu görevlileri için alınan bu karar siyasidir. İktidar bütün muhalif kesimlere karşı yıldırma politikası uygulamakta,
hukuksuz biçimde saldırmakta, ahlaki ve vicdani değerleri de hiçe saymaktadır.

Ağrı Valiliği bugün idari bir tedbiri ceza olarak kullanmakta;
açıkça görevi kötüye kullanma suçu işlemektedir.

Daha soruşturma başlatılırken hukuk çiğnenmiş, soruşturmanın doğruluğuna, dürüstlüğüne, nesnelliğine, yansızlığına güven sarsılmıştır.

657 sayılı yasanın 137. maddesine göre görevden uzaklaştırma, devlet kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde, görevi başında kalmasında sakınca görülecek devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir tedbirdir. Ağrı’da katıldıkları bir miting nedeniyle haklarında soruşturma açılan kamu görevlilerinin hastalarına hizmet vermelerinin, devlet hastanesinde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Dr. Ulaş Yılmaz’ın soruşturma sürerken bir yandan hastalarına bakmasının bir sakıncası olmasa gerektir.

Yürütülmekte olan kampanyanın bir parçası olmak üzere; Ankara Tabip Odası olarak Meslektaşımız, Ağrı Tabip Odası Başkanı Dr. Ulaş Yılmaz’ın mağduriyetinin giderilmesi için gerekli girişimlerde bulunmuş ve Ağrı Valisi Sayın Musa Işın’dan bu hukuksuz uygulamaya
son verilmesi ve mağdur edilmiş kamu çalışanlarının görevlerine derhal iade edilmesi
talep edilmiştir. Sayın Vali iktidarın baskılarına boyun eğmemeye, devletin valisi olarak
hukuk içinde davranmaya davet edilmiştir.

Aşağıda bulunan; Ağrı Tabip Odası Başkanı Dr. Ulaş Yılmaz’a destek için oluşturulan yazıyla; Ağrı Valiliğine bu hukuksuzluğa karşı, Dr. Ulaş Yılmaz’ın ve sağlık emekçilerimizin yanında olacağınızı belirteceğinize olan inancımızla konuyu bilgilerinize sunar, destekleriniz için şimdiden teşekkür ederiz.

Saygılarımızla. 05.09.2015

Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu

Ağrı Valiliği Faks: 0472-215-13-93

***** 

Sayın Vali,

Suruç katliamını protesto için 21.07.2015 tarihinde katıldıkları basın açıklaması sırasında
yasa dışı sloganlar atıldığı gerekçe gösterilerek haklarında disiplin soruşturması açılan
13 kamu emekçisi tarafınızca görevden uzaklaştırılmıştır.

657 sayılı yasanın 137. maddesine göre; görevden uzaklaştırma, kamu hizmetlerinin gerektirdiği durularda,  görevi başında kalmasında sakınca görülecek devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir tedbirdir. Ağrı’da katıldıkları bir miting nedeniyle haklarında soruşturma açılan kamu görevlilerinin hastalarına hizmet vermelerinin, devlet hastanesinde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Dr. Ulaş Yılmaz’ın soruşturma sürerken bir yandan hastalarına bakmasının kimin için ne gibi bir sakıncası olabilir?

Valiliğiniz bugün idari bir tedbiri ceza olarak kullanmakta;
açıkça görevi kötüye kullanma suçu işlemektedir.

Sizden acil istemim, bu hukuksuz uygulamaya son verilmesi ve mağdur edilmiş
kamu çalışanlarının görevlerine derhal iade edilmesidir. Sizi, iktidarın baskılarına
boyun eğmemeye, devletin valisi olarak hukuk içinde davranmaya davet ediyorum.

Daha soruşturmaya başlarken hukuk çiğnendiğinde kamuoyunun bu soruşturmanın doğruluğuna, dürüstlüğüne, nesnelliğine, yansızlığına güvenebilmesi mümkün değildir.
Soruşturmada her aşamada saydamlık istiyorum.

Bu hukuksuzluğa karşı yasal zemin de dahil olmak üzere her türlü mücadelede
Dr. Ulaş Yılmaz’ın ve sağlık emekçilerimizin yanında ve omuz omuza olacağımı bildiririm.

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

==========================

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ankara Tabip Odası‘nın yukarıya aktardığımız çağrısı yerindedir.
Aynen katılıyoruz.
Valiliğe yazılan dilekçenin altında boş bırakılan “Dr. ……” bölümüne kimliğimizi yazdık.

Bu siteden açık açık hukuka uyma çağrısını yineliyoruz.

Bulunduğumuz yerde faks olanağımız yok.. Valilik web sitesinde (http://www.agri.gov.tr/)
ne yazık ki tek 1 3-ileti adresine rastlayamadık! Hep telefon ve faks numaraları var..
Site bilgileri de güncel değil.. Örn. Sağlık Ocakları… hepsi de Aile Sağlığı Merkezi olalı
yıllar geçti..
Ağrı valisi öncelikle kentte e-iletişimi sağlasın böylesine acul hukuk dışı işler yapacağına..

iletisim@agri.gov.tr” adresinin “şablon” olarak geçerli olabileceğini düşündük ve
bu adrese yukarıdaki metni word dosyası olarak ekleyerek yolladık.. Gitmiş görünüyor..
ATO’ya da bu iletiyi yönlendirdik..
Hepimize kolay gelsin.. Geçtiğimiz yıl da Edirne Valisi sudan bir gerekçeyle ve tümüyle hukuk dışı olarak bir kadın meslektaşımızı görevden almıştı. Bereket Bakanlık Müfettişleri hızla göreve iade ettiler..

Hukuk bir gün herkese gerek olur.. Kulaklara küpe olsun..

Ağrı Valisi Musa bey, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) mezunu. Mülkiyeliler Birliği‘ni de göreve çağırıyoruz..

Bu AKP iktidarı 13 yıldır illallah ettirdi.. Ya sabır..

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

*****

18 Eylül 2015 günü eki      :

Tabip Odası Başkanı’nın memuriyet görevinden uzaklaştırılması yargıya taşındı

Ağrı Tabip Odası Başkanı Dr. Ulaş Yılmaz’ın, Suruç katliamını protesto amacıyla 21 Temmuz 2015’te düzenlenen basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle Ağrı Valiliği tarafından görevden uzaklaştırılmasının hukuksal bir zemini olmadığı belirtilerek, işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açıldı.

Dava dilekçesinde, Yılmaz’ın Tabip Odası Başkanı olarak katıldığı basın açıklaması sebebiyle memuriyet görevinde disiplin soruşturmasına tâbi tutulamayacağı, basın açıklamasına katılmanın suç oluşturmadığı ve görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanması için gerekli yasal nedenlerin de ortada olmadığı vurgulandı.

Dilekçede, Tabip Odası Başkanı olan bir kişinin aynı zamanda Devlet memuru olmasının, Oda Başkanlığı görevinde de devlet memurluğunun kural ve kısıtlamalarına uyma yükümlülüğüne sahip olacağı şeklinde yorumlanamayacağı belirtildi. Aksi halde, meslek kuruluşlarının özerk niteliklerinin ortadan kalkacağına ve bu kuruluşların idareye bağlı bir müdürlük durumuna geleceğine dikkat çekilen dilekçede, “Oysa, Anayasa’nın 135. maddesinde güvenceye kavuşturulan ve 6023 sayılı Yasa ile düzenlenen Tabip Odası mevzuatına göre Odalar bütünüyle özerk yapılar olarak oluşturulmuştur.” denildi.

Davada ayrıca, Ağrı’daki hekim açığına dikkat çekildi ve bir psikiyatri uzmanı olan Dr. Yılmaz’ın görevden alınmasının, kamu hizmeti olan sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde aksamaya yol açtığı belirtildi. Sağlık Bakanlığı’nın 2015 yılı Temmuz ayında açıklanan, uzmanlık alanlarına duyulan gereksinim sıralamasına göre Ağrı’nın psikiyatri uzmanına önemli ölçüde gerek duyulan iller arasında olduğu; ayrıca 3 Eylül 2015’te tüm hastanelere gönderilen yazıda Ağrı ilinde gönüllü olarak görevlendirilmek üzere bütün dallarda hekime gereksinme duyulduğu, dilekçeye ek olarak kaydedildi.

İfade özgürlüğü bağlamında ilgili AİHM kararlarına da atıfta (AS: göndermede) bulunulan dilekçede, davacının bir basın açıklamasına katıldığı için disiplin soruşturmasına maruz bırakılıp görevden uzaklaştırılmasının hiçbir haklı yanı olmadığı vurgulandı.

Erzurum İdare Mahkemesinde görülecek olan davada öncelikle yürütmenin durdurulmasına karar verilmesiyle işlemin iptali talep edildi. Mahkemenin önümüzdeki günlerde davaya ilişkin bir karar vermesi bekleniyor.

======================================

Dostlar,

“Bağımsız yargı” nın gereğini hızla yapmasını bekliyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
18 Eylül 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Ekonomide Analitik Düşünme Dersleri Türkiye Örneği: Enflasyonun Kökeninin Araştırılması

 

KENDİME YAZILAR

Ekonomide Analitik Düşünme Dersleri 4
(Türkiye Örneği: Enflasyonun Kökeninin Araştırılması)

Portresi

Mahfi EĞİLMEZ

06 Ağustos 2015

Ekonomik olay incelemesi için örnek: Türkiye’de son dönem enflasyonu

Piyasada enflasyon konusunda birçok yorum var. Kimine göre talep enflasyonu, kimine göre maliyet enflasyonu söz konusu. Kimisi enflasyona faizin neden olduğunu, kimisi dövizdeki artışın neden olduğunu anlatıyor.

Benim bu konuyu nasıl analiz ettiğimi 14 Ocak 2015 günlü
‘Talep Enflasyonu mu Var Maliyet Enflasyonu mu?’ başlıklı yazımı buraya alarak göstereyim.

Önce enflasyonu, sonra talep ve maliyet enflasyonunu tanımlayarak başlamışım analize. Bu tanımları yapmak çok önemli çünkü neye baktığımızı neyi aradığımızı bilmezsek olayı analiz edemeyiz. Konuyu ne kadar iyi bilirsek bilelim bir olayı analiz etmeden önce onun tanımına bir kez daha bakmakta yarar var.

Enflasyon nedir?

Bir ekonomide fiyatlar genel düzeyinin sürekli olarak artması haline enflasyon diyoruz.
Bu tanımdaki iki noktaya dikkat çekmek istiyorum:

(1) Tek tek fiyatlar değil genel olarak fiyatların düzeyi artmış olacak. Birkaç malın fiyatının artması enflasyon değildir.
(2) Artışın sürekli olması gerekecek. Bir kez görülen fiyat artışına enflasyon demiyoruz.

Bir ekonomide enflasyonun kökeninin bilinmesi enflasyonla ilgili soruları doğru yanıtlamak için gereklidir. Enflasyon iki kökenden beslenebilir:

(1) Talep kökenli enflasyon,
(2) Arz (maliyet) kökenli enflasyon.

Talep kökenli enflasyon : Eğer bir ekonomide talep kökenli sorunlar varsa yani örneğin arz miktarı değişmediği halde talep miktarı artıyorsa o zaman ekonomide talep kökenli enflasyon oluşur. Yalnızca 100 ekmek üretilen ve 1 TL’den satıldığında ekmeklerin tümü tüketilen bir ekonomi düşünelim. Varsayalım ki, bir sonraki dönemde talep miktarı 110’a çıkmış fakat ekonomi bu kadar ekmek üretememiş olsun. Bu durumda talep sahipleri ekmeğe daha çok fiyat vermeye razı olacaklar ve ekmeğin fiyatı artacak, örneğin 1,10 TL’ye yükselecektir.
Eğer bir sonraki dönemde arz yine 100 adet ekmekte kalırken talep miktarı 120 ekmeğe yükselirse, ekmek fiyatı da örneğin 1,20 TL’ye çıkacaktır. Bu, talep enflasyonudur.

Talep enflasyonu çeşitli nedenlerle ortaya çıkar. Örneğin nüfus artmışsa talep de artar.
Ya da her şey sabitken Merkez Bankası piyasaya daha fazla para sürmüş ve bu para tüketicinin eline geçmişse talep yine artar. Talep enflasyonunu önlemenin yolu, insanları daha çok tüketimden vazgeçirip tasarrufa yönlendirmekten geçer. Bunun da yolu faizlerin artmasını sağlamaktan geçer.

Arz (maliyet) kökenli enflasyon : Eğer bir ekonomide arz yönlü sorunlar varsa,
örneğin arzda daralma ya da maliyetlerde artış oluşmuşsa o ekonomide arz yönlü enflasyonist baskıdan söz edilebilir. Arzda daralma, talep düşmediği halde üretim miktarında düşüş olması halidir ki bu, fiyatların yükselişe geçerek enflasyon oluşmasına yol açabilir.

Maliyetlerde artış 3 biçimde ortaya çıkabilir:

(1) Üretim faktörlerine ödenen bedellerde artış olabilir (ücret artışı, kira artışları, finansman maliyetleri ve dolayısıyla faizlerde artış.)
(2) Girdi fiyatlarında artış olabilir (üretimde kullanılan hammadde, ara malı, sermaye malı fiyatları artabilir.)
(3) Kurlarda artış ortaya çıkabilir. Bu durumda üretimde kullanılan ithal (AS: dışalım) girdilerin fiyatları artabilir. Petrol, doğalgaz fiyatlarında artışın etkilediği enerji fiyat artışlarına ek olarak kurda ortaya çıkan artışlar, bu tür girdilerin ithal fiyatlarını dolayısıyla firmaların üretim maliyetini artırır.

Yalnızca 100 ekmek üretilen ekonomimize geri dönelim. Diyelim ki bütün bu ekmekleri bir tek fırın üretmektedir. Bu fırında bir işçi bulunduğunu, fırının, ithal doğalgazla çalıştığını, ekmek üretimi için un, maya, su kullanıldığını, ekmek üreten makinenin değişken faizli banka kredisiyle alınmış olduğunu varsayalım. İşçinin ücreti sürekli artıyorsa, bu üretim faktörleri bedellerindeki artışın yarattığı bir maliyet enflasyonuna yol açar. Kurlar sürekli yükseliyor ve o nedenle ithal doğalgazın fiyatı ve elektriğin fiyatı sürekli artıyorsa o zaman bu maliyetlere de yansır ve ekmek fiyatları da buna uyum göstererek sürekli artar ve enflasyona neden olur. Ekmek üretiminde girdi olarak kullanılan un, maya ve suyun fiyatı sürekli artarsa bu da maliyetleri artıracağı için enflasyona yol açar. Aynı biçimde bankadan alınan değişken faizli kredinin faizi de sürekli artış gösterirse, bu da maliyetleri artırıcı bir etki yapar ve enflasyona neden olabilir. Burada saydığım bütün artışların sürekli olması durumunda “Enflasyon” olarak adlandırılır. Bu artışlar bir kezlik ortaya çıkmışsa enflasyon olarak adlandırılmaz, fiyat artışı olarak kabul edilir.

Ondan sonra Türkiye’deki duruma bakmış ve Türkiye’deki enflasyonun bu tanımlardan hangisine uyduğunu araştırmışım.

Türkiye’de durum

Türkiye’de 2014 yılında yıllık ortalama manşet enflasyon (TÜFE ile ölçülen enflasyon) %8,9 oldu (yılsonu enflasyonu yüzde 8,17 olmakla birlikte bu hesaplarda yıllık ortalama enflasyona bakılır.) Bu enflasyonun kökeni nedir? Talep enflasyonu mu yoksa arz enflasyonu mu yoksa her ikisin de bulunduğu bir karma enflasyon mu söz konusu? Bu soruya yanıt verebilmek için önce talebi etkileyen ögelere bakalım.

Türkiye’deki durumu ele alırken Türkiye’de yaşanan enflasyon olgusunun
talep enflasyonu tanımı ile uyumlu olup olmadığını analiz etmişim.

Talep enflasyonu var mı?

İlk sorumuz, “Para arzında talepte artış yaratabilecek bir yükselme oldu mu?” sorusu olacaktır. Para arzını çeşitli şekillerde ölçüyoruz. Geniş para arzına (M3) baktığımızda
2013 yılsonuna göre %14 dolayında bir artış olduğunu görüyoruz. Büyümenin % 4 beklendiği bir yıl için %14 dolayındaki bir para arzı artışının makul karşılanması zordur. Para arzındaki bu 10 puanlık artışın talepte bir artışa neden olup olmadığını inceleyebilmek için talep cephesine bakalım. Öte yandan para arzındaki artış oranı, aşağı yukarı kurdaki artışla örtüşüyor.

Talepte bir artış olup olmadığını yanıtlayabilmek için ilk olarak tüketicilerin eğilimlerini izlediğimiz anketlere bakmamız gerekiyor. Bu anketlere baktığımızda talebin arttığını gösteren bir değişim göremiyoruz. Örneğin tüketici güven endeksi 2013 sonunda 75 iken 2014 sonunda 67’ye gerilemiş görünüyor. İkinci bir gösterge olarak hanehalklarının nihai tüketim harcamalarının GSYH içindeki payına bakıyoruz. 2013 yılında GSYH’nın %71,2’si hanehalklarının nihai tüketim harcamalarından oluşurken, 2014 yılında bu oran %70,5’e gerilemiş görünüyor. Demek ki 2014’te talepte artış olmamış, tam tersine düşüş yaşanmış. Bunlara ek olarak Kalkınma Bakanlığı’nın Ekonomik Gelişmeler başlıklı raporlarında ve TCMB’nin Enfasyon Raporlarında iç talepte 2014 yılında elle tutulur bir kıpırdanma olduğunu gösteren bir saptamaya rastlayamadık.

O halde 2014’de yaşanan enflasyonun, Para arzındaki artışa karşın, talep kökenli olduğunu söylemek olanaklı görünmüyor.

Yaptığım analiz Türkiye’deki enflasyonun talep enflasyonuna benzemediğini göstermiş ve bu kez maliyet kökenli bir enflasyon (arz enflasyonu, maliyet enflasyonu)
yaşayıp yaşamadığımızı analiz etmeye başlamışım.

Arz enflasyonu mu söz konusu?

Gelelim işin arz (maliyet) yönüne.. Buradaki sorumuz şu olacak:

2014’de maliyetlerde artışa neden olan bir gelişme oldu mu?

Yani üretim faktörlerinin giderleri (ücretler, kiralar, faizler ve karlar) arttı mı?
Üretimde kullanılan girdilerin fiyatları yükseldi mi? Kurlar arttı mı? Bu soruların yanıtları
bizi Türkiye’de yaşanan enflasyonun arz enflasyonu olup olmadığına götürecek. Bunlara
tek tek bakalım. Ücretlerin, ortalama olarak, enflasyon kadar artış gösterdiğini ve bu şekilde enflasyona katkı yaptığını genel olarak söyleyebiliriz. Ne var ki ücretler geçmiş enflasyona göre artırıldığı için, gelecek enflasyonu artırıcı yönde katkı yapabilmesi için geçmiş enflasyonun üzerinde artmış olması gerekiyor. Ücretlerde bu tür istisnalar olsa da,
genel olarak ortalama ücretlerin, geçmiş enflasyona göre ayarlandığı için ücretlerin enflasyona katkısının sınırlı kaldığını düşünüyorum. Kurlardaki artış için sepet kura (½ USD + ½ Euro) bakıyoruz. 2013 yılı sepet kurun ortalaması 2,31 iken 2014 yılında 2,55 olmuş. Yani %10’un üzerinde artış sergilemiş. Faizlerdeki artış da aynen kurdaki artış gibi %10’un biraz üzerinde gerçekleşmiş.

Şimdi de bu giderlerin toplam firma maliyetlerindeki ağırlıklarına bakalım. Aşağıdaki tablo Yüncüler ve Öğünç’ün, Firma Maliyet Yapısı ve Maliyet Kaynaklı Enflasyon Baskıları, TCMB Çalışma Tebliği No: 15/3 adlı çalışmalarından alınmıştır. Bu tablonun hazırlanmasında yazarlar, 20’den çok işçi çalıştıran firmaları hesaba katmıştır. Hesaba aldıkları firma sayısı 38.997’dir. Hesaplamayı, 2006 – 2011 yılları ortalamasını esas alarak yapmışlardır.)

Maliyet Kalemleri Giderlerin Ağırlığı (%)
Personel giderleri 23,6
Hammadde giderleri 41,5
Elektrik giderleri 2,0
Yakıt ve akaryakıt giderleri 3,6
Kira (bina + makine, teçhizat kiraları) 3,1
Finansman giderleri (faizler, komisyonlar vd) 3,6
Faaliyetle ilgili öbür giderler 15,2
Diğer 7,4
Toplam 100,0

Görüleceği üzere Türkiye’de tarım dışında (sanayi, hizmet ve inşaat sektörleri) yer alan firmalarda maliyetlerin ağırlığı hammadde ve personel giderlerinde toplanmaktadır.
Demek ki fiyat artışlarında en etkili iki kalem hammadde (yani girdi) fiyatları ve üretim faktörlerinden emeğin fiyatı olan ücretlerdir. 2014 yılında ücretlerdeki artışın enflasyon düzeyinde olduğunu, buna karşılık hammadde fiyatlarındaki artışın kurlardaki artış da
dikkate alındığında en az %10 dolayında olduğunu hesaplıyoruz. Elektrik giderleri, yakıt ve akaryakıt giderleri kalemlerini de hammadde gibi kurla yakın ilişkili kalemler olarak düşünmek gerekir.

Finansman giderlerinin toplam maliyetler içindeki payı yalnızca %3,6’dır. Bunun tamamı
faiz değildir. Yaklaşık 0,5 puanıının öbür giderler olduğu düşünülmektedir. Demek ki faizin toplam maliyetlerdeki payı %3’ten ibarettir.

Türkiye’deki enflasyonun ağırlıklı olarak maliyet yönlü olduğu bu analizimden ortaya çıkmış bulunuyor.

Maliyet kalemleri içinde en ağırlıklı olanı hammadde olarak karşımıza çıkarken,
faizin payının çok düşük olduğu gerçeğini görmüşüm. Türkiye, üretimde kullandığı hammaddeyi ağırlıklı olarak ithal ettiği için kur değişikliklerinin maliyet enflasyonu üzerinde önemli etkisi olduğu kanısına ulaşmışım ve bunu araştırmaya girişmişim.

Kur ile faiz ilişkisi

Türkiye gibi yüksek dış finansman ihtiyacı olan ekonomilerde yabancı paraların yerli para ile olan ilişkisi büyük ölçüde faiz – risk dengesiyle belirleniyor. Eğer bu tür bir ekonomide riskler yüksekse (örneğin cari açık yüksek, dış finansman ihtiyacı yüksek, siyasal belirsizlikler
söz konusu, mali disiplinde sorunlar var
sa) o zaman yabancı para çekebilmek için faizlerin yüksek tutulması gereği vardır. Aksi takdirde dış finansman girişi azalır ve kurlar yükselir. Kurlar yükselince riskler yükselir, dış finansman kaynaklarının gelmesi azalacağı gibi içeridekiler de dışarı çıkmaya başlar. Kurların yükselmesi yukarıda ayrıntısıyla değindiğim gibi enflasyonun yükselmesine yol açar. Dalgalı kur rejimi uygulayan açık bir ekonomide paranın iç değeriyle dış değeri birlikte hareket eder. Yani enflasyon oluşmuşsa paranın dış değeri de düşer ya da paranın dış değeri düşmüşse enflasyona yol açar. Bu durumda tek çözüm faizi yükselterek dış finansman için yeniden çekim alanı yaratmaya çalışmaktır.
Böylece yabancı kaynaklar içeri çekilmiş ve kurlar düşürülmüş, enflasyon da
denetim altına alınmış olur.

TL’nin değer yitiğinin yarattığı maliyet artışlarının enflasyonu tetiklediği gerçeğine ulaşmışım. Ve iddia edilenin tersine, faizin artmasıyla eğer kur düşecekse
bunun enflasyonu düşürücü etki yapacağı kanısına varmışım.

Sonuç

Buraya dek yaptığımız açıklamalardan çıkardığımız ilk sonuç 2014 yılında Türkiye’de yaşanan enflasyonun ağırlıklı olarak yüksek kur ve yüksek petrol fiyatlarının yarattığı
maliyet artışlarından kaynaklandığı sonucudur.

İkinci olarak faiz giderlerinin, toplam maliyetler içindeki payının düşüklüğüne bakarak
tek başına enflasyona neden olmasının olanaklı olmadığını net bir biçimde söyleyebiliyoruz.

Vardığımız bu ikinci sonuç, ‘yüksek faizin enflasyona neden olduğu’ biçimindeki tezin yalnızca bir şehir efsanesinden ibaret olduğunu ortaya koyuyor.

Sonuç bölümünde de ekonomik olayla (Türkiye’de enflasyonun nedeni) ilgili bulgularımı ortaya koymuşum. Analizim, bize Türkiye’de 2014 yılında yaşanan enflasyonun
talep değil maliyet kökenli olduğunu, maliyet enflasyonunun da faiz değil
kur kökenli olduğunu göstermiş.

================================

Dostlar,

Sayın Mahfi Eğilmez Hazine Müsteşarlığı da yapmış birikimli bir Ekonomist ve Maliyeci.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye (İktisat ve Maliye bölümü) mezunu ve Gazi Üniversitesi’nden doktoralı.

Son derece yalın ve öğretici, çok kolay anlaşılır bir dille, doğası gereği karmaşık bir konuyu irdelemiş. Bize kalırsa, temel ekonomik sorunları kavramak isteyen herkes özenle okumalı.

Sayın Eğilmez, “KENDİME YAZILAR” adı altında bu tür yazılarını web sitesinde paylaşıyor ve bizim gibi sürdürümcülerine (abonelerine) ayrıca e-ileti ekinde ulaştırıyor.

Sevgi ve saygı ile.
07 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com